GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ DİVÂNI'NDAN SEÇMELERLE BAŞ BAŞA                      

20. BÖLÜM
ALLÂH’INI İSTEYENE LÂZIM OLAN NEDİR?

 Kaç yaşında bir çocuktu bilinmez. Kırk mı elli mi dile gelmez. Düştü külkedisinin ayakkabısının peşine. Olduracaktı o ayakkabıyı kendine. Buldu da nihayetinde aradığını, ama nasıl şeydi bu böyle! Zorla içine girsen de yürünmüyordu ki bu meretle. Ayakkabının derdine, düştü kalktı belki bin kere. Yara bere içinde kalsa da yürüdü işte kendince. Sonra bir ayna buldu baktı hâline. Hiç yakışmamıştı o ayakkabı onun gibi birine. “Ama” dedi “olsun, meşhur külkedisinin ayakkabısı budur işte.” Sonra bir sivrisinek kondu burnunun dibine. Sivrisinek olmaktan ne kadar da hoşnuttu o öyle! Oysa bizim Bebeciğin canı çok yanıyordu, ayakkabı sıkmış, ayakları paramparça olmuştu, sivrisineğe imrenerek bakıp durdu.

Sivrisinek atladı, zıpladı, biraz Bebecikten de kan topladı, vızıldanarak hopladı.  Bir papatya buldu, onu bir güzel kokladı. Mutlulukla dans ederken azıcık sağa sola da tosladı. Aldırmadı, bir çöplük buldu bir güzel karnını orada da doyurdu, oynadı. Bizim Bebecik, şaştıkta şaştı hâle. Kıskançlıkla baktı bizim sivrisineğe. Derinden bir “oh” çekip ayakkabıları Bebecik çıkardı, attı. Ama bu sefer de bir prensin teki fırladı. “O benim sevdiğimindir” dedi, ayakkabıları kaptığı gibi vınladı. Bebecik çok üzgündü, uzun uzun ağladı. Neden sonra anladı; yalınayak kalsa da oh çok şükür artık canı yanmadı.  “Külkedisinin ayakkabısı da varsın onun olsun, zaten hiç yakışmamıştı benim gibi birine” demeye bile başladı. “Bulurum elbet ben de ondan daha da güzelini” diyip sayıkladı.  Aradı, taradı da aslında,  kendince buldu nice güzel ayakkabıyı dükkânlarda. Ama cepte para yoktu ki, kapanı verdi nice kapılar ona.  Evine vardığında bulacaktı en güzelini belki dolabında.  Ama o, istiyordu yeni bir tane daha.

Aynı sivrisinek, karşısında belirdi bir anda. Vızıldayarak döndü belki onun çevresinde bin defa. Bizim Bebecik ondan kurtulmak için ne yaptıysa olmadı, Sivrisinek vızıldaya, vızıldaya onu önüne kattı, yola koydu, yolladı. Eleman arayan bir fırının önüne vardıklarında sinek kesti vızıltısını. Rahatlamıştı Bebecik, başını kaldırdı baktı. Gördü ilânı fırın camında. Sivrisinek ise, yere düşmüş bir buğday tanesinin tepesinden âdeta gülümsüyordu hayata. Bebecik, ilânı görünce, biraz da Sivrisineğin vızıltısından yılgınlıkla, daldı fırına. Gerçi işi kendine lâyık bulmamıştı ama yeni bir ayakkabı istiyorsa çalışacaktı o fırında...  Sonra ne oldu bilinmez fakat ortaya bir kez daha çıktı ki; Allah dilerse bir sivrisineği bile doğruyu bulmak, görmek için vesile kılar, lâkin anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

Allah bilinci taşıyan, îmân zevkini yaşayan, muhabbeti, haşyeti tanıyan, baktığı her zerreden Hakk’ın nurunu seyre dalan; hangi kıskançlığa, hangi hırsızlığa, edepsizliğe tenezzül eder de kendine eziyete soyunur, nefisten örülü hapislerde kendini zincirlere vurur? Hak ile olan, bu hâlden kurtulur ancak Hak ile olmak için lâzım olan nedir?  İnsanın kendini kandırması mı yoksa hakikat yolculuğuna bir yerden başlaması, nefsini törpüleye törpüleye, doğruluğu, güzelliği içselleştire içselleştire adım atması mı? Ken’an Rifâî Hazretleri’nin aşağıda yer alan şiirinin de başlığı olan “Allah’ını İsteyene Lâzım Olan Nedir?” sorusunu soralım. Tutalım Hazret'in elini,  önümüze serilen deryalarda gelin hep birlikte seyrana dalalım. 

O diyor ki;
                                                               Allâh’ını İsteyene Lâzım Olan Nedir?

Sen bil ki, müsemmâsı münezzehdir Hudâ’nın,
Farzeylediğinden de muazzam ve müberrâ!
Halk oldu beşer görmek için kendi cemâlin,
Etti onu mevcûda bütün, şâh-ı muallâ.
                                                                                          (Sen bil ki Allah, idrak edebileceğinin de ötesinde arıdır
                                                                                          Düşünebildiğinden de daha yüce ve paktır
                                                                                          Allah, kendi güzelliğini görmek için insanı yaratı,
                                                                                          Bütün yarattıklarından onu daha yüce bir mevkie getirdi.)

Âdem var iken bilmeyen, Allâh’ını bilmez!
Maksad ne imiş âleme gelmekten, o bilmez!
                                                                           (İnsanlığına bakıp da eser kılınışından, eser sahibine yönelemeyen,
                                                                                                                                                               Allah’ı bilmez!
                                                                                                                      Bu âleme gelmekten amaç ne o, bilmez!)

Nefsinde hem eşyâda Hudâ’yı göremezsen,
“Ülâike ke’l-en’âm” hitâbını alırsın.
Hâlin ne olur, fırsatı burda bilemezsen?
Mehcûr-i likā, dûzah-ı hicranda kalırsın.
                                                                                                                          (Nefsinde, eşyada, Allah’ı göremezsen,
                                                                               Âyette buyrulan “İşte bunlar hayvan gibidirler” hitabını alırsın.
                                                           Durumun ne olur bu âlemde! Sana tanınmış olan fırsatı değerlendiremezsen?
                                                                                            Kavuşmaktan uzak kalarak cehennem acısıyla yanarsın.)

Abdest-i şerîatle* girip bâğ-ı tarîka,
Hayretlere dal, kendini sal bahr-i amîka!
                                                                                             (Şerri kuralları yerine getirerek tarikat bahçesine girip,
                                                                               Hayretlere dal, kendini bırak derin denizlere, tefekkür âlemine!)

Vechinle bütün uzvunu yu, kalmasın hiç kir!
Gaflet ile cehl hem de sivâ olmasın hemrâh!
Ağyârı fikir eyleme, aşk bahrine dal, gir!
Göz, cümlede Allâh’ı görüp olmaya gümrâh!
                                                                                                         (Yüzünü, bütün uzuvlarını yıka, kalmasın hiç kir!
                                                                        Yol arkadaşın gaflet ile cahillik hem de Allah’tan gayrı olmasın hiç!
                                                                                                   Hakk’tan gayriyi fikir eyleme, aşk denizine dal gir!
                                                                                Göz, cümlede Allah’ı görsün de yoldan sapanlardan olma hiç!)

Abdestini kim böyle alır kurtulacaktır,
Tûr’unda tenin Allah ile söyleşecektir.
                                                                                                 (Kim bunları hâl, tavır hâline getirirse kurtulacaktır,
                                                                                                   Tur Dağında Allah’la Hz. Musa’nın söyleştiği gibi
                                                                                                        Kendi vücudu Tur’unda Allah’la söyleşecektir.)

Bir nurdan Hudâ nûru ile nûr-ı Muhammed,
Zâhir sıfatı zâtta, onun zâtı sıfatta.
Zât ism-i Hudâ, hem de sıfât ism-i Muhammed,
Melfûz-ı hurûf aynıdır hem her ikisinde.
                                                                                                            (Bir nurdan Allah’ın nuru ile Muhammedî nur,
                                                                                                                                  Görünür sıfatı zâtta, zâtı sıfata
                                                                                                                                   Özü Hak’tır, sıfatı Muhammed,
                                                                                                                 Harflerin söylenişi her ikisinde de aynıdır
                                                                                                                        Zâtı da sıfatı da aynı mânâyı anlatır.)

Vech-i beşere bunları yazmış ulu Mevlâ,
Tâhir olana zâhir olur âyet-i kübrâ!
                                                                                                           (Ulu Mevlâ, insanların yüzüne bunları yazmış,
                                                                                      Gönlünü kirlerden arındırdığında görünür olur büyük delil)

İslâm dininin cümle binâsında ne varsa
Âdemdedir hep, cümle maâni ve meâlî.
Allâh’ını ister isen, at sende** ne varsa,
Tut dâmen-i Pîr’i ki, odur Şâh-ı Rifâî!
                                                                                                                     (İslâm dinini oluşturan her ne varsa ki bil
                                                                                                İnsan içindir, insanın özünde mânâları, meâli gizlidir.
                                                                                                               Allah’ını ister isen at sen de Hak’tan gayriyi,
                                                                                                                                Her zaman sana yol gösterici olan
                                                                                                 Rehberin Şah-ı Rifâî’nin sözlerini tut, eteğine yapış!)

Gaflet bürümüş gözlerini, artık ol âgâh!
Ken’ân gözün aç ki göresin, “ Bâkî hüv’-Allâh”
                                                                                                                       (Yanılgı bürümüş gözlerini. Artık uyan!
                                                                                                Aç gözünü ki Ken’an göresin;  Allah, yalnız var olan.)

 

* Bazı kaynaklarda "edep, aşkla" ifadesi yer almaktadır
** Bazı kaynaklarda "ister isen hiç" ifadesi yer almaktadır.
*** Bazı kaynaklarda "Bâkî kalan O Allah'dır." ifadesi yer almaktadır.

Girizgâhta masalsı bir üslupla anlatılanlardan yola çıkarak sorarsak; kusur ve eksiklik içinde olup, günahları işleyip, kıskançlıkla kendimize de karşımızdakine de zarar verip, aklı vicdanı da dışlayarak “Allah” diyebildiğimizi veya diyebileceğimizi düşünebilir miyiz?
İster nefis batağına gömülü olalım, ister idrâk fukarası olalım, ister hiç Allah bilinci sergileyemeyelim, ister muhtelif sebeplerle düşünebilirliğimizi yitirmiş olalım, (Allah cümle felaketlerden korusun)  yaratılmışsak, “Allah” diyoruz. Sığlıklara gömülüysek belki hakikatin idrâkinden yoksunuz ama yapıp ettiklerimizle “Allah” diyoruz. Zîra Allah’tan bahşedileni, nefsanî perde altından da olsa yansıtmaya çalışarak, varlık iddiası taşıyor ve dolayısıyla da bahşedileni içinde bulunduğumuz seviye üzerinden âleme aktarma çabasıyla “Allah” demekteyiz.

Birimliğimize bahşedilen hakikat zerreliği boyutu ise; üzerini saran nefsanî tabaka, bahşedilen donanımla doğru hareket edip de yırtıldığı –açıldığı,  ıslah olup özüne büründürdüğü nispette, safiyetiyle -bahşedildiği hâliyle- âleme taşıyor. Hâl bu olunca da yukarıda anlatılan Bebeciğin özü bilse bile, birimliğinin bir bütünlük hâlinde pek Allah’tan haberdar olduğu söylenemez. Hatta bir skala hayal edersek, bu skalanın diplerinde olduğuna dair bir kanaat de oluşabilir. Fakat Bebeciğin Allah’ın kulu olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Zîra yaratılmış her zerre, Allah’ın eseridir. Her zerrede olduğu gibi Allah’tan bahşedilenlerle Bebecik de varlık iddiası taşıyıp fiillerini işlemekte ancak kendisine bahşedilen donanımı yerli yerinde değerlendirmekte zayıf kalışıyla, hâli bizi rahatsız etmekte.  Hâl bu olsa bile bir başka hakikat var ki o da şu; karşımızda problemi teşhis kolay da kendimizde zor… Tedavi ise teşhisimizi koymuş olsak bile düzelmeyi, -tedaviyi- istemedikçe mümkün değil. “Ben, Allah korusun böyle biri değilim” demek de oldukça iddialı bir söz. Zîra dil, her şeyi söyleyebiliyor da fiil içinde bulunduğumuz seviyeyi acaba nasıl ortaya koyuyor! Sanırım bu biraz cesaretle kendi kendimizin üzerine gidip de düşünmemiz gereken bir konu.

“Sen bil ki Allah, idrâk edebileceğinin de ötesinde arıdır
Düşünebildiğinden de daha yüce ve paktır” mısrâlarından; kendimizden hareketle Allah’ı idrâke yöneliyoruz sonucunu çıkartabilir miyiz?
Bir skala hayal ettiğimizde bu skala üzerinde idrâksizlik –îmânsızlık- boyutunda dahi yer alsak esasen birimliğimize bahşedilen kapasite ve bunu doğru değerlendirebiliş ölçüsünde Allah’ı idrâke yönelenizdir.  Hakikati idrâk yolunda ise kendimizde keşfettiklerimiz bize rehber olur.

Şiirde geçmekte olan arılık, duruluk bahsi üzerinden ilerlersek;
Biz kendimize göre de olsa arılığın, duruluğun ne demek olduğunu bilmekteyizdir. Üstelik nefsin sığlıklarından uzaklaştıkça, arılığın duruluğun nasıl yaşanabilir olduğunu da çözmekteyizdir ve bu isimler, sıfatlar üzerinde de derinlere yönelmekte, böylece öze bahşedilen seviyesine yol almakta ve yol aldıkça da bulunduğumuz seviye üzerinden muhtelif görünüşler, içinde bulunduğumuz mülk diyarına yansımakta. Ancak bu arılık, duruluk da neyin nesi? Bize kim, nasıl, nerede, niçin vermiştir? Arayış başlar. Kendimizde keşfettiklerimizden hareketle kaynağına yöneliş doğar.  Bizdeki hâl üzerinden, kaynaktaki hâli hayal ve idrâk çabası baş gösterir ama düşünebilirliğimiz acizlik boyutundadır.

Cüzî yapı, Küllî yapının kendine bahşettikleriyle Küllî yapıyı tanımaya yönelendir ve bunu da ancak cüzîliği nispetinde gerçekleştirebilir. O hâlde soruya daha da net cevap verirsek; soruda da yer almakta olan mısrâlar, kendimizden hareketle hakikati idrâke yönelmekte oluşa evet bir vurgudur ve tekrar altını çizelim ki;

Yaratılmakla ve dolayısıyla da dünya âleminde olmakla, özümüz, nefsanî örtü altındadır. Yaratılmış olarak bahşedilen donanımla bu tabakayı yırtamaz,  öze yönelemez, özdeki hâle bürünemezsek, birim olarak aslî yapımıza aykırılık içersindeyizdir. Yaradan’ı idrâkte de, donanımdaki zenginliğimize rağmen çok sığlardayızdır. Ama sığlıklarda yer alış, sistemin yokluğunu değil, sistemi idrâk edemeyişimizi ve bahşedilen imkânları doğru değerlendirip de şekillenemeyişimizi, aslî yapımıza kavuşamayışımızı ortaya getirir. Oysa sistem, her bir yaratılana bahşedilen donanımla üzerini açıp, hakikatini mülk diyarına taşıma, aktarma görevi yüklendiğini işaret etmektedir.

“Allah, kendi güzelliğini görmek için insanı yaratı,
Bütün yarattıklarından onu daha yüce bir mevkie getirdi.” mısrâlarındaki hakikatin dayanağı ne?
Dilerseniz birkaç âyet-i kerimeye bakalım:

 (Esirgeyen ve Bağışlayan Allah’ın Adıyla)
Bakara sûresi 31. âyet:
 “Ve Âdem'e isimlerin tümünü öğretti…”

A’râf sûresi, 11. âyet
“Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, “Âdem’e secde edin” diye emrettik. İblis’in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.”

Tîn Sûresi, 4 – 5. Ayetler
“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.”

Tegâbün Sûresi, 3. Ayet
“Gökleri ve yeri yerli yerince yarattı. Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. Dönüş ancak O’nadır.”

Kehf Sûresi, 54. Ayet
“Hakikaten biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat tartışmaya en çok düşkün varlık insandır.”

Bu âyet-i kerimelerden anlarız ki; insan zengin kılınandır. Mesela irade, idrâk, af, merhamet gibi nice isimler, sıfatlar diğer yaratılmışlardan daha üst seviyede insanda yer alır. Cümle isim ve sıfatların en yüce hâli ise şüphesiz Allah’a aittir. Allah’tır. Hakikati, bize bildiren ise Peygamberler, peygamberliğin zirvesi Hazreti Muhammed (s.a.v.) ve dolayısıyla da kutsal kitaplar ve zirvesi Kur-ân’dır.

Öte yandan düşünün ki; kul cömerttir ama o cömertliği bahşeden, bir ana yapı yok mudur?  O hâlde bahşetmekle bu kaynak yapı, bahşettiğinde kendi isim ve sıfatı zerrelerini seyran hâlindedir diye nitelendirilir. 

Bu arada şuna da dikkat edelim ki; “insan vardı, Allah ise ona değer kattı” demek, meselenin orta yerinden meseleye bakmak demek. Değer katılmak için hazırlanmış insanı kim yarattı? Yarattıkları arasından değer katmaya kim insanı lâyık gördü? O değeri alabilir, kabullenebilir hâle insanı kim getirdi? O hâlde aşama aşama gelişim oldu. Allah, yarattığını gelişime açtı, gayesini ortaya koymak üzere yoğurdu, şekillendirdi. İnsanı, diğer yarattıklarına nispetle daha üstün isim ve sıfatları zerreleriyle bezedi ve bahşettiklerini mülk diyarında ortaya koyma mücadelesine Allah, tüm yarattıklarıyla birlikte insanı da itti. Böylece insan, donanımına uygun olarak bahşedileni yaşama mücadelesi vermeye başladı. Bu mücadeleyle de bahşedeni andı, O’nu bilmeye, O’nu bildirmeye, O’nu tanımaya,O’nu tanıtmaya, O’na olan sevdayı tutkuyla yaşamaya atıldı. Zîra bahşeden olmazsa o yoktu.  Bütün bunlar ise Allah’ın gayesine hizmet için vardı. Allah’ın gayesi ise; yaratılmışlık için bildirmek istediği zirve hakikatini anlatmaktaydı ki bu da bizleri Hazreti Muhammed (s.a.v.) ve ondan yansıyan nur ile karşılaştırdı. Bu nuru idrâke soyunan, bu yapıdan yansıyanla kendini anlamlandırdığının farkına vardı. Bu yapıdan yansıyanla gelişmeye, kendini gerçekleştirmeye atıldı. Böylece ortaya çıktı ki insan da, cümle yaratılmışlıkta olduğu gibi gaye yapının altında, gaye yapıdan şekillenen ve bu yapıya  hizmete soyundurulan, O’nu dalgalandırmak, O’nu âdeta omuzlarında yükseltmek için var kılınan… Bu ise ilâhî bir sevda hikâyesini anlatıyordu. Allah, hadis-i şerifle buyurdu: “Sen olmasaydın Habîbim ben âlemleri… yaratmazdım.”

Allah’ın insanı kendi cemâlini seyran için yaratması konusuna, Kur-ân’ı Kerîm’de bildirildiği üzere “İnsanın ibadet / kulluk için yaratılması” üzerinden de bakmaya çalışırsak, neler söylenebilir?
Zâriyât sûresi 56. âyet   
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım.”

Allah samettir. Yani her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir. Şüphesiz ki bizim de kulluğumuza, ibadetlerimize ihtiyacı yoktur ama bizim O’na ihtiyacımız vardır. Yaratılmakla, Allah’tan bahşedilenlerle varlık iddiası taşırız, Ondan bahşedilenlerle anlam buluruz. Bu da bizim O’na muhtaçlığımızı ortaya koyar. Bu durum aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın, yarattığı birim aynalarından kendini muhtelif yansımalarla seyran edişini de bildirmektedir.

Yaratılmakla, yaratılmışa yani bizlere; Hakk’ı tanıma, bilme, O’na olan sevdayı yaşama fırsatı sunmaktadır. Özyapı dediğimiz birimliğimize bahşedilen nurun, Küllî hakikatine çekilişinin de bir sonucu olarak, mülk diyarında da sevgiliyle olmak arzusu doğar. Bu sebeple de öz, mülk diyarına taşmak ister, üzerini saran nefsanî örtüden –sığlıklarından- kurtulmak ister, muhtelif yaratılmışlık aynalarından muhtelif tecellileriyle sevgiliyi tanımak, bilmek, Onunla olmak, Onunla kaynaşmak, Onunla çağlamak, bütünlenmek, O’na kavuşmak ister.  Bunun da sonucu; yaratılmış her zerreden, o zerreye bahşedilmiş olan hakikat nuru, mülk diyarına taşma eğilimindedir gerçeği ortaya gelir. Yönelişlerimiz daima Hakk’ı arayışı bildirir ve idrâkinden aciz de olsak daima yüzümüzü Hakk’a çevirdiğimizi, O’na yöneldiğimizi gösterir. Her zerreden yansıyanla, şekillendikçe –geliştikçe- karşımızdakinin bizim için ne ifade ettiği üzerinden yöneldiğimiz gerçek sevgilinin, özde olduğu ortaya çıkar. Özün, Küllî hakikatine çekilişi, bizi de bir bütünlük hâlinde öze çekmekte, özün dışa taşma arzusu ise; Küllî hakikate olan aşkı, her boyut üzerinden yaşama ve birlenme hâdisesini işaret etmektedir.

Bizi bizimle barıştıracak, kimliğimizi buldurup bu kimliğe uygun harekete salacak, içinde bulduğumuz nefsanî seviyeye basamaklar aştırıp onu öze büründürecek, böylece birim kılınmışlığımızı anlamlandıracak, güzelleştirecek, huzura, doyuma ulaştıracak yapı, ibadetlerle disipline oldukça ortaya çıkar. Sığlıklarında kalsak dahi; ibadetle “Allah vardır” bilinciyle sarsılıp bu bilinçle yaşama dalınır. İbadetler, Hakk’ı bilişle, O’na boyun eğiş, sığınış zevkiyle güzelleştirir, şekillendirir, yol aldırır. Biz güzelleştikçe, iyi, doğru oldukça, birimliğimize bahşedilmiş olan hakikat boyutu da, safiyetiyle birim kılınmışlığımızda yükselir. Yükseldikçe de birime bahşedilen ve birim aynasından mülk diyarına yansıyan, dünya kirinden, pasından uzaklaşır. Böylece Yaratan, yarattığı birim aynasında, o birimine bahşettiği boyutu, dünya kirinden, pasından azat seyran hâlindedir niteleyişine varılır.

O hâlde ibadet ve kulluk kavramlarımızı sığ seviyelerden de kurtarmak gerekmektedir. 
Kulluk; idrâkimiz ölçüsünde söyleyelim ki; bahşedilen donanımla hareket edip bahşedileni gerçek hâliyle içinde bulunduğumuz mülk diyarına taşıyıcılığımızı ve bu yoldaki gayretimizi ortaya getirir.
İbadetlerimiz ise; disiplin oluşturup doğru yolda yürümek için Allah gerçeğiyle bizi yüz yüze bırakır, sarsar, üslup kazandırır. Ödül ve ceza gibi hususlar ise doğru yolda yürümek, bahşedilen gücü ortaya koymak için teşviklerdir ancak başarısızlıklarımız aslımıza –kendimize, özümüze- ihanettir. Her birimin esası Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanır. Her birimizde özyapı diyebileceğimiz hakikat nurundan bir zerre boyut vardır. Bu boyutla aramıza uçurumlar koyduğumuzda ikilik hâlindeyizdir ve bu bizi çıkmazlara sürükler, kendimizden -aslımızdan özümüzden- uzaklaştırıp farklılıklarımıza gömer.  Allah, şüphesiz ki Âlimdir.  Hep söylediğimiz gibi, kimin nefsine gömüleceğini, kulluğunu yaşamaktan aciz kalacağını, kimin kendisine bahşedilen donanımı gerektiği gibi değerlendirip hakikat ufuklarını aşarak derinleşip âleme güzellikler yansıtabileceğini bilendir fakat yapıp ettiklerimizle Allah bizi, bize gösterir. Hâlimizi kabulleniş için adaletini sergiler ve bulunduğumuz Hak ile bir ve beraber oluş seviyesini yapıp ettiklerimiz eliyle mühürletir.

Câsiye sûresi 22. âyet:
(Esirgeyen ve Bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Ve Allah, gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Ta ki her benlik, kazancının karşılığıyla, hiç kimse zulme uğratılmaksızın, yüz yüze getirilsin.”

“Âdem var iken bilmeyen, Allâh’ını bilmez!
Maksad ne imiş âleme gelmekten, o bilmez!” diye niçin denilmekte?
Âdem; insan  -insanoğlu, insan evlâdı, beşer- demek… İnsan ise; Allah’ın kulu, yarattığı, Allah’ın lütfedip isimleriyle zenginleştirdiği demek, Allah’ın, peygamberlerle, peygamberliğin zirvesi Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile Kur-ân ile muhatap kıldığı demek…  İnsan, kimliğiyle barışamadığında, kimliğine uygun davranamadığında daima hüsranda ve batakta...
Fakat insanlığını ortaya koyabilen ise gerçek Âdem… Aydınlanan ve kendisinden yansıtılanlarla aydınlatan…  

Eğer Âdem, âdemliğine tutunup da yollar aşamıyorsa yazık ona.
Yollar aşmış olandan yansıyana kendini kapatmışsa, yerine de -sığlıklarına da- mıh gibi çakılmışsa, yine yazık ona.
Zîra diğer yaratılmışlar, âdeme bahşedilen kadar zengin isim ve sıfat zerrelerine sahip kılınmamışken, kendilerine bahşedilen donanımla kendilerini gerçekleştirmeye soyunuyorlar da bir âdem donanımına bu kadar duyarsız.

İnsan donanımını değerlendirmekte aciz olan ama bilhassa bahşedilen irade, idrak vasıflarıyla ve dereceleriyle de zengin olan ve bu zenginlikten gerektiği gibi istifadeyi başarırsa da hidayet nuruna tutunup Hakk’ı bu zenginlikle, bu zenginlik üzerinden bilecek olan. Yaratılışındaki maksadı çözebilecek olan.

Geldiğimiz şu noktada yaratılmışlığımızdan maksat nedir dersek ne söylenebilir?  
Yaratılmaktan maksat kabaca söylersek; birimin kendini mülk diyarında gerçekleştirmesidir ki bu kendini tanımayı, bilmeyi, kendini tanıdıkça, bildikçe Rabbini bilmeyi ortaya getirir.

Allah buyurur:
Şûrâ sûresi 15. âyet – (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) "…Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!"
Doğru olan yolda yüründükçe, bahşedilmiş olan hakikat zerresi boyutuna yöneliş gerçekleşir. Özden farklılıklar, özdeki hâle büründürülmeye başlanılır.  Böylece kendimizi biliş, lâyıkıyla gerçekleştiriş çabasının, özümüzü tanıyışı bildirişi ifadelendirdiği ortaya çıkar.

Bu ise özyapıyı tanıyış üzerinden Hakk’ı tahsili, Hakk’ı seyranı anlatır. Öze kavuşma yolunda aşamalar kaydedildikçe, bahşedilen hakikat boyutu kirden, pastan azat, mülk diyarına zuhur eder. Bu aynı zamanda bir aşk hikâyesidir. Zîra her neye el uzatırsak uzatalım, ondan yansıyanla muhatap olmakla “bana onu anlat, bana onu tanıt, bildir” diyen bir hâldeyizdir.

Her neye el uzatırsak uzatalım o, o birimden Cenâb-ı Hakk’ın bildirmek istediklerini bildirir ki bu bizi Hakk’ın muhtelif görünüşlerini tahsile yöneltir. Bu yönelişimizle de aşk ile Hakk’a çekilmekte oluşumuz ortaya çıkar. Biz her nefes, bahşedilen isim ve sıfatlarla, içinde bulunduğumuz nefsanî mertebeye de uygun olarak muhtelif hedefler seçer, yönelişler sergileriz. Zorla dahi olsa, istek skalasında bir noktada yer alarak adımlar atarız. Karşımızdakini ancak bize bahşedilen kapasitece algılayabileceğimiz gerçeğinden hareketle de çekildiğimiz, esasen özyapımızdır.  Her şey, Hakk’ın eseridir Hak’tandır, şüphesiz özyapımız da Hakk’ın eseridir, Hak’tandır. Yaratan da, yarattığını kendinden zerrelerle bezeyen de, yarattığını kendine çekin de Cenâb-ı Hak’tır.

Hâl bu olunca; cüzî hakikat, Küllî hakikatin kendisine bahşettikleriyle Küllî hakikatine çekilendir, ona koşandır.
Küllî hakikat; aşk olan, aşkı sergileyen, aşk ile yaratan, aşk ile dağıtan –bahşeden- böylece aşk ile devranı başlatan, aşk ile devrana yayılan, aşk ile yarattığında cemalini seyran eyleyen, aşk ile yarattığını kendine çekip alandır.
O hâlde yaratan ve yaratılan her daim muhtelif seviyeler üzerinden bir ve beraber olandır. Allah, şüphesiz ki her nefes şah damarımızdan da yakındır ancak yaratılmakla şayet dünya batağına saplanmışsak, biz bu hakikate duyarsızızdır. Oysa insandan aslına uygun hareket etmesi, önüne sunulan hayat şemasını aslına uygun işlemesi beklenir. Aslına uygun hareket edemedikçe de insan, kendine ihanet hâlinde ve yaratılış maksadından da uzaklara düşmüş demektir.

Yaratılmış her şeyin -her zerrenin- insanın emrine verilmesi hakkında âyet var mı? Varsa bir iki örnek verilebilir mi?
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Bakara sûresi 29. âyet:
"O (Allah) ki; yeryüzündeki şeylerin hepsini sizin için yarattı, sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. O, (her şeyi bilen) Alim'dir."

Câsiye sûresi 13. âyet:
“Göklerdeki ve yerdeki her şeyi kendi katından (bir nimet olarak) sizin hizmetinize verendir. Elbette bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.”

Şiirde de geçtiği üzere nefsinde ve eşyada Allah’ı görmek nasıl mümkün olabilir? Bu konuda yol gösterici âyetler var mıdır?
Dilerseniz muhtelif âyetlerden idrâkimiz ölçüsünde bir iki cümlelik sonuçlar çıkartarak soruyu cevaplandırmaya çalışalım.

En’âm sûresi 103. âyet  
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) –
“Gözler onu fark edip kavrayamaz. Oysaki O, gözleri görür/bilir. O Latîf'tir, lütfu çok olduğu hâlde kendisi görülemez; Habîr'dir, her şeyden haberdardır.”

O hâlde; Beş duyumuzu dünyaya hapsettiğimizde, Allah’ı idrâkte –Allah’ı görücülükte bilişte- yol alınmaz.  Üstelik Allah, öyle yücedir ki yaratılmış, Küllî hakikatinin karşısında nedir?  Yaradan’ı –Küllî boyutu- bir dilim ekmeği gördüğümüz gibi görebilmeyi mi düşünmüştük acaba?

Yusuf sûresi 96. âyet
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Müjdeci gelip gömleği yüzünün üstüne bırakınca, gözü derhâl görür hâle geldi. Yakub: "Ben size demedim mi? Allah'ın izniyle sizin bilmediklerinizi bilirim." diye konuştu”

O hâlde; sevgiliyi müjdeleyen sevgiliyi bildirdiğinde, başka bir diyişle de Hakk’ı müjdeleyenden –bildirenden-  açığa çıkartılanlar bize değdiğinde, yol gösterdiğinde, bakışlarımız da derinlik kazanır, gözümüz açıldıkça açılır.
Bakara sûresi 20. âyet          
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)  
“Şimşek, neredeyse gözlerini çarpıp götürüverecek. Kendilerine her aydınlık sunduğunda, orada yürürler. Üzerlerine karanlık binince çakılıp kalırlar. Eğer Allah dileseydi, işitme güçlerini de gözlerini de elbette alıp götürürdü. Çünkü Allah her şeye Kadîr'dir.”

O hâlde; kahır fırtına misali bir imtihan olarak belirir, aynı zamanda da nefsinin sığlıklarına esir düşeni isyana -karanlığa- sürüklerken, nefsinin sığlıklarından uzak olanda Hakk’a sığınışı tetikler ve ilerleme fırsatı sunar. Bu ise yolun aydınlanışını, Hakk’a bağlanışı, teslimiyeti ortaya çıkartır. Böylece Hakk’ın nuruyla aydınlanma doğar.  Bu aydınlıkla adım atanlar, görücülük, duyuculuk vasıflarını kaybetmekten kurtulurlar, görücülük duyuculuk vasıfları derinleşir, karanlığın yol kesiciliğinden sıyrılıp göz, ufku gösterir buna uygun mülk diyarında da fiiller işlenmeye soyunulur.    

Kıyâme sûresi 22-25 âyetler  
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)  
“Yüzler vardır o gün parıltılı,/ Rabbine doğru bakan./ Ve yüzler vardır o gün, asık/buruk, Kendisine, bel kıracak bir hesap yöneleceğini sezinler.”

O hâlde; Allah’a yüzünü çevirmiş, O’na bakan, Allah’ın nuruyla ışıldar.
Allah’a baktığının bilincinden aciz olan, O’na yüzünü dönmesine rağmen neye yüzünün dönük olduğunun idrâkinde değildir. O’na bakmamak O’nu idrâk etmemek için çaba hâlindedir. Hakikati inkâr ile fiillerini işleyen hakikat ayan oldukça başına geleceklerden endişeye düşer.  Peki ya bahşedilen donanımla gözlerdeki perde açılabilseydi, kulaklardaki sağırlık giderilebilseydi!  Yaratılmışın cüzîliği nispetinde fark edebileceği hakikat neydi?

Mutaffifîn sûresi 15. âyet
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“ - Hayır! Onlar o gün Rablerine karşı tam bir şekilde perdelenmişlerdir.”

Yine bu âyet-i kerimeden de yola çıkarak düşünelim: Rabbine karşı perdelenmiş olanlar kim? Allah’ını unutan, Allah’ı görücülükten, idrâk edicilikten uzak düşen. Peki ya bahşedilen donanımla perdeyi açmış –yırtmış- olanın hâli ne?

Ne kadar perde yırtılıyorsa -nefisten ne kadar azat olunabiliyorsa- o kadar özyapı ile yani Hak ile bütünleşip Hakk’ı idrâk yolunda adım atmak mümkün. Bu ise beş duyuya hapsolmayıp gönlü hakikatine açmak demek… Bunun neticesinde ise birime bahşedilen hakikat boyutuyla bir ve beraberlik üzerinden âleme bakmak, bakılan her noktada Yaradan’ı seyrana dalmak gerçekleşir ki bu Hakk’ın sesini duymak, aslî yapıya uygun davranma gayretiyle yol alıp Hakk’ı özde bulmak, özü sözü özyapıda bir olup -içi dışı içyapıda bir olup- baktığımızı görme gayretlerini bildirir.

Bakmak ve görmek birbirinden farklı iki kavram olarak değerlendirildiğinde ne söylenebilir?
Dünyaya -mülk diyarına- açılan penceremiz diye niteleyebileceğimiz gözlerimizi açık, baktık bir takım nesneler gördük hatta bir ayna yardımıyla kendimizi gördük. Siz gördünüz, ben gördüm, o gördü hatta tıbbî açıdan görücülük vasfı taşımayan da aynı noktaya baktı ve baktığından bir takım sonuçlar çıkardı. Hepimiz ise aynı göze sahip değildik ki gördüğümüze en azından farklı noktalardan bakarak hatta gördüğümüzün bizim için ne ifade ettiği noktasından hareketle gördüğümüze değer yükledik. O hâlde ortaya çıktı ki aslında her birimiz karşımızdakini, (baktığımızı) kendimizce algılamaya yönelmiştik. Karşımızdan yansıyanı emerek, gördüğümüzü bilincimize gönderdik. O bizim bilincimizde şekillendi ve bize derûnumuza yönelik yolculuğumuzda bildirdikleriyle, gösterdikleriyle hizmet etti… Mesele ise esasen gönül gözünün uyanıklığı… Gönül gözü uyanmayınca kim bakar da baktığını görür acaba?

Derûna gerçekleşmekte olan seyirde; gönül gözü, hakikati gözler, hakikate yol aldırır.  Derinlik âdemdedir ve her zerre -buna âlemler de dâhil-, âdemin derûnuna yolculuğuna hizmettedir.  Bu sebeple âdemler şüphesiz âlemdedir -mülk diyarındadır- ve seyran hâlindedir ama  âlemler esasen  âdemde gizlenir. Baktığının, gördüğünün ne ifade ettiği, onda neyi açığa çıkardığı noktasından hareketle seyranı, esasen derûnuna olan yolculuğunu bildirmektedir. 
Her canlı kendisini gerçekleştirmek için mülk diyarındadır.  Buna da, kendisine bahşedilen donanımla soyunur. Ancak kendini gerçekleştirmekte zayıf kaldığı her an, bulunduğu seviyeden aşağı düşer ki artık bunun bir noktadan sonrası insanı; hayvanlık, bitkilik hatta taşlık, kayalık, topraklık boyutuna indirir. Bu sebeple de şiirde de geçtiği üzere nefsinde, eşyada Allah’ı bulmak, görmek insanın yapabilirlikleri arasındayken bunda zayıf kalış seviye kaybına sebeptir denilmektedir. Hatta hâl bu olduğunda yani; vasıflar doğru değerlendirilemediğinde  “insanlar hayvan gibidirler hatta onlardan da daha da aşağıdadırlar” mealindeki âyet-i kerimenin muhatabı –öznesi- olunabileceği gerçeği de şiirde işaret edilmektedir.  

Orijinal mısrâda geçmekte olan “Ülâike ke’l-en’âm” ifadesiyle ne kast ediliyor?
Araf sûresi 179. âyet
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.”

Âdem, bir deve kadar kuvvetli olmayabilir ama kendince o da yük taşıyabilir. Âdem, bir aslan kadar parçalayıcı olmayabilir ama o da karşısındakini kendince yırtmayı, parçalamayı, kırmayı, dökmeyi hatta efelenmeyi, kendini kral ilân etmeyi becerir. Âdem bir kuş gibi uçamasa da şiddetli bir rüzgâra nasıl direnebilir! Âdem, bir balık gibi yüzemese de denizde, okyanusta kulaç atan kimdir? O hâlde âdemde öyle bir hâl var ki;  bilinci ile yaratılmışların üzerinde yükselmekte, zekâsıyla yaratılmışlıktan istifadeye yönelmekte, yeri gelince uçaklar, gemiler yapmakta yeri gelince nice hayvanları emrinde kullanmakta, yeri gelince bir takım özelliklerini geliştirip ortaya koyup sanatla da sporla da buluşmakta.

Bununla birlikte nasıl ki meleklerin birbirinden farklılıklarını teşhis edebilecek yapı, âyette bildirildiği üzere âdem kılınan için söz konusu ise; mülk diyarında da kediyi kedi, köpeği köpek… olarak teşhis edebilecek yapı da âdemde söz konusu. Üstelik kedinin yavrusunu besleyişinde, koruyuşunda; merhametten, hıfzedişten muhtelif zerreler ortaya geliyor. Biz bunu kendimizde keşfettiğimiz benzer isimler üzerinden algılamaya çalışıyoruz. Kediyi kedi, köpeği köpek…  olarak algılayabildiğimiz gibi onlardaki hâli de idrâkimiz ölçüsünde kavrayabiliyoruz. Hatta kedi köpek örneği üzerinden söylersek; yeri gelince gerek taklit, gerek mecazî anlamda kedi köpek gibi de olabiliyoruz. Ama biz ne kediyiz, ne köpeğiz, ne balığız, ne deveyiz. O hâlde cümle yaratılmışlık seviyelerini, isim ve sıfat kümelerinin oluşturduğu birimsel basamakları, insan tanıyan, donanımında hisseler barındırıp bunların üzerinde yükselen.  Üstelik karşısına o güne kadar hiç bilmediği bir birim -bir canlı da- çıksa ve adına “A” da dense “B” de dese insan, o birimden açığa çıkmakta olanı kendisine bahşedilenler ölçüsünde,  kendisiyle kıyaslayarak algılayabilir durumda.  Bu da insanın zengin kılınışına ve yaratılmışlığın yeryüzündeki zirvesi oluşa, Hakk’ın yeryüzündeki halifesi kılınışına, kapsayıcılığına, kucaklayıcılığına bir vurgu… O hâlde insan, zenginliğine bakarak, bu zenginlikten istifade edip de hakikatine yönelemiyorsa, düşünemiyorsa, hissedemiyorsa, araştırıp basamaklar aşamıyorsa, önüne sunulanları  bir ileri boyuta taşıyamıyorsa,  donanımına uygun hareket eden değil, zîra insanlık seviyesinden pek beride. Hâl bu olunca da şiirde de geçmekte olan “Ülâike ke’l en’âm” âyeti  karşımıza çıkmaz mı? Üstelik bakın Kur-ân’da ne de bildirilmekte.

Fâtır sûresi 39. âyet
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Sizi yeryüzünde halefler yapan O'dur. Nankörlük edenin nankörlüğü kendi aleyhinedir. Kâfirlerin küfrü, Rableri katında öfkeden başka bir şey artırmaz. Kâfirlerin küfrü hüsran ve yıkımdan başka bir şey artırmaz.”

“Abdest-i şerîatle (edep aşkla) girip bâğ-ı tarîka,
Hayretlere dal, kendini sal bahr-i amîka!” mısrâlarından hareketle öncelikle şunu sorarsak
“Şeriatle abdest almak” ne demek?
Burada nasıl abdestsiz namaz olmazsa şeriatsız de tarikat olmaz deniliyor.  Abdest ne demek buna bakarak, dilerseniz yolumuzda ilerleyelim.
Abdest temizlenmek, temizlik demek.
Mâide sûresi 6.âyet
 (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
"Ey îman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, topuklarıyla beraber ayaklarınızı yıkayın..."

Abdest bildiğiniz üzere besmeleyle yani Allah’ın merhametine, esirgeyip, bağışlamasına sığınıp temizlenmeye niyet etmekle başlıyor. Abdestin madde cephesi –fizikî boyutu- olduğu gibi bu boyutun işaret ettiği bir de mânâ cephesi bulunuyor.

Mesela su ile veya mecbur kalındığında toprak ile temas ede ede arındırıcılıkla kuşanmak hedef ediniliyor.  Bunun için de bir dizi temizlik hamleleri sergileniyor. Bunun nasıl olacağı da  İslâm çatışı altında Kur-ân’la, Peygamberimizle bildiriliyor.  Her bir fizikî hamlenin ise idrâk zenginleştikçe bildirdiği mânâ boyutunda nice derinlikleri var.
Gücümüz nispetinde ve kısaca buna da değinmeye çalışalım, hatta madde ve mânâ arasındaki irtibatı örneklendirelim.

Ağzımıza ellerimizle su alıyoruz ve ağzımızı temizlemeye yöneliyoruz. Böylece madde cephemizi temizlediğimiz gibi kötü konuşmalarımızdan, kalp kırmalarımızdan, dedikodudan kirlenmişliğimizi bertaraf etmeye uğraşıyoruz. Allah adını anan ağzımızın üzerindeki kiri, pası arındırmaya çabalıyoruz.

Boğaza su alıp boğazımızı temizliyoruz. Böylece haram lokma yutmamak için onu sıvıyoruz, yutulmuşluklarımızdan arınmak için gayreti kuşanıyoruz.

Burnumuzu yıkıyoruz.  Hakk’ın kokusunu aldırmayandan temizlenişe yöneliyoruz.

Yüzümüzü yıkıyoruz. Karalıktan uzaklaşıp Hakk’ın nuruyla parlamaya adım atıyoruz. Kollarımızı yıkıyoruz. Harama, yanlışa, hataya uzanmışlıktan korunmaya, pisliklerimizden arınmaya uğraşıyoruz.

Başa mesh veriyoruz.  Davranışlarımızdan olduğu gibi, aklımızdan, fikrimizden dahi kötülükleri atmak için gayrete soyunuyor, Hakk’ı görmek, duymak, hissetmek buna göre de hâl tavır geliştirmek için idrâkimizi açmaya çabalıyoruz.

Ellerimizi tekrar yıkayıp kulaklarımızı temizliyoruz. Hakk’ın sesini duyurmayandan uzaklaşmaya yöneliyoruz.  

Boynumuzu sıvazlıyoruz gayreti kuşanıp takdiri Hakk’a bırakıyor, huzurunda boynumuz kıldan incedir diyoruz. Yakma, ateşlere atma diye niyaz ediyoruz.

Ayaklarımızı yıkıyoruz. Allah’ım doğru yoldan ayırma, yoldan sapanlardan kılma, yoldan sapmışlıklarımızdan arındır, doğru yolda yürüt, doğru adımlar atabilmek için güç, kuvvet ver niyazında bulunuyoruz.

Ama kuluz, şüphesiz ki eksiğiz, hatalıyız,  günahkârız ancak abdest ile temizlenerek maddî manevî gayrete soyunanız, ibadetlerimizle disipline olup, her nefes Hakk’ın huzurunda olanız. Bu bilince vardıkça hem abdestin hem namazın mânâsının da hayata yerleşmiş olması gerekiyor. Her bir ibadetimizle bir adım daha iyiye, güzele yönelmek için bir enerji yumağıyla kuşandığımızın farkına varıp buna göre davranışa yönelmek icap ediyor. Şayet bakmasını bilirsek de abdestin nefisten arınma gayretinin de bir sembolü olduğunun idrâkine varılıyor. 
Şiirde abdestin şeriatla alınması nispetinde, tarikat idrâkine yönelişin olabileceği ifade ediliyor ki bu da bize kuralları işaret etmekte. Dilerseniz bu noktada da şeriat meselesine bakmaya çalışalım. 

Şeriat; tarihsel yapı içinde hangi mânâda kullanılırsa kullanılsın netice itibariyle kural demek. Kurallara yaslanıp, onlardan destek alıp, onları hayata doğru ve yerli yerinde uyarlama gayretiyle ancak deryalara açılmak mümkün. Zîra trafik kurallarını bilmeden, onları yerli yerinde,  uygulamaya soyunmadan trafiğe çıkarsanız başınıza çok iş gelebileceği gibi şeriatsız derinliklere açılmaya kalkıştığınızda da başınıza çok iş açarsınız. Neden? Çünkü kuralsız yürüyorsanız, başlangıçta bu laubalilik doğurur, arkasından disiplinsizlik olur. Bunun arkasından hata, yanlışlık derken,  bunun da arkasından hak hukuk çiğnemek, saygının yitirilişi oluşur. Bunun da arkasından Allah’ı unutup da hareket ediş başlar. Mesele bununla da bitmez. Artık kendine tapınma kendini daima haklı ve üstün hatta öncelikli özellikli görme sürecine geçilir. Hâl bu olup da bir de parayla, pulla, şanla, itibarla, şöhretle ya da akla gelir gelmez herhangi bir öğeyle yakalanan gücün istismarına gidildikçe,  sözüm ona Allah muhabbeti –sevgisi- de nefsin sığlıklarına gömülür. Bu ise mahiyetten uzaklaşmayı bildirmektedir. Oysa o kuralların bir hedefi yok muydu? Yoksa hedef, kuralları uygulamak için trafikte olmak mıydı?... Şeriat basamağı doğru değerlendirildiği nispette tarikat basamağına geçiş yaşanır. İdrâk artıp gelişim olduğu nispette de daha önce de bahsi geçtiği üzere hakikat ve marifet kapılarının da açıklığının farkına varılır.

Bununla birlikte bazı kaynaklarda ilgili mısrada geçen “şeraitten abdest almak” ifadesi yerine edep, aşkla ifadesi de yer almakta.  Bu da yine şeraitteki derinliği gösterir.   Zîra edep, kuralları işaret etmektedir. Kabaca söylersek edep,  eline, diline, beline sahip olmak demektir. Bunun için ise bir takım görünüşler, tatbikler zuhura gelir, kurallar oluşur.  Tasavvuf bunları Allah için, Allah aşkıyla yerine getirişi zevk edindirir ki bu kurallardaki aşka işarettir. Aşk ile yoğruldukça kuralların önemi, görevi ortaya gelir, hedefi kendini gösterir. Edepten erkândan aşk ile dem alınarak tarikat bağına tutuş gerçekleşir. Tarikat bağına tutunup tarikat bahçesine girdikçe de çiçeği, böceği ezerek, otu, gülü, sümbülü kopartarak, bülbülü boğarak, onu devirip bunu kırıp dökerek, ilerlemek, seyran etmek nasıl mümkün olur!   Hâl bu ise hangi şeraitten abdest alış söz konusudur acaba?

Tarikat bahçesinde birkaç adım nasıl tasvir edilebilir?
Tarikat bağı, bahçesinde olmak Allah’a giden yolda olmayı ve Hakk’ı tahsil etmeyi, Allah’a olan muhabbeti, sevdayı yaşamayı ve bunu da bir disiplin altında gerçekleştirmeyi anlatır.

Tarikat bağında, bahçesinde kâmil insan dediğimiz bir rehber vardır ki o, o bahçeyi yaşar yaşayışıyla da o bahçede nasıl yaşanacağını anlatır. Seyran başladığında ise rehberin yolunda adımlar atılır. Onun tanıttıklarından, açtığı yoldan yürüyüş gerçekleşir. Bu ise bahçenin sunduklarıyla uyanışı, bakılan noktada o noktanın hakikatini arayışını ortaya getirir. Eserden eser sahibine yöneliş ve bu bilinçle yaşayış bu bahçede teşvik edilir. Bu ise esasen baktığımız noktadan deruna yönelişi tetikler, bizim için taşıdığı mânâyı keşfi anlatır.  Böylece görülür ki tarikat bahçesi, karşımızdan yansıyanla bizde uyananın üzerini açan bir hakikat boyutunu işaret etmektedir.

İlla tarikat bağında, bahçesinde bir rehberle mi yürünür? Bu uğurda kitaplardan edinilen bilgiler yeterli değil midir? Kitabî bilgi de bir çeşit rehber değil midir diye düşünülebilinir.   Bilgi şüphesiz son derece önemlidir. Başa ne gelirse her şeyden önce bilgisizlikten, ilgisizlikten gelir ancak kitaplardan edinilen bilgiler yeterli olsaydı takdir edersiniz ki okula gitmeye gerek yoktu. Üstelik kitabî bilgiyi de anlayacak, değerlendirecek, benimseyecek veya benimsenmemesi gerektiğini fark ettirecek yeterliliğin de olması elzemdir. Bu yeterlilik hangimiz de var! Hele konunun cahiliyken…  

Tarikat yolu bir gönül hikâyesidir. Usta çırak ilişkisi temellidir. Rehber kılınanı örnek alarak bu yolda gelişim gösterilir, şekillenilir. Bu sebeple tarikatlar birer sanat atölyesiymiş gibi değerlendirilebilinir. Fakat burada yontulan şekillenen insandır, insanın nefisidir, nefsinin sığlıklarıdır. Bu kapıda insanlık adına lezzet kazanılır. Yaratılmış, dediğimiz kimdir nedir? Bu yolda birim, aslıyla –hakikatiyle- barıştırılır.  Bahçedeki gezginin nefsini ıslahtan, Allah muhabbetiyle yol almaktan duyduğu zevkin üzeri bu kapıda açılır. Aslî yapısından  uzaklaştıranlardan arınması ona kendini buldurur. Şayet bizim nefsi ıslah gibi bir derdimiz yoksa, tarikat bahçesinde üç beş adım turistlik bir gezide oluşu bildirmektedir. Bu da bilgi sahibi olmayı doğurur veya doğurmalıdır ki önemli bir kıymettir. Ancak edepsizce yürüyüş, tarikat bahçeleri şöyle dursun, kültürünün öğretisi olan tasavvufa da zarardır. Bu sebeple “ben böyle bir dünyanın insanı değilim” denilebilir ama bilgisizlik seviyesinde kalmak problemdir.  Tarikat bahçelerinde edepsizlikle yol alışı kılıfına uydurmak daha da önemli bir problemdir. Ancak bunlar farklı problemli boyutları işaret etse de neticede ortaya yozlaşmayı  getirir. Bu da hem bireysel hem toplumsal felaketlerin habercisidir.

Dolayısıyla tarikat bahçesinde, bahçelerinde gezinti ciddi bir iştir. Tarihsel seyir içersinde tasavvuf kültürüne ev sahipliği yapan yapılar, tarikatlar olarak nitelendirilir ancak şartlar değiştikçe hatta yozluk da belirdikçe saf öğreti bir şekilde bir yerlerde saklanır ama ocaklık eden yapı değişim gösterir. Adı tarikat yerine sözgelimi dernek, vakıf, akademi vs. olabilir ama bir yapı yozluk yansıtıyorsa adının değişmesi yapıyı kurtarmaz. Dolayısıyla da bulunduğu seviyeye uygun cevap gelmesi de son derece doğal değil midir? Zîra sistem böyle işler. Cevaplar görünüşte nereden gelirse gelsin özde Hakk’ın muradıdır. Hak muradını yarattıkları vasıtasıyla işlemektedir ve bununla birlikte başımıza kiremit düşme tehlikesi var diye, nasıl yolda yürümüyor değilsek, hem kültür hazinelerine hem oluşumlara duyarsız kalmak bence doğru değildir ama biliyorum ki benim bu sözlerim de kâinattaki basit bir çınlamadan ibarettir.

Şeriatten abdest alıp tarikat bahçesine girerek adımlar atıldıkça hayretlere dalınması, hayretlere daldıkça aşka gark oluş, aşk ile yol alış hakkında ne söylenebilir? Somut olarak hâli örneklendirmek mümkün müdür?  
Dilerseniz namaz örneği üzerinden ilerleyelim.
Namaz her Müslüman için farzdır. Ancak insan, tavuk mu? Başını yere eğsin kaldırsın da maksat hâsıl olsun?
Secdeye görünüşte bedenimiz varır ama bedenimiz bir bütünsellik içindedir ve bu bütünsellik üzerinden secde yaşanır. O hâlde bilincimiz de dolayısıyla da duygularımız da ne kadar Hakk’ın huzurunda eğiliyorsa, o kadar secdemiz gerçekleşir.  Bu sebeple düşünen hisseden insan somut olarak gerçekleştirdiği secdenin işaret ettiğini yaşamaya yönelendir. Bu ise hayata;  Hakk’ın huzurunda baş eğişle,  sığınışla, yaratılanın Yaradan ile ancak anlam bulduğu bilinciyle yaşamakla yansır. Böylece o güne kadar üzerinde hiç düşünülmemiş konuların bir bir üzerleri açılır, açıldıkça Allah’ın azameti, zenginliği karşısında hayretlere dalınır. Bakılan her nokta, Hakk’ın eseri oluşu anlatır.  Yaratılmışlıktaki zenginlik üzerinden Hak tahsiline soyunulur.  Bu ise esasen ilâhî bir aşk hikâyesini bildirir. Aslî yapımız fark edildikçe bütün bunlar özümüzü tanımaya, bilmeye, ona muhabbet ile çekilmeye vesile olduğu görülür. Özde ise Cenâb-ı Hak’ın nurundan bir zerre gizlenir.  Yüzeysel bir bakışla değerlendirilen insan, aslında ne büyük bir zenginlikle bezelidir. Özündeki hâle büründükçe insan, kendine şaşar, hayretlere dalar, kendini keşfettikçe, yaratana, donatana, lütfedene yani Rabbine, Rabbini bilişe koşar. Rabbini bilişe yöneldikçe de kendisine bahşedilen şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kapısı diyebileceğimiz idrâk basamaklarının da farkına varır.

Dilerseniz geldiğimiz bu bölümde bu basamaklara sadece insanlar mı sahip kılınmıştır sorusuna cevap arayarak da bakmaya çalışalım ve hayret deryasında yol alışı hem böylece bu konu üzerinden de örneklendirelim hem  de sürdürelim.

Şeriat basamağı; Kuralları, şeklî unsurları anlayabilirlik ve onları yerli yerinde kullanabilecek hâl, şeriat basamağını anlatır. Kuşlar sürüsüyle uçar. Kuşun sürüsüyle uçması onlar için kuraldır. Demek ki kendilerine sunulmuş olan isim ve sıfatların oluşturduğu kabiliyet nispetinde kuralları ortaya koyabilecek, anlayabilecek, uygulamayabilecek yapı onlarda da var.

Her nefes; isteyip, dileyip, arzu edip, yönelişler sergileriz. Yöneldiğimiz her zerreden de bir takım yansımalar hatta bir değil nice dersler alırız. Bu da tarikat basamağını işaret eder. Allah bildirmek istediği hakikatini yaratıklarını aracı kılarak bildirir, vereceği derse de bizi yönlendirir. Bu hâl de hayatımızın her anına nakış gibi işlidir. Üstelik bir kedinin, yanan sobaya patisini değdirdiğinde patisinin acıyacağını, yanacağını bilmesi bile o kedi için alınmış bir derstir. Nice hayvanların ehlileştirmesi, çayır mera ıslahı, bataklıkların kurutuluşu vs. yine tarikat anlayışının izlerinin insan dışındaki yaratılmışlıklarda da olduğunu gösterir. Hatta çiçeğe dahi azıcık iltifat ettiğinizde şenelmesi, karşılıklı sevgi –muhabbet- izharı değil midir? Bir palmiyenin gölgesinde güneşten korunuş dahi tarikat kapısının muhteviyatından lezzetler bildirmektedir.

Hakikat; Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini cümle yaratılmışın O’nun nurundan zuhura geldiğini bilmek,  bu bilinçle yaşamak ve O’na dönüleceğinin farkında olmaktır.  Her bir zerreden bir takım isimler, sıfatlar yayılır. Bu Hak’tan lütfedileni aktarma gayretini anlatır. Dolayısıyla da hakikatin dışında bir yapı söz konusu değildir. Bir arıda, bir çiçekte, bir böcekte hatta bir sivrisinekte bile Hakk’ın kudreti seyran edilir. O hâlde zerre, Hakk’tan gayri nasıl değerlendirilir!?

Bir diğer kapı olan marifet; tatbik safhasıdır. Sunulan isim ve sıfatlarla her bir zerre, kendisini gerçekleştirmek için vardır. Kendisini sergileyişi marifeti anlatır. Taşın taşlığı bile ondaki isim ve sıfatların marifet olarak yansıyışıdır. Çiçeğin açması, kuşun uçması, insanın insanlığını ortaya koyması hep marifeti bildirir.

Bir grup âlimin dediği gibi son kapı hakikat kapısı olarak da düşünülebilinir. Zîra yaratılmış, Yaradan’ın varlığında yoktur. Yaradan’ın varlığıyla anlam bulur. Dolayısıyla da bütün idrâk kapıları, tek olan o yüce hakikatten var olduğu gibi, o yüce hakikat ile de anlamını giyinir. Yüce hakikat dilediği anda da dünya planından yarattığını çeker alır ve ortaya koyar ki Baki olan yalnız Allah’tır.

Kapı benzetmesi üzerinden yapılan bu değerlendirişte şu hususun da altını çizelim; Takdir edersiniz ki bir kapıdan geçtikten sonra ancak başka bir kapıya varılır anlayışı doğru değildir. Bütün bu idrâk kapıları yaratılmışta, muhtelif seviyelerde açık olup birbiri içinden dengelenir. Mesela hakikat kapısı ne kadar açıksa o kapıdan ne kadar yağanlar fazla ise o kadar birimin zenginliği söz konusudur ve diğer kapılar da ona göre şekil alır. Mesela marifet ne kadar ortaya çıkıyorsa, şeriat de -kurallarla yol alış da- o kadar yerli yerinde açık bir kapıdır.

Bu izah ışığında da bir kez daha görülür ki; Hak bilinciyle bakış açısı kazanıp aşk ile yoğrulup, bilgi ile ziyadeleşip, tatbik zevkine atıldığımızda hayretlerden hayretlere dalmak doğaldır. Üstelik aşamalar kaydettikçe, hayret deryasında daha da derinliklere ulaşılır. Her nefes Allah aşkıyla “Allah” diyip bu bilinçle yaşamda bir adım bir adım daha atıp yeniden yeniden ve yeniden devrana dalış yaşanır.

“Vechinle bütün uzvunu yu, kalmasın hiç kir!
Gaflet ile cehl hem de sivâ olmasın hemrâh!
Ağyârı fikir eyleme, aşk bahrine dal, gir!
Göz, cümlede Allâh’ı görüp olmaya gümrâh!”
Kurallarla; edeple, aşkla şekil aldıkça artık öyle bir hâl karşımızda ki bu içinde bulunduğumuz idrâk seviyesinden nice düşünce duraklarını ortaya getirmekte ve bu duraklara göre şekillenerek nefisten arınmışlık ölçüsünde de mülk diyarında görünüşler ortaya gelmekte. Böylesi bir seyirde ise güzelliklerin seyran edildiği bir kâmil ile dostluk büyük nimet. Onun rehberliğiyle, örnek alınışıyla, ilerleyiş büyük emniyet.  Şiirde böyle bir nimete kavuştukça yıka yüzünü uzuvlarını deniliyor ki; abdest konusunda da yer aldığı üzere bu, uzuvların işaret ettiği mânâyla da bütünleşmenin önemini bildirmekte.  Yüzün, bedenin Hakk’ın nuruyla parlaması, kendini gerçekleştirerek aslî yapıya koşmak artık bir zevk…  Ama yine gaflet, yine cehalet, yine isyan… Ne de olsa adımız, sıfatımız insan. Şiirde ise yine bu hâlden kurtuluşun formülü ortaya konuluyor. Hak’tan gayriyi aklına getirme, aşk ile bak deniliyor. Aşk ile bakıldığında hangi zerre, hakikatini inkâr edebiliyor? Her zerre, Hak’tan bahşedilenle varlık iddiasına bürünüp Hakk’tan yansıyanı önümüze seriyor. “Rabbim bana ne söyler, yarattığı zerresiyle ne bildirir, hangi güzelliğini açar, tanıtır, hangi seviyeden yansıyan hangi dersi verir anlatır?” Bir bulmaca, bir keşif macerasıyla âlem tatlanır. Göz, görücülük vasfında derinleştikçe irileşip tuzakları gösterir, göz irileşip âşığı –sevgiliyi- bildirir, ufka yönü çevirip doğru olan yolda ilerletir. 

“Abdestini kim böyle alır kurtulacaktır,
Tûr’unda tenin Allah ile söyleşecektir.” mısrâlarından yola çıkarak sorarsak “tenin turunda Allah’la söyleşmek” ne demek?

Tur Dağı:
Kur-ân’ı Kerîm’de Allah ile Hazreti Musa’nın (r.a.) söyleştiği mekân olarak bildirilir. Tur Dağı, bugün itibariyle Mısır ülkesinin sınırları içinde Sina Yarımadasındadır. Göreceli olmakla birlikte dünya üzerinde güneşin doğuşunun en güzel seyredilebilindiği mekân olarak da nam salmıştır. Çıkılması son derce güç olan bu dağın başta, biz Müslümanlar olmak üzere bütün dinlerde önemi büyüktür. Allah ile Hazreti Musa’nın (r.a.) söyleşisi ise Peygamberimize şöyle bildirir ve dolayısıyla da Kur-ân’da muhtelif sûrelerle birlikte Tâhâ sûresinde de şöyle yer almaktadır.

Allah ve Hazreti Musa (r.a.) arasındaki söyleşi:
Tâhâ sûresinde 2- 36 âyetler - (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) 
“…“Ulaştı mı sana Mûsa'nın haberi?/ Hani, bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti: "Bekleyin! Gözüme bir ateş ilişti. Olabilir ki, ondan size bir kor parçası getiririm yahut onun üzerinde bir kılavuz bulurum."
/ Onun yanına geldiğinde kendisine "Mûsa!" diye seslenildi./"Benim ben, senin Rabbin! Hadi, pabuçlarını çıkar; sen kutsal vadide, Tuva'dasın."/"Ve ben seni seçtim; o hâlde vahyedilecek olanı dinle! / Hiç kuşkulanma ki ben Allah'ım. İlâh yoktur benden başka. O hâlde bana kulluk/ibadet et ve namazını, beni hatırlayıp anmak için yerine getir. /Kuşku duyma ki o saat gelecektir. Onu neredeyse gizleyeceğim ki, her benlik gayretinin karşılığını elde etsin. /O hâlde ona inanmayıp keyfi peşinde giden, seni ondan yüz geri etmesin. Yoksa perişan olursun./

Nedir o sağ elindeki ey Mûsa?" /Cevap verdi: "O, benim asamdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma ağaçtan yaprak indiririm. Onda, işime yarayan başka özellikler de vardır."/ Buyurdu: "Yere at onu ey Mûsa!"O da onu attı. Bir de ne görsün, bir yılan olmuş o, koşuyor... Buyurdu: "Al onu, korkma! Biz onu ilk görünümüne döndüreceğiz. /Bir de elini koynuna sok! Bir başka mucize olarak lekesiz, bembeyaz bir hâlde çıksın./”Böylece sana en büyük mucizelerimizden bazılarını göstereceğiz. /

Firavun'a git; çünkü o, azdı."Mûsa dedi: "Rabbim, göğsümü açıp genişlet; / İşimi bana kolaylaştır."/ "Dilimden düğümü çöz,/ Ki sözümü iyi anlasınlar." "Bana ailemden bir yardımcı ver,/ Kardeşim Hârun'u." /"Onunla sırtımı kuvvetlendir."/"Onu işime ortak kıl.""Taki seni çokça tespih edelim."/"Seni çokça analım."/Kuşkusuz sen, bizi görmektesin./"Buyurdu: "İstediğin sana verildi, ey Mûsa."…”

Bu âyetlerden “tenin turunda Hak ile söyleşmek” mevzuna yönelik, idrâkimiz ölçüsünde çıkarabileceğimiz bazı sonuçlar;

Ateşe meylediş; Yaratılmışın eksiklik içinde olması ve dolayısıyla da ihtiyaç içinde bulunması,  ihtiyacı giderme arzusunu ortaya getirir. Bu ise bahşedilen isim ve sıfatlarımıza uygun olarak seçilen hedeflere yönelme isteğini doğurur. Muhatap olduğumuz her zerre ise, yansıttıklarıyla Hak ile söyleşmeye vesiledir. Zîra yaratılmış her zerreden, o zerreye bahşedilenler yansıma -açığa çıkma- mücadelesindedir.  Yansıyanlar ise Hakk’ın bahşettikleridir.
Peygamberler, Yaradan’ın bahşettiği nuru, mülk diyarına aksettiren en güzel aynalardır –birimlerdir- dolayısıyla da peygamberlik nuru arı, duru, kucaklayıcı, kapsayıcı olandır. Peygamberlik nurunun zirvesi Hazreti Muhammed’dir (s.a.v.). Peygamberlerin Hak ile söyleşisi, bahşedileni doğrudan alışı ve nefisten azat bizlere aktarışı işaret etmektedir. Bizler için nefsanî yenilgilerimize rağmen muhtelif ilhamlar söz konusu iken, Peygamberlerden ilhamın yücesi, -zirvesi- vahiy ile muhataplık zuhura gelmektedir. Bizler, peygamberlik nurunun altındayızdır, eteklerindeyizdir. Allah, şüphesiz ki her birimize şah damarımızdan da yakındır. Allah, bizimledir, bize sesleniş hâlindedir. Hakk’ın seslenişini bize duyurmayan, başka bir deyişle de nefse bulayarak duyuran, bizim dünyaya olan saplantılarımızdır.

O hâlde burada bilmemiz gereken Hak ile söyleşmenin mümkünlüğüdür. Ve bu hâl yöneldiğimiz her zerreden –ki âyeti kerime’de Hazreti Musa’nın yöneldiği ateştir- zuhura gelir. Bize bahşedilen isim ve sıfatlarımız ölçüsünde beliren kapasitemize uygun olarak ve nefisten arınmışlığımız nispetinde ise; yöneldiğimizin ne söylediği, bize hangi dersi verdiği, bize neyi, ne ölçüde anlattığı, tanıttığı belirir ve böylece karşımızdan yansıyanın bizim için ne ifade ettiği üzerinden kendimizi tanıyışa, -özü bilişe- adım atılır.  Bu da Hak ile oluşumuzu ortaya koyar ve böylece nefsimizden arınmışlık nispetinde derinleşen derecelerle Hak ile bir ve beraber oluş boyutundan muhtelif görünüşler âleme taşar.

Hazreti Musa’nın pabuçlarını çıkartışı:
Pabuç, içinde bulunduğumuz bu mülk diyarında yürümek içindir. Yürüyüşümüzü kolaylaştırır, bizi korur, güçlendirir. Fakat dünyaya hastır. Âyette geçen pabuçların çıkartılması, dünya bağlarından uzaklaşmayı anlatır. Bu ne kadar mümkün olabiliyorsa o kadar Hakk’ın sesi nefisten azat işitilir ve doğru yolda ilerletir. Nitekim âyette de dünya bağlarından kurtul da söyleyeceklerimi doğru duy, dinle ve buna uygun da işle mânâsı kendini göstermektedir.

Kutsal vadide oluş- Tenin Tur’unda bulunuş;
Bütün yaratılmışlık, Hakk’ın eseridir. Yaratılmışlığın esası Hakk’ın birliğine dayanır. Dolayısıyla cümle yaratılmışlıkta Allah’ın hakikatinden lütfettiği zerre gizlenir. Cümle yaratılmışlık Allah’tandır.  Allah, yarattığı biriminden, açığa çıkarmakta olduğu isim ve sıfatlarıyla bildirmek istediği hakikatini zuhura erdirir. Bu sebeple beden mülk diyarında böylesi bir kutsallığı taşıyan, bu kutsallıkla bir ve bütün olan ve bu sebeple de kutsal mekân olarak nitelenendir.

Ancak dünyaya bakan cephemizi ifade eden nefsimizin sığlıklarıyla, özümüz –derûnumuz- arasında fark bulunduğunda birimliğimiz iki uç arasında seyir hâlinde demektir. Bu da dar bir vadide oluşu işaret eder. Dar bir vadi üzerinde idrâkin derinliklerinde yol aldıkça da âdeta bedenin turuna erişilir. Tur dağı ile sembolize edilen îmânla aydınlanmış bilinçtir hatta Hakk’ın bedendeki evi diye nitelenen gönüldür. Bahşedilen donanımla işleyip kendimize düşen gerçekleştirildikçe bu seviyenin üzerini örten perde yırtılır, böylece öze atılan her bir adımda Hakk’ın sesi daha da netleşen, saflaşan, doğru işitilen, doğru anlamlandırılan bir hâlde duyulur. Yastığa başı koyunca kendini muhasebeye çekmek bile öz ile irtibat kurma çabasını ifadelendirmektedir.  Ancak nefsinin dünyaya çekişlerinden kurtulan, kurtulabildiği ölçüde gönüldeki sesi doğru işitendir.

Hazreti Musa’nın asasının yılana dönüşmesi;
Bu bahis de esasen bize önemli ipuçları verir. Konumuz doğrultusunda söylersek, hayat denilen zorlu yolculukta en masum gözüken nimetler dahi biz onu yerli yerinde ve olması gerektiği gibi değerlendiremezsek elimizde canavarlaşıverir. Asanın yılana dönüşmesi hâdisesi bize Allah’ın kudretini anlatır. Her daim Allah’a sığınmak, sahibi kılındıklarımızdan doğru istifadeyi başarmak için daima çaba içinde olmak bizden beklenendir.   Bu bilinçle adım attıkça muamele de bu bilinç ışığında olur.

Eli koyna sokmak;
Vicdana gelişe işarettir. Vicdan içimizdeki Allah’ın sesi olarak değerlendirilir. Allah, Hazreti Musa’dan elini koynuna sokmasını istemekle onu iyiye, doğruya yöneltir.  El vicdana gitti mi gayrete himmet erişir. Lekeler temizlenir, beyaz safiyetin sembolü olarak belirir. Bu noktada da dikkat etmemiz gereken husus: Vicdan içimizdeki Allah’ın sesi olarak nitelendirilir fakat o da nefsanî tabaka bertaraf edilemediği nispette bu tabakaya çarparak yansıyandır. Hâl böyle oldu mu kişi kendi yalanına kendi de inanır, kendini kandıran bir hâl alır. Zaman içinde kendini kandırış, gerçeği gölgeleyip de gerçeğin yerini alırsa, felaket kapıdadır.  Nefisten arınmışlık nispetinde vicdanın sesi doğru işitilir ve vicdanlı davranış, Allah’ın bahşettiklerindeki zenginliği, güzelliği ortaya çıkartır. Allah ile bir ve beraber adım atışla artık gerçek güç, kuvvet ile donanmışlık da zuhurdadır.   

Allah’ın, Musa’dan firavunla mücadele etmesini istemesi;
Bu da iyi ve doğru olmaya davettir. Kişiden başta kendindeki firavunluğu, yani firavunla sembolize edilen kötülüklerini bitirmesi beklenir. Ama bu aynı zamanda kişinin daima iyiden, doğrudan yana olmakla mükellef olduğunu da ortaya getirir. Sorumluluklar yerli yerinde gerçekleştikçe, hak eden hak ettiğiyle doğru ölçülerle buluştukça hem bünyede hem dışa taşan hâlde, tavırda güzellikler seyran edilir. Bu ise öze atılmakta olan adımların işaretidir. Durağanlıkla adım atılamayacağını da göz ardı etmemek gerekir.  Sorumluklar, hâdiseler, onlara verilen cevaplar, yeterlilikler, yetersizlikler, adım atmak daha da öte doğru adımı atmak için hep fırsattır.

Adım atıştaki güzelliğin, doğruluğun zuhuru için ise; kişinin, kendisine sunulan donanımla yapabileceğinin en mükemmeline yönelmesi gerekir ama neyin iyi, neyin doğru olduğunu lâyıkıyla ancak Allah bilir. Bu sebeple de daima eldeki donanımla en doğruyu ortaya koymak için mücadele verilir ama her daim de Hakk’a sığınışla nefsi kontrol altında tutmak gerekir. Allah’ın “Ben seninleyim ey kulum, pek ya sen kiminlesin” diyişine kendimizce de olsa lâyıkıyla “Seninleyim” diyebilme gayretimiz var mı, yoksa nefsimizin sinsiliklerine mi yeniğiz acaba? Bununla da bir yüzleşmek her nefes için gereklidir.   

Musa, Allah’tan güç, kuvvet, yardım ister, kolaylıklar diler
; Kul, hiç şüphe yok ki acizdir. Mükemmel olan yalnız Allah’tır. Yegâne güç, kudret Allah’ındır. Allah Yaradan’dır. Muradını gerçekleştirmesi için kulunu âlet kılar ve onu muradına uygun isim ve sıfat zerreleriyle de donatır.  Yaratılan ise; Yaradan’ın lütfettikleriyle, lütfettiklerini doğru değerlendirip yansıtma mücadelesine girişerek Yaradan’ı anar, anlatır ve onun muradını işler. Bu ilâhî bir bağdır.  Hak ile bir ve beraber olandan bir ve beraber olabildiği ölçüde bahşedilen potansiyeli yansır. Kula düşen ise kendisine bahşedilen donanımla hareket edip bu potansiyeli mümkün olduğunca en doğru şekilde aksettirebilmektir. Bu gerçekleştiği nispete ise birim bir iletken yapı kesilir Allah’ın lütfettikleri, dolayısıyla da yardımı, gücü, kuvveti bildirmek istediği ölçüde kendini birim kıldığından gösterir ve bu hâl birimden akar âleme gelir.  

O hâlde tenin turunda Hak ile söyleşildiğini idrâk için âyetlerle işaret edilen bir dizi düşünce basamaklarından geçilir. Ancak idrâk edilenler, fiile doğru ölçülerle döküldükçe hâl, hakikatiyle kendini bildirir.

Şiirde geçmekte olan “Bir nurdan Allah’ın nuruyla Muhammedî nur” ne demek?
Bu ifade, Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) açığa çıkan güzelliğin de sahibi Allah demek. Allah, hiçbir kalıpla sınırlı değil, Muhammedî nurla da sınırlı değil,   Muhammedî nuru da var eden, kapsayan ve üzerinde yükselen.

Zahir sıfatı zatta ne demek?

Görünür sıfatı zatta demek. Yani bildirmek istediği isimlerinin sıfatlarının görünür olmasıyla ile zatı –kendisi- kendini bildirir demek.

Hâli örneklendirelim: kanatları vardır uçar, gagası vardır yem yer, çalı çırpıdan kendine yuva düzer, yumurtlar vs. Nedir bu? Sanırım bir kuştan bahsediliyor. Buna nereden kanaat getirdik? Görebildiğimiz, idrâk edebileceğimiz sıfatları sayıldı, biz de buna göre bir sonuca vardık. Yani görünür sıfatlarıyla onun zatına, ne olduğuna, kim olduğuna yol aldık. Zahir sıfatı zatta ifadesi de aynen böyle değerlendirilir.

Fakat; bu ifade Allah’ın bildirmek istediği -görünür kılmak istediği- sıfatlarının yaratılmışlık için en üst seviyesinin Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) açığa çıkartılmakta olduğuna da bir vurgudur.  Zira biz, Peygamberliğin zirvesi Hazreti Muhammed’le (s.a.v.) bildirilenle, Allah’ı idrâke yöneliriz ki Hazreti Peygamberden açığa çıkmakta olan, yaratılmışlık için bildirilmek istenen en üst boyuttur.  Bundan daha yücesi Allah’ın sır diyarındadır ve yaratılmışlığa kapalıdır. Hazreti Muhammed (s.a.v.) ise son peygamberdir ve dolayısıyla yaratılmışlık için bildirilmek istenen hakikat boyutunu bir ileri noktaya taşıyıcılık bahşedilen yoktur. Hâl bu olunca, Allah’ın bildirmek istediği isimleri sıfatları, zattan -Peygamberimizden zirve hâliyle âleme dökülüp, geldiği gerçeği aşikârdır ve bu yapı güzelliği ortaya koyar, doğru yolu anlatır ve adım attırır.   Üstelik görünür sıfatların, zattan açığa çıkmakta oluş hâli, sadece peygamberimiz için değil her bir zerre için de geçerlidir. Zîra her bir zerre, Allah’ın o zerresinden açığa çıkarmayı diledikleriyle varlık iddiasına bürünür.  Peygamberlik ise bu hâlin zirvesini yüce, safi, yaratılmışlığı kapsayıcı, kucaklayıcı,  boyutunu dile getirmektedir ama zat -adı ne olursa olsun, -ağaç, kuş, böcek, insan, Ahmet, Ayşe- Hakk’ın sıfatları olmazsa zuhurda değildir. O hâlde görünür sıfatlarla zat kendini bildirir.

Onun zatı, sıfatta ne demek?
Zat, sıfatlarıyla kendini bildirir. Yani birini tanımlarken onun sıfatlarını sayarak onu bildirmeye çalışıyoruz. Mesela Ahmet kim deriz? Karşımızdaki de falancanın oğlu, sarı saçlı olanı, kısa boylusu gibi birçok sıfatları sayar döker. Peki sıfatları sayıp dökmeye gerek var mıydı?...

Ufak bir deney yapınız, sıfatlarını saymadan karşınızdakine Ahmet!? ‘i anlatmaya çalışınız. Göreceksiniz ki bu mümkün değil. Işınlayıp da boyutlu olarak Ahmet’in görüntüsünü ortaya getirseniz de yine de bu, sıfatlar üzerinden Ahmet’i bildirmeye, tanıtmaya, tanımaya bilmeye bir yöneliştir. Karşınızda gördüğünüz sıfatlarla Ahmet’i algılarsınız.

Mesele tıpkı bunun gibi değerlendirildiğinde ve Hak ve Hazreti Muhammed (s.a.v.) üzerinden konu ele alındığında şunlar söylenebilir: 

Önce kendimizden hareketle -idrâk edebildiğimiz sıfatlarla-, Hakk’ı, Hakk’ın zatını ifadelendirmeye çalıştığımız görülür. Zîra Allah âlimdir, cömerttir gibi sıfatlarla Allah’ın zatını kastederiz. Bize bahşedilen sıfatlardan hareketle Alllah’ı idrâke yönelir, zatını ifade etmiş oluruz.   
Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) açığa çıkan sıfatlar da şüphesiz Peygamberimizin belirleyicileridir nasıl ki Ahmet’in sıfatları onun Ahmet olduğunu dile getiriyorsa, Peygamberimize bahşedilen sıfatlarla da onun Hazreti Peygamber olduğunu dile getirilir.  

Mesela son peygamber oluşu, îmânı, güzel ahlâkı, eminliği, merhameti, şefkati, rahmetini saçısı, “ümmetim” diyerek bizler için mücadeleye soyunuşu, kendisine Kur-an’ın bildirilişi kendisinden taşanlarla Hakk’ın bildirilişi vs. yine onun sıfatlarından birkaç örnektir. O hâlde sıfatlar ortaya geldi ve zatı bildirdi.
Fakat Yaratan Allah, donatan Allah, dilediğine dilediği ismini sıfatını dilediği ölçüde bahşeden Allah olduğuna göre, her bir birimin özü itibariyle zatı, (zatındaki öz boyut) kim ne?

Zât ism-i Hudâ ne demek? Zât ism-i Hudâ, hem de sıfât ism-i Muhammed ne demek?
Birim, aslî hakikatinden ayrı düşünülemez. O hâlde özyapı, Hakk’tan bahşedilen bir zerredir zattan bir zatî boyuttur, Hakk’ı bildirir. Hak, kendini mülk diyarında eser sahibi oluşuyla ayan kılar. Cümle yaratılmışlık, Hakk’ın eseridir. Yaratılmışlık, Allah’ın eseri oluşunu ortaya koymakla Yaradan’ın eser sahibi oluşunu dile getirir. Eserler ise Hakk’ın sıfatlarını bildirir. Zîra yaratan Allah, donatan Allah, kendinden başka olmadığına göre kendinden zerrelerle bezeyen Allah.

Her birimin aslı Hakk’a dayanır ama sıfatları yaratılan başlığı altında muhtelif görünüşlerle mülk diyarına yansır. Zîra yaratılmış her bir zerreden Hakk’ın muhtelif tecellileri seyran edilerek, muhtelif isim ve sıfatlarından muhtelif derecelerle karşı karşıya gelinir.

Hazreti Muhammed (s.a.v.) ise Hakk’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği zirve hakikati olmakla,  yaratılmışlık için bahşedilmiş en üst seviyedeki isim ve sıfatların seyran edildiğidir. Özü her zerrede olduğu gibi Cenâb-ı Hakk’a dayanır,  Hak’tır. Sıfatı ise Muhammed’dir (s.a.v.). Ağaç, kuş, ateş, insan, Ahmet gibi her birim, Hak’tan sıfatlarını muhtelif derecelerle de olsa ortaya koymakla zatı anlatır.  

“Melfûz-ı hurûf (harflerin söylenişi) aynıdır hem her ikisinde.” Ne demek?
Yaratılmışa bahşedilmiş isim ve sıfatlardan hareketle, hakikati idrâke yöneliş gerçekleşir demiştik. Şimdi bu noktadan yürüyelim.  Mesela cömert oluşumuz idrâk edildikçe, Hakk’ın cömertliğini idrâke soyunulur. Merhamet keşfedildikçe Hakk’ın merhametini idrâke soyunulur. O hâlde her bir sıfatı bir harf olarak düşünürsek, harfler aynıdır. Hak cömerttir, Ahmet cömerttir. Toprak cömerttir, Tavuk cömerttir, inek cömerttir ama her bir cömertlik arasında derece farkı var.  Tabiri caizse kaynaktaki hâl ile birime düştükçe, zerreye düştükçe hâl aynı mı?  

Harfler takdir edersiniz ki birleşerek kelimeleri oluşturur.  Kelimeler ise farklı farklı anlamları bildirir. Bu farklı anlamlar ise ancak harflerin bir araya gelmesiyle zuhurdadır. İsim ve sıfatlar da böyledir. Muhtelif ölçülerde bir arada oluşla yapı teşekkül ettirir. Böylece birim zuhura gelir. Birim kılınışın ardından bu isim ve sıfatlar kendilerini muhtelif hâdiselerde, muhtelif seviyelerde birimliklerinden açığa çıkartır. Böylece âdeta Allah’ın kelimeleri diye nitelenebilecek yaratılmışlık –birimler-, zenginlik hâlinde mülk diyarında zuhurdadır. Kelimelerde yer alan harfler seviyelerinde derinleşe derinleşe âleme döküldükçe kelime canlanır, mânâsını kuşanır. Tıpkı bunun gibi, yaratılmışa bahşedilen sıfatlar da âleme döküldükçe, Ahmet Ahmetliğini, Mehmet Mehmetliğini gerçekleştirmek üzere yol alır.   

“Vech-i beşere bunları yazmış ulu Mevlâ,
Tâhir olana zâhir olur âyet-i kübrâ!” İfadesini nasıl anlamamız yerinde olur?
Âyet-i Kübra yani en büyük delil ile ne kast ediliyor?
İnsan belki kendine –özüne- ihanet içinde ama bahşedilen donanımdaki zenginlikle esasen kendisi hakikatine delil olan… Delil oluşundan hareketle de hakikati idrâke soyunabilecek olan.

Zîra yaşlı birini düşünün. O da vaktiyle bebek olmuştur, çocukluğu, gençliği aşmıştır ve bugün itibariyle o bir ihtiyardır ama bu safhaları aşarak gelmiştir o yaşa. O hâlde siz ondan bebekliğini, çocukluğunu çıkarabilir misiniz? Tıpkı bunun gibi hakikatini de, yaratılış evrelerini de yaratılandan söküp alamazsınız. Ama biz insan olarak bu kadar zengin kılınmışken, donanımımızı olması gerektiği gibi değerlendiremeyip önümüze serilen gerçeklerden hakikate tırmanamazsak insan kılınmışlığımızın anlam yitirişi kaçınılmaz.  Nefisinden –sığlıklarından- uzaklaşabildiği ölçüde ise insan, sorgulamaktan didişmekten utanıp tanımaya, anlamaya çalışmanın keyfine varan. Hâl bu olduğunda ise insan, kendinde hakikati, hakikatin izlerini bulmaya çabalayan.  Hakikatin izlerini bulmak konusunda ise karşımıza muhtelif tecelli boyutları çıkıyor.

Tecelli sözlük anlamı olarak; ortaya çıkma, belirme, görünme demek. Yaratılmışta ise muhtelif boyutlar üzerinden Hak tecellisi söz konusu. Dilerseniz gücümüz nispetinde bu tecelli boyutlarını idrâke yönelelim. 

Ef’âl (fiil,iş, amel)tecellisi; Adım adım ilerleyelim her bir cümleyi bir basamak olarak değerlendirelim.
Allah’ın, yaratmakla birime bahşettiği hakikat zerresi boyutu söz konusu…
Bu boyut, mülk diyarına taşma eğilimde.
Kendimizde keşfettiğimiz her türlü isim ve sıfatımız ise Hak’tan bahşedilen.
Yaratılmışın Haktan azat bir varlığı yok.
Nefsanî tabakaya çarparak da olsa bahşedilen hakikat zerreciği, dışa muhtelif görünüşler çıkartıyor.
Hakikat zerreliği boyutuyla bahşedilmiş olan donanım, fonksiyonlarını yerine getirip kendini doğru sergileyebildikçe birimin üzerini saran nefsanî tabakadan kurtuluşu gerçekleşiyor. Kurtulma seviyesine göre de hakikate -özyapıya uygun- fiiller mülk diyarına yansıyor.
O hâlde hangi seviyede görünüşler ortaya çıkarsa çıksın, öz itibariyle bakınca, yapan yaptıran Hak. Hak’tan bahşedilenlerle varlık iddiasına soyunuluyor.

En’fâl tecellisi de failin Allah olduğunu bilmek, yaprağın kımıldayışında dahi Allah’ı görmek, onda dahi Allah’ın kudretini seyretmek… hâliyle kendini bildiriyor. Hâl bu olunca da kendimizde keşfettiğimiz yapabilirliklerimiz, her bir isim sıfatımız da sahibini, sahibinden oluşu işaret ediyor. Biz özümüzle –aslımızla- bütünleştiğimiz -bir ve beraber olduğumuz- ölçüde ise aslımıza uygun hareketler ortaya geliyor. Bir ve beraber olmadığımız ölçüde ise tecelli boyutundan zayıflıklar âleme düşüyor.  Bu genel yapıyı ortaya koyduktan sonra diğer tecelli boyutlarına da bakalım.

Sıfat tecellisi: Yaratılmışlık noktasından baktığımızda sıfatlarda Allah’ı seyre dalmak demek. Cömertliğin sahibinin Allah olduğunu bilmek, merhametin sahibinin Allah olduğunu bilmek gibi. Buna ilâve olarak şunu da söylememiz mümkün: Kendimizi de cümle yaratılmışlığı da bir ayna misali değerlendirip cilâlı, paslı, tozlu, kırık, siyah, beyaz, yeşil… aynalara akseden nurun bu aynaların özelliğine bulanarak yansıdığını ve bunun muhtelif görüntüler ortaya çıkardığını bilmek de sıfat tecellisine bir işaret. Zîra bu da yine Allah’ın bezeyişinden, sistemin ve dolayısıyla da yaratılmışlığımızın dizayn edilişinden bir hakikat boyutunu dile getiriyor. Yaratılana akis düşüyor. Yaratılanın içinde bulunduğu nefsanî seviyeye uygun olarak düşen bu akisten mülk diyarında açığa çıkışlar oluyor.

Esmâ tecellisi: İsimlerde Hakk’ı bulmak mânâsı taşımakta. Mesela mutlak kerim, gafur şüphesiz Allah’tır. Yaratılmış, yaratılmakla Allah’tan lütfedilenle bezenir ve mülk diyarında aktarma çabasına itilir. Bu ise isim tecellisine işarettir. Yaratılmış, yapıp ettikleriyle bu isimlerden muhtelif görünüşler ortaya koyar ki bu o isimlere mazhar olmuşluğunu gösterir. Yine bu safha da sistemin işleyişinden, Allah’ın bezeyişinden, bildirmek istedikleriyle aksedişinden bir kesittir.

Zat tecellisi: Her bir yaratılmışın esası Hakk’ın birliğine dayanır. Bu hâlin de bir yansıması olarak “sen çıkınca aradan kalır Yaradan.” İfadesine halk arasında sıklıkla rastlanır.  Bu da bilincinden aciz de olsak inancın ve kültürün yaygınlığını, yerleşmişliğini gösterir.  Her birim muhtelif seviyelerde de olsa zatî tecelliye mazhardır.  

Her bir birim, kendini gerçekleştirmeye soyunmakla görülür ki zatî boyuttan muhtelif yansımalarla zuhurdadır. Her biriminin Allah’ı olduğu, her birimin yaratanının aynı Allah olduğu, Allah’ın hiçbir kalıpla sınırlı olmadığı yaratılmışlığı da kapsayarak üzerinde yer aldığı, müteal olduğu gerçeği unutulduğunda sergilenen muamelenin bu seviye üzerinden cevap bulması her hâlde kimseyi şaşırtmaz. Ancak hâlin bu olması skaladaki felaket boyutunu davettir. Üstelik Allah’ı unutarak sergilenen her muamelenin karşısında, o muamele altında ezilen en az bir masum vardır. Masumiyet belirdikçe, masuma bahşedilen hakikat boyutu devrede olur. Zîra onu da yaratan Allah’tır. Bu sebeple her nefes muhataplıklarımızda bu değerlendirişi daima göz önünde tutmamız gerekir. Kim haklılığına ne dereceye kadar güvenebilir! Tutun ki haklılığımıza sonuna kadar güveniyoruz yine de bilmemiz gerekir ki karşımızdakini de yaratan Allah’tır.  

Zat tecellisini dilerseniz kaynaklarda yer alan Ken’an Rifâî’ye ait şu sözlerle de izaha  yönelelim.
Ken’an Rifâî der ki:
“Demiri ateşin içine sokup kızdırdığın vakit, onun ateş olduğundan şüphen varsa, koy elini üstüne bak, ateş midir yoksa demir mi? Hakk’ın istila ettiği bir bünyede keza böyledir. Ondaki zatî tecelliyi görmek istiyorsan ateşten kızarmış demire baktığın gibi ona bak, ona o demire yaklaştığın gibi yaklaş.  Onda da var sandığın bir vücut yani demirlik olduğu hâlde yakmakta ateşten farkı var mıdır? Onun kendisi ben ateşim demiyor, ateş kendini o vücuttan ilan ediyor.”

Sonuç olarak baktığımızda; bütün bu tecelli safhaları muhtelif derecelerde de olsa yaratılmışta mevcut. Bilhassa insan, kendisine bahşedilen donanımdaki zenginlikle tecelli boyutlarındaki zenginliğini de fark edebilecek olan.  Kendini bir delil kabul edip hakikatini idrâke yönelebilecek olan. Hakikatine yöneldikçe de bağrını bahşedilen tecelli boyutlarına açtıkça açacak, derinliklerinden nice derinlikler ortaya koyabilecek olan.

Şiirde geçmekte olan “İslâmiyette  ne varsa âdemde yer alır” bahsine ilişkin sorulara geçmeden önce, İslâmiyet, diğer dinler ve tasavvuf dersek ne söylenebilir?
Çok tanrılı dinler dahi, tek tanrılı dinlere hizmete soyundurulmuş, basamak teşkil etmiştir. İnsan; zihinsel, bedensel, ruhsal, duygusal gelişir, zekâsı, hayatı, olayları değerlendirişi, örfleri, âdetleri, yaşam koşulları, yaşadığı iklim… farklılaşır. İnsanın nefsiyle mücadelesi ise hep aynıdır. İlkel çağlardaki bir insanı düşünün. O insan, bugünkü insanın özelliklerinden belki çok geridir ama öldürmekten zevk alan insan ile karnını doyurmak için avlanan insanın arasında fark yok muydu acaba?

Din, disiplin getirir, bilinç getirir. İnsan zekâsıyla paralel olarak verdiği bilginin uygulanmasını ve hayata doğru uyarlanmasını bekler. Her bir dinin zuhuruyla da mahiyet derinleşir. Tek tanrılı dinlere geçişle de görülür ki insan zekâsı tek tanrı anlayışını anlayabilecek seviyeye eriştirilmiştir. Her zerrede, her fiilde, her isimde, sıfatta olduğu gibi, her dinde de var olan Allah’tır. Çok tanrılı dinlerde dahi Allah’ın kendini muhtelif tecellileriyle bildirip idrâkine yöneltmesi, kendine çekmesi ilerletmesi söz konusudur.

Allah, muhtelif kavimlere, muhtelif zamanlarda elçi kıldığı peygamberlerle, seslenir. Açtığı hakikat boyutuyla birlikte, muhtelif disiplinlerle yoğurur. Peygamberler üzerinden bildirdiğinin nasıl yaşandığını, yaşanacağını örneklendirir.  Hazreti Peygamber, son peygamber olmakla yaratılmışlık için zirve hakikat boyutudur, yaşayan Kur-an’dır ve  Kur-an’daki derinliği işaret etmektedir. İnsan, nasıl bir idrâk ve gelişimin içinde olursa olsun, İslâmiyet her döneme, her devre seslenir. 

Tasavvuf kültürü, Kur-ân’daki derinliğe yönelişi, Kur-ân ile yaşayışı zevk edindiren bir yapıdır. Başlı başına bir din olarak asla düşünülemez. İslâm tasavvufu dışında da tasavvufî yapılar olabilir ama zirve İslâmiyet’tir, Hazreti Muhammed’dir. İslâm tasavvufu dışındaki yapılar da kendileri idrâk edemese de; İslâmiyet’in kapsayıcılığına, kucaklayıcılığına istinaden İslâm tasavvufu tarafından kapsanandır ancak eksiklik seviyesinde yer alırlar. Bilgi ve bilgi üzerinde derinleşmek ise şüphesiz ki çok kıymetlidir ama hüner unutmayalım ki daima tatbikte gizlenir. Tasavvuf bilgili insanı değil, doğru bilgiyle şekillenen dolayısıyla da edep ve aşkla yoğrulmuş insanı kendine konu edinir. Bu ise Allah aşkıyla şekillenişi işaret eder ki biz Allah’ı Peygamberimizle bilmekteyizdir, Onun örnekliğiyle, önderliğine Allah’a yönelmekteyizdir.  O hâlde İslâmiyet, diğer dinler ve tasavvuf diyince bu temel yapı daima göz önünde bulundurulmalıdır ve hiç unutulmamalıdır ki; pirlerimizin, erenlerimizin dervişlerimizin vs. istisnasız her biri, Hak sevdalısıdır, İslâmiyet aşığıdır,  Muhammedî sancak altında, Peygamber nuruyla yanıp aydınlanıp, kendilerini yaşayarak, Peygamber sancağını dalgalandırarak, Hakk’a hizmetkâr olanlardır.  Dolayısıyla herhangi bir kıymetliye, İslâmiyet’e aykırılık isnat ediliyorsa üstelik bir de isnat edilen mubah gösteriliyorsa bu ancak türlü nefislerin sinsi bir oyunu oluşu haykırmaktadır. 

Kur-ân’da ne anlatılıyor ki o âdemde var? Âdemde ne var ki o Kur-ân’da anlatılıyor?
Dilerseniz muhtelif karşılaştırmalarla Kur-ân ve âdem bahsine bakmaya çalışalım ve soralım.

İslâmiyet ne der? Allah der. Peki kul ne der? İnkâr batağında dahi olsa, Hak’tan bahşedilenleri sergileyerek varlık iddiası taşır ve istese de istemese de Allah der.

İslâmiyet ne der? Allah’ın yaratan olduğunu söyler, birimler ise “beni bir var eden olmalı, ben buraya nerden, nasıl, neden geldim” der.   Kendisi idrâkinden aciz olsa da var kılınışıyla, var kılanı ortaya koyar.

Kur-ân ve dolayısıyla da İslâmiyet varoluşumuzla ilgili bilgi verir, Yaratılmış da kendinden açığa çıkartılanlarla kendisi hakkında bilgi verir.  Takdir edersiniz ki bir kediyle bir kuş hiç de birbirine benzememektedir. Yalıngözle bakıldığında bile kedi kediliğini, kuş da kuşluğunu bildirir. O hâlde âdem de Kur-ân’da varoluşla ilgili -arada derece farkları olsa da bilgi vermektedir. Üstelik bir çocuğu düşünün. Onun “beni annem doğurdu” demesi bile kendisine bahşedilen nispette varoluşunu anlamlandırma eğiliminde olduğuna bir göstergedir.   

Kur-an ahlâkımızın nasıl olması gerektiği anlatılır: Peki insan bunu anlatmaz mı? Kur-an’da anlatılanları anlamaz mı? Ahlâkî değerler olarak Kur-ân ve âdem çok mu birbirinden farklı noktalara yönelir? Yoksa Kur-an ahlâkı âdeme kendini mi buldurur? Kur-an ahlâkına büründükçe, kendini gerçekleştiren, nefsinin kölesi oluştan uzaklaştıkça huzur, mutluluğa kavuşan kim?

İslâmiyet’te bir takım kurallar bulunur: Bir pirinç tanesi bile “bataklıkta yetişirim, kurak toprakta yetişmem” diye bir kural bildiriyorsa, insanın da kendine göre kuralları olması son derece doğaldır. Kurallar örnek üzerinden söyleyelim; pirinci pirinç kılarken,  insanı da insan kılmaya yöneliktir. İslâmiyet, insanın insan kılınmasına yönelik kuralları bildirir.  Bu kurallar ise insanın doğasına aykırı değildir. Yapabilirliklere, algılayabilirliklere, adım atabilirliklere kurallara tutunup da hedefe ulaşabilirliklere adım atmak mümkündür.  Ancak bu kuralların amaç değil araç olduğunun farkına vardığımız nispette  doğru hedeflere yöneliş gerçekleşir. O hâlde insanın kural koyabiliciliğinin de Kur-an’ı idrâkte önemli bir hizmetinin olduğu aşikârdır.

Kur-an’da oruçtan, zekattan vs.  bahsedilip- kulluğumuzu şeklî olarak nasıl yaşayabileceğimiz, disipline edebileceğimiz de vurgulanır. İnsan ola ki Kur-an’ı idrâkte sığ seviyelerde olsa dahi hayat tarafından yoğrulur. Yeri gelir bazı şeylerden uzak durması gerekir, yeri gelir elindekini paylaşmakla keyiflidir. Bu dahi insandaki; örnek üzerinden söyleyelim ki oruç, zekat hisselerini işaret etmektedir. Bilinç arttıkça görülür ki; dinin işaret ettiği yapının hayatta uyandırdığı etki olur. Kur-an bilinç kazandırır, gayreti kuşandırır, doğru yolda adım attır. Kur-an ile aydınlanışa kendini kapatmış bir âdem, kendinde bir takım özellikler taşımasına rağmen başı boş bir divaneden farksızdır.

Kur-an’da geçen idrâkimiz ölçüsünde tespit edebildiğimiz bir başka hususa daha bakalım: Zîra Kur-an’da güneş, ay, gezegenler, iki suyun birbirine karışmaması gibi nice konular hakkında da bu gün için çözülebilmiş veya daha içinde nice sırlar barındıran pek çok izahlar mevcuttur. Burada da yine âdemdeki yapıya bir sesleniş olduğu düşünülebilinir. Âdem, kendisine bahşedilmiş yapıya tutunup da hakikatine tırmanabilecek olandır. Tırmandıkça da görülür ki esasen Kur-an’da âdeme uzanan, ona adım attırıcı olan bir el bulunur. Âdem,  Hak bilinci kazandıkça, bünyesindeki güneşi, ayı, dağları, tepeleri algılar ve onları keşif yolculuğunda derinleşir. Zîra beyine güneş derseniz, mesela kalp aydır. Damarlar yol. İnsan kendini –bedenini- muhtelif seviyelerde de olsa tanıyabilecek güce sahip kılınmakla aynı zamanda eserden eser sahibine de yönelebilecek kalbin atışında dahi Hakk’ın yüceliğini seyrana dalabilecek olandır.

Bu yapı ışığında meselelere baktığımızda daha nice açılımlar, hakikati seyran ettirecek alanlar kendini gösterir fakat bizim burada öncelikle bilmemiz ve dikkat etmemiz gereken husus şöyle özetlenebilir: İslâm nuru kapsayıcı, kucaklayıcı, yayılan, birimlere yerleşen yaratılmışların –birimlerin- üzerinde yükselen bir nurdur. Zîra biz karşımızdakini bizden hareketle anlamaya, idrâk etmeye yöneliriz. Düşünün ki Kur-an hiç bilmediğimiz, tanımadığımız, niteleyemeyeceğimiz sıfatlardan –meselelerden- bahsediyor. Biz onları bilmiyoruz hatta sezinleyemiyoruz ki onu nasıl anlayacağız? Eğer benzer boyuttan bize bahşedilmemiş olsa ne anlatıldığını bile anlayamayız kadı ki idrâkine yöneliş söz konusu olsun da doğru tatbike soyunulsun.   Bu sebeple İslâmiyet’te ne varsa âdemde payı vardır. İslâm’da ne varsa onun âdem kılınana bahşedilen bir boyutu vardır. Şayet bu böyle olmamış olsa, bizlerin algı, idrâk probleminin oluşması hatta tatbiksizliğimizin doğması, tatbik edebilirliğin ise hatta ve hatta hiç söz konusu olamaması gerekir.

Geldiğimiz bu noktada şiirinde başlığı olan “Allah’ını İsteyene Lâzım Olan Nedir?” sorusuna net cevap vermek gerekirse ne söylenebilir?
Şiirden yola çıktığımızda Allah’ını isteyenin Allah’tan gayriyi atması öğütlenir. Fakat bu seviyeye kadar muhtelif basamaklar işaret edilir.
Mısrâlardan hareketle hangi düşünce duraklarıyla buluşarak, Allah’tan gayrinin atılması noktasına gelmiştik? Bunları hatırlayalım.

Denildi ki;
Allah’ını isteyenin kendiyle yüzleşmesi, kimliğiyle barışması gerekir.
Özdeki güzelliği fark edip sığlıklarından kurtulmayı zevk hâline getirmesi, Allah’ını isteyenden beklenendir.  Bunun için de öncelikle Allah bilinci taşınması, Allah muhabbetine –sevdasına-tutunuş gerekmektedir.

Kurallarla adım attıkça gelişip yol aldıkça, aşk ile çağlayıp akmak, aktıkça da hayata dair bir üslup kazanmak mümkün olur gerçeği de şiirde vurgulanır. Bu ise üsluptaki edebin rolünü bizlere işaret eder.  Bunun fark edilmesi bizlere öğütlenir.

Gönlün Hak ile söyleşilen bir mekân olduğu gerçeği, şiirde gözler önüne serilir. Ancak Hakk’ın sesini doğru duymaya engel, nefsin sığlıklarıdır ki bunları ıslah için gayretin kuşanılmasının önemi şiirde  vurgulanır.
Bahşedilen donanımına uygun olarak öze yönelmek, şah damarından da yakın olan hakikat ile bir ve beraber hareket etme gayretini gütmek, şiirde karşımıza çıkan önemli hususlardandır.

Biz Allah’ı bize bahşedilen isim ve sıfatların oluşturduğu kabiliyetçe algılayabileceğimize göre, O’nu lâyıkıyla bilmek mümkün değildir ama nurundan bir zerre bahşetmekle Allah, bahşettiği kabiliyet nispetinde de olsa kendisini bilme, tanıma, O’na olan sevdayı, çekilişi yaşama zevkini lütfeder ki  bu hâle duyarsızlığın kendimize ihanet olduğu   gözler önüne serilir.

Şiirde mısrâların işaret ettiği bu basamakların ardından artık bir hakikat belirecektir.   Allah’ını istersen at sende ne varsa denilir. Bu ise birimin aslî yapısıyla bir ve beraberliğine bir vurgudur. Bu beraberlikten nice derinlikler zuhura geldikçe, birim aslî yapısını ortaya koyar ve Cenâb-ı Hak’tan gelişten, O’ndan bir nur oluştan lezzetler âleme saçar.

“Allah’ını istersen at sen de ne varsa” ifadesinin  dayanağı diye nitelendirilebilecek bir âyet gösterilebilinir mi? 
Nisa suresi 110. Âyet: (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Kim bir kötülük yapar yahut öz benliğine zulmeder de sonra Allah’tan af dilerse Allah’ı çok affedici, çok merhametli bulur.

Âyet-i kerimede geçmekte olan öz benlik ne? Kötülük ve öz benliğe zulüm ne? Her zaman anlatmaya çalışıldığı üzere, birimde Hakk’ın hakikatinden bir nur bulunur ki öz benlik bunu ifade eder, ona aykırı davranmak dışa kötülük olarak yansısa da esasen özümüze –aslımıza, kendimize- yaptığımız zulmü anlatır. Nefsinin sığlıklarından uzaklaşan ise öz benliğiyle vardır ki insandan beklenen hâl de budur. Bu hâle de özyapımızdan farklılıklardan uzaklaştıkça kavuşulur.

 

Öz benlikten farklılıklardan nasıl uzaklaşılır? Nefisle mücadele kime göre, neye göre yapılacak ki öz benliğe yol alınsın, öz benlikle varlık kazanılsın? Bu konuda da birkaç âyet-i kerimeye burada da yer verilebilinir mi?
Peygambere benzedikçe insan güzelleşir. Nefsinin sığlıklarından, oradan oraya sürükleyişinden, tatmin arayıp da doyumsuzluklarından, bencilliklerinden kurtulan,  kendiyle barışır, huzura, mutluluğa kavuşur. Aşağıdaki âyet-i kerimelere bakalım. Onlar bu konu hakkında acaba ne söylüyor?
Ahzap sûresi, 21. âyet:
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“İçinizden Allah’ın lütfüne ve ahret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki, Resûlullah’ta güzel bir örneklik vardır.”

Kalem sûresi, 4. âyet:
“Ve Sen gerçekten çok büyük bir ahlak üzerindesin.”

Nisa sûresi, 13- 14 âyetler:
“İşte bu hükümler Allah’ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte bu büyük başarıdır. / Kim de Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.”

A’raf sûresi 158.âyet:
“De ki; “Ey insanlar! Gerçekten ben göklerin ve yerin sahibi olan Allah’In hepinize gönderdiği elçisiyim. O’ndan başka tanrı yoktur. O hayat verir ve öldürür. Öyleyse Allah’A ve ümmi peygamber olan resulüne ki o Allah’a ve O’nun sözlerine inanır- iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.”

Fetih sûresi 9-10. âyetler:
“Allah’a ve peygamberine iman edesiniz, O’nu destekleyip büyüklüğü karşısında eğilesiniz ve akşam sabah O’nu tenzih ederek anasınız diye seni, şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir. Sana yeminle bağlılık sözü verenler gerçekte bu sözü Allah’a vermiş oluyorlar, Allah’ın eli onların elleri üzerindedir. Bu sebeple kim Allah’a verdiği ahdi bozarsa,  ancak kendi aleyhine bozmuş olur, Allah’a verdiği sözün gereğini yerine getirene ise Allah yakında büyük ödül verecektir.”

Yasin sûresi 2-3-4.âyetler
“(ey Muhammed) Hikmet dolu Kuran’a andolsun ki sen elbette dosdoğru bir yol üzere Peygamber gönderilenlerdensin.”

Ahzab sûresi, 40.âyet:
“Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir, lakin Allah'ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilir.”

Hazreti Peygamber’e göre şekil alışın bize bildirdiği ne?
Ondaki güzelliğe koşmanın, bürünmenin, büründükçe insan olmanın anlamı ne?
Peygamberin güzelliğinin yanında birimin güzel oluşunun önemi ve yeri ne?
Sanıyorum artık bu sorulara her birimiz cevap verebilir ve Hakikat-i Muhammedî kavramının yerini bu âyetlerde de görebiliriz.

Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) açığa çıkartılanlar, yaratılmışlık için bildirilmek istenen zirve hakikat boyutunu bildirir. Cümle yaratılmışlık, bu boyutun altında yer alır. Her bir birimin güzelliği, Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) açığa çıkartılmakta olan güzellik tarafından kapsanır. Bizler güzel insan hâline geldikçe ortaya çıkar ki Peygamber’e benzeme yolunda olanızdır. Peygamber’e lâyıkıyla benzemek ne mümkün Peygamber’e benzedikçe Peygamber’den hissedar oluşumuza koşanızdır. Ondaki güzellikten zerrenin bizlerden zuhuru, birimliğimize bahşedilen güzelliğin âleme yansıyor olmasına sebeptir. Peygamber nurundan beslenenizdir. Allah âlimdir. Bize bahşettiğini de, ne yapıp ne yapamayacağımızı da bilendir. O hâlde öz benlik ezel âleminde tayin edilendir. Peygamber nurundan hissedar oluş da dolayısıyla ezelde belirlenendir. Hâl bu olunca Muhammedî hakikat boyutu altındaki hisse, öz olup birimliğimize yerleşendir. Özdeki güzelliğe kavuşmanın, bu güzellik ile bir ve beraber olmuşlukla yaşamanın yolunu Peygamberimiz bildirir. Peygamber ile bildirilenlere büründükçe güzellik zuhura gelir.

Bir insanın güzelliğinin nasıl ortaya çıktığı birkaç âyetle somut olarak ifade edilebilir mi?
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)

A’raf sûresi 28. âyet
“Müşrikler “Allah bize bunu emretti” diyerek atalarının yanlış yolarına devam ederler. Ey Resûlüm sen de ki: “Allah çirkin şeyleri emretmez.”

Haşr sûresi, 9. âyet:
“Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”

Nâziât sûresi, 40-41. âyetler:
“Kim de Rabbinin divanında durmaktan korkmuş, nefsini boş heveslerden menetmiş ise,/ Kuşkusuz onun varacağı yer cennettir.”

Müddessir sûresi, 4. âyet:
“Nefsini arındır.”

Şems sûresi, 7-9 âyetler:
“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Nefsini günahta, cehalette, dalalette bırakan, zarar etti.” 

Teğabun sûresi, 16. âyet:
“O hâlde, gücünüz yettiği kadar Allah'a karşı gelmekten sakının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğiniz için harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”


 “Allah’ını ister isen at sende ne varsa diyerek Pîr’e tutunmak ne anlama gelir?
Pîr’e tutunabilirlik, Allah’ı istemeden olmaz, Pîr’e tutunabilirlik Hak’tan gayriyi atmaya soyunmadan olmaz. Neden? Çünkü Pîr, -mürşit, kâmil insan, insan-ı kâmil, ermiş, Hak âşığı gibi isimlerle sıfatlarla anabildiğimiz ve Hak yolunun rehberi diyebileceğimiz kemâli insanlığın kemâlinden yüce nispette hissedar olanlar, Hak yolunda, Muhammed sancağı altında birer hizmetkâr, komutan, rehber, asker, önder…  olarak kabul edilirler. Onlar başka,  Hak başka söylerse, yolun Hakk’a çıkacağı nasıl düşünülür?  Bu sebeple hep söylenmeye çalışıldığı gibi insanları bir araya getiren ortak payda Allah sevgisi, Allah aşkıyla şekillenme zevki, kaldı ki Pir bu yolun önderi. Bu yoksa orada altını çize çize söyleyelim ki; tasavvufî yapı oluşmaz. Allah yoluna baş koymuşluk yaşanmaz. Ortaya çıkan tablo da sığlık bildirmekten de öte, istismarı, îmân fukaralığını, kültür yozlaşmasını bildir. Bu da zaman içinde kartopu misali büyür ve akla hayale gelmeyecek hem bireysel hem toplumsal yıkımlara sebep olur.  
 …**
Pîr’e tutunmak  “Gassal Elinde Meyyit” oluşu işaret etmez mi? Bu da tehlikeli bir durum değil midir? 
Şiirde geçmekte olan ifade; Gassal elinde meyyit oluşu yani ölü yıkayıcısının elinde bir ceset misali Pîr’e teslim oluşu çağrıştırır hatta çağrıştırmaktan da öte, anlatır. Ancak bir ölü yıkayıcısının elinde bir ceset misali Pîr’e teslim olmaktan ne anlıyoruz sanırım bunda bir problem var.

Öncelikle fark etmemiz gereken husus:
Tehlike hayatın her anında ve alanında var. Elimizdeki “kesinlikle masumdur” dediğimiz bir değer dahi olsa, biz onu farklı ve amacı dışında kullandığımızda –değerlendirdiğimizde-  o canavarlaşır. Oysa “Gassal Elinde Meyyitlik”; aklınla, fikrinle, gönlünle, her şeyinle, o Hak yolunun rehberine öylesine teslim ol ki ondan yansıyanla şekillen demek. Bunun yanı sıra şu anlamları ve mesajları da içeriyor. Mesela tasavvuf kültürünün tanımladığı kâmil insanı buldun mu onu, anlattıklarını anlamaya çalış, ondan seyran ettiklerini düşün, onun Allah’a olan muhabbetinin önüne hiçbir şeyin geçemediğini fark et, nefsinin efendisi kılınışını seyran et,  ondaki aşkın  nuruyla aydınlan, bu nurun senin de yolunu aydınlatmasına izin ver ve yürü. Hayatı alışın, olaylara bakışın, her zerreye muhabbetin çağlasın, yürü. Sen her nefes alışında “Allah” demenin zevkini yaşa. Allah için iyi ve doğru olmanın güzelleşmenin, güzel davranmanın, güzel düşünmenin keyfine var, vs… Ancak gassal elinde meyyitlik bahsi üzerinden yürürsek burada dikkat etmemiz gereken bir husus bulunmakta elbet;

Ceset, takdir edersiniz ki sadece bir beden. Onda akıl yok, şuur yok, irade yok, muhakeme yok. Onun bedeni ölü yıkayıcısının elinde olmakla o zaten her şeyi olan bedeniyle ölü yıkayıcısına teslim, fakat insan böyle mi? İnsanda akıl, şuur, irade, muhakeme var. Tam bir teslimiyetten bahsediyorsak ki bu böyle olmalı bu vasıflar da teslim olacak. Bunların teslim olması ne demek? Devre dışı kalması demek mi (bu nasıl olabiliyorsa artık)!? Yoksa, onlardan doğru istifadeye yönelmek demek mi? Kur-ân başka, mürşit başka söylemez. Kâmil zâtlar arasında yorumda farklılık olabilir,  bahşedilen isim ve sıfatlara uygun kümeleşmeler de oluşabilir ama Kur-ân’a aykırılık olmaz. Kur-ân, Allah’a, Peygamber’e teslimiyetten bahsediyor. Bu böyle diye aklın, fikrin, iradenin ve dolayısıyla da muhakemenin devre dışı bırakılması mı öğütleniyor? Tam tersine, Kur-ân’da kendimizde keşfettiğimiz her türlü vasfı doğru değerlendirmemiz gerektiği defalarca vurgulanıyor. Akıl etmiyor musunuz, sizin için ne hikmetler var görmüyor musunuz gibi… O hâlde teslimiyet, doğruyu anlayıp, idrâk edip, örnek alıp, olabildiğince bunu doğru uygulama gayretine giriştikçe zuhur eden bir hâl.

Âlimler, peygamber mirasçıları diye nitelendirilir. Çünkü peygamberlik, insanlığın kemâlini bildirir. Âlimler de bu kemâlden büyük ölçüde hissedar olanlardır. Kemâl sahibi birinin çaldığını, çırptığını düşünebiliyor musunuz? Yalan söylediğini, iftira attığını, öldürdüğünü, öldürttüğünü, onu ona kırdırdığını, bunu buna düşürdüğünü hayal edebiliyor musunuz? Mürşit edindiğinizde, bu ve benzeri bir tablo görüyorsanız, sizin de o düzen içinde nefsanî bir çıkarınız var ki oradasınız diye düşünülür. “Allah’ım bana yeter” diyen nasıl bir girdapta olursa olsun Allah’ın izniyle aşar. “Görelim bakalım Mevlâm ne eyler, ne eylerse güzel eyler” hakikatini düstur edinen, gerçek mânâda Hak yolunun yolcusu olur.  
Bununla birlikte; şuurdan, idrâkten uzak, muhakemesi yerlerde, per perişan, eğriyi doğrudan ayırma yeteneği yerin dibine batmış birine,  vahşi hayvanlarla, nice tuzaklarla dolu hayat ormanını aştırmak muazzam bir külfettir. Dolayısıyla gerçek bir mürşit için akılları zapt etmenin, karşısındakini kuklaya çevirmenin cazip bir tarafı yok. Zaten mürşidi mürşit kılan özellik; kendisinden açığa çıkartılanlardaki güzellikle kendini yaşarken hayranlık uyandırıp etrafındakileri uyandırıyor olma hâlini içerir. Dolayısıyla kâmile koşmak, Allah muhabbetine, Allah aşkı ile şekillenme zevkine koşmaktır. Bu ortak payda doğal bir yapı oluşturur. Kâmilden açığa çıkmakta olan üstün vasıflar ise rehber olup yolu aydınlatır. Bu rehberlik ise; Hak’tan bahşedileni nefisten azat yansıtmaya adanmışlıkla, talip olanı besleyip onu kendi derûnuna yönelterek, onun hayatında doğru adımlar atabilmesini sağlar.

Doğuyoruz, anamıza babamıza teslimiz. Büyüyoruz, okula gidiyoruz öğretmenimize teslimiz. Çalışıyoruz, işyerine teslimiz. Evleniyoruz birbirimize teslimiz. Fırından ekmek alıyoruz fırıncının o ekmeği en iyi şekilde yaptığına teslimiz. Çocuğu okula yolluyoruz öğretmene, müfredata teslimiz. Hatta çoğu kez “Hoca eti senin kemiği benim” bile diyebiliyoruz. Yani biz teslimiyeti gayet iyi tanıyoruz ve yaşıyoruz. Burada akıldan, fikirden, dikkatten, şuurdan, iradeden uzak mıyız ki mürşide teslimiyette bu hâlden uzak olalım! Ama nefsimizin sığlıkları girdi mi işin içine, bu iş değişir. Biz, problemi biliriz biriz de nefsimize yenik düştüğümüz için görmezden gelir,  bataklıkta debelenip bataklığın gülistan olduğu düşüncesiyle kendimizi kandırır dururuz.  “Gassal Elinde Meyyitliğin” doğru anlaşıldığı ve doğru yaşandığı takdirde taşıdığı bir sorun yok ama çoğu kez bizim taşıdığımız bir sorun var ki ortaya hazin tablolar çıkabiliyor ve bu da gösteriyor ki kavramı yozlaştıran bizim nefsimize esaretimiz.

Bununla birlikte âlimler, peygamber nurundan yansıyanla yolu aydınlatır.  Rehbere göre şekilleniş ise önce o rehberin bildirdiklerinden, kavrattıklarından, kazandırdıklarından farklılıklarımızdan uzaklaşmayı gerektirir ki  bu da zaten sorumuzun da konusu olan “Gassal Elinde Meyyitliği” doğurur. “Gassal Elinde Meyyitliğin” inkârı Peygamber Efendimizi inkârı da peşi sıra getirir.  Zîra mürşit, Peygamber nurundan yansıyanı aktarır. Mürşide itaat, müridi Peygamber Efendimize itaate taşır. Peygamberimize itaat, bize yolu bileni aratır. Fakat yol mürşidin peşi sıra oradan oraya sürüklenmekle, o ne yaparsa onu şuursuzca tekrar etmekle değil, bizim derunumuza attığımız adımlarla aşılır. Aksi hâlde mürşitten açığa çıkartılanlar bize değmemiş, bizi geliştirmemiş, bizi öze yöneltmemiş demektir ve dolayısıyla hâl bu ise; “Gassal Elinde Meyyitlik” bir kenara, basit seviyedeki  mürşit - mürit ilişkisinin doğduğunu dahi söylemek mümkün değildir. 

Teslimiyetle ilgili birkaç âyet örnek verilebilir mi?
 (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)

Tegâbun sûresi, 12. âyet: 
“Allah'a itaat edin ve Resûle de itaat edin. Şayet yüz çevirecek olursanız, artık elçimiz üzerine düşen (yalnızca) apaçık bir tebliğ (gerçeği en yalın biçimde size iletme)dir.”

Nisâ sûresi 80. âyet:
“Resûle itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Yan çizen çizsin, biz seni onlar üzerine bekçi göndermedik.”

Nisâ sûresi, 64. âyet :
“Biz her peygamberi (-Allah'ın izniyle-) ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.”

İsra sûresi, 71.âyet:
“Gün olur, insan gruplarından herbirini kendi önderiyle çağırırız. O gün kitabı kendisine sağdan verilenler, kitaplarını okuyacaklar ve bir kıl kadar haksızlığa uğratılmayacaklar.”

Şiirde geçmekte olan Şah-ı Rifâî Kim?
Rifâî şahı ile kasıt Ahmede’r Rifâî Hazretleridir. Daha önce Ahmede’r Rifâî’nin  hayatı, soyu, önderi olduğu maneviyat yolunun silsilesi, edebi, alçak gönüllülüğü, zahir ve batını bir görmesi, hastaları yardımı gibi özellikleri üzerinde durulmuş, eserlerine ve hakkındaki muhtelif eserlere işaret edilmişti.  Ken’an Rifâî’in de Ahmede’r Rifâî hakkında eser verdiğini  yine sizlerle paylaşmış ve demiştik ki Ken’an Rifâî, Ahmede’r Rifâî Hazretleri’nin işaret ettiği yoldan yürüyen ve yaşadığı dönemde Rifâîliğin önemli bir temsilcisi… Şimdi ise Ahmede’r Rifâî Hazretleri’ne bağlanıldığında, onun eli tutulduğunda Ken’an Rifâî ile aydınlanan yol ne anlatır ve yolcu neye dikkat ederek bu yolda yürür bunu  idrâkimiz ölçüsünde görmeye çalışalım.

Ahmede’r Rifâî Hazretleri tevazu sahibidir ve kendi izini takip edenlerden de dolayısıyla tevazu beklenir. Tevazu ile kasıt nedir? Tevazünün temeli Cenâb-ı Hakk’ın varlığında yaratılmışın yok olduğu anlayışına dayanır. Tevazu sahibi olan, kendi kafasının dikine değil, Allah aşkıyla ve bilinciyle fiillerini işleme gayretine soyunur. Hâl böyle olabildiği ölçüde ise, nefsin sığlıklarından uzaklaşılmış hatta iddia sahibi oluş, kibir gibi özellikleri de yerle bir olmuştur. Böylece görülür ki birim, Allah’ın varlığında yokluğunu idrâk edebildiği nispette, hakikatine zemindir. Birimden artık Allah ile işleyen, Allah ile söyleyen bir hâlinden derinlikler zuhura gelir.  Öz dediğimiz hakikat zerresi, birimi istilaya yönelir. Bu ise tevazula devleşmek denilen bir hâli ortaya getirir. Zîra artık birimden vakar, heybet taşar. Bu da birimin farklılıklarının aslî yapıda erimişliğinin işaretidir. Böylece güzelliğin kaynağından bahşedilen, kirden, pastan azat birimden yansır. Bu da vakarın, heybetin âleme dökülüşünü bildirir. 

Zahir ve batının bir görülmesi de Ahmede’r Rifâî yolundan yürüyenlerde dikkat çekici önemli bir özelliktir.  Zîra zahir (görünen) batını (özü, içi) korur, batın da zahirin özüdür. Zahir, özüyle anlam bulur. Dolayısıyla da Rifâîlikte dünyadan soyutlanmak yoktur. Madde de mânâ da kıymetlidir ve bir bütünü oluşturur.  Dünyaya (az veya çok değil) hak ettiği değeri verip nefsin efendisi olmak, nefsi Allah için, Allah aşkıyla şekillendirip Hakk’a hizmete koşmak bu yolda öğütlenir.

Rifâîlikte edep, bir diğer dikkat çekici özelliktir. Edep; eline, diline, beline sahip olmak demekle birlikte Ahmede’r Rifâî’nin yolunda  sadece basit mânâsıyla ele alınmaz, edep her nefes abes görmemeyi de gerektirir. Şu sarhoştu, şu kumarbazdı dememeyi, küçümsememeyi, itmemeyi, ötelemeyi icap ettirir. Bu ise Hak’tan gayriyi görmemek sonucunu doğurur ama bu aynı zamanda hak edeni hak ettiğiyle buluşturmak konusunda da özeni işaret eder. Burada da ölçü, Allah için Allah bilinciyle, Allah aşkıyla muameleyi bilmekle ve tatbike soyunmakla zuhura gelir. Edep takdir edersiniz ki içinde bulduğu yapıda, kendisinden öncekilerin tatbike soyunduklarını tekrar edip durmak da değildir. Edinilen anlayışı, bilgiyi, görgüyü, adabı; Allah aşkını, haşyeti temel alarak hayata,  yerli yerinde uyarlamak edebin gerekliliğidir.  

Rifâîlikte ahlâklı olmanın altının çizilişinin de işaret ettiği önemli hususlar vardır. Dilerseniz buna da değinmeden geçmeyelim. Edep, ahlâksızı da kınamamayı gerektirir. Ancak ahlâksızlıkla, Allah yolunda adım atış bir kenara, kımıldanış bile mümkün olmaz zîra nefis çukuruna düşülmüş ve orada hapis kalınmıştır. Ahlâklılık ise Allah’ın hoşnutluğuna büründüğünüz nispette zuhur eder. Başka bir ifadeyle de Allah’ın ahlâkıyla, ahlâklanmakla ahlâklı oluş zuhur bulur. Ancak, ahlâk ve toplumda kabul gören davranış biçimleri, gün olur çelişe de bilir. Fakat mesele Allah bilincini temel noktaya oturtup buna göre muamele sergileyebilmektir. O zaman herkes çalsa bile siz çalamazsınız, herkes ona buna iftira atıyor diye siz atamazsınız. Devir bunu olağanlaştırmış, sırandanlaştırmış, doğallaştırmış olsa bile bunları ve elbette ki benzerlerini yapamazsınız.

 

Rifâîlik’te eğitim metotları var mıdır? Varsa bunlar hakkında ne söylenebilir?
Burada da karşımıza nefisin sığlıklarıyla mücadelenin önemi çıkar. Bunun için ise kalbin aşk ile Allah’a bağlanışı elzem görülür. 

Ahmede’r Rifâî Hazretleri’nin, müritlerine nefsin terbiyesinde gösterdiği yol kaynaklarda şöyle yer alır. Ahemede’r Rifâî Hazretleri der ki:

“Kalbinde ufak bir leke görürsen oruç tut, bu gitmezse az konuşmaya bak, yine gitmezse günahlardan şiddetle kaç, yine gitmezse her hâli iyi bilen Allah’a yalvarmaya başla.

Günümüzde etkisini kaybetmekle birlikte tarihsel seyir içinde zikir de bu yolda önemli bir etkiye sahiptir. Zikir Hakk’ı anıştır. Rifâîlik’te önce sesli başlar bu bilincin uyanışına teşvik oluşturur.  Kelimenin üst üste tekrar edilerek taşıdığı mânânın nurâniyetini üzerimize çekmek hedeflenir. Rifâîlikte sesli başlayan zikir sonra sessizleşir ve sükûta kavuşur. Sesli zikre cehri, sessiz (gizli) zikre, hafi denilir. Sükûta ermiş olmak ise tefekkürün şaha kalkışıdır. Derûna yolculuk için sükûta ihtiyaç vardır. Sükût ise ilhama zemin hazırlar ve bir dönem sonra da basit düşünceler açılım yapar, ilham ile yoğruluş doğar. Ken’an Rifâî Hazretleri, döneminde yürürlüğe giren “Tekke ve zaviyelerin kapatılması kanununa” ve dolayısıyla da kararına saygı duymuş, oluşan şartları Hakk’ın muradı bilmiş ve tarikat, tekke, dergah odaklı değil zikir, ritüel odaklı değil, mahiyetin arılığının, duruluğunun paylaşımına ve intikaline dair tavır sergilemiştir.

Bir manevî yolda silsilenin önemi var mıdır?
Çok önemi vardır. Zîra Ahmede’r Rifâî Hazretleri hem anadan hem babadan soy itibariyle Peygamberimizle irtibatlıdır. Soyu anneden Eyüp Sultan Hazretleri’yle (Eyüp el Ensari’yle) de buluşur.  Bu da bir inancın, bir kültürün içersindeki mahiyetin kaynağındaki arılığı duruluğu işaret eder, duru bir kaynaktan yola çıkılışı ortaya koyar.  

Manevî yolların silsileyle günümüze gelmesi, gerek mahiyetle, gerek genetik özelliklerle,  gerek edep, erkân ile pişe pişe gelinmekte oluşa da bir işarettir.  Bunun böyle olmamasının ne sakıncası vardır diye de düşünülebilinir fakat unutmayalım ki temelsiz yapı çöker. Hiç şüphesiz Hakk’a uzanan yol mahlûkatın nefesi adedincedir, her nefese tutunup da Hakk’a yol alınabilir. Ancak manevî bir yapı söz konusu olduğunda, şayet ondan yansıyan saf öğretiyle buluşuluyor, şekilleniliyorsa artık kendimizi gelişmeye açma insanlığımızı keşfedip yaşama fırsatı yakalamışız demektir. Bu sebeple manevî yapılarda saflık, arılık, duruluk, dirilik, derinlik önemli özelliklerdendir. Manevî yolların asırlardan alacakları dersi almış olması ve böylece geleceğe devredilmişliği mühimdir. Bir yapı, asırlardan alacağı dersi, katkıyı almadan önünüze çıkıyorsa onun bizi nereye sürükleyeceği belli olmaz. Önüne çıkan ilk imtihanda, esen basit bir rüzgârda o yapının yerle bir olması, nefsanî tuzaklara düşmüşlüğü ise kimseyi şaşırtmaz. Bu sebeple manevî yollarda tarihi silsile mühimdir. Bir yapının kaidesine, üzerinde yükseldiği zemine bakılır. Gerekirse üzerine yapışmış toz, toprak arındırılır, arkasından çıkan gerçek ise bir hazineden oluşu anlatır.

Bununla birlikte tarihte zaman zaman manevî yollarda babadan oğla yerli yersiz intikallere de rastlarsınız. Yetersizlik içindekilerin rehberlik vazifesi üstelendiklerine de kanaat getirebilirsiniz. Bu değerlendirme doğru olsa bile bu dahi edebinin erkânının korumasına bir hizmettir, örneklik olmasa bile önemlidir. Kaldı ki her toplumsal yapı içinde, o yapının özelliklerini diğerlerinden farklı boyutta önde sergileyen mutlak biri hatta birileri bulunur. Bilgi ise ne sığlıktır, ne güzellik bunu tespitte son derece önemlidir. Ne kadar yapı lekelenmeye çalışılsa da bilgi ne lekedir, ne saflık bunu bildirir. Manevî yollar, gün olur örneklik üzerinden de şahlanır, gün olur öne ittiği kişide zayıf kalır,  gün olur yalın kat mahiyetiyle dalgalanır. Temeli Allah sevgisi, haşyet, Allah bilinciyle hareket etme gayreti ve zevki olmayan her yapı ise adı, sıfatı ne olursa olsun elbet çökmeye mahkûmdur. Allah bilincinin başta ailede verilmesi gerekir, manevî yollar bilhassa da mahiyetiyle tanışış  arkasından gelir. Maneviyattan uzak oluş ise zaman içinde bireylerde maneviyat açlığı meydana getirir ve bu da bireyi olur olmaz noktalara yöneltir. Manevî yollar, kitleye değil birime hitap etmektedir, birimin başta ailede doğru mayalanması elzemdir. Ama olmayınca biliriz ki olmaz. Allah neyi nasıl murat ediyorsa ancak o yaşanır. Yaşananda da nice hikmetler, nice alınması gereken dersler vardır fakat sırat-ı müstakim üzere gayret yaratılmışın bilhassa da akıl, fikir, vicdan sahibi kılınmış herkesin mükellefiyetidir, kader de bu mükellefiyetlerin yerine getiriliş çabasıyla örülür.   Şayet bir manevî yolun yürümesi murat ediliyorsa da Allah gayreti kuşandırır olmazları oldurur tabiri caizse de fabrika ayarlarına murat ettiklerini çeker alır. Fabrika ayarlarına çekiliş ise adı sanı yıllar içinde değişken olmuş yapıları değil saf öğretinin şahlanışıyla kucaklanışı anlatır. Bu da sadece kavramların yerli yerini bulmasını, bilginin üzerindeki kiri atmasını değil, insanın sarsılışını da ortaya getirir. Sarsılan insan, hakikatin arayıcısıdır ve derununa olan bilinç kazanmış seyran, artık kapıdadır.

Gafletten uyanmış gözlerin göreceği hakikat; “Baki hüv Allah”
Allah hep güzelliklerle, kolaylıklarla karşılaştırsın fakat maalesef ki hepimiz biliyoruz, bu böyle olmuyor. Tatsızlık zorluk anlayışı, kişiden kişiye göre değişse de kimse rahat içinde değil. Peygamberimiz  “Lâ râhate fi’d-dünyâ” dedikten sonra. Fakat neye gözyaşı dökersek dökelim zaman geçtikçe alışılıyor, ilk andaki kadar can yanmıyor. Keza mutluluk için de aynı şey geçerli. Neden, ne kadar mutlu olursak olalım daha fazlasına yönelişimiz de hiç bitmiyor. Fakat an geliyor ömür bitiyor. Kavgalar, gürültüler, para, pul, şan, şöhret, evlat, makam… dünyada bırakılıyor, Allah’tan geldik ve Allah’a dönüyoruz. Koca bir hayat hikâyesinden geriye ne kaldı! Dilden dile anlatılsa bile anlatılan Hakk’ın sizden, bizden açığa çıkardıkları. Zaten özde var olan yalnız Allah’tı geriye de Allah kaldı.

Artık yavaş yavaş bu çalışma için sözün bittiği yerdeyiz. Aşk ile âlemi tavaf edecek olan da biziz, aşk ile insanlığımızla yüzleşecek olan da biziz. Aşk ile yakışmayanları keşfedip itecek olan da biziz, nefsimizin efendisi oluş zevki edinecek olan da biziz. Ama Hakk’ın önünde hep başı eğiğiz acz içindeyiz.  Yaratan Allah, donatan Allah, kendinden başka olmadığına göre kendinden zerrelerle bezeyen Allah. Bahşettiği bunca donanıma rağmen kendini gerçekleştiremeyişimizin sebebi ise onun ile anlam buluşumuza sırt çevirmişliğimiz. Hâl ne olursa olsun artık hakikat ayan.  Bir Allah var yaradan, yüce olan, eksiksiz olan, nuruyla aydınlatın, yarattığına bahşettikleriyle yaratılmışlık tablosuna muradını işleyen. O zaman neden bu aslına –özüne- isyan? Varmalı keyfine yaşamın, aslına uygun davranıp da nefes almanın. Tanımalı Yaradan’ı, birimliğimize bahşettiği o payı, işlemeli izi yaratılış tablosundaki yeri, varmalı aşkın tadına, yaşam diyorlar sevgiliden gelişe, cahili de olsak sevgiliyle bu bir ve beraberliğin adına.

Bitirirken:
Ken’an Rifâî Hazretleri’nin yukarıda incelemeye çalıştığımız şiiri, İzzeddin Hümayî Bey tarafından “büzürg” makamında, “düyek” usulde bestelenmiştir. Şiire de başlık olan “Allah’ını isteyene lazım olan nedir?” sorusuna umulur ki bu şiir ve ortaya koydukları aracılığıyla sizler de kendi dünyanızda pek çok cevaba ve açılıma  ulaştınız. Kim bilir belki atacağınız somut adımları bile tayin ettiniz.  Ama bu, düşünen insanın kârı değil midir? İnsan, Allah’ını bildikçe insan… İnsan, Allah’ını sevdikçe insan… Bilgisi, görgüsü, edebi, irfanı, idrâki arttıkça insan, sevdiğine yandıkça, onun rengine bulandıkça insan, yeri geldiğinde bir sivrisinekten dahi utanabildikçe insan. “Allah’ını isteyene lâzım olan nedir?” sorusuna bulduğu cevapları, giyinebildiği ölçüde insan. 

Düşünmekten, idrâk zevkinden kendimizi mahrum bırakmak, belki de kendimize yapabileceğimiz en büyük zulüm.


LUGATÇE

Ağah: Bilir, bilgili, haberli, uyanık, öngörülü.
Ağyar: Başkaları, yabancılar, eller.
Amîk: İnceden inceye, derinlemesine yapılan araştırmalar.
Âyet-i Kübra: Büyük  âyet, işaret, nişan, delil.
Bağ-ı Tarik:Tarikat bahçesi.
Bahir: Denizler, deryalar.
Baki:  Ebedi, sürekli, ölümsüz, kalımlı.
Beşer:  İnsan, insanoğlu, insanlık.
Cehl: Cahillik , bilgisizlik, tecrübesizlik.
Dâmen: Etek, kenar, taraf.
Duzah: Cehennem, keder.
Gümrah: Yolunu şaşırmış, günahkâr.
Halk olmak: Yaratılmak
Hemrah: Yol arkadaşı, yoldaş
Hicran: Bir yerden veya bir kimseden ayrılma. Ayrılığın verdiği büyük üzüntü, keder.
Hudâ: Allah, Yaratıcı, Sahip …
Huruf: Harfler. İsim ve fiil olmayan kelimeler.
Hüv- Hüve: O Allah, Allah.
Lika: Kavuşma, yüz, çehre, buluşma,yalnız görüşmek…
Mehcur: Bırakılmış; unutulmuş, uzaklaşmış, ayrılmış, kullanılmaz olmuş…
Melfuz: Telaffuz edilmiş olan, okunuş, söyleniş…
Mualla: Yüksek, yüce, makamı, rütbesi yüksek…
Muazzam: Çok büyük, alışılmışın sınırlarını aşan, azametli, ulu
Müberra: Arınmış, kusurdan uzak, fenalıktan uzak…
Münezzeh: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını bildirmek için kullanılır. Arınmış, yüce…
Müsemma: Adlanmış, adlı, ismi olan.
Siva: Başka, gayrı, diğer…
Tahir: Temiz, pak, yüksek makam…
Uzuv: Organ, üye, unsur
Vech: Yüz, tarz, üslup, cephe, taraf…
Yu: Yıkamak
Zahir: Görünen, aşikar, şüphesiz, açık…

KAYNAKÇA:
Kur-an’ı Kerim Meali - Yaşar Nuri Öztürk 1994 - Hürriyet Ofset Matbaacılık ve Gazetecilik A.Ş.
www.kuranmeali.org
İlâhiyât-ı Ken’an: 1988 Hulbe Yayıncılık, Hazırlayan: Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç/ Sayfa: 25-26
İlâhiyât-ı Ken’an: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayımı. 2013 Prof. Dr. Mustafa Tahralı / Sayfa: 103-104
Ebu’l alemeyn Seyid Ahmede’r Rifâî” – Ken’an Rifai – Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Mustafa Tahralı – Sadeleştirme Müjgan Cunbur - 2008
Sufi Geleneğin Bazı Simaları – Ahmede’r Rifâî  20.01.2017 / Prof. Dr. Osman Nuri Küçük - Uğur Canbolat
Ömer Tuğrul İnançer – Metin Erol Röportajı 24.02.2016
Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık: 2000, Kubbealtı Neşriyatı Yazarlar: Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri, Safiye Erol,
Ken’an Rifâi – Sohbetler: 2000, Kubbealtı Neşriyatı, Hazırlayan: Samiha Ayverdi
Ken’an Rifâî – Şerhli Mesnevî-i Şerif: 2000, Kubbealtı Neşriyatı
İlâhiyât-ı Ken’an Müzik Cd’si: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayını. 2001 / Solist: Ahmet Özhan 
Misalli Büyük Türkçe Sözlük – Kubbealtı Lugatı – İlhan Ayverdi
https://www.luggat.com
http://www.lugatim.com
Zerredeki Okyanus/ Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk: 2003, Derleyen Gülmisal Gürsoy 
İLETİŞİM BİLGİLERİ:    Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -  Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....

Sayfa Başı