GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ DİVÂNI'NDAN SEÇMELERLE BAŞ BAŞA                      

21. BÖLÜM
Kasîde-i Bürde’den

Ve veda zamanı…

Elimden geldiğince, aklım, fikrim, gönlüm elverdiğince, doğru ve anlaşılır bilgiye ulaşarak bunları satırlara dökmek istedim. Bu gayretle de esasen ben kendi seyranımı gerçekleştirmeye çalıştım.  Takdir edersiniz ki bir konu -hele bu konu tasavvufsa- yazarın fikirleriyle, ortaya koyduklarıyla sınırlı asla değildir. Üstelik gayretime rağmen mutlaka hatalarım, eksiklerim de vardır ama bu satırları okuyanlar üzerinde, tasavvuf kültürünü anlamaya, tanımaya yönelik bir etki uyandırabildimse ve okuyucu, bir kültür mirasımız olan tasavvuf kültürünü araştırmaya, tanımaya bu satırları basamak kılarak da yönelebiliyorsa ne mutlu bana! Olur muydu, olmaz mıydı, format uygun muydu değil miydi derken olan da oldu galiba…  Solistliğini Sayın Ahmet Özhan’ın yaptığı ve Ken’an Rifâî Hazretleri’nin ilâhilerinden bir grubun yer aldığı, 2001 tarihli “İlâhiyât-ı Ken’an” adlı cd’deki eserler ve bunlara birkaç ilâve, tasavvufî açıdan burada incelenmeye çalışıldı. Şimdi sıra bu cd’de yer alan son eserde. Ken’an Rifâî Hazretleri tarafından bestelense de sözleri Hazret’e ait olmayan, ancak divanında da hayatında da önemli bir yeri olan bu eserin adı, Kasîde-i Bürde’den.  

Dilersiniz yine tutalım Ken’an Rifâî Hazretleri’nin elini, seyran eyleyelim İmam Busiri’den taşan aşkı, sevgiyi. Bir aşk ile çağlayış ki Busiri’nin zoru kolaylanmış,  bir duygu seli ki yürekler dağlanmış, bakalım Ken’an Rifâî’nin de işaret ettiği o beyitlere,  acaba orada Peygamber aşkı nasıl anlatılmış, nasıl yaşanmış.

 

KASÎDE-İ BÜRDE’DEN

Mevlâye salli ve sellim dâimen ededen
‘Alâ Habîbike hayri’l -halkı külli-himi
                                                                                                                                 * (Ey Mevlam, daima ve ebediyen,
                                                                           Bütün mahlûkatın en hayırlısı olan Habibi’ne salât ve selâm eyle!)
E min tezekküri cîrânin bi zî-selemi
Mezecte dem’an cerâ min mukletin bi-demi
                                                                                                                                           ((Ey benim dertli gönlüm:)
                                             “Selem” denilen ağaçları bulunan mevkide oturan komşuları hatırlamaktan mıdır ki,
                                                                             Gözlerinin beyaz ve siyahından akan yaşları kan ile karıştırdın?)
Hüve’l Habîbü’l lezî türcâ şefâatühû
Li- külli hevlin mine’l - ehvâli muktehami
                                                                                            (O şefaati umulan Allah’ın sevgilisidir ki, onun şefaati,
                                                                                    İnsana şiddetle hücum eden korku esnasında imdada yetişir.)
Muhammedün Seyyidü’l-kevneyni ve’s-sekaleyni
Ve’l-ferîkaynî min ‘urbin ve min acemi 
                                            (Peygamberimiz iki cihanın efendisi, insanların ve cinlerin, Arap ve Acem iki fırkanın
                                                                                                                                  Ve bütün mahlûkatın Efendisi...)
Mevlâye salli ‘alâ Muhammedin ve ‘alâ
Ezvâcihi’t tâhirât ve külli-him ecmaîn
                                                    (Ey Mevlam, Peygamberimiz Muhammed’e, onun ailesine –ehlibeyt’e-, eşlerine
                                                                                                                                           Bütün hepsine salât eyle!)
Sümme’r recâ ‘an Ebîbekrin ve ‘an Ömeri
Ve’l-hadra Osmâniyâ Mevlâ Alî bi-demi
                                                                                              (Sonra Ebubekir, Ömer ve şehitlik kanlarına boyanmış
                                                                                           Hz. Osman ve Efendimiz Ali’nin şefaatlerini nasip eyle.)
Mevlâye salli ‘alâ Muhammedin ve ‘alâ
Eshâbihi’l hulefâ ve külli-him ecmâ’în
                                                                                                   (Ey Mevlâm, Muhammed’e, halifesi olan ashabına
                                                                                                                                       Ve bütün hepsine salât eyle!)

* “İlâhiyât-ı Ken’an”adlı eserin 1988 baskısında ki tercüme temel alınmıştır.

Girizgâhta adı geçen, yukarıdaki beyitlerin de sahibi olan İmam Busiri kimdir?
İmam Busiri, 1212-1296 yılları arasında yaşamış olan Mısırlı bir İslâm şairi. Yukarıda da birkaç beyitini gördüğünüz “Kasîde-i Bürde” adlı eserin de yazarı. Asıl adı Ebu Abdullah Şerefüddin Muhammed (bin Said bin Hammad bin Muhsin el-Bûsîrî.)  İmam Busiri olarak anılması ise babasının memleketi olan Bûsîrli’den kaynaklanıyor. Annesi ise Delâslı ve zaman zaman onun da Delâsî  olarak anıldığı da görülüyor.

İmam Busiri, şairliğinin yanı sıra zamanın vezirinin emrinde kısa bir dönem çalışmış, muhtelif yerlerde katiplik, muhasiplik (saymanlık) gibi malî işlerle uğraşmış, çocuklara Kur-ân dersleri veren hafız yetiştirmek için bir okul açmış, bununla birlikte çocuklarının çokluğundan, eşinin geçimsizliğinden, yanında çalışanların yolsuzluğundan yana da bir hayli sıkıntılar çekmiş, devlet kendisine maaş bağlamasına rağmen bu parayı almakta dahi nice zorluklarla karşılaşmış, bir Hak âşığı, Muhammed (s.a.v.) sevdalısı, Şazelî tarikatına da bağlı bir derviş. 

Sadece “Kasîde-i Bürde” değil, aynı zamanda pek çok eseri mevcut. Şeyhi, Ebü'l-Hasan es-Şazelî'nin vefatının ardından yerine geçen Ebü'l-Abbas el-Mürsî'ye hitaben yazdığı 142 beyitlik "dal" redifli mersiyesi,  455  beyitten oluşan Kasidetül Hemziyye, ayrıca, Zuhrü'l-me'ad fi vezni Bânet Su'ad, El-Kasidetü'l-mudariyye, El-Muhrec ve'l-merdûd'ale'n-nasara ve'l-yehûd, eserlerinden bazıları. Hıristiyanlık ve Yahudilik reddiyesiyle birlikte nesir şeklinde yazılmış pek çok yazıları da mevcut. Muhtelif kaynaklarda dağınık bir şekilde bulunan on iki kasidesi bir araya getirilerek de Dîvânü'l-Bûsîrî adıyla yayımlanmış. ( Ref. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)

Kasîde-i Bürde’de, yukarıda yer alan ve Ken’an Rifâî’nin dikkat çektiği beyitlerin haricinde ne anlatılıyor?
“Kasîde-i Bürde”, İmam Busiri’nin ününü vefatından yüzyıllar ötesine taşıyan en önemli eser.  Bu eser, on bölüme ayrılarak Peygamber aşkını anlatıyor. Neden “Bürde” yani bürüyen olarak anıldığına dair hikâyesi de bir hayli ilginç. 

Dilerseniz önce “Kasîde-i Bürde” de yer alan bölümlere ve konularına dair genel bir bilgi verelim.  
1. Bölüm:  Resûlullah’a olan sevginin kıymetini bildirmekte. 
2. Bölüm:  İnsanın nefsinin kötülüğünü anlatmakta. 
3. Bölüm:  Resûlullah’ı övmekte. 
4. Bölüm:  Resûlullah’ın dünyaya teşrifini (dünyayı şereflendirmesini) anlatmakta. 
5. Bölüm:  Resûlullah’ın dualarının hemen kabul olduğunu bildirmekte. 
6. Bölüm:  Kur’an-ı Kerîm övülmekte. 
7. Bölüm:  Resûlullah’ın Miracındaki incelikleri bildirmekte. 
8. Bölüm:  Resûlullah’ın cihadlarını anlatmakta. 
9. Bölüm:  Allah’tan af ve mağfiret ve Resûlullah’dan şefaat istemekte. 
10. Bölüm:  Resûlullah’ın derecesinin yüksekliği ifade edilmekte.

“Kasîde-i Bürde” eski nüshalarında 160 beyitken sonraki nüshalarında beyit sayısı tespitlerle 165’e varmış. Ken’an Rifâî Hazretleri’nin bestelediği ve bizlerin de dikkatlerine sunduğu beyitlerin bir kısmı “Kasîde-i Bürde” nin 160 beyitlik ana yapısı içinde bulunmakla birlikte, bir kısmı da bu yapının dışında. Bu ise zengin nüshaya işaret ettiği gibi “Kasîde-i Bürde”yi okumaya yönelik bir üslubu da ortaya koyuyor. Nitekim bütün İslâm coğrafyası “Kasîde-i Bürde”ye hürmetkâr ve onunla bütünleşip onu kendine katmış, mutluluğunda, hüznünde, hastalığında, sağlığında “Kasîde-i Bürde” vesilesiyle de Peygamberimize salât ve selâm eylemiş, başını öne eğip, aşkını dile getirmiş. Bu sebeple ana metin, ana konu paralelinde türlü coğrafyalarda türlü şekillerde süslenmiş, zenginleştirilmiş.

“Bürde” kelimesinin bir çeşit hırka demek olduğu düşünülürse neden esere “Bürüyen Kasîde” denilmiş? Hırkanın bu konudaki yeri nedir?
İmam Busiri, ömrünün sonlarına doğru bir gece uykuya dalar ancak sabah uyandığında felçlidir. Kımıldayamaz. Çocuklarıyla, eşiyle, maişetiyle yaşadığı sıkıntıların yanına, bir de böyle bir üzücü tablo eklenir. Busiri, bu hâlde uzun günler geceler geçirir. Bu dönemde de yine kasîdeler yazar, nice eserler ortaya koyar ama durumu bir hayli çetindir.

Bir gece rüyasında Hazreti Muhammed’i (s.a.v.) görür. Peygamberimiz ondan kasîdesini okumasını ister. O, “Senin için o kadar çok kasîde yazdım ki hangisini istersin ya Resûlallah” diye sorar.  Peygamberimiz, Kasîde-i Bürde”den bir bölüm okumaya başlar. İmam Busiri, arkasını getirdiğinde, Peygamberimiz üzerinden hırkasını çıkartır ve Busiri’nin üzerine örter hatta elleriyle Busiri’yi sıvazlar. Sabah uyanınca, Busiri şaşkındır. Ayağını oynatır, oynar. Elini kımıldatır eli kımıldar ve kalkar sabah namazına gider. Yolda rastladığı bir rivayete göre Şeyh Ebül Recâ Hazretleri, bir rivayete göre bir derviş, yine bir rivayete göre de Hasan Şazelî Hazretleri, İmam Busiri’ye şaşkın şaşkın bakar ve o da gece gördüğü rüya üzerine “Peygamberimize okuduğun kasîdeyi bana da okusana” diyiverince, Kasîde dilden dile yayılan ününe koşar. Bürde ise bürüyen anlamına gelir. Bürüyen ile de hırka ile örtülüş ifade edilir. Üstelik yine rivayet odur ki;  İmam Busiri, sabah uyanınca üzerinde bir hırka da bulur ve bu hırka Peygamberimizindir.

Tarihçi biyografi yazı İbn Şâkir el-Kütübî - Fevâtü’l-Vefeyât, III bölüm, sayfa 368-369 ‘da  (Ref. ( Ref. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi) ilk kes bu hâdiseyi kaleme döker ve kulaktan kulağa yayılan hâdisenin şahlanarak daha da geniş kitlelere yayılmasına vesile olur. Bu hâdiseye istinaden de “burada yer alan beyitler şifaya avuç açtırır” denilir. Bu beyitlerin gönülden taşması, Peygamber Efendimize aşk ile şevk ile rüyada da olsa okunuşunun ardından, neticede Busiri görülen odur ki selâmete çıkartılandır.

Rivayetlerin, olağanüstülüklerin, rüyaların, İslâmiyet’te ve dolayısıyla da tasavvuf kültüründeki yeri ve önemi hakkında ne söylenebilir?
Bir rüya gördünüz, görmedim mi diyeceksiniz? Kendinize göre bir olağanüstülük yaşadınız, yaşamadım diyip de olanı inkâr mı edeceksiniz? Bu ne kadar gerçeğin çarpıtılması ise uydurma rüyalar da, rüyalara gereğinden fazla değer vermek de kişiyi çıkmazlara sürükler.  Unutmayalım, İmam Busiri olmak, imtihanındaki çetinliği de dikkate alırsanız kolay iş değildir. İmam Burisi ile kendimizi kıyas ise; kanaatimce biraz cahil cesareti gerektirir.

Tasavvuf kültüründe ise, bilhassa rüyaların önemi büyüktür. Kalp, ne kadar temizse oraya, Allah’ın dostluğundan, himayesinden nice güzellikler yansır. Bununla birlikte, Allah bizlere sadece rüya görebilirlik vasfı bahşetmemiştir. Dolayısıyla rüyalarla adım atılacaksa bahşedilen bütün vasıflar üzerinden rüyanın değerlendirilmesi gerekmektedir.  “Ben rüyamda gördüm, şunu kesmem, biçmem çok hayırlıdır” şüphesiz ki diyemezsiniz. Aksakallı dedeler, nur yüzlü nineler ise rüyalarda sıklıkla görülebilir hatta onlar ulvî bir atmosfer içinde nefsimize uygun gelen şeyler de söyleyebilirler ama yine bu o rüyaların ulvî olduğu anlamına gelmez. Rüya bir bütünsellik içinde değerlendirilir. Verdiği işareti doğru anlayabilmenin yolu ise nefsimizin sığlıklarından şüphesiz ki geçmemektedir. Başta akıl asasıyla ardından her bir vasfımızla değerlendirilerek rüya acaba bana ne anlatıyor diye düşünülür. İmam Busiri’nin gördüğü rüya ise şüphesiz ne güzel bir himayeyi, lütfü bildirir. Ona, bilhassa da onun için tayin edilen şifa yolu gösterilmiştir. Allah buyurur; “İsteyin ki vereyim.” (Mü’min sûresi 60. âyet).  “Kasîde-i Bürde” ile Allah’a avuç açmanın, ondan şifa dilememin yolu bizler için de esasen işaret edilmektedir. Meseledeki hassas nokta ise; Peygamber muhabbetini, sığınışı, aşk ile bağlanışı ortaya koymak olsa gerek diye düşünülür. Busiri’nin çilesinin yanında bir kırıntı kadar hükmü olmasa da başa gelen her türlü çileyle mücadelede izlenecek yol da artık bizler için bir kez daha belirmiştir.   Allah diyip de acz ile başı eğmeyen,  Peygambere tutunup da aşk ile yanmayan, en nadide sözcükleri, sözcük kümelerini söyleyip dursa sanırım bunun pek de bir önemi olmayacaktır. Sözcükleri anlamlı kılan, rüyanın da işaret ettiği üzere Peygamberimize duyulan aşktır, aşk ile bağlanıştır. Şüphesiz ki insan, ne papağandır ne makine... Zîra papağan da öğrettiğinizi tekrar edebilir bir teyip ve türevi de.  Bununla birlikte içinde bulunduğumuz seviye her ne olursa olsun, biz daima acz içinde olanızdır. Hakikati bilişte, yaşayışta ola ki sığlarda dahi kalmış olsak,  Allah her türlü darlığımızı, zorluğumuzu hepimiz için her daim kolaysın inşallah.  Her türlü musibete, musibet başlığı altında da her türlü kötülüğe karşı hepimizi zırhlandırsın, korusun, kollansın, acısın, merhamet edip bağışlasın inşallah.    

Mevlâye salli ve sellim dâimen ededen
‘Alâ Habîbike hayri’l -halkı külli-himi
“Ey koruyup gözeten, destek veren, sevdiklerinin her hâl ve şartta yanında bulunan Mevlam, bütün mahlûkatın en hayırlısı olan sevdiğine daima ve ebediyen salât ve selâm eyle.”

 

Kasîde-i Bürde’nin okunuşuna neden  “Mevlâye salli ve sellim dâimen ededen / ‘Alâ Habîbike hayri’l -halkı külli-himi” beyitiyle başlanır? Bu bilindiği kadarıyla ana nüshada -ilk nüshada- yok.  Ve neden her beyitten sonra bir okunuş üslubu olarak da olsa genellikle bu beyit tekrarlanıyor?
 “Mevlâye salli ve sellim dâimen ededen / ‘Alâ Habîbike hayri’l -halkı külli-himi” beyiti “Kasîde-i Bürde”nin, ilk nüshası olan evet, 160 beyitlik ana yapısı içinde gözükmez ama hem genişletilmiş nüshada mevcuttur hem de “Kasîde-i Bürde”nin temelini ortaya koyar. Soruda da yer aldığı gibi, okunuş üslubu olarak da her beyitten sonra genellikle de okunur. Temeli ise şu âyet-i kerîmeye dayanmaktadır.

Ahzâb sûresi 56. âyet
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Şu bir gerçek ki, Allah ve melekleri, o Peygamber'e destek verirler/onun şanını yüceltirler. Ey inananlar! Siz de ona destek olun/onun şanını yüceltin ve ona içtenlikle selâm verin.”

“Kasîde-i Bürde” bu emrin içindeki aşkın yaşanışını, coşkusunu, çağlayışını bildirmektedir. Bir duygu selidir, gönülden taşan bir muhabbettir, “Kasîde-i Bürde’nin de temelinde de bu âyet-i kerîme kendini hissettirir.

Her bir yaratılmış, şüphesiz Allah’ın eseridir ve Allah’ın sonsuzluğu içinde, yanıp da sönen bir zerre diye nitelenir. Zîra Hak’tan bahşedilenlerle yaratılmış vardır, uyanır, aydınlık kazanır. Aydınlığı, uyanıklığı nispetinde de yaratılmakla Hak’a yüzünü çevirmiş oluşunu yaşar ve gördüğü  manzarayı seyrana dalar. Ancak bu bir flaş patlaması gibi bir anda yanıp da, biranda sönüşe benzer. Ömür dediğimiz  de esasen bir flaş patlaması gibidir. Bir göz açıp da kapayıncaya gelip de geçiverir. Bu sebeple ebedilik ve yaratılmışlık, hatta yaratılmışlıktan Hakk’a bakış boyutu bir arada yer almaz. Başı sonu olmayan yalnız Allah’tır. Ne gördükse ne ölçüde bilip tanıdıksa bu bize kârdır. Şiirde daimiliğe, ebediliğe benim gücüm yetmez ama Senin gücün yeter mânâsı kendini ortaya koyar. Selâm Hakk’a böylece teslim edilir.  “Sen Muhammed’e öylesine selâm eyle ki ebediyen selâm eyle” denilir.  “Sen bütün mahlûkatın en hayırlısı olan Habibi’ne öyle selâm eyle ki daima ve ebediyen salât ve selâm eyle” niyazında bulunulur.

Salât ve selâm ne demek? Burada da mânâsını bir çeşit merhabalaşmak olarak mı anlamalıyız?
Selâm; Allah’ın isimlerindendir. Esenlik, barış ve mutluluğun kaynağı, esenlik, barış ve mutluluğun nasıl sağlanacağını gösteren anlamına gelir.

Salât kelimesi ise; tövbe, mağfiret, dua, bereket, övgü, namaz gibi anlamları içerir. 

Selâm vermekle, Allah’ın ismi anılır; Allah seni korusun, gözetsin, Allah sana kefildir, emniyet barış ve huzur içinde ol, demiş olunur. Buna karşılık selâmı alan ise; aynı niyazı karşısındaki için ifadelendirir. Bu ise bir çeşit karşılıklı hayır duadır. Bu sebeple salât ve selâm yüzeysel birkaç cümle ya da basit bir tebessüm boyutunda da kalsa neticede bu mânâları muhtelif derecelerde içermektedir.

Peygamberimize salât ve selam eylenmesi ne şekilde gerçekleştirilebilinir? Bunun için ne yapmak gerekir?
Salâtın çoğulu salâvattır genellikle Peygamberimize edilen duayı bildirir ve pek çok da salâvat vardır;  mesela “Allahümme salli alâ seyidina Muhammed’in ve alâ âl’i seyidina Muhammed” gibi. Ancak; gönlün verdiği salât ve selâm ile dilin tekrarlayıp durmaları arasında fark bulunur. Allah’ı bize bildiren, tanıtan, sevdiren, bizi bize bulduran, bize Allah’ı bulduran, kim olduğumuzu keşfettiren,  bize huzuru, mutluluğu tattıran, “Ümmetim” diyerek nice mücadelelere soyunan Peygamberimize teşekkürü, içimizde hissettiğimizde, onun yaratılmış olmasına şükrettiğimizde salât ve selâm yürekten taşar. Üstelik bunu söyleyen neticede Cenâb-ı Hakk’ın sonsuzluğunda yanıp da sönen bir zerredir, ancak Allah daimdir,  ebedidir. Peygamberimizle, zuhura erdirdiği hakikatini en mükemmel şekilde bilen de şüphesiz yalnız Allah’tır. Dolayısıyla Peygamberimizin bizim selâmımıza ihtiyacı yoktur ancak biz Allah’a seslenerek Peygamberimize salât ve selam eyleyerek ondan hoşnutluğumuzu dile getiririz. Razı oluşumuzu ifadelendiririz. Bu ise bize nurdur, bize selâmeti getirir, Hakk’a sığınışımızı, yönelişimizi bildirir, güzel kılınanı örnek aldığımız, sığlıklarında dahi bulunsak salâvat dile getirilmektedir. Nice sığlık seviyeleri dahi söz konusu olsa, salâvat ile Hakk’ın nuruna tutunma çabası ifadelendirilir.

Eşe dosta selâm edişlerimizde dahi Allah’a ve Peygamberimize olan hoşnutluğumuz, muhabbetimiz,  rızamız dile gelir diyebilir miyiz? Neden diyebiliriz veya neden diyemeyiz?

Selâm Allah’a, selâm Allah’tan…
Allah tek. Allah’tan başka olmadığına göre O yaratan ve kendinden zerrelerle donattı. Yaratılmış her bir zerre de şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ın eseri. Allah, her bir zerreden bahşettiği donanıma uygun davranmasını bekliyor. Öncelikle karşımızdakine selâm vermekle netice itibariyle bu hakikate selâm vermiş oluyoruz... Öte yandan, her bir birimde -bahşedilmiş farklı  kapasite ve farklı derecelerde olmakla birlikte- bunun zuhuru söz konusu. Hâl bu olunca da görülür ki; yılan da elbet Hakk’ın bildirmek istediklerini en doğru şekilde zuhura erdirme çabasına itilen. Ancak takdir edersiniz ki yılanla sarmaş dolaş olunmaz, yılana yılanlığına uygun muamele edilir ama bu, yılana dahi selâmsız olmayı gerektirmez. Çünkü ondan da açığa çıkanda Cenâb-ı Hakk’ın bildirmek istedikleri seyran edilmektedir.

Selâm vermek; Hakk’ı bilişi, yaşama taşımaya vesiledir. Selâm ile yaratılmışlığa,  sistemin işleyişine, sistemindeki ihtişama, Cenâb-ı Hakk’ı bilme lütfünün bahşedilişine şükredilir. Selâm verdirecek ve selâmı idrâk ettirecek vasıflar da her şeyde olduğu gibi yine Cenâb-ı Hak tarafından sunulmuş bir lütuftur, bir zenginliktir. Bu zenginliğin de zekâtının verilmesi yine selâmlaşmakla olur.

Görünüşte her kime selâm verirsek verelim, neticede bu selâmın ucunun Allah’a dayanması selâmın Allah’a olduğunu gösterir. Her şey de olduğu gibi bu idrâk noktasına yine Allah’ın bize bahşettiği vasıflarla varılır. O hâlde selâm, Allah’a ama aynı zamanda Allah’tan da…

Nefsin karışmadığı ne var ki selâma karışmasın! Bencilliklerimize, sığlıklarımıza dair çıkarlarımızı kollamaya kalkıştığımızda, buna uygun olarak kime selâm vereceğiz kime vermeyeceğiz şekillenir. Ancak hâl bu olunca selâm da mânâsından uzaktır. Fakat ne kadar uzak olursa olsun neticede Allah’tan ve Allah’a olduğu değişmez. Selâmın da sığlıklarıyla derinlikleri arasında şüphesiz ki farklar bulunmaktadır. Sığlıklarda, sunulanları yetirince ve doğru bir şekilde ortaya koyamayarak bencilliklerimize mahkûmuzdur,  dolayısıyla da bu seviyeyi beslemek üzere selâmlaşmaktayızdır. Selâmın mânâsı üzere derinleştikçe de baktığımız her nokta vesilesiyle Cenâb-ı Hakk’ı idrâke yöneliş sergileriz ve eserden eser sahibine yönelip Hakk’a selâm gerçeğiyle yüzleşiriz.    

Günlük selâmlaşmalarımızın netice itibariyle Muhammedî hakikate de dayanması;
Sık sık yer verdiğimiz klasik değerlendirmeyi öncelikle hatırlayalım:
Allah, bildirmek istediği hakikatini belirler ve yaratır. Allah’ın bildirmeyi dilemediği hakikati O’nun sır diyarında gizlidir. Yaratılmışlığın zirvesi insan, insanlığın zirvesi peygamberler, peygamberliğin zirvesi son peygamber Hazreti Muhammed (s.a.v.). Bu yapı, bize Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatinin zirvesinin Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile âleme döküldüğünü gösterir. Çünkü o, son peygamber ve Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatini bir üst boyuta taşıyacak olan yok.

Allah’ın, dileyip yaratmasıyla zuhura gelen ilk evre “Muhammedî hakikat”, “Sen aynası”vs. şeklinde ifadelendirilir. Bu yapının mahiyetinden, isim ve sıfat kümeleri oluşarak birimleri teşekkül ettirir. Bu ise yaratılmışlığı; ağaç, kuş, insan, taş, toprak misali daha da inceltirsek Ayşe, bizim elma ağacı misali çeşitli isimler altında mülk diyarında zuhura erdirir. Bir meyve ağacının çekirdeği Muhammedî hakikat olarak nitelenirse, bu çekirdeğin yeşermesi, dal, budak vermesi, Muhammedî hakikatten muhtelif görünüşler olarak düşünülür ancak ağaçtan maksat meyvesidir. O meyve ise tabiri caizse Hazreti Muhammed’i (s.a.v.) bildirir. Oluşan her meyve, meyveliği dalgalandırır,  yaşatır. Bu hâlin zuhuru için ise; kimisi meyvelik seviyesinde yer alamaz;  dal, yaprak, budak seviyesinde kalır ama her bir evre görülür ki hakikatin zuhuruna vesiledir, hizmettedir ve her bir evre yine tabiri caizse çekirdek yapıdan örnek üzerinden de söylersek ağaçlıktan hissedardır.  Mesele bu şekilde değerlendirildiğinde bizlerin birbirimizle selamlaşmamızın ucu, Muhammedî hakikatten dem alarak görülür ki Hakk’a dayanır.  Zîra yaratılmış, Muhammedî hakikatten süzülerek, -şekil alarak- zuhurdadır. Bununla birlikte yaratılmakla basamak basamak selâm da muhtelif seviyelerden geçip birimlere intikal eder ve kalıplara muhtelif seviyelerde yerleşir. İnsan diğer yaratılmışlara nispetle daha üstün kılınmakla, Allah’ın selâm isminden de daha üst boyutta hissedardır. Sığlarından derinliklerine yol alıp derinliklerindeki seviyeyi ortaya koyabilecek vasıflarla donatılan olması sebebiyle selâmın da hakikatini ortaya koyabilecek olandır. Dolayısıyla da selâmlaşmalarımızda meselenin ucunun Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) oradan da Hakk’a yol aldığını görmek gerekir. Halk arasında Allah’ın selâmını esirgememek gerek, Allah’ın selâmı üzerine olsun,  selâm Allah’adır gibi ifadelere de sıklıkla rastlamamız mümkündür. Bu da bilinç kaybedilmiş olsa dahi, meselenin bir kültür hâlinde topluma yerleşmişliğine bir göstergedir.

Falanca da Allah’ın sevdiği bir kul olarak düşünülebilinir ama Peygamberimiz de bir fark olmalı, bu nedir? Neye istinaden Onun Allah’ın en sevdiği, bütün mahlûkatın en hayırlısı olduğu düşünülüyor?
Ufak bir örneklendirme yapalım: Sizin sevdiğinizi tanıyışınızla, bir başkasının onu tanıyışı eş midir? Tanıma ne kadar geniş alana yayılıp zenginse, bu zenginlik üzerinden demek ki sevdiğinizle bir ve berabersiniz. Hangi konuda o ne yapar, ne yapmaz bilirsiniz, en azından bunun hakkında fikir sahibisiniz, tahmin sahibisiniz. O hâlde; biliş ne kadar zenginse bu, sevdiğinizle birebir eş olduğunuz anlamına gelmez ama bir ve beraber olduğunuz alanların zenginliği anlamına gelir. Üstelik bu bir karşılıklı istek neticesidir.

Peygamberimiz, Cenâb-ı Hakk’ı, yaratılmışlık için tayin edilen en üst noktada bildirendir. Bu ise aşkla bahşedilmiş olan bilgiyle bezenişin neticesidir. Cenâb-ı Hakk’ın bildirmek istediği hakikatinden farklılıkları Cenâb-ı Hak tarafından bertaraf edildiği için Peygamberimiz yaşayan Kur-ân’dır. Bütün bu seyir ise;  Cenâb-ı Hakk’ın kendini bildirmek isteyişinin bir sonucudur. Düşünün, Cenâb-ı Hakk dilemese, istemese bütün bu hâller nasıl gerçekleşir? Yaratılmış her zerreden, Cenâb-ı Hakk’ın o zerresinden bildirmek istedikleri, bildirmeyi dilediği ölçüde zuhur eder. Ancak Peygamberimiz, üstün biliş alanına haizdir. Dolayısıyla sevgiliyi geniş alan üzerinden bildiği gibi, o geniş alan üzerinde farklılıkları bertaraf edilendir. Hâl bu olunca da Peygamberimize akseden, Peygamberimizden de bize akseden,  yaratılmışlık için tayin edilmiş en güzel görünüşü ortaya getirir. Bizlerde bu görünüşten beslenerek kendimizi gerçekleştirmeye yönelenizdir.  

Habibullah; Allah’ın çok sevdiği hatta en sevdiği kulu anlamındadır. Hangi yaratılmış, Peygamberimizle eş biliş alanına sahiptir? Hangi yaratılmış, böylesine bir biliş alanını mülk diyarında yaşayarak zuhura erdirir? Bu, Allah’ın Peygamberimize verdiği bir izindir, kendini bildirmeyi, tanıtmayı, açmayı dileyişinin neticesidir. Allah, her bir zerresine muhabbet eylemese o zerre her şeyin başında zerre olmaz kaldı ki ondan aksedenler olsun. Ancak herhangi bir zerre ile Hazreti Muhammed (s.a.v.) arasında fark yok mudur?

Bununla birlikte;  Her bir zerrenin yaratanı, donatanı şüphesiz Allah’tır. O hâlde  muhabbet özde kimden kimedir?  Allah kendinden kendine muhabbet eyler. Allah, küllî hakikatinden zuhura erdirdiği cüzî hakikatine muhabbet eyler. Cüzî hakikatine lütfettikleriyle cüzî hakikatinden küllî hakikate muhabbet taşar ve yükselir.

Peygamberimizin mahlûkatın en hayırlısı olduğunu hangi âyetlerden anlıyoruz?
Daha önceki bölümlerimizde de yer verdiğimiz pek çok âyet var ama burada da birkaç örnek verelim.
( Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Kalem sûresi 4. âyet
“Ve gerçekten sen, çok büyük bir ahlâk üzerindesin.”

Enbiyâ sûresi 107. âyet
“Seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.”

Kevser sûresi 1. âyet
“Hiç kuşkusuz, biz verdik sana Kevser'i/iyilik, bereket, mutluluk, güzellik, soy ve aydınlığın tükenmezini.”

Â’li İmran sûresi, 81. âyet
“Ve unutma ki Allah, peygamberlerden mîsaklarını (sözleri) almış, şöyle demişti: "Size Kitap'tan ve hikmetten nasip verdim. Sonra size elinizdekini doğrulayıcı bir resûl geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona muhakkak yardım edeceksiniz. Kabul ettiniz ve ağır yükümü üzerinize aldınız mı?". "Kabul ettik." dediler. "O hâlde tanık olun, sizinle beraber ben de tanıklardanım." dedi”

Ahzab suresi,  40 âyet
“Muhammed, içinizden hiçbir erkeğin babası değildir, O, Allah'ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilir.”

Fetih sûresi 1 ve 2. âyetler 
“Şu bir gerçek ki, biz sana apaçık bir fetih nasip ettik./Ki Allah senin günahından geçmiş olanı da gelecek olanı da bağışlasın, nimetini senin üzerinde tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola kılavuzlasın.”

Nisâ sûresi 13- 14 âyetler
“Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve elçisine itaat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur./ Kim de Allah'a ve onun resulüne isyan eder, Allah'ın sınırlarını da aşarsa, Allah onu, içinde sürekli kalıcı olarak ateşe sokar. Artık onun için yere batırıcı bir azap vardır.”

Fetih sûresi 8- 10 âyetler 
“Şu bir gerçek ki biz seni, bir tanık, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. / Allah’a ve resulüne inanasınız, O’nu destekleyesiniz, O’nu yüce bilesiniz ve sabah akşam O’nu tespih edesiniz diye./ O seninle el tutuşup söyleşenler var ya, onlar gerçekte Allah ile bey’atleşiyorlar (sözleşiyorlar). Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir. Kim ahdi bozar, döneklik ederse kendi aleyhine döneklik etmiş olur. Ve kim Allah’a verdiği sözde vefalı davranırsa, Allah ona büyük bir ödül verecektir.”

Bütün bu ve benzeri âyetlerin “Kasîde-i Bürde” ye bir yansıyışı; “Mevlâye salli ve sellim dâimen ededen / ‘Alâ Habîbike hayri’l -halkı külli-himi”
“Ey koruyup gözeten, destek veren, sevdiklerinin her hâl ve şartta yanında bulunan Mevlam, bütün mahlûkatın en hayırlısı olan sevdiğine daima ve ebediyen salât ve selâm eyle.”

“E min tezekküri cîrânin bi zî-selemi
Mezecte dem’an cerâ min mukletin bi-demi” beyiti hakkında ne söylenebilir?
Ey benim dertli gönlüm: “Selem” denilen ağaçları bulunan mevkide oturan komşuları hatırlamaktan mıdır ki, gözlerinin beyaz ve siyahından akan yaşları kan ile karıştırdın mânâsına gelen bu beyitte, İmam Busiri Hazretleri gönlüyle hâlleşir. Gözlerinden akan yaşa “dur” diyememektedir. Bu gözyaşı ise kan ile yoğrulmuştur. Neden? Dilerseniz adım adım ilerleyelim.

“Selem denilen ağaçları bulunan mevkide oturanlar” ifadesiyle kimler kast ediliyor?
Hazreti Ömer’in (r.a.) Peygamberimizle (s.a.v.) ilgili bir hatırası, kaynaklarda mealen şöyle yer almakta:
Hazreti Ömer (r.a.), “Peygamberimizin huzuruna vardım.” diyor. “Peygamberimiz bir hasır üzerindeydi ve hasır onda iz yapmıştı. Çevresine baktım. Odanın bir köşesinde tahminen üç dört avuç arpa ile bir miktar selem ağacının yapraklarından duruyordu. Duvarda da bir deri parçası asılıydı. Bu manzarayı görünce gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Peygamberimiz “Neden ağlarsın?” diye sorunca söyledim: Sen Allah’ın peygamberi ve seçkin kulu olduğun hâlde Kisra (İran Hükümdarı) ve Kayser (Bizans Hükümdarı) altından yapılmış tahtlar üzerinde oturuyorlar, ipekten yapılmış elbiseler ve yataklar kullanıyorlar dedim. Peygamber “Ey hattabın oğlu, razı değil misin âhiret bizim, dünya onların olsun” diye buyurdu.” (Ref. Prof. Dr. Murat Sarıcak - Adalet Timsali Hz. Ömer (r.a.) 37.2 - Müslim, Talak 5)

Buradan da anlıyoruz ki “Selem”; bilhassa geçmiş dönemlerde ve özellikle de Arabistan’da bulunan bir ağaç. Bu ağacın yapraklarının bir özelliği var ki bilhassa Peygamberimizin yaşadığı dönemde deri tabakalanmasında kullanılıyor ve selem yapraklarının o dönemde ticareti yapılıyor, alınıyor, satılıyor vs.

Bu örnek metinden ve Kasîde-i Bürde’nin genel itibariyle konusu olan Peygamber sevdasından hareketle “Selem denilen ağaçları bulunan mevkide oturanlar” ile kastın Peygamberimiz ve sahabe olduğu anlaşılmakta. Üstelik bu anlatılanlardan, Peygamberimizin; hayatına dair bilgiler de öğreniyoruz. Bu ise hem bizlere örnek, hem hasta yatağında yatmakta olan İmam Busiri’ye de örnek. Ancak Busiri yaşadığı çileyle çaresiz, bitkin, yorgun, hasta, çalışıp çabalamaktan uzak, mahzun fakat koca bir yürekle sığınan, içindeki muhabbete tutunup Peygamber nuruyla kucaklaşan. Peygamber diyârını, asr-ı saadeti hatırlayan ve buna istinaden de gözyaşı döken.

Peygamber devrini hatırlamak, İmam Busiri için nasıl mümkün olabilir? Her şeyin başında yaşadıkları devir eş değil!
Her memleketin kendine göre verdiği nice mücadeleler vardır. Mücadeleden yıllar sonra o günler, o günleri hiç tanımayanlar tarafından nasıl oluyor da hatırlanıyor, anılıyor?

İçinde yaşamakta olduğumuz bu günlerimiz, atalarımızın mirasıdır. Atalarımızın çabaları, alın terleri, kanları, canları, o günün koşullarını doğru ve insanca değerlendirme gayretleri üzerinden, bu günlerimiz yükselir. Ancak bizler, o günlerin bu günlere etkisini idrâk ettikçe o günleri anlayabiliriz. O günlerin, bu günlere etkisi ne kadar kuvvetliyse, o günlere, kahramanlarına şükrümüz –teşekkürümüz- de o kadar kuvvetli olur. Bu gün de kendimize düşeni işlemekle geleceğe devredeceğiz de şüphesiz ki şekillenmektedir.

Peygamberimizi ve devrini hatırlamak aynen böyle düşünülebilinir. Peygamberimizin ve asr-ı saadetin bu günlere etkisi olduğu gibi, Peygamberimiz ve asr-ı saadet dönemi temeldir. İnsanlık âleminin İslâmiyet’le nurlanışında –aydınlanışında- asr-ı saadet dönemi zemindir. Asr-ı saadet, Muhammedî hakikat çekirdeğinin mülk diyarında filiz verip açtığı tarihsel boyutu işaret eder. İslâmiyet, dünya toprağında yeşermeye başladığında, Peygamberimizle kendini bildirir âleme dökülüp gelir ve asr-ı saadet zemini üzerinde yeşerir. Dolayısıyla asr-ı saadet döneminin etkisi, başka alanların etkisine benzemez zîra başka herhangi bir alanla kıyas kabul etmeyecek derecede mânâsı yücedir. Geçmiş, bu gün, gelecek, her devre sesleniş hâlindedir.

Kur-ân’ı Kerîm ile yakınlık, Peygamberimizi tanımaya, anlamaya vesile oluşturur. Biz O’na duyarsız dahi olsak değil mi ki Kur-ân vardır o hâlde her daim Kur-ân’ı Kerîm üzerinden Peygamber nuruyla da skalanın diplerinde kalsak dahi muhataplık vardır. Üstelik, yıllar geçtikçe, devirler değiştikçe,  İslâmiyet’e, Peygamber sevdasına kendini adayanlar, îmân zevkiyle nasıl yaşandığını örnek olup ortaya koydukça, îmân zevkiyle yaşamak, çağlayıp taştıkça, İslâmiyet’le bildirilenler üzerinde de git gide artan bir ivme ile derinleşme olur ve olacaktır da.  İslâmiyet, nice kültürlere ulaşıp o kültürlere nüfus ettikçe, o kültürlerin ışığında da İslâmiyet’e bakış gerçekleşir ve gerçekleşecektir de.  İslâmiyet evrensel bir dindir. Sadece bir ırka, bir kavme değil cümle âleme seslenir.  İslâmiyet,  tevhid dinidir, kucaklayıcıdır, kapsayıcıdır, kardeşlik, hak, hukuk dinidir. Biz İslâmiyet’i doğru anlayabilip hayatımıza elden geldiğince doğru yerleştirebildiğimizde başta kültürel, sosyal, ekonomik zemin, ilim, bilim  olmak üzere her alan sağlam ve doğru ölçülerle kuvvetlenir. Bu gerçekleştiği ölçüde de İslâm’daki ihtişam belirir ve yükselir. Unutmayalım ki İslâm son dindir. Tekâmül etmiş dindir.  Ortada İslâm’a yönelik bir problem varsa bunda türlü nefis oyunları kendini bildirdiği gibi bizim İslâm’ı anlayışta, yaşayışta sığ kalışlarımızdan, doğru temsil edemeyişlerimizden de kaynaklanan bir yapı olabileceği göz ardı edilmemelidir.   

Hatırlamak konusu üzerinden ilerlersek şu hususun da gözden kaçırılmaması gerekmektedir:
Cümle yaratılmışın esası Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanır. Dolayısıyla biz idrâkinden aciz dahi olsak her birimiz aynı hakikatten var kılınanızdır. Öte yandan, yaratılış evrelerini de düşünecek olursak her birimiz Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikat boyutundan bir parçayızdır. Dolayısıyla da her birimiz Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği zirve hakikat boyutu tarafından da kapsananızdır. Böylece görülür ki her birimiz yaratılmışlık için bildirilmek istenen zirve seviyenin altında, zirve seviyenin eteklerinde olanızdır.  Zirve ise Hazreti Muhammed’i (s.a.v.) bildirir. Hazreti Muhammed’e  (s.a.v.) bahşedilen hakikat boyutu cümle yaratılmışlığı kapsayıcı, kucaklayıcı olduğu gibi bu yapının da üzerinde yükselir. Hâlin bu olması esasen birbirimize muhtelif derecelerde aşina olduğumuzu göstermektedir. Her bir yaratılmışın biliş, algılayış dereceleri arasında sayısız farklar olabilir ama biliş, mülk diyarı öncesindendir, ezeldendir. Mülk diyarında âdeta bir hatırlama, hatırlananı hatırlandığı kadarıyla işleme süreci gerçekleşir. Hatırlamak ise; yaratılmışın bilhassa insanın önemli bir sorumluluğudur.

Şayet dünyada bir hatırlama süreci yaşanıyorsa insanın sorumluluğu ve akıbeti dolayısıyla da ahreti nasıl izah edilebilir? Hatırlamak konusunu izaha yönelik bir kaç âyet örnek gösterilebilinir mi?
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
A’raf sûresi  172-173.âyetler:
“Hani, Rabbin, âdemoğullarından, bellerinden zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: "Rabbiniz değil miyim?" Onlar: "Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz." demişlerdi. Kıyamet günü, "Biz bundan habersizdik" demeyesiniz.”

Ahzâb sûresi 15. âyet :
“Andolsun ki daha önce onlar, sırt çevirip kaçmayacaklarına dair Allah´a söz vermişlerdi. Allah´a verilen söz mesuliyeti gerektirir!”

Bakara sûresi 155. âyet
“Yemin olsun ki, sizi korku, açlık; mallardan-canlardan-meyvelerden eksiltme türünden bir şeyle mutlaka imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele.”

Nisa sûresi, 107. âyet:
“Kendi nefislerine ihanet edenlerden yana mücadeleye girişme. Hiç şüphesiz Allah, ihanette ilerlemiş günahkârı sevmez.”

 Hadid sûresi, 22. âyet:
“Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır.”

Kaf sûresi, 4. âyet:
“Doğrusu Biz, yerin onlardan ne eksilttiğini bilmişizdir. Katımız’da (bütün bunları) saklayıp-koruyan bir kitap vardır.

Nisa sûresi, 110. âyet:
“Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra Allah’tan bağışlanma dilerse Allah’ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur.”  

Bu âyetler ışığında meseleye baktığımızda hep anlatılmaya çalışılan tablo bir kez daha karşımızda. Zîra dünyaya gelmekle aslî yapısından uzaklaşan insan, ezel yeminine çoktan sırt dönmüş olan, aslî yapısına aykırılık içinde olduğu her dem ise kendine zulümle meşgul. Her şeyi lâyıkıyla bilen yalnız Allah. Peygamber ile el uzatan, yardım eden, destek olup yürüten yalnız Allah. Yaratılmış kendisine bahşedilen donanımla kendine düşeni gerçekleştirip aslî yapısıyla bir ve beraber olduğu ölçüde ise; Allah ile bir ve beraber oluş boyutu üzerinden ezel ahdini hatırlayan, gereğini yerine getirmeye soyunan.

Şiirde geçmekte olan gözlerin beyaz ve siyahından akan yaşların kan ile karışması bir duygu seli içinde ağlamanın şiddetinden öte, mânâlar içerir mi?
Bizler ne kadar nefsimizin sığlıklarından uzaklaşabilirsek, o kadar sağduyulu düşünmeyi, vicdanı doğru ve nefisten azat hareket ettirmeyi, aklımızı doğru ve olması gerektiği gibi kullanabilmeyi başarırız. Bu ise bizim görücülüğümüze derinlik katar. Bunu başaramadığımız her an ise gözlerimiz yanılgılara yönelir ve bizi batağa sürükler. Bu ise gönül gözümüzün körlüğünün de bir neticesidir. Görme yetisi olmayan gözler, gönül gözü açık olduğu nispette görür ancak gönül gözü kör ise bedendeki o bir çift göz, görme yetisi olsa da neyi, nasıl görür?

Hac sûresi 46. âyet:
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kalpleri olsun da onunla akıllarını çalıştırsınlar, kulakları olsun da onlarla duysunlar. Şu bir gerçek ki, kafadaki gözler kör olmaz ama göğüslerin içindeki gönüller körleşir.”

Gözümüzün siyah ve beyazından akan yaşlara kan karışması ise; öncelikle yaratılmışlığa -ete kemiğe bürünmeye- bir işarettir. Allah aşkını yaşamak uğruna, cennetten çıkartılan insanın görücülüğü, dünyaya gelmekle kan ile etle, kemikle bezenmiş, bu doğrultuda da gözlerimiz de teşekkül ettirilmiştir. Gözümüze yalın bir bakışla baktığımızda gözbebeği ile gözbebeğini çevreleyen beyaz tabakayı görürüz. Ağladığımızda ise böylesi bir bütünsellikten yaşarlar akar gelir.

Bununla birlikte hepimiz bu âlemde, akıla hayale sığmayan siyah yani; elem, keder diyebileceğimiz beyaz yani refah, huzur diyebileceğimiz hâdiseler yaşamaktayız.  Bunlar bizi üzebilir, sevindirebilir, yıpratabilir, içimizi kanatabilir, ağlatabilir, güldürebilir… ancak hâdiselerden doğru istifade etmek bize aşama kaydettirir, bizi olgunlaştırır, bize değer katar. Bu durumda da halk arasında da kullanılan bir tabir vardır ki karşımıza o çıkar. “Ah” deriz “bu gözler neler gördü neler!” Görücülük arttıkça, bize aşama kaydettirdikçe, gözyaşlarımız da bir inci tanesi olup gönülden gelir ve safiyetle dışa akar, yaşanan siyah beyaz hâdiseler dahi “Allah” diyip de ağlar. Zîra her şeyin sahibi olduğu gibi onların da sahibi Allah.

Öte yandan şiirde “selem denilen ağaçları bulunan mevkide oturan komşuları hatırlamaktan mı gözyaşı dökersin?” diye gönülle bir hâlleşme vardır. Peygamber çilesinin, Peygamber evlatlarına yapılan zulmün, ashabın feryadının, gamının yanında, her nasıl bir çile yaşanıyorsa bu ancak cılız kalır. Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile açığa çıkan nurun doğuşunda, yükselişinde ise nice acılar gizlidir. İslâmiyet, çetin mücadelelerden geçerek iyiyi, doğruyu, güzeli yaşama ve anlatma mücadelesi vermiştir ve vermektedir. Peygamberimiz ve sahabe dönemini hatırlamaktan dolayı dökülen gözyaşlarının kan ile karışması, Peygamber ve ashabın çilesini hatırlamaktan da kaynaklanır. Hâdiseler maalesef ki kanlıdır, insana da kan ağlatır.

Bu hâlin bilincinde olan İmam Busiri yüzünü Hakk’a dönmüş, Peygamber sevdasıyla bir yanıştadır. Artık İmam Busiri gönül gözüyle bakışta, aşk ile derûndadır. Peygamber adını anmanın, Ona olan aşkı yaşamanın, “Rabbim Allah” diyebilmenin güzelliğiyle duygulanıp da ağlayandır o.

İmam Busiri’nin gözyaşlarında kan olması esasen bir başka açıdan daha değerlendirilebilinir.  Zîra nefisle mücadele zorlu bir savaşı anlatır. Nefsin azgınlıklarıyla verilen mücadele ve bu mücadeleye de uygun başarı nispetinde, Hakk ile bir ve beraberlik boyutunun derinliklerinden güzellikler âleme yansır. Dolayısıyla, İmam Busiri’nin şiirden de yansıyan böylesi bir coşkuyla taçlandırılması dahi, onun geride bıraktığı sığ basamaklarının kan ağlayışını da anlatmaktadır. O zaman mesele şu noktaya varır ki; beyaz, siyah hâdiselerle yoğrulan İmam Busiri, vardığı derinlik üzerinden Peygamber nuruna tutunup Hakk’ın yüceliği karşısında duygulanıp da baş eğip ağlayandır. Gözyaşlarıyla birlik deryasında yokluğa koşandır.

“O şefaati umulan Allah’ın sevgilisidir ki, onun şefaati,
İnsana şiddetle hücum eden korku esnasında imdadına yetişir.”
Bu beyitten hareketle biraz korkularımızdan bahsedebilir miyiz? Mesela hangi korkularımızda Peygamber desteğini yanı başımızda buluruz veya bulabiliriz?
Kimisi köpekten korkar, kimisi meteor yağmurlarından, kimisi ölümden. Korkulanın ne olduğunun bir önemi yok. Öznesi ne olursa olsun bizim ona yüklediğimiz korku değerinin önemi ise çok.

Öte yandan yaratılmakla ete, kemiğe büründürülüp birimleşmekle zuhur eden var sanımıza korku hissinin yüklenişiyle  esasen kendimizi koruyuculuk vasfı da kazanıyoruz. Bu sebeple korku çok da kıymetli bir özellik.  Korku ile tehditlere karşı tedbirli olmak ve tehlikeli ortamlardan uzaklaşmak gerektiği gibi ikazlar anılıyor. Bu vasfı taşımasak; mesela karşıdan karşıya geçerken dahi arabaların önüne atlamamız, oradan buradan darbe üstüne darbe almamız çok mümkün. Bu sebeple korkabilirliğimizi sevelim ve bunun önemli bir lütuf olduğunu da görelim.  Ancak biz, bize bahşedilen bu özelliği acaba yerli yerinde değerlendirebiliyor muyuz yoksa olur olmaz alanlara yöneltip kendimize işkence etmekle mi meşgulüz? Cesaretle olayların üzerine gidip korkumuzu yenmek üzere küçükten başlayıp daha sonra artan bir ivme ile muhtelif pratikler yapmak, korkuyor olmaya değil hedefe odaklanarak yürüme gayretinde olmak… söz konusu olsa acaba hayatımızda neler değişir? Hangi yükler üzerimizden düşer gider? Hele bir de bütün bunlara Hakk’a sığınıp da “Rabbim Allah” diyerek harekete geçişlerimizi eklersek. Acaba hayatımızda neler ve neler değişir?

Korkuyu, Hakk’a sığınışla aşmak hakkında muhtelif âyetler;
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)

Bakara sûresi 38. âyet
“…Artık ne zaman Ben’den size doğru yolu gösteren rehber gelir de kim ona uyarsa, onlara hiç bir korku olmayacak, hiç üzülmeyecekler de.”

Â’li İmran sûresi 173. âyet
“O müminler ki, insanlar kendilerine, “ Hak size karşı bir araya gelmiş, korkun onlardan!” dediklerinde, bu onların imanını arttırdı da şöyle söylediler: “Allah bize yeter. Ne güzel Vekil’dir O!”

Nisâ sûresi 132. âyet
“Hem göklerdekiler hem yerdekiler Allah içindir. Vekil olarak Allah yeter.”

Yûnus sûresi 62. âyet 
“Gözünüzü açın! Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Tasaya da düşmezler onlar.”

Bakara sûresi 41. âyet
“Yanınızdakini (Tevrat'ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur'ân)a iman edin, O'nu, inkar edenlerin ilki siz olmayın, benim âyetlerimi birkaç paraya değişmeyin. Ancak benden korkun.”

Bakara sûresi 45. âyet
“Sabır göstererek, namazı vesile ederek Allah’tan yardım dileyin! Gerçi bu çok zor bir iştir, fakat içi saygı ile ürperenlere değil.”

Hasta yatağında yatmakta olan İmam Busiri için söz konusu olan korkunun, daha ziyade ölüm korkusu olduğu söylenebilir mi?
Ölüm korkusu taşımak için illâ hasta yatağında yatmaya gerek yok. Doğduğumuz andan itibaren ölüme yürümekte olduğumuz gerçeği zaten aşikâr. O hâlde anın değerini vermek gerek. Bu ise aslımıza uygun davranmayı gerektirir. İçinde bulunduğumuz âlemden, görünmeyen bir âleme geçmek ise hepimiz için ürkütücüdür ancak akıllı insan, yaşamı, Allah sevgisi ve korkusu ile değerlendirir.  Bu hâl doğallıkla yaşanabildiği ölçüde de teslimiyet artar, korku yerini Cenâb-ı Hakkın yüceliği karşısında başın öne eğilişe, haşyete,  aşka tutunuşa bırakır. Kişi, kemâl kazandıkça her olanda Hakk’ı görür ve kemâl arttıkça da Cenâb-ı Hak’tan ne gelirse gelsin o bilir ki artık o güzeldir güzeldendir ve sadece güzel olanı bildir.

İmam Busiri de yaşadığı anı ki; yaşanan an her neyse, onu vesile kılar, aşka tutunup aşkını yaşar. Bunun neticesi birbiri ardına gelen beyitler, kasîdeler âleme taşar, yüreğinin yangını, aşkı, yaşadığı dönemden sonraki asırlarda dahi yankı bulur.

O hâlde mesele bir kez daha gözler önüne serilir ki;  “Allah bana yeter” diyip de sığınan, kendine düşeni yapma gayretiyle yol alan, aynı zamanda Peygamber şefaatine de avuç açan.  Peygamber nuruna koşan, koştukça nura bulanan…  Bulandıkça, Peygamber ile bir ve beraberlik boyutuna yol alıp şefaat elini tutarak, Hakk’a sığınan, korunan, kollanan.


Bu noktada şefaat konusunu hatırlarsak ne söylenebilir?
Şefaat kısaca aracılık demek…
Peygamberimiz ve Kur-ân, Allah’ın şefaatinin mülk diyarındaki en büyük zuhurudur. Zîra Peygamberimiz ve Kur-ân’la bildirilenler, uzanan yardım elidir ve bize o yardım elinin nasıl tutabileceğimizi anlatır. Kur-ân ahlâkına bürünme gayretiyle yol aldıkça, şefaat de bize temas eder ve bizi aydınlatır ve hayra çeker alır. Dolayısıyla biz olmayacak işler yapalım, Peygamber de yada başka birisi de gelsin bize yardım etsin diyemeyiz. Büyük zâtlar, zaten her nefes kendilerine bahşedilen ölçüde hâlleriyle,  kimi zaman eserleriyle, kimi zaman yetiştirdikleriyle hatta kimi zaman hayat hikâyeleriyle el uzatan, destek olanlardır ama o eli tutamayan bizizdir. Elden geldiğince onlardaki hâle bürünemezsek veya böyle bir gayret içinde değilsek, destek görmek, yardım beklemek abes değil midir? El uzansa bile o eli tutacak olan nerde?   Üstelik Allah’a rağmen diyen bir şefaat olmaz. Şefaat izni verilenler, Hakk’ın muradını Hakk’ın izniyle işlemeye memurdur. Şefaatten istifade izni verilenler de uzanan o şefaat elini tutabilecek konum kendilerinden açığa çıkartılanlardır. Bu noktaya ise gayretle yol alınır. Gayretin gösteriliyor olması uzanan eli tutabilme çabasını ifadelendirir.

Şefaat bildiren âyetlerden birkaçını hatırlayalım;
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)

Nisâ sûresi 80. âyet
“Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur…”

A’râf sûresi 158. âyet
“…Allah’a ve onun sözlerine inanan ümmî Peygambere iman edip uyun ki, doğruya ve güzele ulaşabilesiniz.”

Âl-i İmran sûresi 31. âyet
“De ki; “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok affedici, çok merhametlidir.”

Tâhâ sûresi, 109. âyet
“O gün, şefaat yarar sağlamaz. Ancak Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse müstesna. ”

A’râf sûresi, 53. Âyet
“Onun yalnız tevilini gözettiler. Onun tevili geldiği gün, daha önce onu unutanlar şöyle derler: İnan olsun,  Rabbimizin resulleri gerçeği getirmişler. Acaba bizim için şefaatçiler var mı ki, bize şefaat etsinler; yahut daha önce yaptıklarımızdan başkasını yapalım diye geri gönderilebilir miyiz?” Öz benliklerini hüsrana ittiler. İftiralarına âlet ettikleri, onlardan uzaklaşıp kayboldu.”

Enbiyâ sûresi, 28. âyet
“O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, onun hoşnutluk verdiklerinden başkasına şefaat etmezler. Ve onlar, O’nun korkusundan titrerler.”

Rûm sûresi, 13 âyet
“Allah’a ortak tutukları arasından, kendileri için şefaatçiler çıkmayacaktır. Kendi yandaşlarına nankörlük etmektedir onlar.”

Necm sûresi, 26. âyet
“Göklerde nice melekler var ki, şefaatleri hiçbir işe yaramaz. Allah’ın dilediği ve hoşnut olduğu kimse için izin vermesinden sonraki durum müstesna. ”

Şefaatin inkârının neticesi hakkında Kur-ân’ı Kerîm ne söylemekte, bunu hatırlayalım.
 (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
En’âm sûresi, 70. âyet

“Dinlerini oyun ve eğlence hâline getirmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak da o Kur-ân ile şunu hatırlat: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığına teslim edilirse, onun, Allah dışında ne bir dostu kalır ne de şefaatçisi. Her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez. İşte bunlar kazandıklarına teslim edilmişlerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü, onlar için kaynar sudan bir içki ve korkunç bir azap vardır.”

Korku ve şefaat konusuna dair son bir soru, son bir konu başlığı olarak “tarikatlar ve korku ortamları” dersek ne söylenebilir?
Bu soru da esasen kabul edilmesi gereken bir gerçeğe işaret eder. Zîra pek çok kişi kendinden korkar, kendinden üstün bir gücün varlığından, tarihinden, kültür miraslarından,  korkar.  Ama korkup kaçmaktan, halının altına süpürüp inkârdan ziyâde gerçeklerle yüzleşmek gerekmez mi acaba?

Tarikat; izlenecek gidilecek yollar anlamına gelir.   Allah’a yöneliş yollarını bildirir.
Tekke, dergâh, zaviye; tarikatların mekânlarını, mensuplarının bulunduğu bir takım ritüellerini gerçekleştirdikleri yeri bildirir. 
Tasavvuf: Tarikatların öğretisidir. Tekke mensuplarının konusudur. Allah, Allah aşkı ile şekillenme, Kur-ân ahlâkına bürünme zevkini edindirir. İnsan olma sanatını bildirir.

Bu üç unsur birbirini bütünleyendir. Ancak her konuda olabileceği gibi bunların hepsi de kendine göre arazlar verebilir. Araz verdiği anda ise tasavvuftan hareketle söylersek, gerçek mahiyet, üzerinde yoz yapıyı tutmaz ve tarihsel seyir içinde de itmeye başlar.  Zîra bilgi başka  söylerken ortaya çıkan sonuç başka bir şeyin varlığını ispat ederse orada olması gereken yapı teşekkül etmemiş demektir. Yozluğun, yozluğunu tespit bile başta bilginin doğru olması ve bilinirliğiyle ilgilidir.

Bununla birlikte şu hususa da değinmeden geçmeyelim;

1925’de bildiğiniz üzere Türkiye’de kanun gereği tekke ve zaviyeler kapatılmış dolayısıyla da tarikat ortamları sona ermiştir. Fakat ortamın öğretisi olan tasavvuf, nesilden nesile aktarılmış hatta bir takım denemelerle birlikte 1953 -1954 döneminde de tasavvuf tarihi dersi Ankara üniversitesinde okutulmak istenmiş ancak bu hayata tam olarak geçirilememiş. Muhtelif üniversitelerde anabilim dalı olarak kesintisiz 1991 tarihinden itibaren yer almış, bu tarihten sonra ise lisans ve lisansüstü düzeyde temsil edilmiş, bu bağlamda tasavvuf kültürüne ilişkin pek çok tez hazırlanmış. (Ref. Prof. Dr. Halil İbrahim Şimşek – Türkiye’deki İlahiyat Fakültelerinde Tasavvuf Anabilim Dalının Durumu ve Yapılan Doktora Tezlerinin Yönelimleri) Gerek geçmişte, gerek günümüzde ise bilhassa halk arasında –ki tasavvuf bir halk kültürüdür- öğretiyi istismar etmek –kirletmek- isteyenler de türemiş ve türemekte.

Ancak sarsıntı, sancı, güçlük; güzelliğin zuhurunun işaretidir. Celâl, cemali doğurur. Kasîde-i Bürde’de de geçtiği üzere “O şefaati umulan Allah’ın sevgilisidir ki, onun şefaati, insana şiddetle hücum eden korku esnasında imdada yetişir” Umulur ki şefaat, bu konuda da tez vakitte zuhura gelir ve her şey yerli yerine oturur. Hem yoz yapıların zedeleri, hem tasavvuf kültürü selâmet bulur. Sorumuza dönersek; tarikatlar birer korku ortamları mıdır? Sadece tarikatlar değil yoz olan her yapı, birer korku ortamıdır. Nasıl ki ellerimiz kirlendiğinde ellerimizi atıp da bir başka el aramıyor ve onları temizlemeye yöneliyorsak, yozluklardan da arınmak aynı bakış açısıyla değerlendirilir ve değerlendirilmelidir de.  Aksi hâlde başta inanç, kültür sahası olmak üzere her alanda tatsız hâdiselerin bizi bulması kaçınılmaz değil midir?  

“Peygamberimiz iki cihanın efendisi, insanların ve cinlerin, Arap ve Acem iki fırkanın
ve bütün mahlûkatın Efendisi.” Bu beyitten hareketle öncelikle şunu sorarsak; Kur-ân’da cinlerden bahsediliyor mu? Cinler gerçekten var mı yani?

Zâriyât sûresi 56. âyet
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım.”

Konuya ilişkin “Cin sûresi” ve pek çok âyet-i kerîmenin yanında bilhassa bu âyet-i kerîmeden de anlıyoruz ki evet cinler var.  Üstelik bütüne baktığımızda insanlar gibi onlar da bilinç sahibi, eğriyi doğrudan ayırt ederek adım atabilirlik onlara da bahşedilmiş ve onlar da sorumlu tutulacaklar. Yine Kur-ân’dan muhtelif âyetlerden cinler hakkında başka bilgiler de esasen elde edebiliyoruz. Mesela ateşten olduklarını düşündüren âyetler de var, hareket etme ve ettirme kabiliyetleri, yeryüzünde yaşadıkları, göğe yükselebilirlikleri anlatılıyor. Hatta şeytanın da ateşten olduğu düşünülürse her insanda da şeytandan hisse olmakla cinlik hamuruna dair hisse olduğu bile düşünülebilinir. (Ref. Rahmân sûresi 14. ve 15. âyetler, Hicr sûresi 27. âyet,  Sâd sûresi 76 âyet, Neml sûresi 39 ve 40. Âyet, Neml sûresi 16  ve 44. âyet, En’âm sûresi 130. âyet)

Bununla birlikte şöyle bir etrafımıza da bakıyoruz.  Denizde yüzen balıklar, havada uçan kuşlar, kara da giden timsahlar, kurtlar, koyunlar, kuzular da var. Üstelik iyiliğin de kötülüğün de şahikasında nice insanlar da var. Biz bir radyo kanalı açtık dinliyoruz. Bir frekanstan yansıyanla muhatabız. Ama başka frekanslar da yok mu? Elbet de o da var. Aşağıdaki âyete de bakalım.

Kaf sûresi 16-17-18. âyetler:
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona, şah damarından daha yakınız./ Sağında ve solunda oturmuş iki görevli, kayıt yapmaktadır./Bir söz sarfetmeye dursun, yanındaki gözcü hemen zaptediverir.”

O hâlde bizim beş duyumuzla algılayamadığımız bir de bu görevle görevlendirilmiş olanlar da var.
On sekiz bin âlemden bahsedilirken yoksa biz bu âlemde tek bir frekanstayız diye kendimizi yalnız mı zannetmiştik?  Bu âlemde her bir yaratılmış, vazifesini işler. Bizim vazifemiz insanlık, cinin vazifesi cinlik. Kur-ân, insana da cine de seslenir. Allah’ın, bütün yarattıklarını insanın emrine verdiği dikkate alınırsa da bütün yaratılmış, insan tarafından kapsanan ve insan bütün yaratılanların da üzerinde yükselen.

(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Ahkâf sûresi, 29. âyet:
“Hani cinlerden birkaçını, Kur'an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: "Kulak verin;" sonra bitirilince kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.”

A’râf sûresi, 179. âyet:
“Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.”

Peygamberimizin Arap’ın ve Acem’in Peygamberi kılınışı hakkında ne söylenebilir?
Burada da İslâmiyet’in, ırkçılığın karşısında oluşu ifadelendirilir. Peygamberimizin veda hutbesinden bazı bölümler aşağıda dikkatlerinize sunulmuştur. Arap ve Acem konusu da burada geçer ve Peygamberimiz şöyle söylemektedir:

“Rabbiniz birdir, babanız birdir, hepiniz âdemin çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Acem’in Arap’a, siyah tenlinin beyaza, beyaz tenlinin siyaha, üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir. Allah nezdinde en kıymetli olanınız ona karşı en çok takva sahibi olanınızdır.  Her Müslüman diğer Müslüman’ın kardeşidir. Böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Dikkat edin asla zulmedenlerden olmayın... Haksızlık yapmayın, haksızlığa da boyun eğmeyin. Ahalinin haklarını da gasp etmeyin.

Ey insanlar, her suç işleyen, suçundan kendisi mesuldür.  Cezasını o çeker. Hiçbir suçlunun işlediği suçun cezasını, evlâdı çekmez. Hiçbir evlâdın işlediği suçtan da babası mesul tutulmaz... 

Size bir emanet bırakıyorum ki ona sarıldıkça yolunuzu şaşırmazsınız. Bu emanet Allah’ın kitabı Kur-ân’dır. Onunla amel edin...

Benden sonra nebî, sizden sonra başka bir ümmet yoktur.
Ey insanlar, yarın beni sizden soracaklar ne diyeceksiniz?” Sahabe hep bir ağızdan “Allah’ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize nasihatlerde bulundun diye şahitlik edeceğiz” Peygamberimiz sorar: “Ashabım, tebliğ ettim mi? Tebliğ ettim mi? Tebliğ ettim mi?” Ashap cevap verir: “Ettin ya Resulallah.”
Resulallah buyurur: “Şahit Ol Ya Rab. Şahit Ol Ya Rab. Şahit Ol Ya Rab.”

Şiirde de geçmekte olan “Bütün mahlûkatın efendisi Ya Resulallah” ifadesine mesnetleri bu noktada da hatırlayalım:
Her birimize ayrı ayrı vahiy gelmez. Biz, Allah’ı Peygamberimizle tanırız.  O hâlde Peygamber sancağı altındayız. O tebliğ eder, tebliğ ettiğini yaşar ve biz bu tebliğe uyma gayretini kuşanarak insanlığımızın dolayısıyla da kulluğumuzun idrâkine yöneliriz. Peygamberimiz son peygamber olmakla da peygamberliğin zirvesi, insanlığın önderi ve insanların örnek alacağı daha da net ifade edersek, Cenâb-ı Hak tarafından, yaratılmışlara önder ve örnek kılınan. Peygamberimizden açığa çıkmakta olan bu zirve boyutun zuhuru, yayılması, yaşanması, açılması, tanınması için ise; hakikate muhtelif seviyelerde hizmet eden yaratılmışlık, zuhura erdirilmiş. Dolayısıyla Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile açığa çıkartılan seviye, sadece insanlar için değil, cümle yaratılmışlar için de var kılınma sebebi. Bu durumda da görülüyor ki Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) açığa çıkartılmakta olan seviye, her bir birim için efendi, önder ve sebebi mevcudat... 

Kasîde-i Bürde’de yer alan “Ey Mevlam, Peygamberimiz Muhammed’e, Ehlibeyt’e (onun ailesine), eşlerine, bütün hepsine salât eyle!” mealindeki beyitte aile ifadesiyle kimler kast ediliyor?
Ehlibeyt yani Peygamber ailesi demekle öncelikle Peygamberimiz ve yakın akrabaları akla gelmelidir.
Hazreti Muhammed (s.a.v.), Hazreti Muhammed’in kızı Hazreti Fatma (r.a.), damadı Hazreti Ali (k.v.) ve torunları Hazreti Hasan (r.a.) ve Hazreti Hüseyin (r.a.) Efendilerimiz. Bununla birlikte, Peygamberimizin eşlerinin, bütün evlatlarının hatta Selmân-ı Fârisî’nin de Ehlibeyt’e yani Peygamber ailesine dâhil olduğu kaynaklarca işaret edilmektedir.

Hazreti Peygamber (s.a.v.), Ümmü Seleme Valide’nin evinde iken, “Ey Ehlibeyt! Allah kusurlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak ister” mealindeki âyet nazil olur. Bunun üzerine Peygamberimiz, Hazreti Ali’yi (r.a.), Hazreti Fatma’yı (r.a.), Hazreti Hasan (r.a.) ve Hazreti Hüseyin’i (r.a.) abasının -hırkasının-altına alarak: “Allah’ım, benim Ehlibeytim işte bunlardır; bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!” diye dua etmişler. Dolayısıyla da aba altındakiler öncelikle Ehlibeyt olarak değerlendirilmektedir. (Tirmizî, Tefsîr, 4; Menâkıb, 32, 60; Müsned, IV, 107)

Peygamberimize ve Ehlibeyt’e (ailesine) selâm verişin hayatımızdaki yeri hakkında ne söylenebilir?
Beş vakit namaz kılarak günde yirmi bir kere “Ettenyatü”, on beş kere “Allahümme sali alâ”, on beş kere “Allahümme barik alâ” dualarını okuyoruz. Üstelik yirmi altı kere de namaz selâmıyla meleklere ve müminlere selam veriyoruz. Yani biz Müslüman olmakla, selâmlamayla, hayır dua ile hep iç içeyiz.

Etenyatü Duasının Anlamı:
“Selâm, rahmet ve bütün güzellikler, her türlü dil, beden ve mal ile yapılan ibadet Allah’a mahsustur. Ey Peygamber! Allah’ın rahmeti ve bereketleri senin üzerine olsun. Selâm bizlere ve Allah’ın sâlih kullarına olsun. Ben şahadet ederim (kesinlikle bilirim) ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Ve şahadet ederim ki Hazret-i Muhammed Allah’ın kulu ve Resûlüdür.”
Allahümme Salli Alâ Duasının Anlamı:
“Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in ümmetine rahmet eyle; şerefini yücelt. İbrahim’e ve İbrahim’in ümmetine rahmet ettiğin gibi. Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de Sensin.”

Allahümme Barik Alâ Duasının Anlamı;
“Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in ümmetine hayır ve bereket ver. İbrahim’e ve İbrahim’in ümmetine verdiğin gibi. Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.”

Peygamberimize ve Ehlibeyt’e selâmsız, en temel ibadetimiz namaz dahi olmaz. Üstelik namazın mânâsı bizleri her daim salâta yönlendirir. Zîra her daim Hakk’ın huzurundayızdır. Namaz bizi bu bilincine hazırlar. Ulaştırdığı boyut üzerinden hayatın içine salar. Mesele ise ibadetlerin kuşandırdığı bilinçle yaşamaktır. Bu sebeple alınan her nefeste Peygamber de vardır Ehlibeyt de.  Yapıp ettiklerimizle Peygamberi ve ondan akıp gelen mânâyı dalgalandırırız. Ondan gelen mânâya da dolayısıyla berekete, ihsana da avuç açarız. Ehlibeyt’le de İslâmiyet’in nasıl yaşandığını idrâke yönelir, bizler de sığlarında kalsak dahi birer Peygamber evladı olarak aldığımız her nefesle hayata dalış sergileriz.

Şiirde geçtiği üzere, Ehlibeyt’e  (Peygamberimiz ailesine) selâm gerçekleştirirken en azından bu selâmın taşıdığı bir imaj olmalı. Bu noktadan hareketle selâmladığımız o mübarekleri biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? Selâmlarımız kime?

Hazreti Ali’ye (r.a.) selâm olsun;
Peygamberimizin amcası Ebu Talip’in oğludur. Müslümanlığı kabul ettiğinde de çocuktur. Çocuk hâliyle de Müslümanlığı ilk kabul eden erkekler arasında yer alır. Peygamberimiz onu, küçücük yaşında yanına almış ve eşi Hazreti Hatice Valide’miz de onu evlat diye benimsemiştir. Peygamberimiz, Hazreti Ali’nin (r.a.)  terbiyesiyle ilgilenmiş ve böylece Ali, hiçbir zaman puta tapmamış, Allah’a inanan olarak yetişmiştir.  Zaman içinde de Peygamberimizin kızı Hazreti Fatma (r.a.)  ile evlenip Peygamberimize damat olur.

Peygamberimiz, Hazreti Ali (r.a.) için “Ben ilmin şehriyim Ali de kapısıdır.” diye buyurur. Yani; Ali’yi tanıdıkça, bildikçe, o yolu açtıkça, o yol takip edildikçe Peygamberi idrâke yöneliş söz konusudur. Bu bakış açısıyla Hazreti Ali (r.a.) velilerin, ermişlerin, dervişlerin şahı olarak kabul edilir. İslâm tasavvufu genelde iki kol üzerinden yürür. Bir kol, Hazreti Ebu Bekir’e (r.a.) bir kol Hazreti Ali’ye (r.a.) dayanır. Her iki kolda da üslup farkı olmakla birlikte, Allah sevgisi, muhabbeti, Allah korkusuyla hareket ediş Kur-ân, Peygamber, Ehlibeyt sevdası esastır. Dolayısıyla bu iki kol birbirinin zıddı değil birbiriyle kucaklaşandır. Rifâîlik de Hazreti Ali’ye (r.a.) dayanır. Cümleye hürmeti bilmeyen, Rifâîlikte de yaya kalır.

Bununla birlikte; Hazreti Ali  (r.a.)  vahiy katipliği de yapmıştır.  O, Kur-ân’ın hikmetlerini, ahlâkını kavramakta, yaşamakta mahirdir. Bilhassa cesareti, kahramanlığı, Allah’tan gayriden korkmaması önemli özelliklerindendir.  Uhud savaşında kılıcı kırılınca Peygamberimiz kendi kılıcını ona vermiş böylece “Zülfikar” denilen iki uçlu kılıç ki; bir ucu ilmi, bir ucu adaleti temsil eder Hazreti Ali’nin (r.a.)  olup gafletin, hıyanetin üzerine savrulmuştur. O, güçlüdür, kuvvetlidir, ataktır, yiğittir. Kâbe’de yüksekteki putların kırılabilmesi için Peygamberimiz, onu omuzlarına alıp yükseltmiş ve putları kırmasını sağlamıştır. Hazreti Ali (r.a.)  , Allah’ın aslanı,  konuşan Kur-ân, Haydar, Murtaza, Şah-ı Velâyet, müminlerin emini, yiğitlerin şahı, Allah’ın kılıcı, cömertlerin kılıcı… olarak da anılır. Peygamberimiz, “Her şeyin bir kanadı vardır. Bu ümmetin kolu kanadı da Ebu Bekir ve Ömer’dir.” der ve ekler. “Her şeyin bir kalkanı vardır. Bu ümmetin kalkanı da Ali’dir.” diye buyurur. Böylesine iltifat alan Peygamberimizin damadı, torunlarının babası, İslâm âşığı, savaşçısı, kahraman Ali Efendimiz, Kûfe’de namaz kılarken, Harici Mülcem kılıcıyla öldürülür. Bizler, Peygamber ailesine salât ve selâm eylerken, sığlarında kalsak dahi bu temel bilgiyle de selâma salâta yönelenizdir.  

Hazreti Fatma (r.a.)  ‘a selâm olsun;
Onun da hakkındaki muhtelif bilgilerimizi tazeleyelim.
Hazreti Fatma (r.a.) Peygamberimizin kızıdır. Peygamberimizi, anne ve babasının vefatının ardından amcası Ebu Talip yetiştirmiştir. Ebu Talip’in eşi Fatıma Bint Esed de Peygamberimiz için çok kıymetlidir ve ana gibi benimsediği, sevdiğidir. Bu bağa istinaden de Peygamberimizin kızına “Fatma” ismini verdiği söylenir. Fatma; kendisi ve nesli cehennem ateşinden kesilmiş, kötülüklerden arınmış demektir. Hazreti Fatma (r.a.) “Fatma Tül Zehra El Betül” olarak da anılır. Zehra; nur güneşi, temizlik paklık bildirir, Zehra, Hazreti Fatma’nın hayasından, edebiden yükselerek gelir. Betül;  saf,  masum, el değmemiş anlamındadır. Betül de her nefesi Allah bilinciyle yaşadığını, tetikte oluşunu, nefisin sığlıklarıyla kirlenmemişliğini anlatır.  

Peygamberimizin, Hazreti Hatice (r.a.) ile olan evliliğinden Fatma, Zeynep, Ümmügülsüm, Rukiye, Kasım ve Abdullah adlarında çocukları olur. Kasım ve Abdullah daha bebekken vefat etmiştir. Kız evlatları ise Fatma hariç yaşları ilerlese de Peygamberimiz sağken Hakk’a yürümüşlerdir. Kaynaklarda Peygamber neslinin Hazreti Fatma (r.a.) ile devam ettiğinin altı çizilir.  Hazreti Fatma (r.a.) Peygamberimizin kızı olduğu gibi, Ebu Talip’in oğlu İslâm halifesi Hazreti Ali’nin (r.a.) de eşidir.  Hazreti Fatma (r.a.) gücü, bereketi, dayanıklılığı sembolize eder. Yüksek bilgi, tefekkür ve Kur-ân’ı yorumlama kabiliyetine sahip kılınmıştır.  Onun elleriyle yazdığı Kur-ân nüshalarının, mevcut olduğu bilinmektedir. Peygamberimiz onun için “Fatma benim aynamdır. Onda kendimi görüyorum” diye buyurmuş ve “Mümine kadınların efendisi, cennet ehli kadınların üstünü” olduğunu söylemiştir.  Henüz dokuz yaşında iken, babasının namaz kıldığı esnada başından aşağı pislikli işkembe geçirilişinin şahididir ve o pislikli işkembeyi elleriyle de ayıklayandır.( Ref. Hz. Fatıma-Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir) Başta bu olay olmak üzere bu ve benzeri olaylara istinaden de Ona “Ümmü ebiha” da denilir. “Ümmü Ebiha” babasının annesi anlamına gelir. Bizler Peygamber ailesine (Ehlibeyt’e) salât ve selâm eylerken bu gerçekleri temel alarak da salât ve selâm eyleme gayretindeyizdir.

Hazreti Hasan (r.a.) ve Hazreti Hüseyin (r.a.) Efendilerimize selâm olsun;
Hazreti Hasan (r.a.) Peygamberimizin ilk torunu değildir ama hem Hazreti Ali’den olmakla Müslüman soyudur hem Hazreti Hasan (r.a.),  kardeşi Hazreti Hüseyin (r.a.) ile birlikte Peygamberimize yakın büyümüştür.  Onlar, Peygamberimizin elinde, omzunda, onunla şakalaşarak, onun terbiyesinde yetişirler. Peygamberimiz, sakallarıyla onların oynamasına izin vermiş, namazda iken Hasan ve Hüseyin onun boynuna, sırtına çıkınca “aman düşmesin” diyerek sevgisinden, merhametinden dolayı secdeden yavaş yavaş kalkmış. “Onları çok mu seviyorsun ya Muhammed” diye sorulduğunda ise; Peygamberimiz “bunlar benim dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır” diye buyurmuşlardır. “Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş, onlara kin tutan bana kin tutmuştur” dediği de kaynaklarda mevcuttur.

Hazreti Hasan (r.a.), fizik olarak Peygamberimize çok benzemektedir.  Babası, Hazreti Ali’nin (r.a.) öldürülmesinin ardından, daha önce de bahsi geçtiği ve detaylarıyla anlatıldığı üzere İslâm halifeliği Hazreti Hasan’a (r.a.) geçer. Ağırbaşlılığıyla tanınır, içinde bulunduğu dönemin zorluğunu, fedakârlıkla göğüsler, halifeliği isteyen Muaviye ile karşı karşıya gelir ve sulh yoluna gider. Ancak Muaviye anlaşmayı sulhu bozmaktan çekinmez ve bozmakla da kalmaz Hazreti Hasan’ı (r.a.) karısı Ca’de binti Eşas’a zehirleterek, öldürtür.  

Tarihte, Hazreti Hasan (r.a.), Fas’a İslâmiyet’i deve sırtında taşıyan olarak da anılır. Horasan’ı fetheden orduda da Hazreti Hasan (r.a.) ve Hazreti Hüseyin (r.a.) yer almaktadır. Hazreti Hasan (r.a.) ve Hazreti Hüseyin (r.a.),  Hazreti Osman’ın (r.a.) bir grup asiden korunabilmesi için Hazreti Ali (r.a.) tarafından Hazreti Osman’ın (r.a.) kapısına nöbetçi olarak konulanlar arasında da bulunur. Bu iki kardeş, “cennet seyitleri” olarak da anılmaktadır.

Hazreti Hüseyin (r.a.)  babasının ardından bir de ağabeysinin öldürülmesi üzerine gidişata bir dur demek gerektiğine inanır ve hakkı olan halifeliğini ilân etmek ister ancak Suriye’de de Muaviye oğlu Yezit halifeliğini ilân etmiştir. Yezit, Hazreti Hüseyin’e  (r.a.) kendisine itaat etmesi için baskı yapar. Hazreti Hüseyin (r.a.) “Ne itaati! Ben İslâmiyet’i kirletene, alenen günah işleyen zalime, itaat etmem” der. Kûfelilerden kendisine yardım sözü alır ama Kerbelâ’da, Kûfe yakınlarında tuzağa düşürülür, beraberindekilerle birlikte nice işkence ile öldürülür.  Öldürenler de ölenler de Müslümanlardır. Üstelik aralarında da akrabalık ilişkisi vardır. Öldürenler, Resulallah’ın torununu –evlatlarını, emanetlerini- öldürüyoruz da demezler. Hazreti Hüseyin (r.a.), Yezit’e de, Muaviye’ye de neden karşı çıkmaktadır onu da bilmezler. Onlara,  devlete karşı baş kaldıranlarla savaşıyoruz fikri âdeta pompalanmıştır. Yaşananlar ise Muaviye ve dolayısıyla da Yezit ordusunun iktidar hırsının, o iktidara göre konumlanmanın, bu yapı içinde de mevki makam kapabilmenin ümidinin bir ifadesidir. İslâm ne anlatır, neyi öğütler, neden uzak durun der, bunlar kavranıp temel alınsa, Muaviye ve Yezit hiç palazlanamayacak, kötü niyet hiç yeşeremeyecektir. Dolayısıyla Hazreti Hasan (r.a.) ve Hazreti Hüseyin (r.a.) efendilerimiz bizlere İslâm’ın mahiyetindeki güzelliği fark etmemiz, bu uğurda nefsimizle mücadele etmemiz gerektiğini de işaret etmektedir. Zîra bütün mesele nefese yenilgilerin acısını bildirir. Bizler, Peygamber ailesine (Ehlibeyt’e) salât ve selâm eylemekle esasen bu olayın da bize anlattıklarına salât ve selâm eylemekte ve İslâmiyet’i doğru yaşamak üzere irkilmekteyizdir.

Ehlibeyt ile ilgili Muhtelif Âyetler;

(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Ahzâb sûresi  33 âyet:
“...Allah sizden kiri/lekeyi gidermek istiyor ey Ehlibeyt, sizi tam bir biçimde temizlemek istiyor.”

Şûrâ sûresi 23. âyet
“...De ki: "Ben, bu tebliğime karşılık sizden,  akrabamı sevmeniz dışında bir şey istemiyorum…"

Nahl sûresi 32. âyet
"Melekler, canlarını temiz insanlar olarak aldıklarına şöyle derler: "Selâm size, yapıp ettiklerinize karşılık olarak girin cennete."

 

Şiirde de geçmekte olan Peygamber eşlerine salât ve selâm eylenmesi konusunda ne söylenebilir? Bu noktada Peygamber’imizn eşlerinden de kısaca da olsa bahsedilebilinir mi?

Hazreti Hatice Valide’mize  (r.a)  salât ve selâm olsun;
İlk Müslüman’dır. Peygamberliğin geliş dönemini, Peygamber’imizle birlikte karşılayandır. Peygamberimizin heyecanını, ürkmesini birlikte yaşayandır. Peygamberlik çilesini, gamını yüklenen, paylaşandır. Ticaret erbabıdır. Peygamber’imizin, Hatice Valide’mizle evliliği yirmibeş sene sürmüş, Peygamber’imizin İbrahim haricindeki tüm çocukları,  Hatice Valide’mizden doğmuştur. Hatice Valide’miz, Peygamberimizden büyüktür ve vefatında Efendimizin yaşı ellidir.  Hazreti Peygamber, gençlik ve olgunluk yaşlarını, tek eşli olarak Hatice Valide’mizle geçirir. Hatice Valide’mizin ardından muhtelif vefatların da üst üste gelmesiyle Peygamberimiz, Hatice Valide’mizin vefat ettiği yılı hüzün yılı ilân eder.

Hazreti Sevde  Valide’mize  (r.a)  selâm olsun;
Hatice Valide’mizin vefatının ardından düzenin ve bakımın devamı için evlilik zarureti oluşur. 
Habeşistan’a yapılan hicretten sonra Sevde Valide’nin eşi vefat etmiştir. Bu sırada Sevde Valide’nin yaşı elli beştir. Kimsesiz ve perişan kalan bu hanımı, Peygamberimiz nikâhına alarak içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarır.

Hazreti Ayşe Valide’mize  (r.a)  selâm olsun;
Hazreti Ebubekir’in (r.a.) kızıdır. Bu evliliğin Hazreti Ebubekir’i (r.a.) mükâfatlandırmak için yapıldığı söylenir.  Ayşe (r.a.) Valide’miz, önemli bir hadis, tefsir ve fıkıh erbabıdır. Bazı kaynaklarda Peygamberimizle evlendiğinde yaşı dokuz diye geçer. Ancak artık araştırmacılar, Hazreti Ayşe’nin (r.a.) Peygamber’imizle evlendiği yaşın, on yedi - on sekiz olduğunu muhtelif mesnetlerle ortaya çıkarmaktadır. Hazreti Ayşe (r.a.)  Peygamberimizin sağılığında tatsız bir iftiraya da uğrar ancak akabinde Nûr sûresi 11 ilâ 19. âyetler arasında Hazreti Ayşe’nin (r.a.) masumiyeti bildirilir. Hazreti Ayşe (r.a.) uğradığı iftirayla gözyaşı dökmesine rağmen âyetle masumiyetinin bildirilmesiyle de ilâhî iltifata ve korunuşa da mazhardır. Peygamber’imizin vefatının ardından ortaya çıkan karışıklıkta da analığını sergileyip bu karışıklığı önlemek üzere harekete geçmiştir ancak fitneciler bu gayreti de istismar etmişler ve ortaya çıkan karmaşada pek çok ölen olmuştur.  Hazreti Ayşe (r.a.) Valide’miz durumdan dolayı derin üzüntü yaşamış, gözyaşı dökmüş ve bundan sonraki yaşantısını da kendi kabuğuna çekilerek sürdürmüştür.

Hazreti Hafsa Valide’mize  (r.a) selâm olsun;
Onun da eşi Bedir Savaşı’nda şehit olmuştur.  Babası Hazreti Ömer (r.a.), önce Hazreti Osman’a (r.a.) evlenmesi için teklif etmiş, O kabul etmemiş, Hazreti Ebubekir’e (r.a.) teklif etmiş, O da kabul etmemiştir. Sonra da bu duruma şahit olan Efendimiz çok geçmeden Valide’mizle evlenmek istediğini söyleyerek evlenmiştir. Bu evlilik de, zaruri bir evlilik olup, bununla kıymetli insan Hazreti Ömer’in (r.a.)  gönlü hoş olmuş, eşinin vefatına üzülen ve yalnız kalan bir hanıma yüce bir kapı temin edilmiştir.

Hazreti Zeynep binti Huzeyme Valide’mize  (r.a) selâm olsun;
Onun da eşi Bedir’de şehit edilenler arasındadır.  Kimsesiz kalan bu değerli kadının yaşı da o tarihte altmıştır. O da yardıma muhtaçtır. Peygamberimiz, nikâhlayarak onu da yanına alır.  Evlendikten iki sene sonra da hanım vefat eder. 

Hazreti Zeyneb binti Cahş Valide’mize (r.a)  selâm olsun;
Zeynep (r.a.) Validemiz, Peygamberlikten yirmi yıl önce doğmuş, Efendimizin halasının kızıdır. İlk îmân eden kimselerdendir. Peygamberimiz onu evlâtlığı olan Zeyd b. Harise ile evlendirir. Ancak bu evlilik iyi gitmez. Zeynep Valide’miz, güzelliği, asilliği ile övünür. Zeyd  azat edilmiş bir köledir ve Zeynep Valide eşini küçümser ve neticede bu evlilik yürümez. Peygamberimiz bu evliliği oldurmakla üzgündür ne yaptıysa evliliği kurtaramaz ve Zeyd ile Zeynep Valide boşanır. Ortada ve müşkülde kalan, kınanan, Zeynep (r.a.) Valide’yi, Peygamberimiz nikâhlayarak çevrenin hor bakışlarını dizginlemek ister, ancak  “Muhammed, oğlunun karısının haram olduğunu bildiği hâlde, kendi oğlunun hanımını nikâhladı!” derler. Bu söylentilerin ardından ise Ahzâb sûresi 40. âyet nazil olur: (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) “Muhammed, hiçbirinizin babası değildir, O Allah’ın Resulüdür ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah ise her şeyi hakkıyla bilir.” Ahzâb sûresi 38. âyet de yine bu konuyla ilgilidir. (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) “ …Zeyd o kadından ilişiğini kesince onu sana nikâhladık ki, evlatlıkları eşleriyle ilişkilerini kestiklerinde müminler için o kadınlarla evlenmede bir gülcük olmasın…”

Hazreti Ümmü Seleme  Valide’mize  (r.a) selâm olsun;
Bu Valide’miz de ilk Müslümanlardandır. Eşi Uhud savaşında vefat etmiş ve Seleme Valide pek çok çocuğuyla kala kalmıştır. Ona uzanan bütün yardım ellerini reddeder ancak Peygamber’imiz onu rahata kavuşturmak için el uzatınca evlenir. Yetimleri bir eve kavuşur. Ümmü Seleme (r.a.) tıpkı Hazreti Ayşe (r.a.) gibi dirayetli ve zeki bir kadın olarak da bilinmektedir.  

Ümmü Habîbe Valide’mize (r.a)  selâm olsun;
Küfrün öncüsü Ebû Süfyân’ın kızıdır. Allah ona gelecekte Müslümanlığı nasip etmiştir ancak eşi Habeşistan’a hicret etmiş, orada Hıristiyan olmuş ve ölmüştür. Ortada kalan Habîbe Valide’mize, Peygamberimiz kol kanat gerer ve onu Ebu Süfyan’ın da elinden kurtarmak için onunla evlenir.

Hazreti Cüveyriye Valide’mize  (r.a) selâm olsun;
Müreysi çatışmasında Benîmustalik yahudilerinin çoğu esir alınır. Sadece reisleri Hâris İbni Dırar kaçmayı başarır. Kızı Berre ise esirler arasındadır. Onun da eşi muharebede ölmüştür. Berre, Hazreti Peygamber’e müracaat ederek hürriyetine kavuşmayı ister. Peygamberimiz de onun fidyesini vererek onu hürriyete kavuşturur. Bunun ardından babası kızını götürmek isteyince, kızı, Medine’de kalmayı istemektedir ve Peygamberimizle nikâhlanarak bu temin edilir. Berre “iyilik, hayır” mânâlarına gelmektedir. Peygamberimiz: “iyilik, hayır Rasûlullah’ın yanına çıktı veya yanından çıktı” denilmesinden hoşlanmadığı için ona “küçük kız” anlamına gelen Cüveyriye adını vermiştir.  Bu evlilik de barış konusunda önemli hamlelerin yapılmasına vesile olur. Zîra başta Cüveyriye (r.a.) Valde’nin ailesi ve kabilesi olmak üzere Cüveyriye Valide’den etkilenerek pek çok kişi Müslüman olmuştur.

Hazreti Safiye Valide’mize  (r.a) selâm olsun;
Gerçek adı Zeynep’tir. Anne-babası, Yahudilerdendir. Hayber Savaşında, babası, kocası, kardeşi öldürülmüş, kabilesinden birçok kimse esir düşmüştür.  Safiye Valide’miz, İslâm’a karşı kin ve nefret içindedir. Savaştan sonra Efendimiz onu nikâhına alarak, yumuşamasını sağlar. Bu evlilikle de Yahudilerin önemli bir kısmıyla akrabalık kurulmuş, Müslümanlığı yakından tanımaları sağlanmıştır.

Hazreti Mâriyetü’l-Kıbtiyye (Ümmü İbrahim)  Valide’miz (r.a) selâm olsun;
Peygamber’imiz, İslâm’a davet için hükümdarlara mektuplar göndermektedir. Mektuplardan birisi de Mısır hükümdarına gönderilir. Hükümdar da  Peygamberimize hediyelerle birlikte  iki de cariye yollar. Yolda iki cariye, Müslümanlık hakkında bilgi aldıktan sonra, İslâm’ı seçmişlerdir. Medine’ye gelince, Peygamberimiz hükümdarın hediyesini kabul ederek Mariye’yi azad edip, onunla evlenir. Oğlu İbrahim, bu Valide’mizdendir. Mısır’da Müslümanlarla Bizanslılar arasında çıkan savaşta Mısırlılar bu Valide’miz vesilesiyle tarafsız kalır. Yine bu evlilikle de devlet meselelerine yönelik bir hamle dikkat çekicidir.  

Hazreti Meymûne Valide’mize  (r.a) selâm olsun;
Peygamberimizin amcası Abbas, Meymûne’yle evlenmesini Peygamberimize teklif eder.  Meymûne, Abbas’ın baldızıdır, nikâh yetkisini de Abbas’a vermiştir. Peygamberimiz akrabalık ilişkilerini de dikkate alarak teklifi kabul eder nikâhlanır. Bu da yine dul kalan bir kadına yardım elini uzatmak ve onu sıkıntılardan, Mekkeli müşriklerin elinden kurtarmak için yapılmış olan bir evlilik olarak, tarihte yer almaktadır.

İslâm’da çok eşlilik meselesi ve Peygamber eşlerine gösterilmesi gereken saygı hakkında ne söylenebilir?
Bugün çok eşli olmak,  karşımızdaki kişiyi selâmete çıkarmak için evlenmek, ona aş vermek, başını sokacağı bir yer temin etmek, çocuklarının zelil olmasını önlemek için evlenmek, evliliği bir kurtuluş yolu görerek sorgusuz sualsiz evlenivermek… yadırganacak hâllerdir. Ancak böyle düşünerek, bu gün ve içinde bulunduğumuz yapı üzerinden, meseleye bakmış oluyoruz. Oysa her devir kendi şartları, hatta kendi coğrafyasının koşulları içersinde değerlendirilmelidir.

Sadece Peygamberimizin yaşadığı dönem değil, dünya kurulalı beri  nice dönemler, nice kültürler gelip geçmekte, şekilden şekle girilmekte. Üstelik altını tekrar tekrar çizelim İslâmiyet sadece bir kültüre, bir devre, bir kavme, bir kabileye vs.’ye değil genele –herkese, her döneme- hitap etmemektedir. Evrenseldir.  İslâm bütün dünyaya bir sesleniştir. Zuhura erdiği noktadaki örfü, âdeti nasılken, nasıl şekillendirdiğine, hangi mantıkla hareket ettirdiğine bakmak, yerinde değerlendirişleri de beraberinde getirir.

Bu düşüncelerle Peygamberimizin eşlerinin çokluğu meselesine bakıldığında; durumda şaşılacak bir nokta da bulamazsınız.  
Peygamber eşlerinin çokluğu ya da onların yaşları, giyimleri, yaşanılan dönemde Araplar arasında zaten var olan durumu anlatır. O dönemde Arap coğrafyasında herhangi bir erkek, hangi mantıkla acaba kaç evlilik yapmıştır diye baktığımızda, Peygamber’imizde ki hâl neden şaşkınlık yaratsın?  Hazreti Muhammed (s.a.v.)  bir peygamberdir ve O da o coğrafyanın, o kültürün insanıdır. İslâmiyet’te bu kültürden filiz vererek mülk diyarında yükselir, dönemi de coğrafyası da bizler için şüphesiz ki çok kıymetlidir ancak İslâmiyet ne doğduğu  coğrafyaya hapistir, ne filizlendiği kültüre, ne o zaman dilimine ne de içinde bulunduğumuz bu günlere. İslâmiyet evrenseldir. Zamanı da şekilden şekle sokan, insanlar başta olmak üzere cümle yarattığını yoğuran, geliştiren, kültürler oluşturan, milletler teşekkül ettiren, öfler âdetlerle zenginleştiren Allah değil midir? Allah dilemese bütün bunlar nasıl mümkün olur? Kimde ne var ki bütün bunlar zuhura ersin? İslâm tevhid dinidir, kucaklayandır, bağrından filizlendirdiği gibi bağrına basandır.

Nisâ sûresi 3. âyet:
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Eğer yetimlerin haklarını gözetemeyeceğinizden korkarsanız, size helal edilen kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın ve eğer bu takdirde adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir kadın ile veya sahibi bulunduğunuz cariye ile yetinin. Bu, azmamanız, haksızlık yapmamanız için daha elverişlidir.”

O hâlde İslâm, azmayınız, haksızlık etmeyiniz ihtarını vermekte, azgınlık, haksızlık neyi bildiriyorsa, ondan uzak durulması gerektiğini işaret etmekte. Üstelik hak yememek için titizleniyorsan evlilik gerçekleştir ama kendinden şüphen varsa dur da demekte.  Acaba o dönemde Arap coğrafyasında evliliğin anlamı neydi ve bir erkek sınır tanır hâlde miydi? Belli ki sınır tanıyan bir hâlde değildi. Hak, hukuk çiğnemekle de meşguldü ki böyle bir ihtar geldi.  Üstelik şu soru da aklımızın bir köşesinde bulunsun; O dönemde Arabistan da tek eşlilik vardı da İslâmiyet bunu çok eşliliğe mi yöneltti?

Bununla birlikte bir kadroda açık varsa, o kadro dolsun diye pek çok kişi müracaat eder ve o kadroya kabulü için de can atar.  Bu da talipler arasında çatışma ve huzursuzluk yaratır ve dikkati, ilgiyi bu noktaya kaydırır. Oysa İslâm’ın özü, kim kimle evlendi, kim kimden ayrıldı değildir ki! Kadroyu örfünüze, âdetlerinize uygun olarak doldururken mazlumu masumu da kollar ve yolunuzda yürümeye devam edersiniz. Peygamberimiz döneminde de var olan yapıya, masumun ve mazlumun kollanışı eklenmiş buna dikkat çekilmiş ve azgınlıktan uzak durulması ihtarı nakşedilmiş.

Şu hususun da yine altını çizelim; kültürler değişir, algı değişir, gelişir, anlayış, kavrayış derinleşir, zekâ, beceri yükselir ve bu böyle olurken de, her bir dönem kendi içinde değerlendirilir. Her bir dönem ve zemin kendi katkısını sunar ve elindeki hazineyi bir sonraki döneme devreder. Mahiyetteki ölçü ise sabittir, yaşanılan döneme ve zemine mahiyet yerleştirilir. Böylece dönem içinde doğru çizgi belirir.

Bizler, Peygamber eşlerine, Peygamberimize sağladıkları hizmetten, güzelliklerden, huzurdan, mutluluktan dolayı minnettarız. Peygamber’imizle aynı dönemi yaşamış olmaları hatta aynı toprağa basmış olmaları bile onların hürmetle, muhabbetle anılmalarına sebeptir kaldı ki onlar Peygamberimizin eşleridir.

Hiç şüphesiz ki dileyen, yaşadığı dönemde, geçmişteki farklı bir dönemi, kanunların da elverdiği ölçüde yaşamak isteyebilir. Ancak bu ileri doğru adım atmak değil, hatta yerinde saymak bile değil, gerilemek demek. Çocuğunuzla aranızdaki zekâ, gelişim, kavrayış farkını görüyor olmalısınız. Çocuğunuzla aranızda kaç sene var ki! Bu noktadan hareketle düşünün. Elbet insanlık da gelişecek, elbet derinliklere yol alınacak, elbet kavrayışta da mesafeler kaydedilecek… Ama hep İslâmiyet’i doğru anlayıp, doğru yaşayabilmek için bir çaba olacak.

Çok eşli oluş üzerinden söylersek, geçmiş dönemlerde Arap coğrafyasında Müslümanlar arasında evlilik kadının hayatını kurtarmak için de yapılıyorken, içinde bulunduğumuz dönemde iyi niyet taşınsa dahi bir erkeğin birden çok kadınla evliliği geçmiş dönemlerdeki safiyeti, iyi niyeti taşımaz. Tam tersine bu hâl,  kadını da erkeği de insanlığından çıkartır ve erkeğin nefsini dizginlenemez kılarken kadına da zulüm mânâsı taşır. Oysa âyetteki mânâ, nefsin dizginlenmesi, azgınlığın önlenmesidir. O hâlde içinde bulunulan yapıya mahiyet uyarlanmayı ister. Uyarlamaya çalıştığınızda da kadının el üstünde tutulması gerektiği sonucu çıkar. 

Allah’ın aşikâr kılmayı dilediği nice güzellikler ise, mülk diyarında zuhur için kendisine uzanan Müslüman elleri beklemektedir.  Zîra niçin türlü türlü keşifler, nice nice buluşlar, nice nice ilaçlar, nice nice teknikler, Müslümanlar aracılığıyla zuhura gelmesin?! O hâlde dikkati doğru noktalara odaklandırmak esastır. Mahiyeti içselleştirmek gerekir. İslâm’a tutunan, ilimde de zenginleşir. Zîra ilk âyet “Ikra” yani oku değil midir? İster insanın kendini mülk diyarında okuyuşu, tanıyışı, açışı olarak değerlendirilsin, ister ilim sahibi olmak, eğitim almak, gelişmek şekilde değerlendirilsin, neticede okuyuşta da insanlık geliştikçe derinleşme olur. Derinleştikçe de mahiyet belirir, kendini açar ve gelir yaşadığınız döneme oturur ve yaşadığınız dönemi şekillendirir. Bu zaten böyle olmuyorsa, orada bir problem var demektir.

 

Türkiye’de de 1926 senesine kadar birden çok kadınla evlilik doğal ve yasal kabul edilmiş. 1926 senesindeki bir kanunla erkeğin birden çok kadınla evlilik yapabilmesinin önünü alınmış.  Ancak o tarihe kadar dört hanımla evlenebilirlik hakkı tanınmış beylerin, bu hakkı değerlendirmesi de doğal değil mi?... Öte yandan olası boş olan kadro için pek çok adayın bulunması ve birden çok eşi olan bir beye, şayet tabiri caizse kadro açıksa yeni bir kadının da varması, eskisinin hatta eksilerinin de bunu kabullenmesi aynı doğallıkla karşılanır. Zîra o günün koşullarında gelinen nokta budur. Üstelik bütün hanımların evlenmek için can atabileceği hatta kalburüstü diyebileceğimiz erkeklerin pek çoğu Türkiye’de İslâm referanslı olarak genelde o tarihe yani 1926’ya kadar dört eşlidir. Buna 1867 - 1950 seneleri arasında yaşamış olan Ken’an Rifâî Hazretleri de dâhil.  Zîra Ken’an Rifâî'nin de içinde bulunduğu dönemde de ihtiyaç sahipleri kollanmaktadır. Kadro açıksa da karışıklığa mahal vermemek, dikkati olur olmaz noktalara kaydırmamak için de o kadro doldurulur. Aşk evliliği o dönem için şaşırtıcıdır ama yok da sayılmaz. Fakat savaş bittikçe, kıtlık, darlık azaldıkça, eğitim arttıkça, bilhassa hanımlar ekonomik olarak da geliştikçe, bağımsızlıklarını ele geçirdikçe, içinde bulunulan kültür dünyaya açıldıkça, diğer kültürlerle iletişim doğdukça, gelişim olur, edinilen yapı üzerinden de İslâmiyet’e bakış gerçekleşir. Bu ise âyetlerdeki mânâya nüfus etmeye, bu mânâyı elden geldiğince doğru ve çeşitli yönleriyle kavrayabilme çabasına katkı yapar. Çünkü doğru etkileşim doğru gelişimi sağlar.  

 

İslâmiyet’in ise evliliklerle bir derdi yoktur, azgınlıklarla ise derdi vardır. İslâm, içinde yer aldığı savaş, barış, iklim gibi nice şartları da en doğru şekilde Allah için değerlendirmenin yolunu ortaya koymayı öğretir ve öğütler. Unutmayalım ki şartları da var kılan neticede Allah’tır. Allah, her an yeni bir oluştadır, şandadır (Rahman sûresi 29. âyet) Hayat da buna bağlı olarak sürekli değişim gösterir. Kur-ân, hayata, mahiyetinden doğan doğru ölçülerle taşınmayı bekler. Bunu gerçekleştirebildiğimiz ölçüde de yolumuz aydınlanır, ilimde de maneviyatta da böylece gelişim yaşanır. Zîra İslâm son din olmakla mahiyeti itibariyle zaten ufuk açıcı, derinliğe taşıyıcıdır ama biz onunla doğru ölçülerle bütünleştikçe yol aldırır.

Kasîde-i Bürde’den adlı eserde orijinal beyitte geçen “ezvâcihi’t tahirat” ifadesi Peygamber’imizin eşleri demek olmakla birlikte temiz eşler anlamına da gelebilir. Bu noktadan hareketle de mevzua bakarsak ne söylenebilir?
Temiz eş olan Peygamber hanımlarıdır. Hiçbir eş onlar kadar temiz ve pak değildir.  “Tertemiz zevceler” hitabının temeli ise aşağıdaki âyetlere dayanmaktadır: Burada da göreceğiniz üzere Allah, Peygamber eşlerine en ufak bir lekeyi dahi yakıştırmaz ve onlara Peygamber eşi olmanın ciddiyetiyle davranmalarını öğütler ve Allah kadından da erkekten de ne beklediğini âyet ile şöyle bildirir.

(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Ahzâb sûresi 6. âyet:
“O Peygamber, müminlere öz benliklerinden daha dost daha yakındır. Onun eşleri de o müminlerin anneleridir...”

Ahzâb sûresi 28 ilâ 35. âyetler:
“Ey Peygamber, eşlerine şöyle söyle: "Eğer şu iğreti dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, haydi gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de sizi güzellikle serbest bırakayım."/"Yok eğer Allah'ı, resulünü ve ahret yurdunu istiyorsanız bilin ki, Allah sizin güzel düşünüp güzel hareket edenlerinize büyük bir ödül hazırlamıştır."/

Ey Peygamber hanımları! Sizden kim açık/kanıtlanmış bir edepsizlik yaparsa, kendisi için azap iki katına çıkarılır. Ve bu, Allah için çok kolaydır./-Sizden kim, Allah'a ve resulüne itaat eder, iyilik yaparsa, ona da ücretini iki kat olarak veririz. Kendisi için bol ve bereketli bir rızık da hazırlamışızdır./

Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer korunup takvaya sarılıyorsanız sözü kırıtarak söylemeyin ki, kalbinde maraz bulunan biri ümide kapılmasın. Örfe uygun söz söyleyin./ Evlerinizde de vakarlı oturun. İlk cahiliye teşhirciliği gibi kendinizi teşhir etmeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a ve resulüne itaat edin. Allah sizden kiri/lekeyi gidermek istiyor ey Ehlibeyt, sizi tam bir biçimde temizlemek istiyor./ Evlerinizde Allah'ın âyetlerinden ve hikmetten okunanları hatırlayın. Kuşkusuz, Allah Latîf'tir, Habîr'dir./

Allah şu kişiler için bir affediş ve büyük bir ödül hazırlamıştır:  Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler, itaat eden kadınlar, özü sözü doğru erkekler, özü sözü doğru kadınlar, sabreden erkekler, sabreden kadınlar, Allah korkusuyla ürperen erkekler, Allah korkusuyla ürperen kadınlar, sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırz ve iffetlerini koruyan erkekler, ırz ve iffetlerini koruyan kadınlar, Allah'ı çok anan erkekler, Allah'ı çok anan kadınlar.”

“Sonra Ebu Bekir, Ömer ve şehitlik kanlarına boyanmış
Hz. Osman ve Efendimiz Ali’nin şefaatlerini nasip eyle

Ey Mevlâm, Muhammed’e, halifesi olan ashabına
Ve bütün hepsine salât ve selâm  eyle!”

Kasîde-i Bürde’den adlı eserdeki son beyitlerinden hareketle şimdi de Hazreti Ebu Bekir dersek ne söylenebilir?

Hazreti Ebu Bekir (r.a.), 573 – 634
Peygamberimize, peygamberlik geldiğinde ve henüz ona kimse inanmamışken sorgusuz sualsiz Peygamberimize inanan, güvenendir. İlk Müslüman erkektir (Câhiz, s. 3-13) Peygamberimiz Mekke’den uzaklaşmak zorunda bırakıldığında Sevr dağında Athal mağrasına birlikte sığınmışlar ve mağaranın ağzının örümcek ağı, güvercin yumurtalarıyla bezenmesi mucizesini birlikte yaşamışlardır.

Hazreti Ebu Bekir (r.a.) atiktir, dürüsttür, eminindir, sadıktır. Malı, mülkü olan, ticaretle uğraşan, kendisiyle istişare edilen, ihtilaflı konularda da sözü dinlenen bir kimsedir. İslâmiyet yoluna malını, mülkünü cömertçe harcayan, kölelerin özgür olmasına vesile olan, Peygamberimizin İslâm’ı tebliğ mücadelesine destek verip, İslâm ahlâkının tanınmasında hizmete soyunandır.  Allah’ın rızasını her şeyin üstünde tutup Bedir savaşında müşriklerin –Allah’a ortak koşanların- safında yer alan oğluyla da savaşmıştır. Devamlı çevresindekilerle istişare hâlindedir. Sıklıkla “Bir yanlışım varsa söyleyiniz, uyarınız” dediği de bilinir. Karşısındakini dinler ve onun fikirlerine, önerilerine değer verir. İki yıl (632 – 634) halifelik yapmıştır. Döneminde İslâmiyet’in Suriye, Filistin, Irak topraklarına yayılmasına vesile olur. Sahteliklerle savaşır, Kur-ân ahlâkının yaşanmasına kendini adar. Her daim zulme karşı olduğu gibi savaşta da zulme karşıdır. “Kilisede ibadet edeni gördüğünüzde onu ibadetiyle baş başa bırakın” diyen de odur. İhtilaflı konulardaki baskın ve etkileyici tavrı ise döneminde kargaşanın yolunu kesmiştir. Ancak dönem, Hazreti Ömer’in (r.a.), Hazreti Osman’ın (r.a.), Hazreti Ali’nin (r.a.), Hazreti Hasan (r.a.) ve Hazreti Hüseyin’in (r.a.) de katlinin habercisidir. Zîra asiler her daim kendini hissettirir… Hazreti Ebu Bekir’e salât ve selâm olsun, Ondan dersler almak, aydınlanmak, Onun o dost elini tutup da adımlar atabilmek nasip olsun.

Hazreti Ömer (Ömer’ül-Faruk) (r.a.)’a (579!-644):
Hazreti Ömer’in (r.a.) Müslüman oluşuna dair kaynaklarda ilginç rivayetler var. Mesela; Hazreti Hamza’nın Müslüman olduğunu öğrendikten sonra Hazreti peygamberi öldürmek üzere yola çıkmış rastladığı akrabalarının Müslüman olduğunu öğrenince çok şaşırmış hatta onları hırpalamış ancak onlar sayesinde Müslümanlıktan etkilenerek Müslüman olmuş.

Bir başka rivayete göre de; Kâbe’de namaz kılan Peygamberimizi gizlice izlemiş, okuduğu Hakka sûresi 41 ve 42. âyetlerle sarsılmış, hatta bu âyetlerde geçtiği üzere (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) “ Bir şairin sözü değildir o. Ne kadar da az inanıyorsunuz? Bir kâhinin sözü de değildir o. Ne kadar da az araştırıp düşünüyorsunuz?” hitabını duyunca, bunu kendisine ilâhî bir sesleniş olarak kabul edip Peygamber’imizin peşine düşmüş. Peygamberimiz durup da başını ona çevirince “Ne istiyorsun ya Ömer”  demiş. Kendisinin fark edilmediğinden de emin olan Hazreti Ömer (r.a.) kekelemiş ve  “Îmâna erdim ya resûllallah” diyip Müslümanlığa adım atmış. 

Hazreti Ömer (r.a.) , Müslüman olduğunda otuzlu yaşlarının başındadır.  Bir gün Ebu Bekir (r.a.) ileri gelenleri çağırır ve kendisine yardımcı olan Ömer’i halife tayin ettiğini söyler. Ebu Bekir’in (r.a.) ardından Hazreti Ömer (r.a.)  , 634 - 644 yılları arasında halifelik görevini üstlenir.  Ebu Bekir (r.a.) gibi, Peygamber’imizin tüm savaşlarına da katılandır. Müşriklerin baskılarına güçlü kişiyle mücadele etmiş, cesareti ve adaletiyle nam salmıştır. Cahiliye döneminde o, okuryazardır, akıllı ve ferasetlidir. Hitabeti kuvvetli, gür sesli, etkileyici, bilhassa yazı konusunda üstün kabiliyetlidir. Savaş meydanlarında da haritaya ve plana önem vermesiyle meşhurdur. Onun Müslüman oluşu bir fetih olarak da nitelendirilir. Hazreti Ömer (r.a.), Faruk ismiyle de birlikte anılır. Faruk; hak ile batılı birbirinden ayıran anlamına gelir. Hendek savaşından sonra Peygamber’imiz, Ömer’in kızı Hafza Valide ile evlenerek Ömer’i akrabalıkla da şereflendirmiştir. Hazreti Ömer’in (r.a.) özelliklerinden biri de Arap soylarını çok iyi bilendir. İyi bir güreşçidir. Ata binişte mahirdir. Tarih kaynaklarında gizlenmeden hicret eden kahraman olarak da yer almaktadır. Hazreti Ömer (r.a.); soyluluk, akrabalık, zenginlik gibi hâllerin üstünlük yaratmasına izin vermemiştir. Herkese hakkına uygun olarak eşit muamele göstermiş ve bunu da öğütlemiş, telaşa, çığırtkanlığa, haysiyet kırıcılığa müsaade etmemiştir. Sükûnet ve ciddiyet onun için önemlidir.  Devrinde önemli yenilikler de yapılmıştır. Bunlardan bir kaçı ise şöyle sıralanabilir:
Hazreti Ömer (r.a) döneminde nüfus sayımı yapılmıştır, esnafın aldatmasına mâni olmak için “hisbe” denilen bir çeşit belediye teşkilatı kurulmuştur. Gece bekçileri tayin edilip, asayişin temini için görevlendirmeler olmuştur. Hicri takvim oluşturmuş, yargı işleri için valilerden ayrı kadılar tayin edilmiş, kimsesiz çocuklar himaye edilmiş, kimsesiz Yahudilere ve Hıristiyanlara maaş bağlanmış, “namaz; uykudan hayırlıdır” cümlesi sabah ezanına eklenmiş, camilerde irşat için vaaz başlatılmış vs…

Peygamberimiz, “Ömer fitnenin kilididir. Ömer, hayatta oldukça fitne olmaz” diye buyurur. Onun için “Cennet ehlinin kendisiyle övündüğündür”  de der. “Şeytan ondan kaçar” dediği de kaynaklar da mevcuttur.

Günümüzde hepimize aşina gelebilecek olan “Adalet mülkün temelidir” ifadesi de Hazreti Ömer’den (r.a.) akıp da günümüze gelen bir ifadedir. (Kaynaklarca bildirildiği üzere, İbni Kesir`in naklettiği Hazreti Ömer`in konuşmasına ait belgede de bu ifade bulunmaktadır.)

Hazreti Ömer(r.a.), 644 yılı haccını eda edip Medine’ye döndüğünde bir kölenin efendisinin kazandığı paraya isyanıyla karşılaşır ve Ömer tarafından köle şüphesiz haksız olduğu için haksız bulunur ancak bunu hazmedemeyen köle Hazreti Ömer’i (r.a.) öldürür… Hazreti Ömer’e salât ve selâm olsun. Hâlinden örnek almak, uzattığı eli tutup da her türlü kötülüklerimizden, adaletsizliklerimizden, yalpalamalarımızdan sıyrılmak nasip olsun inşallah.

Hazreti Osman (Zi’n Nûreyn) (r.a.) 577- 656
Hazreti Ömer’in (r.a.) vefatının ardından 644 yılında halife olmuştur. Peygamberimizin damadıdır. Peygamberimizin kızları Rukiye ve Ümmü Gülsüm, Ebû Leheb’in oğullarıyla evlidir. Müslümanlığı reddeden Ebu Lehep, Tebbet sûresinin ardından oğullarını peygamber kızlarından boşatır.  Hazreti Osman (r.a.) ise, önce Peygamberimizin kızı Rukiye ile nikâhlanır onun vefatının ardından Ümmü Gülsüm ile evlenir. Bu hadiseye istinaden de kendisine “Zi'n Nûreyn” (iki nur sahibi) denilir.

Bedir savaşı dışında, Peygamberimizin bütün savaşlarına katılmıştır.  Müslüman olduktan sonra büyük işkenceler görmüş fakat asla yolundan dönmemiştir. Güzel konuşur, ezberi kuvvetli oluşuyla tanınır. Hadis ilmine sahiptir, vahiy kâtipliği de yapmıştır.  Ticaretle uğraşan zengin bir kimsedir. Çevresi geniş, itibarı yüksektir. Maddi gücünü İslâm’a harcayandır. Medine’de Müslümanlara parayla verilen suyun kuyusunu satın almış ve onu bedelsiz Müslümanlara açmıştır. Tebük seferinde, seferin bütün ihtiyaçlarını karşılamış, yüklü nice develer satın alıp yükü Müslümanlara dağıtmış, Kur-ân’ı çoğaltıp İslâm merkezlerine yollamış, bu sebeple de “Naşirül Kur-ân” (Kur-ân’ın yayıcısı) unvanı da almış, Bizans’a karşı zafer de elde etmiş. Bu zafer ise Bizans oyunlarıyla karşı karşıya kalmaya da esasen sebep.  Hazreti Osman (r.a.) zamanında,  Ermenistan, Endülüs, Horasan, Kafkas, Merakeş, Kıbrıs, Afrika, Kerman İslâm’la tanış olmuş, Hazreti Osman (r.a.) buralara İslâm’ı getirmekle birlikte buralarda var olan dine de hürmet etmiş, bu dinlere ait mabetlere de saygı duymuş,  korunmasına özen göstermiş, yenilerinin yapılmasına da izin vermiş. Hazreti Osman (r.a.), yetime şefkatiyle de tanınmakta.  Bütün bu ve benzeri özelliklerine rağmen bir grup asinin fitnesiyle de karşılaşır ki -fitnenin ardında Bizans oyunlarının varlığına işaret edenler de bulunmaktadır. “Mevkiini istismar ediyorsun, hak yiyorsun” suçlamalarıyla karşılaşan Hazreti Osman (r.a.)   ne yaptıysa ne söylediğiyse bu suçlamaların önünü alamaz ve konunun büyümesine de engel olamaz. Evini asiler kuşatır ve onu şehit ederler. Bir rivayete göre de onu şehit eden Yemenli bir asi olan Yahudi el-Gafıkî’dir.  Hazreti Osman Efendimize (r.a.)  salât ve selâm olsun. Allah, hâlinden örnek almayı, uzattığı eli tutup da her türlü kötülüklerimizden sıyrılmayı nasip etsin inşallah.

Ehlibeyte salât ve selâm ile Selman Farisi de anılır diyebilir miyiz? Bu konu hakkında ne söylenebilir?
Selman Farisi, İran’da ateşe tapan bir ailenin evlâdıdır. Bütün engellemelere rağmen bir gün yolu kiliseye düşer ve Hıristiyanlıktan etkilenir, uzun yıllar Hıristiyanlıkla yol alır, ardından bir rahibin ona Peygamberimizi müjdelemesiyle gözü hiçbir şey görmez olup Hazreti Muhammed’i (s.a.v.) aramaya başlar. Hazreti Muhammed’i (s.a.v.) bulduğunda ise Ona muhabbet ile bağlanır ve bütün ashap tarafından da çok sevilir, onu herkes kendinden saymak ister ama Peygamber’imiz “Selman ne ondandır ne de ondan. Selman ehlibeytimdir” der. (İbn Sa‘d, IV, 83) Selman Farisi’nin ehlibeyt oluşu bu hakikate dayanır. 

Selman Farisi’nin iki yüz elli sene yaşadığı da rivayet edilmektedir. Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) yanı başında olduğu gibi Ebu Bekir (r.a.), Ömer (r.a.) devrini de görmüştür. Vefatı ise Hazreti Osman (r.a.) dönemine rastlar.  Kemâl sahibidir, pişe pişe gelir.  Hazreti Ali (r.a.) onun için; “O iki kitabı -İncil ve Kur-ân’ı da bilir” diye buyurur. Selam Farisi İslâm’a adanmış bir ömür sergiler. İbadetlerine düşkün, zahir ve batın ilimlerine hâkim bir zâttır.   Pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Altmışa yakın hadisin onun vesilesiyle günümüze geldiği kaynaklarca bildirilir. Hazreti Ömer (r.a.) döneminde İran’da Medain’e vali olmuştur ama o hep tevazu içindedir. Ölümüne yakın bir zamanda ise servetim dediği, bir leğen, bir tas, bir kilim ve bir hasırdan utanıp onları dahi İslâm yoluna serme arzusuyla gözyaşı dökendir.

Selman Farisi hakkındaki bu bilgilerden sonra bir kes daha ortaya çıkar ki; îmân bir aşk hikâyesidir. Peygamber soyundan gelmek ise büyük lütuftur. Her bir yaratılmış, kendisine bahşedilen kabiliyet nispetinde yola koyulur.  Peygamber nuruna çekildikçe öze yol alınır, aslî yapıya koştukça Hak ile doldukça, O’na yakın olundukça Ehlibeyt kılınış zahir olur. Peygamber nuruna boyandıkça kemâlat zuhur bulur.

Ey Mevlam, Muhammed’e (s.a.v.), ailesine (Ehlibeyt’e), eşlerine halifelerine ashabına ve bütün hepsine salât ve selâm eyle. Büyüklerimizden dersler alıp kendimize düşeni gerçekleştirmeyi nasip eyle.

Bitirirken;
En son on yedinci bölümde, şimdiye kadar neler öğrendik diye bir gözden geçirmiştik şimdi ise öncelikle on yedinci bölümden bu bölüme kadar neler öğrenmeye çalıştık kısaca muhtelif konu başlıklarından hareketle bunları hatırlayalım.

Mesela “Hakikat-i Muhammedî” sadece övgü izharı mıdır diye düşündük,
Peygambere hasret, Peygamberin lütfü, Peygamberin bağışlayıcılığı diyince neler akla gelmeli, bunları fark etmeye çalıştık.
Kâmil insan kusursuz mudur diye sorduk. Tarikatlar, gassal elinde meyyit oluş, teslimiyet, şefaat, inkârın hayata yerleşmişliği, yakarış, rabıta, kendimize lâyık bir emelimiz var mı yok mu, bunlar üzerinde durduk.
Allah’ın bilen, işiten, gören oluşunun hayatta nasıl kendini bildirdiğine tanıklık etmeye çalıştık.
Ümit ile dolmak ne demek, âleme gelmekten maksat ne ola, yaratılmış her zerrenin insanın emrine verilmesi, bakmak ve görmek, şeriat, ibadet, abdest,   fiillerin arkasındaki mânâ, Hak ile söyleşmek de neyin nesi, bunları anlamaya çalıştık. Tecellilerin hayattaki yerlerine baktık.  Âdemdeki zenginliğin üzerinde durduk.  Kendimize ne yaparsak zulmederiz diye sorduk. Güzel insan nasıl olunur acaba dedik. Rifâîlik, Rifâîlik’teki metotlar dedik ve geldik bu bölümümüzde de “Kasîde-i Bürde”ye. Burada da İmam Busiri Hazretleriyle ile tanış olduk. Hayatına, duygularına, coşkularına, aşkına, sevdasına, yanışına aşinalık kazanmaya yöneldik.  Basit selâmlaşmalarımızın bile önemini gördük. Bilişin, sevgi muhabbet boyutunu nasıl zenginleştirdiğini fark etmeye çalıştık. Peygamberimizden açığa çıkartılan mânâya âyetler ışığında da bakmaya gayret ettik. Gözyaşı dedik, ümit dedik, korku dedik, cesaret dedik, sığınmak dedik, aşk dedik, muhabbet dedik, yaratılmışı Yaradan’dan ötürü sevmek dedik, hak hukuk bilmek dedik hatta cinlerden bile bahsettik. Irkçılığın reddedilişinden bahsettik. Haksızlıklardan mutlak uzak durmak gerek diye ısrar ettik. Veda hutbesinden bazı bölümlerle karşılaştık“Kasîde-i Bürde”ye tutunup ve bir kes daha “Ken-an Rifâî’nin de nakşedişiyle coşarak, Peygamber’imize, ailesine (Ehlibeyt’e), eşlerine, ashaba, halifelere, imamlara, pirlere, erenlere hatta her zerreye hayır dua ettik, selâm ettik, eğildik, acizliğimizi fark ettik ama gayretin bahşedilmiş oluşunu da fark ettik.

Artık bu bölümümüzü de nihayete erdirmek üzereyiz ama bu bölümümüzle aslında  “Ken-an Rifâî Divanı’ndan Seçmelerle Baş Başa” adlı bu çalışmanın da sonundayız. Bu son bölümümüzdeki eser, Ken’an Rifâî Hazretleri tarafından bestelenmiş ve eser “sofyan” ûsulde, “rast” makamında.

Mûsikî -benim gibi bir cahile düşmez bunu söylemek ama- önemli bir anahtar.O anahtarın sesine meyleden anahtarla açılan kapının ardındakileri de görmek ister. Bunun için bir küçük adım atıp o anahtarı çevirmek ve o kapıyı aralamak lâzım…  Mûsikînin taşıdığı sözlerdeki mânâyı anlamak için önümüze serilen ufka bir bakmak lâzım. Ne kadar bunu başardık, ne kadar sığlarda kaldık bilinmez ama sanırım gayretten hiç yoksun olmadık.

Bu gün bu çalışma artık nihayete erdi. Benim için bu işin araştırma, yazma safhası bitti, sizin için ise sanıyorum okuma safhası… Hepimiz bu sayfaları kapatıp hayatın içine dalacağız. Belki yeniden bin kere düşüp bin kere kalkacağız, belki bin kere ağlayacağız, belki bin kere güleceğiz ama tasavvuf kültürüyle yoğrulmasak bile doğruyu arayıcılıkla iç içeyiz ve hepsinden önemlisi de inanıyorum ki doğruyu arayıcılıkta yolumuz mu kesiliyor acaba diye eskisinden daha da diri bir hâlde tetikteyiz. Allah, îmân zevkini içimizden almadığı sürece de can-ı gönülden “Allah” deriz. Bizi, hakikat ile buluşturan Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) şükrederiz. Ona, ailesine (Ehlibeyt’e)  halifelerine, dostlarına, eşlerine, Cenâb-ı Hakk’a tutunup da salât ve selâm eyler, cümle yaşanmışlıklardan yükselerek parlayan İslâm nuruyla aydınlanırız. Bu nuru bu günlere taşıyanlara selâm eylerken, gözümüz arar Ken’an Rifâî Hazretleri’ni ufukta. O belirir âdeta o an yanı başımızda. Bir dost tebessüm vardır yüzünde, elini tutan açılır enginlere ve başlar, hayatın içinde insan gibi yaşama çabası, her şeyi yerli yerine oturtarak adım atma gayreti. Nedir acaba bu doğru adım dedikleri? Bir adım, bir adım, sonra bir adım daha… ilginç bir serüvendir canım kabul etmeli, bu yaşam bilmecesi.

KAYNAKÇA:
Kur-an’ı Kerim Meali - Yaşar Nuri Öztürk 1994 - Hürriyet Ofset Matbaacılık ve Gazetecilik A.Ş.
www.kuranmeali.org
İlâhiyât-ı Ken’an: 1988 Hulbe Yayıncılık, Hazırlayan: Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç/ Sayfa: 6-7
İlâhiyât-ı Ken’an: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayımı. 2013 Prof. Dr. Mustafa Tahralı / Sayfa: 81-87
TDV İslam Ansiklopedisi
İslam Ansiklopedisi
Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık: 2000, Kubbealtı Neşriyatı Yazarlar: Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri, Safiye Erol,
Ken’an Rifâi – Sohbetler: 2000, Kubbealtı Neşriyatı, Hazırlayan: Samiha Ayverdi
Ken’an Rifâî – Şerhli Mesnevî-i Şerif: 2000, Kubbealtı Neşriyatı
İlâhiyât-ı Ken’an Müzik Cd’si: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayını. 2001 / Solist: Ahmet Özhan 
Misalli Büyük Türkçe Sözlük – Kubbealtı Lugatı – İlhan Ayverdi
https://www.luggat.com
http://www.lugatim.com
Altın Silsile - Hz. Selman Farisi - Mustafa Özşimşekler
Prof. dr. Hasan kamil Yılmaz - Altınoluk Dergisi, 1991 – Haziran, Sayı: 064, Sayfa: 028
Anadolu Alevi Ocakları Derneği
Ömer Tuğrul İnaçer 1 şubat 2017 Ezvac-ı Mutahhara – Moderatör: Sadettin Acar
Prof. Dr. Mustafa Fayda, Ömer Döngeloğlu, İhsan Eliaçık, Süleyman Ateş, Murat Türker, Av. Cihan Söylemez yazıları ve konuşmaları
Hüzün Yılı – Doç. Dr. Casim Avcı
Müminlerin Anneleri (Peygamberimizin Hanımları),  Muhammed Ali Kutup - Tercüme: Yrd. Doç. Tacettin Uzun
Buhârî, “Feżâʾilü aṣḥâbi’n-nebî”, 5
Üsdül-Gabe, IV, s. 151
Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 130
Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Cilt: 2 s: 109
Ebu Yusuf, Kitab-ül Haraç; İslamda Devlet Nizamı, Ebu-l A'la-El Mevdudi, Hilal Yayınları, 1967, s. 74
Buharî, Menâkıb 25; Müslim, Îmân 231, Fiten 27
www. dogruhaber.com.tr
www.dinimizislam.com.tr
Zerredeki Okyanus/ Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk: 2003, Derleyen Gülmisal Gürsoy 


 

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:    Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -  Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....

Sayfa Başı