GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ DİVÂNI'NDAN SEÇMELERLE BAŞ BAŞA                      
                                                                                                                                                 Solist: Elif Ömürlü Uyar

4. BÖLÜM
-ÂŞIKIN HASRETİ-

Hangi ses? Sen! Ben! O..?:

“Şarkılar, şiirler, romanlar, filimler… hep aşkı anlatıyor, elbet biliyorum, zevkle takip ediyorum, kendim de aşka elbet de önem veriyorum. Fakat genç kuşak olarak itiraf edelim ki âşığın hasreti, bize yabancı… Biz sevgiliye yanmayı, sevgiliyle yanmayı galiba bilmiyoruz ya da unuttuk ya da bu bize bir şekilde unutturuldu galiba.   “Değiştir, değiştir, sıktıysa, bıktınsa, seni zora sokuyorsa, seni mutlu edemiyorsa vs. değiştir” diyen bir nesiliz. Hiçbir vicdanî problem hissetmeden de bunu kolaylıkla gerçekleştirebiliriz. Dolayısıyla da “Âşığın sevgilisine duyduğu hasretin ömrü,  günümüz dünyasında olsa olsa ancak bir dakikadır.” deriz.  O kuvvetli özlemleri, aşk ile kavruluşları artık anlıyorum ki; biz sadece bildiğimizi zannederek yaşamış ve belki günde yüz kere “seni seviyorum” belki bin kere “özledim” de desek,  yaşadığımız his kaybıyla kelimelerin içini de biz boşaltıvermişiz. Yazık!...

Sevgiliye kavuşmak için çırpındıkça, hasretle kavruldukça, hem izleyicisi hem oyuncusu olduğumuz bir piyes, konulurmuş sahneye. “Değiştir” mantığına yenildikçe görülen o ki; bizim piyesler bir hayli kalabalık. Fakat bu kalabalığın içersinde, alışılagelmişin dışında bir bakış açısıyla yol, hiç mi kesişmemeli?... Duydum adını bir anda.  İşte çıktım onun yoluna. Anladım ki başka bir hakikat var burada.  Vardım kapısına ve dinledim ondan, zirvelerdeki hasretin büyüklüğünü.  O, “Allah” diyordu. “Rabbim Allah.” O, “Allah” diyordu ve üstüne basa basa söylüyordu ki  şaşırdım, “Rabbin Allah, Rabbin Allah. Ve…”

O diyor ki;

                                  Âşıkın Tahassürleri
                                      (Âşıkın Hasreti)

Taşıp can bahri attı taşra beni,                                
Cemâlin gizlemekçün verdi teni.                                              

                                                 (Can denizi taşıp taşraya attı beni,
                                                 Güzelliğini gizlemek için verdi teni.)

Gönül ister ki çâk etsin bedeni,                                           
Ayân etsin bütün uşşâka seni.

                                                 (Gönül ister ki yırtsın bedeni,
                                                 Görünür kılsın bütün âşıklara seni.)

Revâ mı girye-nâk etmek seveni,                                        
Yakıp üzmek senin aşkın çekeni?                                                     

                                                  (Yakışır mı ağlatmak seveni
                                                  Üzmek, yakmak senin aşkını çekeni? )

Verir bir gamzene Ken’ân bu teni,                                      
Diler görmek beni sen, sende beni.                                                

                                                   (Verir bir gamzene Ken’an bu teni,
                                                   Diler görmek senin deryanda, senin kapladığın beni. )

 

 

Ken’an Rifâî Hazretleri’nin yukarıdaki şiirinde anlatılan aşk, acaba hangi aşk? Mısrâlarında, nakış gibi işli hasret var. Fakat bu hasret de kime, neye? Ne kadar da yabancı bu hâl bize? Ama hep mi yabancı kalmalı! Aşk skalasında derinlere hiç mi yol almamalı! Buyurun çıkalım seyrana hep birlikte bakalım şiirin işaret ettiği ve bizim de karınca kararınca görebildiğimiz o ummana.

Şiirde aşk ve hasret var fakat aşk ve hasret arasındaki bağı, her zaman aynı kolaylıkla hissedemeyebiliyoruz. Acaba bu bağ hakkında öncelikle bir izahta bulunulsa, ne söylenebilir?
Aşk, doğası gereği kavuşamamışlığı anlattığı sürece, beraberinde hasreti taşır. Zira âşık, sevdiğinden, istediğinden bir şekilde uzak düşmüştür ama ona kavuşmayı arzu eder, onunla bir ve beraber olmak ister. Bu olamadığı sürece de âşık, sevdiğine özlem çeker, onun için gözyaşları döker, ona kavuşmak için hareketlenir, hareketlendirir hatta engeller aşar,  vuslata ermek için çırpınır. İşin ilginci; bu hâli, paraya, pula, mevkie, makama çekilişlerimizden tutun beşerî plandan ilâhî boyuta varıncaya kadar, her seviyeye uyarlamak da mümkündür.

Bizler, Ken’an Rifâî Hazretleri’nin yukarıdaki şiirinde takdir edersiniz ki seviye kazandıkça olgunlaşmış bir aşka tanıklık ediyoruz. Bu olgunluk, beraberinde getirdiği hasreti de olgunlaştırıp hakikatine yöneltmekte. Zira aşkın basamaklar aşması; yani; ilk bakışta söylenebileceği üzere; eşyadan, eşyanın hakikatine varması, pek çoğumuza yabancı gelse de, îmân sahibi için, gerçeği fark edişe doğru bir tırmanıştır. Bu tırmanış gerçekleşebildiği ölçüde, hasret de olgunlaşarak idrâk basamakları aşmaya yönelik bir yükseliş ivmesi kazanır.

Beşerî hayat ile ilâhî boyutun birbirleriyle etkileşim içinde oluşunun konumuz olan hasret kavramına etkisi hakkında ne söylenebilir?
Bireydeki, toplumdaki, o bireyin içinde yer aldığı topluluktaki bir yozlaşma, meselenin ilâhî boyutunu da anlamaya, kavramaya daima engeldir.  O hâlde, ne kadar beşerî planda bir güzellik var ise; bu yapı, ilâhî hakikati idrâkin de yüksek olduğuna veya olabileceğine işaret sayılır.  Zira yaratılmışı sevmekte aciz kalan birinden,  Yardan’a muhabbeti fark etmesini, hatta bu muhabbet ile akıp çağlamasını her hâlde bekleyemezsiniz.  O hâlde ilâhî seviye ile beşerî planın birbirleri üzerinde yansımaları olduğu ortadadır.

Meseleyi biraz daha somut bir şekilde ifade etmek gerekirse; asan, kesen, biçen, yakan, yıkan biri; sevgisiz, yaratılmışa zulmeden biridir. Siz böyle birinin “Allah” demesini ciddiye alamaz, hatta sözüm ona Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmek için böyle davrandığı iddialarını îmânla doğaldır ki bağdaştıramazsınız.  O hâlde biz ne kadar nefsimize hâkim olup onu ıslah edebilirsek o ölçüde öncelikle doğruyu tespite yönelik sonra ise doğruyu yaşamaya yönelik vasıflarımız da gelişir. Bununla birlikte dikkatlerimizden kaçmamalıdır ki; asanın, kesenin, biçenin “Allah” demesine inanılmadığı gibi, yaratılmışa hürmeti olanın da, Allah bilincinden yoksun olduğuna inanılmaz. Olsa olsa hakikati yaşıyor ama o, ne yaşadığının farkında değil denilir.  O hâlde; beşerî hayat ve ilâhî boyut arasındaki etkileşim, fiillere bakarak değerlendirilir. İnsan, insanlığını fiile dökebildikçe denizdeki balığın deniz nerede diye sorması gibi adını koyamasa da bahşedilen Hak ile bir ve beraberlik boyutundan derinlikler sergilemekte ve Cenâb-ı Hakk’a çekilişi yaşamaktadır.

Öte yandan dil ne söylerse söylesin, Allah bilincinden yoksunluğun, esasen, “nefsin bencilliklerini tatmine, hasret duyma hâlini” anlattığı, Allah bilinci gelişebildiği ölçüde ise bu hâlden hızla uzaklaşılabilindiği gerçeği ortaya çıkar. Bu noktadan hareketle de hasret kavaramı içinde bulunulan seviyeye uygun görünüş kazınır.

Hasret çekebilirlik de bir kabiliyet meselesi mi acaba!? Bu noktada da bahşedilen isim ve sıfat zerreciklerinin yeri ne?
Kabiliyetlerimizi, birimliğimize bahşedilen ve birim kılınışımızdan açığa çıkmakta olan isim ve sıfat zerreleri ortaya koyar… Yeri gelmişken “Değiştir Değiştir” mantığına da değinmeden geçmeyelim.  Evet,  “Değiştir değiştir” mantığına gömülmek bir hata olabilir, buna mukabil takıntılı olup kendimizi, karşımızdakini ilâhlaştırmak hatanın padişahı olarak karşımızda durabilir, fakat sevebilmek, hangi seviyede olursa olsun, az veya çok, zaman içinde, kendine doğru istikameti edinme ve özdeki seviyesine yönelerek gelişebilme özelliğine sahiptir. Sevgisizlik seviyesine gömülmek ise; sevgi skalasının alt basamağında yer almak ve nefisin bencillikleriyle aşk yaşamak, nefsimizin sığlarından ötesini görememek anlamı taşır. Artık bu seviyede hatalar, hata ile kapatılır ve sadece “Ben”  denilir, ötesi reddedilir. Bu durumda da takdir edersiniz ki “Ben, ben…” dedikçe, ortaya perişanlıktan başka bir şey çıkmaz... Oysa sevgi derece kazanabilse ve o sevgide, yaratılmışa muhabbetin temelinin, Yaradan’a muhabbet olduğu görülebilse ve kendimizde keşfettiğimiz özlem de neyin nesi ve kime, neye diye bir düşünebilsek acaba neler neler değişir?

Somut bir değere hasret çekerken onun bizi Cenâb-ı Hakk’a duyulan hasret seviyesine taşıması örnekle izah edilebilir mi acaba?  
Bu gün şahsı özleyebiliriz, yarın paraya, pula, mevkie, makama, şana, şöhrete… özlem duyabiliriz. Ancak bütün bunlardan açığa çıkan hakikatin, Cenâb-ı Hakk’ın nuru olduğu gerçeğini idrâk ettikçe, hasretin istikameti doğal olarak farklılaşır. Sık sık tekrar ediyoruz fakat müsaadenizle yine tekrar edelim: Allah tektir. O teklikte kendinden başka olmadığına göre, Allah, kendinden bezeyerek yaratandır. Yarattığından, dilediği ölçüde, dilediği isim sıfat zerrelerini açığa çıkartır. O hâlde biz, bir şeye özlem duymakla, esasen farkında olmasak da Allah’a ve dolayısıyla da Allah’ın yarattığı biriminden açığa çıkarmakta olduğu isimlerine, sıfatlarına koşmaktayız…  

Konuyu örneklendirmek gerekirse çok da sevdiğimiz bir nesneden bahsedelim ve para diyelim. Para; bildiğiniz üzere güç, kuvvet demektir. Parayı istemekle, ona hasret olmakla ve onu elde etmeye çalışmakla esasen güce, kuvvete ve bütün bunların bizi taşıyacağı refaha, itibara koşarız. Fakat güç kimindir, kimdendir? Allah, yarattıklarını âlet kılarak muradını zuhura erdirir. Karşımızdaki bir nesne dahi olsa, o da Allah’ın yarattıklarını âlet kılarak zuhura erdirdiğidir ve ondan da mesela güç ismi açığa çıkmaktadır.

Peki, biz paraya nasıl oldu da güç atfedebildik? Gücü toplumsal bir öğretiyle mi tanıyor ve para denilen nesneye güç atfedebiliyoruz acaba? Çağlar ve çağlar öncesini düşünün, bu noktadan hareketle şimdilik güç denilen vasfı kendimizde keşfettik, hatta başka bir diyişle onu kendimizde hazır bulduk diyelim. Yaratılmışlık ve özellikle de insan sürekli bir gelişim değişim içinde. Hâl bu olunca, bir gün kendisinde keşfettiği güç isminin kaynağı ne diye hiç düşünmeyecek miydi? Üstelik an gelip de para karşımızda dursa, onun ne işe yaradığını bilecek gücü dahi kaybedebiliriz. O hâlde, biz kendimizde keşfettiğimiz isimlerin sıfatların sahibi –efendisi- bile değiliz. Üstüne üstlük; Allah dilemese, biz parayı bile icat edip nasıl ortaya getiririz?   Demek ki meseleyi anlayabilmemiz için, önce îmânımızı fark etmemiz ve ardından îmânımızın tuttuğu ışıkla önümüzü görüp yaratılmış her ne varsa Cenâb-ı Hakk’ı bilmeye davet ettiğini idrâk edebilmeliyiz.

Yine örnek üzerinden izahımıza devam edersek, bir diğer hakikat;
“Ben hakkım olmayan bir parayı almamalı, onu âdil olmayan yollardan kazanmamalı, onu hırslarımı, bencilliklerimi tatmin için kullanmamalıyım. Ben bu olamam. Bu beni mutlu edemez vs...” demek, sanırım îmânlıya da îmânsıza da pek de yabancı değildir. Zira kendisine insanım diyen herkesin, bu ve benzeri ifadeleri vardır ve bu ifadeler de yaşamda yerlerini bulmak ister.  Ancak bu ve benzeri ifadeleri sarf ediyor olmak dahi, biz idrâkte yoksun olsak bile, esasen Cenâb-ı Hakk’a yönelişi bildirir. Zira; hakkımız olmayan bir paraya el uzatmak, onu âdil olmayan yollardan kazanmak, onu hırslarımızı, bencilliklerimizi tatmin için kullanmak vs. niye bize yakışmasın? Niye bizi mutlu etmesin? Cevap verelim: Çünkü biz, neyin ne olduğunu anlayamasak bile, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya yönelik bir şekillenişe hayran olmuşuz. Dolayısıyla bu ifadeleri değil yaşamak, sarf edebiliyorsak dahi, hasretlerimizin istikameti, nefsimizin sığlıklarını bildirmiyor.

Konumuz olan hasret ile mutlaka ezelî biliş ve özde bir oluş arasında bir bağ var. Bu nasıl izah edilebilir? Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) çekilişin bu noktadaki yeri ve önemi nedir?
Her bir yaratılmışın esası Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanır. Allah’tan geldik ve Allah’a döneceğiz.(Bakara sûresi 156. âyet)

Allah’ın, yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatini belirleyip “Ol” hükmünü vererek yaratmayı gerçekleştirmesiyle teklik hâlinden cüzî boyut oluşup bu boyutun Küllî yapıdan ayrışması, dağılması, uzaklaşması başlıyor, bu ise bir önceki safhası olan teklik hâline doğru uzanan hasreti doğurur.

Yaratılmakla, her birimiz kendinize göre dünya âleminde merkez noktadayız. Allah, hepimize şah damarınızdan da yakın. Bunu bize idrâk ettirmeyen nefsimiz –nefsimizin sığlıkları- Ancak nefsanî katmanlar üzerinde yol aşılabildikçe, özdeki hakikat nuru ile kucaklaşılır. O zaman Allah’ın bize şahdamarımızdan da yakın olduğu bilincine varılır.  (Kaf sûresi, 16.âyet). Daha iyiyi, daha güzeli aradıkça, istedikçe yönelişimiz de esasen hep Cenâb-ı Hakk’adır. Karşımızdakinden hareketle kendimizi keşfediyor olmamız ise derûna uzanan yolu aralar. Yol aralandıkça da bize bahşedilmiş olanlar, en güzel hâlleriyle âleme taşmak için fırsat yakalar.  Derûna ulaşma yolundaki başarı durumuna göre kişi kendini keşfeder, aslına yönelir kendini bulur hasreti vuslata dönüşmeye koyulur, kişi kendini bulamaz ve skalanın altlarına düşerse, nice sığ hasret seviyeleri içersinde kavrulur.

Bu ifadelerden çıkaracağımız sonuç: hasretin esası yaratılışın başlangıcına dayanır ancak mülk diyarında vuslata, birimin kendisi üzerinde derinleşmesiyle varılır. Birim kılınışına bahşedilmiş hakikat zerresiyle bir ve bütünlük içersinde olunabildiği ölçüde, Cenâb-ı Hak’ın nuruyla kucaklaşılır. Hak ile bir ve beraberlik boyutundan derinlikler böylece âleme yansır. Birim kendisine bahşedilen donanımla, kendisinden beklendiği gibi hareket edip kendisini gerçekleştirebildiği ölçüde ise içi ve dışı içyapısında bir oluşa yönelmiştir.

Bu noktada dilerseniz sorumuzun diğer kısmını da ele alalım:

“Muhammedî Hakikat” idrâkinde bir adım daha:

Soru başlığımızda hasretin, ezelî bilişe dayanmasında Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) çekilişin yeri ve önemi nedir diye sormuştuk. Buna da önce net bir, iki cümlelik mantık silsilesini ortaya koyarak cevap verelim ve sonra bu izaha mesnet olabilecek birkaç âyete değinip minik bir değerlendirme yapmaya çalışalım.

Allah, yaratılmışlık için bildirmek istediği zirve hakikatini belirleyip yaratır dedik, peki Allah’ın, yaratılmışlık için bildirmek istemediği hakikati nerede? O'nun sır diyarında. O hâlde Küllî yapı, kendinden bir cüzî yapı teşekkül ettirdi ve yaratılmışlık için bunun bilinmesini istedi. Bütününün değil.

Şimdi aynı mevzua aşağıdan yukarıya bakmaya çalışalım: Yaratılmışların içersinde en gelişmiş, en zengin isim ve sıfatlarla bezenmiş olan insan. Ama insanlar arasında da Allah’ı en üst boyutta kim bilebilecek ve ne ölçüde bilebilecek? Bütünüyle Küllî yapıyı bilebilecek mi, Allah’ın sonsuzluğuna, başı sonu olmayışına, yüceliğine, zenginliğine, ihtiyaçsız oluşuna … tam anlamıyla vâkıf olabilecek mi? İnsanın donanımı buna uygun olabilir mi! Bahşedilenler bu yeterliliğe sahip mi? O hâlde bilinirliğin ötesinde yaratılmışın hiçbir zaman bilemeyeceği aşkın bir yapı var ortada. Demek ki Küllî yapı, bildirmek istediği hakikatini belirleyerek cüzünü meydana getirdi. Bu cüz, Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikati.

Daha önceki bölümlerde hatırlarsanız, peygamberliği güneşin doğuşuna benzetmiştik. Güneşin on iki deki hâli ise Peygamberimiz Hazreti Muhammed’i (s.a.v.) sembolize eder demiştik. On iki seviyenin ötesinde nasıl ki güneşin zirve noktası yok ise Hazreti Muhammed (s.a.v.) son peygamberdir, ondan sonra gelecek ve yaratılmışlık için bildirilmek istenen hakikati bir üst noktaya taşıyacak olan da yok. O yaratılmışlık için bildirilmek istenen hakikatin zirvesi.

Peygamberliğin zirvesinden yansıyanlarla bizlerin şekillendiği, Allah’ı bilişe Peygamberimizden yansıyanlarla yol alındığı dikkate alınırsa görülür ki; yol yukarıdan aşağı (idrâkimiz ölçüsünde teklik boyutundan) da bakmaya çalışılsa, aşağıdan yukarıya (çokluk âleminden teklik boyutuna) da bakılmaya çalışılsa, neticede Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile Muhammedî Hakikat ile daima kesişmekte. Bu noktadan hareketle, yaratılmışlık için bildirilmek istenen bu zirve hakikat boyutu, cüzî boyut olmakla birlikte, ileride de göreceğimiz pek çok ismin yanı sıra burada da idrâke çalıştığımız üzere Muhammedî Hakikat (Hakikat-i Muhammedî) olarak da anılabilmekte.

Meseleye önceki konulardan da aşina gelebilecek ufak bir derinlik daha katalım.

Muhammedî hakikat boyutu içersinde, yaratılmışlık için bildirilmek istenen yapı, bir ve bütün hâlde bulunur.  Bu yapı yeşerdikçe; bünyesindeki, toplu ve öz hâlden âlemler, âdemler, yaşam, dolayısıyla da birimleşme zuhur eder.  Zira mahiyetteki isim ve sıfat kümeleşmeleri ile muhtelif birimler kalıplar oluşur ve bunlar mülk âleminde çeşitli beden kalıpları içersinde yerlerini alır. İnsan, taş, kedi, ağaç, ot, gibi... Bu ise esasen her bir yaratılmışın, Muhammedî hakikatten pay sahibi kılınışını anlatmaktadır. O hâlde Küllî yapının parçayı teşekkül ettirmesi haricinde, Küllî yapıdan bahşedilenlerle parçanın içinde parçacıklar zuhura gelir.

Yaratılmışın esası bu noktaya dayanınca, yaratılmışın özlemi de böylesi bir hakikatten dem ala ala Cenâb-ı Hakk’a çekilişi anlatır. Parça, parçalığı üzerinden cüzî boyuta, cüzî boyuttaki yeri üzerinden Hakk’a açılır.

Aşağıda, Cenâb-ı Hakk’a ve Hazreti Peygambere duyulan hasretin, hayatın içine nasıl yerleştiği anlatılıyor ancak bu izaha geçmeden önce dilerseniz bir de Muhammedî Hakikate,  ezel boyutuyla mesnet oluşturabilecek birkaç âyete de bakalım:

 (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Hicr sûresi 28 ve 29,  30. âyetler
“Hatırla o zamanı ki Rabbin meleklere, "Ben, kupkuru bir çamurdan, değişken, cıvık balçıktan bir insan yaratacağım." demişti. /"Onu, amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp öz ruhumdan içine üflediğim zaman, önünde hemen secdeye kapanın./ Meleklerin tümü, toplu hâlde secde ettiler. /İblis müstesna. O secde edenlerle beraber olmaya karşı çıktı"

Hicr sûresi 51 ve 52. âyetler
“Onlara İbrahim’in misafirlerinden bahset. / Hani onun yanına girmişlerdi de “selam” demişlerdi. O da “ biz sizden korkuyoruz” diye konuşmuştu.”

Bölümler ilerledikçe göreceksiniz bu âyetlere pek çok ilâveler gelecek ama bulunduğumuz bu noktada bu âyetlerden hareketle düşünecek ve soracak olursak;

Burada hatırlayacak olan kim? Âyetlerde Peygamberimize hitap var. Hatırlayacak olan Peygamberimize bahşedilen hakikat boyutu. Bu hakikat seviyesi, meleklerin secdesine tanıklık eden, insanın yaratılışını hatta aşama aşama yaratılışını bilen, buna tanıklık eden.  Meseleye hâkim ve meselenin üzerinde yükselmesi ise onun yaratılan ilk nur olarak nitelenişine sebep. İnsan kisvesiyle de mülk diyarına zuhur edeceği ortada. Zira Cenâb-ı Hak tarafından yüceltilen insana, meleklerin secde etmesi isteniyor. İlk nurdan, insana secde etmesi istenmiyor. İlk nur, -Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği zirve hakikati, üstelik Kur-an  ile kendisine hitap edilen, kendisinden mülk diyarında da Kur-an taşan.  Yaratılmışlık için bildirilmesi murat edilen bu seviyenin üzerinde bir yapı yok.

Bir diğer husus:
Allah, bildirmek istediği hakikatini belirleyip ilk nuru yarattıktan sonra bu nurun zuhuru için muhtelif basamaklar oluşturur. Hatta bu basamaklardan biri olarak yarattığı insanı daha da yüceltip ona öz ruhundan ruh üfler. Böylesi bir yücelişle, meleklere bahşedilen belli bir seviyedeki idrâk edebilirlik vasfını da insanın kapsayıcılığı doğar.  Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) insan olması, insanlık için Allah’ın büyük bir lütfüdür. Üstelik en küçük birim, hatta nefis batağından baş kaldıramayan dahi, yaratılış skalasının neresinde olursa olsun Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile bildirilenlere zemindir, seviyesine uygun olarak onu üzerinde yükseltir, dalgalandırır ve isterse onu idrâkte sıfır hatta eksi noktada yer alsın hatta ve hatta inkârdan baş kaldıramasın, neticede onun hakikatine hizmette soyundurulandır. Zira kimi dost rol oynar, kimi düşman, kimi şaşkın, kimi perişan…

Cenâb-ı Hakk’a ve Hazreti Peygambere hasret, hayatın içine nasıl yerleşmiş olabilir, bunu örnekle izah mümkün müdür? Biz bu hâli yaşamakta mıyız yoksa bu hâli yaşamaktan çok mu uzağız?
Daha iyiye, daha güzel davranışa hasret duymakla, özümüzdeki hâle hasret çektiğimiz gibi, esasında bu yönelişimiz, Peygamber ahlâkına hayranlığımızı da anlatır. Böylece peygamberlikle ve peygamberliğin zirvesi Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile yansıyanların cazibesine idrâkinde sığlık yaşasak dahi kapıldığımız gerçeği ortaya çıkar. Biz, nefsimizin sığlarına gömülmüş olsak ve Peygamberi reddetsek bile, özümüz, nefsimizin bencilliklerine rağmen Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) hep hayrandır. Bu hayranlıkla adım atıldıkça görülür ki  Hazreti Peygambere benzeme gayreti esasen bizi biz kılmakta bizdeki güzelliği açığa çıkarmaktadır.

Daha güzel davranışa özlem duydukça ve bu gayrete soyundukça yine görülür ki Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile bildirilen sevgilinin, hoşnutluğunu kazanmaya yönelmekteyizdir. Zira, bilinçli veya bilinç dışı benzemeye çalıştığımız Hazreti Muhammed (s.a.v.) ne anlatır? Ne söyler?... Hazreti Muhammed (s.a.v.), Cenâb-ı Hakk’ı bildirir, Cenâb-ı Hakk’ı söyler. Cenâb-ı Hak ne söyler? Örnek üzerinden söyleyelim; bizim o duyduğumuz özlemimizin -daha güzel davranışlara hasretimizin- ardındaki hakikat olduğunu söyler. Zira mükemmel olan yalnız Allah’tır. Daha iyiyi, daha güzeli arayışımız esasen Hakk’ı arayışımızdır.  O hâlde, hasretimizin ufku, Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) hareketle Cenâb-ı Hakk’a yönelmektedir.

Âşık, kavuşmak ister, idrâki arttıkça da tek olan hakikat ile arasındaki bağa tutunur. Ufuklar aşar, ona çekilir, derûnuna yol alır. Bu ise aslî yapısından farklılıkların, aslî yapıya uygun olarak ıslah olması, yani iyiye güzele evrilmesi anlamına gelir. Bu bilinçle hareket ediş neticesi, yaratılmışın, Yaradan’da yok olduğu, Yaradan’dan bahşedilenlerle ancak varlık iddiası taşıdığı gerçeği yükselir. Bununla birlikte var olanın Allah olduğu bilinci önünde yaratılmış, içinde bulunduğu seviyeye uygun her nefes esasen diz çöker ve o tek olan hakikat karşısında içinde bulunduğu seviyeye uygun da her nefes başı secdeye varır. Ancak bunun bahşedildiği hâliyle mülk diyarına taşmasına, nefisin sığlıkları hep engeldir. Oysa ne kadar Yaradan’ın varlığında yokluk idrâkine varılıyor ve ne kadar yaratılmışın ancak Yaradan ile varlık iddası kazandığı bilincine ulaşılabiliniyor ve bahşedilen donanımı doğru değerlendirip bu bilinçle yaşanabiliyorsa o ölçüde Hak ile bir ve beraberlik boyutunun derinliklerinden muhtelif görünüşler âleme yansır. Bu ise hasretin bitip vuslatın birim üzerinden mülk diyarında yükselişi anlamına gelir. Bu durumda da bizler bu seviyenin yansıdığı birimlerden güzellikler, olgunluklar, latif oluşlar… seyran ediş, bunları örnek alış fırsatı yakalamış oluruz.

Karşımızdaki Allah’a hasret duymuyoruz içimizdeki Allah’a yöneliyor ve böylece ufuklar aşıyoruz, öyle mi?  Bu ifadeyi de bir netleştirmek mümkün müdür?
Ufukları aşmak demek, bize bahşedilmiş idrâk seviyelerinin üzerlerinin açılması demek. Dolayısıyla karşımızda bir ufuk var, biz de ona koşuyoruz düşüncesi pek doğru bir değerlendirme olmaz. Öte yandan karışımızdakini, ancak bize bahşedilmiş isim ve sıfatların meydana getirdiği algılayabilirliğimiz nispetinde, tanıyıp bilebileceğimize göre,   esasen her ne ile – yani; hangi ve ne ölçüde açığa çıkan isim ve sıfatlarla, ne ölçüde- muhatap olursak olalım, bu muhataplığın, bizim için ne ifade ettiği noktasından hareketle yaşamımızı sürdürürüz. Bu yaratılmışlığımızın doğasıdır. O hâlde, karşımızda bir Allah var ve biz de ona koşuyoruz, ona hasret duyuyoruz ya da ona koşmaya, kavuşmaya çalışıyoruz algısı da tıpkı ufuklar meselesinde olduğu gibi pek doğru ya da yeterli bir değerlendirme kabul edilemez. “Ötelerdeki bir Allah var” desek bile Onun bizim için ne ifade ettiği noktasına yönelerek Onu idrâke yol alıyoruz.  Bu ise bize, öze yolculuğu anlatıyor.

Siz böyle düşünmezsiniz ama yeri gelmişken söylemeden de geçmeyelim;
Allah, şüphesiz, yarattıklarından açığa çıkardıklarının toplamı olarak da düşünülmez, düşünülemez. Allah, şüphesiz yücedir, üstündür, aşkındır, rahmandır, rahimdir, kapsayandır… Rahman sûresi 29. âyette de geçtiği üzere (Bakınız Bilgi Notu:1)  Allah “… her an yeni bir iş ve oluştadır. Her an yeni bir yaratmadadır. Her an yeni bir şandadır.” O hâlde kalıpla, kalıplarla ve onların toplamları vs. değerlendirmelerle sınırlandırılarak algılanmaya çalışılmaz. Bu yanlış olmaktan öte îmânsızlıktır.  Şüphesiz ki yaratan Allah’tır. Dolayısıyla da Allah, her yerdedir ve her zerrenin hakikatidir. Allah,  yaratılmışlık için bildirmek istediği zirve hakikatini belirleyip onu mülk diyarında zuhura erdirmek üzere her bir zerreyi var eder. Böylece anlarız ki her birimiz Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği zirve hakikat boyutundan pay sahibi kılınmakla varlık iddiasındayızdır. Dolayısıyla da birimin –zerrenin- esası Muhammedî hakikatten pay alarak Allah’tır. 

Konumuz olan hasret üzerinden de ilerlersek şunlar söylenebilir:
Tanımadığından ayrılık, kişiyi hasret acısına ne derece itebilir ki! Ancak tanışınca, tanışıklık arttıkça yaşanan ayrılıkta çekilen hasret, derinleşir. O hâlde özümüzü –potansiyelimizi- ortaya koyabildikçe birimden vuslatın derinlikleri taşar ama bu aynı zamanda daha da büyük hasretlere zemin oluşturur. Çünkü öz olan boyut, kopup geldiği yapıyı birimde en üst seviyede bilen boyuttur. Özümüze koşuyor olmak, aynı zamanda bizdeki Muhammedî hakikat payının üzerinin açılması anlamına da gelir. Bu pay nispetinde Cenâb-ı Hakk’ı idrâk seviyemiz belirir. Hasret dile getirilecekse, bilirsiniz halk arasında çoğu kez “Ben ol da bil” denilir. O hâlde meydan asıl olana terk edildikçe hasretin de derinlikleri zuhura gelir. Yapının bu olması ise bize cüzî boyutun –Muhammedî hakikat boyutunun- Küllî hakikate hasretinin büyüklüğü hakkında da esasen fikir verir.  Birimde meydan aslî yapıya bırakıldıkça birimdeki vuslat, Muhammedî boyut üzerinden Küllî hakikatte karışmak, onda yok olmak eğilimindedir.

Birlik noktasından bakmaya çalışırsak, Muhammedî hakikatin, Küllî hakikatine hasreti mi söz konusu ki Muhammedî hakikatin mahiyeti denebilecek yapı bundan hissedar?
Nefsimize yenilip Allah ile aramıza bir perde çeksek ve böylece Allah’ı unutsak da Allah, hep bizimle bir ve beraberdir bunun da bir göstergesi; bizden muhtelif seviyelerde kendisine ait isim ve sıfat zerreleri zuhura gelir. Meseleye büyüteç tutup detaylandırarak Muhammedî boyut üzerinden de bakarsak; Allah bildirmek istediği hakikatini belirler ve “Ol” hükmünü verip kendinden bir yapı teşekkül ettirir. Yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikati budur. Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istemediği hakikati sır diyarındadır. Bildirmek istediği hakikati birlik hâlinden ayrıştırılmakla hasrete itilendir.  Bu yapının içeriğinin birimlere muhtelif seviyelerde yerleşmesi ise birimlerdeki hasreti meydana getirir.

Allah, birlik hâlinden cüzî boyutu zuhura erdirmekle bu boyuta hasret yükler. Bu boyuttan   açığa çıkardıklarıyla hasrete saldığını kendine çeker. Bu çekiliş, bu özlem ise Muhammedî hakikat boyutu mahiyetini de hareketlendirir. Bu hâlin  Muhammedî hakikatten pay sahibi kılınmış birimin dünyaya bakan cephesi üzerinde de etkisi vardır. Zira hasret ile hareketlenen birimdeki özün safiyet seviyesi, Muhammedî hakikate ve Muhammedî hakikat üzerinden Cenâb-ı Hakk’a çekildiği gibi, dış kabuk seviyesini de özüne özlem duyurup –kendisine- çekmek ister. Dış kabuk diyebileceğimiz seviyede beliren hasret ise kendi seviyesine uygun hedeflere yönelmek eğilimdedir. Fakat her neye hasret besleyip yönelirse yönelsin, neticede Cenâb-ı Hakk’a yöneliş gerçekleştirir ve böylece geliştikçe, önce birimliğindeki öze, oradan Muhammedî hakikate oradan Cenâb-ı Hakk’a doğru hareketlenilir. İşin ilginci muhtelif seviyeler üzerinden de olsa bu, her nefes cereyan eden bir hâdisedir. Zira, yaratan Allah’tır. Dolayısıyla hasrete düşüren kendisinden tabiri caizse uzaklaştıran Allah’tır. Yarattığını kendine ait zerrelerle bezeyen Allah’tır, aşka salan, kendini bildirmek isteyen Allah’tır yarattığından açığa çıkardıklarıyla yarattığını kendisine çeken Allah’tır. O hâlde burada soluk alıp verirmişçesine bir yapı, Hak’ın nefesi oluş diye nitelenebilecek bir hâl mevcuttur. İleride daha da idrâke yöneleceğiz üzere tek canlı Allah’tır.  Bu hâli fark etmemiz, Bakara Sûresi 156. âyetle bildirilen “Allah’tan geldik ve Allah’a döneceğiz” gerçeğini de fark etmemiz anlamına gelir.

Öte yandan pek çok âlim, ölümü hasretin bitişi ve Allah’a kavuşmak, sevgiliye kavuşmak olarak yorumlar ancak dünya hayatında kazanılanlar nispetinde kavuşmanın ve dolayısıyla da hasretin bitişinin gerçekleşeceğini düşünmemiz gerektiğinin de, altını çizer. Dünyadaki kavuşma seviyesine göre, dünyanın mânâ boyutu olan âhiret de şekillenir. Dünya hayatını doğru değerlendirmek; doğru bilgiye ulaşıp, o doğru bilgiyi tatbik gayretine soyunmakla mümkün değil midir? Daima doğru bilgiye, doğru tatbik edebilirliğe kavuşma gayreti ile Cenâb-ı Hakk’ın tenezzülüne, lütuflarıyla bezeyişine avuç açılır ve ulaşılan her idrâk seviyesinde o seviye üzerinden Cenâb-ı Hak’la kucaklaşılır. Bu kucaklaşmalar idrâk arttıkça hayata taşındıkça asılını anlatır, asıl olanla bir ve beraber yaşatır, asıl olanı var sandığımız varlığımızda hâkim kılarak âleme taşırır.

Cenâb-ı Hakk’a hasret duyuşun alevi, dumanı, külü olur mu? Nasıl bir şeydir bu?
İlginç bir soru ama niçin olmasın? Olur elbet. Seviyorum, demek sizin de bildiğiniz gibi yetmez. Onu papağan da söyler. Mesele o aşkı, yaşayabilmektir. Yaşarken de, elbet hasretin ateşi yanar ve bu yanış, sevgiliye doğru hareketlenmeye vesile olur. Dolayısıyla da özlem işin içine girdikçe, bir de hakikatine yönelebildikçe, alevler; nefsin yanışını ve esas olandan farklılıkların bertaraf edilişini, duman ise bunun hâlde, tavırda işaret verişini, kül de yok olmayı bildirmekle, var olanın yalnız Cenâb-ı Hak olduğu idrâkinin doğuşunu anlatır.  Bu yapının ise;  takdir edersiniz ki sanata da yansımaları vardır. Gazeller, ilâhîler, mekıbeler… çağlar. En büyük sanat ise, insan olma ve dolayısıyla da yaşama sanatı olarak adlandırılır.

İnsan, galiba insan olma sanatında bir hayli başarısız.  Acaba neden?
Maalesef insan olma sanatına en büyük darbeyi, nefsimize esaretimiz vuruyor.  “Hayır olandadır” diyemeyişimiz, kendimizi ilâhlaştırışımız, yaratılmışı ilâhlaştırışımız, eşyanın hakikatini fark edemeyişimiz ve muamelemizi ona göre tutamayışımız, nefsimizin sığlıklarıyla aşk yaşayışımız, “Ben görmedim o hâlde Allah yoktur, ama kendimi görüyorum o hâlde ben varım, gayrisini tanımam.” deme cüretini gösterişimiz, Allah için şekilleniş şöyle dursun, daha “Allah” derken dudaklarımızın yanışı, “Benim yok da onun var. Ben böyle Allah’ı neyleyim.” deme noktasına gelişler,  hak yemeyi kılıfına uyduruşlar, hukuk çiğneyip hukuksuzluğu hukuk hâline getirişler ve elbette ki belli bir bilinç seviyesine ermiş olanın dili aksini söylese de Allah’tan gayrinin var olduğu algısını yaşaması vs. insan olma sanatında yol keser ama bütün bunlarla baş etmenin yolu, sizce de samimiyetle ve eksikliğimizin, kusurumuzun, acizliğimizin idrâkiyle   Allah muhabbetine sığınmak değil midir?... Muhabbet var ise ve var olduğu ölçüde Allah’ın izniyle gayret de ümit edilir ki hep belirir.

 “Taşıp can bahri attı taşra beni” ifadesi, nefis sahibi olmaya da bir vurgu olarak kabul edilebilir mi?
Hasret kavramı hakkındaki minik bir değerlendirişin ardından şimdi de tasavvufî açıdan inceleyebilme gayretine giriştiğimiz şiirdeki güzelliklerle, coşkuyla, muhabbetle kucaklaşma vakti geldi…

“Taşıp can bahri attı taşra beni” ifadesi, yaratılışın başlangıç noktasına bir vurgudur. Cenâb-ı Hakk’ın birliğinden kopuş, esas olandan ayrışmak, nefis kazanmak demektir. O hâlde cüzî hakikatin doğuşu, nefise bürünme sürecinin başlangıcını anlatır ancak bu noktada cüzî boyutta safiyet hâkimdir. Ne zaman ki Muhammedî Hakikat boyutu altında birimleşme başlar ve birim diyebileceğimiz parçaların âlemlerden süzülüp de âlemlerce şekillenişi, hatta dünyaya düştükçe mülk âlemine has özelliklerle örtülüşü, kirlenişi söz konusu olur o zaman nefis kabuk oluşturur ve hakikatini perdeler. Ancak nefsi bir kenara itip de özüne bir bakılacak olursa,  yaratılışla gelişen birlik hâlinden kopma, -ayrışma sürecinin-  birimde taşraya atılmışlık hissi uyandırdığı fark edilir. Zira bir ve beraber olup bir bütünlük içersinde iken o yapıdan uzaklaşma, farklılaşma söz konusudur.

Taşraya atılmışlık hâlini örneklendirelim; Türkiye bir ülkedir. İstanbul’da Türkiye’nin önemli bir şehridir. Bu merkez şehirde yaşarken, Anadolu’nun küçük bir iline veya köyüne, kasabasına gidip yerleşmek nasıl merkezden kopup -taşraya gitmek- demek ise, “Can deryası” olarak ifade edilen Hakk’ın birliği diyarından kopmak da aynı şekilde taşraya atılışlık olarak düşünülür. Atılmak ifadesi ise, atılanın değil, can deryasının arzusunu bildirmektedir.  O hâlde atılmanın neticesi zuhura gelmiş olan hasret, esasen Allah’ın muradını ifadelendirir. Elbette her murad edilende, bizler için idrâk edilebilen, edilemeyen ve belki de hiç idrâk edilemeyecek olan nice hikmetler gizlenir. Öte yandan İstanbul’da yaşarken taşraya yerleşmenin Türkiye’de yaşamaya mâni olmadığı gibi, yaratılmış olmak da birliğin içinde yer almaya mâni değildir. Türkiye’de yaşamak, dünyada yaşamaya mâni olmadığı gibi kâinatta bir nokta oluşa da mâni değildir.

“Big Bang” hâdisesi ile can denizinin taşması arasında bir bağ kurulabilir mi?
“Big Bang” hâdisesi bir teori olmakla birlikte kâinatın oluşumuna vesile olan büyük patlamayı ifadelendirir. (Bakınız Bilgi Notu:2) Îmân sahibi bir kimse için “Big Bang” dahi, Allah’ın muradının bir yansımasıdır. Büyük patlamayı yaşamın başlangıcına vesile olarak düşünsek bile, emri veren kimdir? Hâdise nerede cereyan etmiş? Cereyan ettiği alan ne? Bu alanı kim icat etmiş? Vs. sorular yine bize Hakk’ı buldurur.  Yeter ki ön yargılı olmayalım ve yaratılmış zerrelerden, hakikatine yönelebilelim. Hâl bu olabildiği nispette; keşiflerimiz, icatlarımız, bilgi üzerine bilgi katarak gelişmelerimiz, tarih içinde yerimizi alarak yeniliklere basamak teşkil edişlerimiz, günümüz için sır olan ve akla gelir gelmez pek çok hâdiseyi çözebilirliğimiz… Allah’ın takdirinin yansıması olarak değerlendirilecektir.  Zira bütün bunlar Allah’ın dildiğinden, dilediğini açığa çıkarmasından başka ne olabilir!? 

Şiirde geçmekte olan “Tenin, cemâli gizleyişi” ifadesiyle kasıt ne acaba?

Ten, netice itibariyle kalıptır. Şüphesiz ki Allah’ın eseridir ve Cenâb-ı Hakk’ın hakikatinden bir zerre olan ruha, bineklik vazifesi üstlenir. Peki neden Allah, hakikatinin güzelliğini (ki; cemal bu anlama gelir), tene gizlemiş olabilir? Aşama aşama ilerleyerek şunları söyleyebiliriz:

Ten ve ruh (öz) bir bütündür. Ancak ten dünyaya çeker, hakikati olan ruh ise Allah’a. İkisi birbirine zıt gözükse de birbirini tamamlar. Ruh, bir yandan Küllî hakikatine çekilirken bir yandan da mülk diyarına taşıp bu çekilişin tetiklediği Hakk’ı seyretmek, eşyanın ardındaki hakikati görmek arzusundadır. O her daim, her vesile ile Allah ile bir ve beraber olmak ister. Bu sebeple üzerindeki nefis perdesini açmak, yırtıp atmak için mücadeleye sürükler. Bu işleyiş teni, tenin arzularını ıslah etmeye vesiledir. Bu ıslah gerçekleşebildiği ölçüde özdeki hakikat nuru, âleme gerçek hâliyle akseder. Tenin, bu işleyişe bir zemin olduğu dikkate alınırsa, tene eziyet etmek, hakikat nurunun âleme taşıp geldiği kanala eziyet etmek demektir. Tene eziyet ederseniz, gün gelir ruhu taşıyan binek ortada kalmaz. Ruha eziyet ederseniz, ruh, nefisin bencillikleri tarafından esir alınmış demektir ve hâl böyle olunca da birime bahşedilen ruhî boyut, gerçek hâliyle âleme yansımaz, sevgiliyi, mülk diyarında perdeyi sıyırıp da yeteri kadar tanıyamaz, aşkını yaşayamaz. Beden bineğinde oluşun da anlamı hâl bu olunca doğmaz.

Peki ruha da tene de nasıl olur da doğru davranmak mümkün olabilir?
Meşhur örnektir denilir ki; bir şeker hastası, şeker yemek ister fakat şeker ona zarardır. Dolayısıyla ten de dünyaya çekmek isteyişiyle, nefsin bencillikleriyle beslenmeye eğilimlidir fakat bu ona zarardır. Çünkü tenin aslî vazifesi, ruha binekliktir. Ruh, o binekte ve o binekle seyran edecektir. Tene büründürülmüşlük, ruha seyran fırsatı verir ancak öz olan ruhî boyut nefsanî kabuk ile âdeta kaplanmıştır. Nefsanî sığlık (kabuk) ıslah olamadığı takdirde de ten ve ten ile sembolize edilen bencillikler, sığlıklar dünyaya çektikçe çeker ve böylece öze nispetle dışa yansıyışta nefsanî kabuğa çarpış dolayısıyla zıddiyet oluşur. Oluşan bu zıddiyetle ortaya çıkan çatışma, esasen ileri veya geri adım atabilmeye de bir fırsatıdır. Bu, aynı zamanda özdeki hakikat nurunu tanımaya, bilmeye ona olan muhabbeti yaşamaya ve böylece yollar aşıp, kendini bulmaya, aslına kavuşmaya imkân verir.

Doğru besleniş bu hâle yani birimin kendini gerçekleştirişine, kendini bulmasına, kendine yakışanı sergilemesine hizmet etmelidir. Tenin disipline edilmesiyle bilhassa da ibadetle, muhabbet ile, doğru bilgiyi, doğru görgüyü alarak gelişmesiyle, doğruya baş koymuşluğuyla  doğru besleniş hâli yaşanır. Bu aynı zamanda, özün de (ruhun öz boyutunun da ) yolunu açmak, onu, eldeki donanımla işleyerek nefsanî tabakaya çarparak yansıyıştan kurtarmak mânâsını da içerir. Böylece özdeki yapı, derinliklerinden güzelliklerle âleme taştığı gibi bu o birimden açığa çıkartılması murad edilen hakikat boyutunun da gerçek hâliyle mülk diyarına nüzulü –inişi- anlamı taşır.

Tasavvuf kültüründe geçen “Riyâzat” esasen tene zulmetmek demek değil midir? Bu doğru bir şey  mi yani?!
“Riyâzat”, Allah muhabbeti ile kötü huyları atıp gelişim gösterebilmek için, dünya zevklerinden kaçınma ve nefsin isteklerini yenme çabasıdır. Bu sayede özyapının yolunun açılmasında ve dolayısıyla da ruhun yansıması olan; hâlde, tavırda, ahlâkta, nefsin ıslahında, îmânın kuvvetlenmesinde… ilerleme sağlanması umulur.
Geçmiş dönemlerde bu amaçla tekke adabı içinde “Riyâzat” başlığı altında toplanabilecek âdeta bir takım kamp süreçleri yaşanmıştır. Maksat kamp süreci sonunda hayatta doğru adımları tespit ve tatbiktir. Üstelik dikkat ederseniz göreceksiniz hayatın kendisi bizatihi “Riyâzat” alanı değil midir?  Nefsimizin arzulayıp da elde edemediği o kadar çok şey var ki, bu doğal yapı, biz ondan istifadeyi başarabildiğimiz ölçüde bize katkı sağlar ve bu katkıyı alabilirlik gelişmekte olan insanın yapabilirlikleri, fark edebilirlikleri arasındadır.  Zira insan, geliştikçe hâdiselerin dilini okur hâle ulaşır ancak bu yolda bir dost el kişiye ummanlar aştırır.  Bu bilgiyle birlikte hemen şu ilâvede de bulunalım; ne geçmiş dönemlerde ne de günümüzde, ne tekke adabı içinde ne hayatın kendinde tene zulüm yoktur. Ancak doğru beslenme, doğru gelişim, doğru şekilleniş gayreti,… dönemin dili her ne olursa olsun, her dönemde mevcuttur. Bu gerçekleştiği ölçüde dünya hayatı da tatlanır. Dünya hayatının doğru ölçülerle tatlanması, dünya hayatının mânâ boyutu ahreti de Allah’ın izniyle tatlandırır.

Şiirde geçmekte olan “Bedenin yırtılması” ifadesiyle kasıt ne acaba?

Şiirde “Seni ne kadar sevdiğimi şu içimi açsam da gösterebilsem” mânâsı hâkimdir. Tasavvufî açıdan da bakarsak bu gerçek sevgiliye bir sesleniştir. O sevgili ,birimde özde olandır. Tenin arzularına, sevgili hâkim geldikçe, öz, tenin bencilliklerini zorlayıp ıslah edip bu boyut üzerinden dışa taşmaya başlar ve böylece bedensel arzular yırtılır, özün arzularına göre şekil alınır. Artık, özdeki hakikatin seyranı başladığı gibi,  o bağırdan açığa çıkan hakikat nurunu (bizler için idrâk edebildiğimiz ölçüde) seyran başlar. Bu öyle bir seyrandır ki; o bağıra bakan âşıklar, ondan feyiz alır. Feyiz aldıkça da dünyaya bakan cephelerinden, öz benliklerine uzanan yolları aydınlanır, potansiyeli ortaya koyma gayretleri tetiklenir.  

Yine şiirde geçmekte olan; “Sevgilinin bir gamzesine teni vermek” nasıl bir durum olsa gerek?

Bilemediğimiz bir durum olmasa gerek… Beşerî plandaki bir sevgili için ne fedakârlıklar yapılıyor da sevgilerin hakikati için niçin fedakârlıklar yapılmasın!

Gamze, bildiğiniz üzere,  Farsça ve Arapçada göz, kaş hareketleri demek. Gözün kenarında görülen, insanı mest eden hareket olarak da tasvir ediliyor. Çene ve yanaktaki hafif çukur, yan bakış, göz süzme vs. anlamları da var. “Sevgilinin gamzesine teni vermek” ifadesini ise bu bilgi ışığında değerlendirmek mümkün. Beşerî planda bir sevgilinin gamzesi nasıl mest eder, avlar ve âşığı peşine düşürürse, aynı yapının ilâhî boyuta da yansıması olduğu ortada. Bu durumda da şunlar söylenebilir:

Her bir yaratılmıştan, Cenâb-ı Hakk’ın nurundan bahşedilmiş zerreler açığa çıkar. İnsan her dem bu kitabî ifadeyi dahi anlayabilecek yapıya sahip olamayabilir fakat Cenâb-ı Hak tenezzül buyurursa, âdeta gamzesiyle avlar ve böylece küçük bir kıvılcım yakar ve hakikatini bildirmeye yönelik küçük idrâk ufukları açar. Bu hâlin güzelliğine kapılan, sevgilisinin bir gamzesine vurulmuş âşık gibi olur ve bu âşık, avlandığı o güzelliği tanımak, onu bilmek, ona kavuşmak, onunla bir ve beraber olmak için çırpınır.  Böylece sorar, soruşturur, arar durur, peşine düştüğünü tanıdıkça;   onu konuşmak, onu anmak zevk hâlini alır ancak âşık öyle bir sevgilinin peşine düşmüştür ki ona koştukça, özüne yönelmekte, kendini bulmakta, kendine yakışmayanları atmakta ve aslına yol almaktadır. Çünkü sevgili özde olan, asıl olandır. Böylece tenin, o dünyaya çeken kaygılarından geçilir. Sevgiliyi ötelerde değil özünde buldukça vuslat hakikatine yönelir. Bu ise yollar aştıkça âşıkta  “Ben” “Sen” algısını dahi siler. Artık öyle bir idrâk seviyesine varılmıştır ki; yaratılmış, Yaradan’ın lütfettikleriyle vardır. Yaradan’dan azat yaratılmışlık olmaz. Bu bilinç doğar. Bu ise kendini var sanmayı bitirir. Birime Hakk’ın varlığında yok olunduğunu idrâk ettirir. Böylece ortada âşık, mâşuk kalmaz.  Tek gerçek vardır; her yer, her zerre Cenâb-ı Hak kesilir. Cüzî hakikatin Küllî hakikatine olan aşkı seyran edilir. Cüzî hakikat ise Küllî hakikatten bahşedilenlerle bu sevdaya düşürülendir. Dolayısıyla bu sevda–yaratılmışlık aynasından- Cenâb-ı Hakk’a kendinden kendini bildirir.

Yine şiirde yer alıyor, “Beni sen, sende beni görmeyi dilemek” ne demek?

Derya ve deryanın teşekkül ettirdiği, kendisine bağlı kıldığı kap örneğini hatırlayalım:

-Kabın içindeki mahiyet  (ki; biz buna su diyelim) bağlı olduğu deryadan dolandır.
-Yaratılmışlık düşünüldüğünde kap, kendisine sunulan donanımın –mahiyetin- elverdiği ölçüde kendini tozdan kirden pastan azat kılabilirlik özelliği taşır.
-Kap, fonksiyonunu yerine getirdikçe deryadan dolan mahiyet, ona bahşedilen en üst boyutta ondan yansır - açığa çıkar hatta içinde bulduğu mülk diyarına –madde âlemine- süzülür,  akar-.
-Bununla birlikte kap dediğimiz zaten o deryadadır, üstelik o deryanın eseridir
-Yüklenen fonksiyonunu yerine getirebildikçe birim kılınışına bahşedilen lâyığınca ortaya çıkmaktadır.
-Ortaya çıkan zerre misali dahi olsa deryayı aksettirir. Bu da okyanustan alınan bir damlanın okyanusu anlatmasına, bildirmesine benzemektedir.
-Bu durumda kendini “ben” diye niteleyişten – yaratılmakla kap oluş mertebesinden- deryadan bahşedilen zuhura gelir.

İdrâkin bu olması;  kabın o deryanın eseri olduğunu bilmek, deryadan bahşedilenlerle varlık iddiası taşındığını fark etmek demektir. Bu, kendini deryanın dışında görmeyi bitirir.
Küçücük bir kap, haznesi ne olursa olsun o koca deryanın yanında nedir! “Sen” dediği yapı içinde o küçük bir zerredir. Okyanustaki bir damla misali kabul edilir.

İnsana bahşedilen vasıflar diğer yaratılmışlardan ne kadar üstün kılınmış olursa olsun, insan hem acizdir, hem her zaman yüksek idrak şöyle dursun basit bir idrak seviyesinde bile olamayabilir. Hatta kim olduğunu, ne olduğunu hiç düşünmemeyi olur a! tercih de etmeyebilir. Ama her insan, hatta her yaratılmış, kendini içinde bulunduğumuz bu mülk diyarında, (ister sığ boyutta kalınsın ister ummanlar aşılsın) gerçekleştirmek ister. Bu isteyiş ise muhtelif seviyelerdeki hakikat arayıcılığının bir görünüşüdür. Dışa yansıyan nefsanî tabaka sebebiyle hangi boyut olursa olsun öz kopup geldiği hakikatine hep yöneliş hâlindedir ve hep Küllî yapısını,  aslını özler onunla bir ve beraber olmak ister. Bu sebeple nefsanî tabaka aradan çekildikçe, meydan kopup gelinen deryayı tanıma, bilme düşüncesine kalır. Hakikatten bir zerre kılınmışlığını fark eden ise  kendini keşfe salınan, aslına uygun davranmaya yönelendir.  Bu durumda da şiirde geçtiği üzere “Beni sen ile sende beni görmek” hususu ortaya gelir. Zira birimin aslı, Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği zirve hakikat boyutu üzerinde bir zerre oluş noktasından hareketle Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayandığı gibi, birim, Hak deryasında Hak deryasından bahşedilenlerle bir zerre oluştan ibarettir. Daha da açık ifade edelim: Her bir yaratılmış, Cenâb-ı Hakk’ın deryasındadır ve deryasındandır. Cenâb-ı Hakk’ın deryasından lütfettikleriyle yaratılmış vardır. Ne kadar birime bahşedilen mahiyetin getirdiği fonksiyonlar, içinde bulunduğumuz bu mülk diyarında yerine geliyorsa, yaratılmış aslî yapısıyla mülk diyarında o ölçüde zuhur hâlindedir, özü itibariyle de, Cenâb-ı Hakk’ın birlik deryasıyla bütünleşme boyutundan bahşedileni aktarandır. Bu durumda da “Bu can, senin deryanda ve senin kapladığın beni görmeyi diler” nidası yükselir.  Bu nefisten arınmışlığı ve beraberinde getirdiği yapıyı ve dolayısıyla da kendini gerçekleştirişi arzu edişi ifadelendirir.

Ken’an Rifâî Hazretleri’nin yukarıdaki şiirde geçmekte olan dileyişleri, acaba bize yol göstericilik özelliği mi taşımakta?
Bedenin yırtılmasını dilemek, Sevgiliye hasret çekip gözyaşı döküşün dindirilmesini yani tabiri caizse vuslata erişi arzulamak,  birlik okyanusuna karışabilmeyi başka bir diyişle de o okyanusa aykırı kalmamayı istemek, birim oluştan bile geçip yalnızca sevgiliye koşmak ona kavuşmak, onda yok olmak vs… sizin de tespit ettiğiniz gibi esasen gidilen ve gidilecek olan yolun işaretleridir.  Bu kendini bulmayı, kendini tanımayı, aslî yapısıyla birimin kucaklaşmasını işaret eden bir yoldur ki bu yol Ken’an Rifâî Hazretleri’ne, Muhammedî nurdan yansıyanlarla tanıtılmış, yaşatılmıştır ve bu sebeple,  o, Muhammedî nurdan beslenip bu mâneviyat yolunun rehberi kılınan, bu yolda örnek alınandır.  O, mısrâlarıyla, gidilecek yolu anlatmak üzere bizim için çileye soyunan hatta soyundurulandır.  Allah muhabbetiyle şekil alıyor olmanın zevkini yaşayıp yaşatandır.

Bitirirken; 
Ken’an Rifâî Hazretleri’nin, bu şiiri, “nihavent” makamında, “düyek” usulde kendisi tarafından bestelenmiş. Keman eşliğinde, Bursa “Nilüfer Çayı” kenarında notaya aldığı ve çalıp söylerken çayın taştığı dilden dile anlatılmakta. Çevresindekiler tarafından, taşkın hâdisesi ile Ken’an Rifâî’nin coşkun yüreği arasında bir bağlantı da esasen kurulmuş, nitekim Ken’an Rifâî Hazretleri’nin annesi Hatice Cenan Hanımın, o coşkun yüreği sakinleştirmesinin ardından çayın da sükûnet bulması kimseyi şaşırtmamış. Dilerseniz biz de onun bu eserlerinin de gönlümüzde, zihnimizde uyandırdıklarına şaşmayalım, gelin bir başka şiir incelemesine daha geçelim Ken’an Rifâî’deki aşka tutunup da seyran etmenin keyfini sürmeye hep birlikte devam edelim.

 

LUGATÇE:
Ayân: Açıkça meydana çıkmak, belli olmak
Bahri: Deniz, denizle ilgili (bahir)
Cemâl: Güzellik, Allah’ın lütfedici sıfatlarının bütünü                                                           
Çâk etmek: Yırtmak                                                                                   
Girye-nâk: Ağlayan, ağlayıcı
Revâ:  Layık, uygun, yerinde, münâsip
Tahassür: Hasret
Taşra: Dışarı
Uşşak: Âşıklar          

 

  KAYNAKÇA:
Kur-an’ı Kerim Meali - Yaşar Nuri Öztürk 1994 Hürriyet Ofset Matmaacılık ve Gazetecilik A.Ş.
http://www.kuranmeali.org
İlâhiyât-ı Ken’an: 1988 Hulbe Yayıncılık – Sayfa:  48    / Hazırlayan: Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç
İlâhiyât-ı Ken’an: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı yayını- 2013 / Sayfa:64 / Hazırlayan: Prof. Dr. Mustafa Tahralı
Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık: 2000, Kubbealtı Yayını / Yazarlar: Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri, Safiye Erol,
Ken’an Rifâi – Sohbetler  2000, Kubbealtı Yayını / Hazırlayan: Samiha Ayverdi
Ken’an Rifâî – Şerhli Mesnevî-i Şerif: 2000, Kubbealtı Yayını
Zerredeki Okyanus/ Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk: 2003/ Derleyen: Gülmisal Gürsoy
Kubbealtı Lugatı / 2010

BİLGİ NOTU:1
Rahman sûresi 29. âyet:
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Göklerde ve yerde kim varsa O’ndan ister. O, her an yeni bir iş ve oluştadır.”

BİLGİ NOTU:2
Büyük Patlama ya da Big Bang, evrenin, yaklaşık 13,7 milyar yıl önce aşırı yoğun ve sıcak bir noktadan meydana geldiğini savunan bir evrim kuramıdır. İlk kez 1920’lerde Rus kozmolog ve matematikçi Alexander Friedmann ve  ve Belçikalı fizikçi papaz Georges Lemaître    tarafından ortaya atılan, evrenin bir başlangıcı olduğunu varsayan bu teori, çeşitli kanıtlarla desteklendiğinden bilim insanları   arasında, özellikle fizikçiler arasında geniş ölçüde kabul görmüştür. Teorinin temel fikri, hâlen genişlemeye devam eden evrenin geçmişteki belirli bir zamanda sıcak ve yoğun bir başlangıç durumundan itibaren genişlemiş olduğudur. Georges Lemaître’in önceleri “ilk atom hipotezi” olarak adlandırdığı bu varsayım günümüzde “büyük patlama teorisi” adıyla yerleşmiş durumdadır. (http://www.astronomi.net.tr/astronomi/1020/alexander-friedmann.aspx)

İLETİŞİM BİLGİLERİ:    Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -  Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı