GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ DİVÂNI'NDAN SEÇMELERLE BAŞ BAŞA                              
                                                                                                                                      

2. BÖLÜM
-TEKVÎN-İ ÂLEMİN SEBEBİ-
(Âlemin Yaratılışının Sebebi)

 

 

Yine o ses- belki de içimizdeki ses- diyor ki;

“Hayat, hızla akıp geçmekte… Bazen kendimizi bu hıza öylesine kaptırabiliyoruz ki; belli bir rutinin içinde, oradan oraya hiç nefes almamacasına savrulup duruyoruz. Her bir savruluşumuzda ise biraz daha yıpranıp, biraz daha zedelendiğimiz ortada. Hâl bu olunca nerede kaldı ki yaratılışa, kim akıl yora?

Aslında hayatın çok da zevkli olduğu anlar var. Yaşamı güzelleştiren, gönülleri kıştan bahara erdiren, tatlı heyecanlar, sarhoşluklar yaşatan aşkla karşılaştığımız anlar var. İşte böyle anlarda, hayat, acımasız çarkı ile bizi ezemiyor. Yaşam, aşk ile anlam buluyor da ayaklar yerden kesiliveriyor. Ama her zaman insan bu tatta, bu tuzda olmuyor ki! Bazen insan soruyor; aşk, esaret mi, sefalet mi yoksa masumiyet mi diye? Bazen ise insan, “Yaratılışın sebebi aşktır” diyeni buluyor da, aşkı sadece cinsellikle izah edebilmesi karşısında donup kalıyor, kendince. Böylesine ne söylenir, nasıl bir izah ile karşısına çıkılır, ne diye bilirim!? Anlayacağınız ben bir kara cahilim.  Ama Ken’an ilinin pınardan su içmeye talibim.  İdrâkin sınırlarını zorlayıp da îmânın zevkine teslimiyetle ufuklar aştıranı görmeye geldim. Karınca misâli de yürüsem, onun mısrâlarına tutunup da seyran etmeye geldim.”

O diyor ki;

                                                                    Tekvîn-i Âlemin Sebebi 

                                                                                                           Âlemin Yaratılışının Sebebi

                   Bahr-i vahdet kaplamıştır kâffe-i mahlûka bak!
                   Birliği görmek dilersen cümle-i mevcûda bak!

                                                                           (Bütün varlıklara bak, birliğin denizi kaplamıştır!
                                                                           Bu birliği görmeği dilersen, yaratılmışların cümlesine bak!)

                   İnd-i Sâni’de bütün mahlûk bir tek noktadır,
                   Kâinâtın cümlesi bu noktada bir nüktedir.  


                                                                              (Yaradan katında bütün varlıklar tek noktadır,
                                                                               Evrenin hepsi bu noktada bir ince güzelliktir.)

                   Noktadan aşk, zav’-ı şems-âsâ edip kendin ayân,
                   Maksad-ı tekvîn-i âlem aşk imiş, oldu beyân.


                                                                             (O hakikat murâd eder, aşk ile âdeta güneş kesilip
                                                                              ışığıyla kendini ortaya koyar,
                                                                             O zaman belli olur ki; yaratışlın sebebi, aşktır.)

                Aşkıdır insâna kâmil nâmını tevcîh eden,
                Aşkıdır insânı terk-i cennete teşvîk eden.

                                                                              (Aşkıdır insanı olgunlaştırarak yol aldıran,
                                                                             Ona olgunluk sıfatı kazandıran
                                                                              Aşkıdır insana, cennetti bile terk ettiren.)

               Aşktır rüsvâ eden nefsin tekebbür tavrını,
               Aşktır ihsân eden ummân-ı feyzin gavrını.

                                                                            (Nefsin kibirli tavrını aşktır rezil eden
                                                                            Aşktır feyz deryâsının derinlikleriyle insanı insan eden.)

               Elh-i aşkın gam-güsârı bil ki çeşmi yâşıdır,
               Bu sebebden âşıkın gam muhterem yoldaşıdır.

                                                                           (Aşk ehlini teselli edip gamını- kederini- dağıtan bil ki gözünün yaşıdır,
                                                                           Bu sebeble çile, gam âşığın  saygın yol arkadaşıdır.)

               Hasret-i mâşûk Ken’ân, âşıkı giryân eden,
               Firkat-i cânândır ancak kalbleri sûzân eden.

                                                                           (Ken’an, âşık olanı ağlatan sevdiğine duyduğu hasrettir,
                                                                           Ancak kalpleri yakan, yakın ise sevdiğinden ayrılık.)

 

 

 

Tasavvufî açıdan inceleyebilme gayretlerini sürdürdüğümüz Ken‘an Rifâî Hazretleri’nin şiirlerinden bir diğeri yukarıda gördüğünüz üzere aşkı anlatmakta.  İlâhî aşk boyutunu anlayabilmek kimilerimiz için oldukça kolay olabilir ama yaşamak, pek de kolay bir iş olmasa gerek! Unutmayalım ki insanoğlu daima sınanır ve verdiği cevaplar, içinde bulunduğu seviyeyi ortaya koyar. Bu seviye, ilâhî aşk boyutunun yaşandığı iddia edilse bile maalesef çoğunlukla bu hâlden uzaktır. Bu hâli idrâk ise öncelikle, yukarıda yer alan eserden de hareketle söyleyelim etrafa farklı gözlerle bakabilmeyi gerektirir. Bu ne demektir? Bu çoklukta birliği görmeye davet demektir. Nasıl mı? Buyurun mısrâlara tutunarak soru ve cevaplarımıza geçelim ve ne demekmiş, aşk ve aşkın, âlemin yaratılışındaki yeri neymiş, ilâhî aşk nasıl bir ruh hâlini ifadelendirirmiş, basamak basamak ilerleyerek idrâkimizin elverdiği ölçüde meseleye bakmaya çalışalım.

Bütün varlıkları birlik denizinin kaplaması ne demek?
Birlik deniziyle kasıt, Allah’ın tekliğidir. Bir denize bileşik kaplar monte ettiğimizi hayal edersek,  konu daha kolay anlaşılır.

Denize monte edilmiş bileşik kaplara dolan, şüphesiz bağlanmış olduğu deniz suyudur. Ancak deniz suyu,  kaplardaki hâl ile sınırlı değildir. Zira kaplara dolan deniz suyu olsa da o, arkasında derya barındırır. Allah’ın birliğini ve yaratılmışlığı da bu bakış açısıyla değerlendirmek yerinde olacaktır. Zira Hakk’ın hakikati de  -tabiri caizse- derya misâli düşünülebilinir ve şüphesiz ki o derya, -örnek üzerinden söyleyelim birleşik kaplara dolanlarla- elbet sınırlı değildir. Bu yapı bize, çokluk âlemindeki her bir zerrenin hakikatini anlatır. Her bir zerrenin hakikati –aslı, esası -  Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanmaktadır.
Bununla birlikte, Allah’tan gayrı olarak ifadelendirilebilecek hiçbir şey yoktur. Daha önce de söylediğimizi tekrar edelim:
Allah tektir ve o teklikte kendinden başka olmadığına göre, kendinden var ederek yaratandır ve yine kendinden başka olmadığına göre kendinden zerrelerle de bezeyendir.

Hâl bu olunca bir kez daha ortaya çıkar ki birlik hâlinden çokluk zuhura gelmiştir. Yine örneğimize dönersek; derya bir iken kendinden bileşik kapları zuhura erdirmiş ve donatmıştır. Üstelik bu birleşik kaplara sunduğu –giydirdiği- donanım elverdiğinde o kaplar, kimim, neyim, nereden geldim, nereye gidiyorum? diye sorup sorgulamak mahareti de taşır.  Bu ise birlikten çokluk zuhur ettiği gibi çokluktan da birliğe uzanan yolu işaret eder. Zira zerre okyanusunu aramaktadır. Zerre, okyanustan bir parçadır.

“Noktadaki Nükte” ifadesiyle kasıt ne?

Nükte; ince anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz, espri demek. “Noktadaki Nükte” de birbirini tamamlayan iki açı üzerinden değerlendirilebilinir. Bunlardan ilki, eşyanın hakikatini anlatır. Yaratılmış her zerreden (çokluktan), kendisine bahşedilen hakikat zerresinin yansıması, “Noktanın Nüktesi” olarak yorumlanır.   (Tıpkı birleşik kaplardaki mahiyetin, bağlı olduğu deryayı anlatması gibi.)

Bir diğer açıdan baktığımızda da Allah’ın varlığında bir olunduğu gerçeği,  noktadaki nükte olarak değerlendirilir. Yaratılmış her zerre, esasen Cenâb-ı Hakk’ın varlığında yoktur. Zira teklik hâlinden,  Allah’ın dilemesiyle, yaratılan (çokluk), zuhura gelmiştir ve yaratılan, Hak’tan lütfedilenlerle varlık iddiası taşımaktadır. Dolayısıyla da Allah’tan geldiğimizi, başlangıçta Allah’ın tekliğinde bir ve beraber olduğumuzu, onda yok olduğumuzu bilmek “Noktanın Nüktesi” olarak kabul edilir.

Ne düşünceyle yaratılışın sebebi aşk olarak kabul ediliyor?

Allah’ın yaratmayı dilemesi demek; Allah’ın yaratmayı arzu etmesi -yaratmaya muhabbet duyması, istemesi- anlamı taşır.  Bu gerçekle birlikte Küllî hakikat, yaratmayı dileyip, cüzünü (parçasını) meydana getirirken, deryasındaki isim ve sıfatlara ait zerrelerden dilediğini, dilediği ölçüde cüzî yapıya dolayısıyla da cüzî yapı altında cüzün parçacıklarına lütfeder. Bu hâl, tıpkı bileşik kaplardaki suyun bağlı olduğu deryadaki özellikleri, farklı derecelerde de olsa taşıması gibi de düşünülebilinir.

Hâl bu olunca; bileşik kaplardaki yapı, nasıl ana yapıdan hissedar kılınmışsa, yaratılmışlıkta, eser sahibi Cenâb-ı Hakk’ın hakikatinden hissedar kılınandır. Dolayısıyla görülür ki; birime zerre boyutunda da olsa Hak’ın, pek çok isim ve sıfat zerresi intikal eder. Aşk da (dilemek, istemek, arzu etmek, muhabbet duymak da) yaratılmışa muhtelif seviyelerde intikal eder.

Şu mevzuun ise özellikle altını çizelim; Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır. Yaratmaya da, yaratılmışa da şüphesiz ki ihtiyacı yoktur. Yaratma, ilâhî bir arzunun, isteğin neticesi zuhurdadır. Hayatın sürdürmesinde de Allah’ın isteyişinden, arzu edişinden dolayısıyla da aşktan hissedar oluş etkendir.

Aralarında derece farkları olsa da insanından hayvanına, bitkisinden taşına, toprağına kadar bir isteme –arzu duyma, muhabbet duyup çekilme-  hâli gözlenir. “Ben bu yemeği istemem.”diyen bir küçücük çocuğun veya güneşi sevmeyip de gölgede büyüyebilen bir bitkinin kendince istemek, muhabbet duymak, çekilmek vs. özellikleri taşıdığını görmemiz gerekir. Tabii ihtiyaçların bile ardında o ihtiyacı gidermek arzusu yatar. Üstelik kendimizden hareketle de söyleyelim; yaşamaya ihtiyacım var demeyiz, yaşamayı istiyorum deriz. Hani olur a, bir şekilde yaşamaya ihtiyacımız olsa dahi, ihtiyacımıza ulaşmayı arzu ettiğimizi bu cümleyle ifadelendirmiş oluruz. Yaratılmışa istikamet veren kabul etmemiz gerekir ki esasen çekilişlerimizdir.

Birime bahşedilen isim ve sıfat zerreciklerinin çekilişleri ile bu isim ve sıfatların arzusu –isteği- sergilenir.  Aşk, yaratılışın sebebi olduğu gibi her bir isim ve sıfat zerreciğine de bulanandır. Yaratılışın hamurundaki mayadır. Her bir isim ve sıfat ise kendi seviyelerine, özelliklerine uygun bir isteme hâlindedir. Mesela kendilerini ortaya koyma eğilimindedirler ve bunu isterler. Zira cömertseniz, cömertliğiniz âleme taşmak ister. Cömertliğiniz diğer bahşedilmiş isimlerle dengelenip doğru ve olması gereken kıvama ulaşmak ister. Cimriyseniz, aslı olan cömertliğe yol almak ister, bu yol almada başarı ve başarısızlık söz konusu olsa da neticede ortada hep bir çaba vardır. Özdeki hâle farkında olmasak dahi hep bir meftunluk vardır. Potansiyeli ortaya koyma arzusu, insanın doğasındadır. Buradaki başarıya göre de insanın kendini gerçekleştirişi yaşanır.  

Her bir yaratılmış -buna taş, toprak dâhil- sevgi dili kullanır. Basit bir saksı çiçeğine bile azıcık sevgi gösterisinde bulunursanız, şenelir. Taşta, toprakta bile sevgi çekirdeği gizlidir. Taşa, toprağa eziyet ederseniz küser, üzerine bombalar yağdırsanız teper. O hâlde bir sevgi dili söz konusudur. Ancak bir skala hayal edersek bu skalada, aşk birimden birime farklı seviyelerde yer alabilir. Kedinin ciğer gördüğünde herkes tarafından fark edilebilen aşkıyla, Hak âşığının aşkı bir midir? Aşk, bünyesinde istemek, dilemek, muhabbet duymak, çekilmek, arzu etmek gibi değerler barındırır. Bunlara değer kaybettirin yolunuz nefrete düşer, değer kazandırın yolunuz Cenâb-ı Hakk’ı idrâke evrilir.

O hâlde nefret de aşk skalasının bir alt değeridir. Üstelik kedide bile yeri gelir gözle görülebilen nefret gizlenir.

O hâlde birime bahşedilmiş isim ve sıfatların kendilerine göre çekilişleriyle, istikamet alıp yaşamda hareketlilik kazanılır, böylece hâdiseler vuku bulur ve neticede de elbette ki yaratılış tablosunun inşası gerçekleşir. 

Peki o zaman, neden ona muhabbet duyuyoruz da meselâ buna muhabbet duymuyoruz? Bu konu biraz açılabilir mi?

“Onda beni çeken bir şey var.” “Orada beni alan bir şey var.” Herhâlde bu cümleyi yaşamımız boyunca defalarca hissetmiş hatta dile getirmişizdir. Buna elbette ki Allah’ın izniyle, birimliğimizden açığa çıkmakta olan isim ve sıfat zerreleri yön verir. Onlar muhabbet duyup benzerlerine, -seviye eşlerine- yöneldikçe, çekildikçe kendilerini besleyebilme, zenginleştirebilme, güzelleştirebilme arzularını fiile dökmüş olurlar. Böylece çekilişler, yönelişler, muhabbet duyup kayıp gidişler ortaya çıkar. Bu noktada soralım; siz koyunun kurt ile gezdiğini gördünüz mü? Hiç merhametlinin zalimle dost olabileceğini düşünebilir misiniz? Tıpkı bunun gibi…  Benzer isimler birbirlerini bulur, çeker, bir ve beraber olup akmak, çağlamak ister. Hâl bu olunca merhametli de merhametliyi bulacak ve onunla akıp çağlayacak. Bu ise takdir edersiniz ki dışarıya, “A” noktasına muhabbet duyup “B” noktasına muhabbet duymamak (az muhabbet duymak) olarak yansır. Ancak dikkatlerimizden kaçmamalı ki;  bu yapı, kendimizdeki seviyenin bir üst düzeyine muhabbet duyuşumuzu ve ona yönelişimizi de anlatmaktadır.  Zira akıp çağlayışlarımızla dikkat edin bakın; her ne kadar “A” noktasına veya “B” noktasına yöneliyor olsak da esasen kendimizi besleriz. İlişkilerimizle, bizdeki ismi ortaya çıkarma gayretine girişir ve onu aslında bahşedildiği şekliyle ortaya çıkarabilmeye yöneliriz. Bu ise bir anlamda potansiyeli ortaya koyma çabasıdır ve böylece birimliğimize bahşedilen o hakikat zerreciğinin kendini aşikâr kılmasına yönelik adımlar atılmış olur. Yine konuyu örneklendirelim: Merhametli, merhametliyi buldukça onunla kaynaşır, birleşir ve ondan yansıyan isimle gelişerek kendisindeki seviyeyi daha ileri boyutta ortaya koymak üzere gayrete erişir. Bu ise karşımızdaki birimden bize yansıyan ile bize bahşedilenin üzerinin açılmasına ve açıldığı nispette de bize bahşedilenin âleme taşmasına vesiledir. O hâlde burada görürüz ki çekimle karşılıklı iletişim, iletişimle de gelişim sergilenmektedir.

Zıt isimler birbirini bulmaz mı, çekmez mi?

Elbette bulur ve çeker. Ancak zıtlar birbirini buldukça çarpışır. Bu ise kendimizi tanıma, anlama, ortaya koyma yolunda adım atma şansı sunar. Üstelik bu yapı, bırakın çevresel ilişkileri, bünyemizdeki durumu da ifadelendirmektedir. Birbirine zıt gözüken isimler, sıfatlar kendi içimizde çatışarak birbirini dengeye getirdikçe ilerleme yaşanır. O hâlde zıtların çarpışması, muhabbetle birbirine yönelişten ve böylece özdeki yapıya yol alıştan ziyade, ilâhî bir terbiye sürecine muhabbet duyuşu -çekilişi-  bildirmektedir. Meseleyi idrâk için ise daima bir skala hayalinin, zihnimizin bir kenarında bulunmasında fayda vardır.  Skalada, zıddiyet ve benzerlik, birbirine nispetle hizalanır. Benzerliğe derece kaybettirin zıddiyete ulaşırsınız. (Çok benzer, orta derecede benzer, az benzer ve zıt) Zıddiyete derece kazandırın benzerlik noktasına varırsınız.

Gelişime muhabbet, aynı zamanda birime bahşedilmiş cüzî hakikat boyutunun kendini dışa aksettirme çabasının da bir işaretidir. Bünyedeki en gelişmiş boyut, birimliğe bahşedilen cüzî hakikat boyutudur. Üzerini kaplayan tabiri caizse nefsanî kabuğa çarparak dışa yansıdığı nispette de ortaya çıkan seviye, bu gelişmişliği –hakikatten bir zerre oluşu- yansıtıştan uzaktır. Yansıyana uygun ise muhataplıklar yaşanır. Bu da cüze nispetle zıddı davettir. Böylece ilâhî bir terbiye süreci gerçekleşir. Kişi zıddıyla çarpıştıkça kendini tanır, kendine yakışanı alıp, yakışmayanı iterken esasen kendini keşfeder ve böylece kendisine bahşedilen hakikat zerresinin üzerini açmaya başlar. Artık birimin, muhatabını zıddı veya benzeri diye niteleyebilecek doğru özelliği kazanma yolunda da atım atışları gerçekleşmiş olur.

Şiirin de başlığı olan “Tevkîn-i Âlem” yani Âlemlerin yaratılması ile kasıt ne?
Bir önceki bölümde yaratılışa ait isim ve sıfatlar mevzuna değinmiş ve bir iniş kavsinden kabaca da olsa bahsetmiştik. Dilerseniz şimdi iniş kavsi konusunu biraz daha detaylandıralım ve nasıl ki yaratılmışta aşkın izi varsa, aşkla zuhura gelişte de aşkla var kılınan yaratılış mertebelerinin de izi vardır diyelim ve âlimlerin, yaratılış mertebelerini genel anlamdaki sınıflandırmalarına kısaca değinmeye çalışalım.

Âhâdiyet Mertebesi: Allah, bu mertebede bütün vasıf bağlarından, bütün kayıtlardan münezzehtir (uzak ve arınmıştır).  Bu mertebe, Allah’ın hakikatini, özünü bildirir. Sır diyarı olarak da nitelenir.

Vahdet Mertebesi:
Âhâdiyet mertebesinde bir sır iken Allah, bildirmek istediği hakîkatini belirleyip zuhura erdirmeye başlar, böylece Cenâb-ı Hakk, bildirmek istediği boyutuyla zâtını ortaya koyar ve sıfatlarını, isimlerini, bütün mevcudatı birbirinden ayırmaksızın toplu hâlde oluşturur. Bu mertebeye “ulûhiyet mertebesi” de denilir.

Âyân-ı Sâbite:
Toplu hâlde bir zuhur var iken, bu toplu hâlde oluş, birbirinden ayrışmaya başlar. Cüzî boyut altında cüzî parçacıklar oluşur. Böylece eşyanın hakikati zuhur bulur. Her varlığa, Hakk’ın hakikatinden bir pay lütfedilir.

Ervah Âlemi:
Belirlenmiş her bir suret, Hakk’ın ilmiyle şekillenirken, bir cevher hâlinde ortaya gelir. Bu basit cevherlerden her birinin şekli, rengi olmadığı gibi bu cevherler zaman ve mekânla kayıtlı da değillerdir. Bu mertebe, Kur-ân’ı Kerîm’de buyrulduğu üzere; “Ruhumdan ruh üfledim” hitabının algılandığı âlem olarak düşünülür. ( Sad sûresi, 71-72. âyetler, Hicr sûresi 29. âyet- bknz. Bilgi notu:1)

Misâl Âlemi:
Ruh (ervah) âleminde meydana gelen her bir yaratılmışın hakikatinin (özünün), cisimler âleminde kazanacağı şekle benzeyen bir suretinin, bu âlemde meydana gelmesi sebebiyle bu âlem “misâl âlemi” olarak adlandırılır. Mânâlar burada kendilerine has maddelerle temsil edilir ve yeryüzünde vücut bulmadan önce burada zuhur olur.

Madde Âlemi:
Bu âlem ile dünya ve dünya hayatı kastedilir.  Ruhun ferdiyeti, artık cismanî de özellik kazanır, cisimle ruh bütünlenir. Bu âlemde bölünme, parçalanma, yanma, yaralanma gibi hâllere müsaitlik söz konusudur.

İnsanlık Mertebesi:
Madde âlemine kavuşmuş olan, bünyesinde yukarıda sıralanmış bütün basamaklardan hisseler barındırır. İnsan, kendisinden açığa çıkan isim, sıfat zerrelerinin diğer yaratılmışlara oranla daha zengin olması sebebiyle, yaratılmışlar arasında üstün olmanın da haricinde, yaratılmışları insanlığıyla kapsayıcı olandır. Bu konu, her konuda olduğu gibi ilerleyen bölümlerde daha da detaylı anlatılacak ama bu noktada konuya ilişkin hiç olmazsa bir âyete yer verelim.

(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Câsiye sûresi, 13. âyet
“Göklerde ne var, yerde ne varsa tümünü, O’ndan bir lütuf olarak size boğun eğdirmiştir. Bunda derin derin düşünen bir topluluk için elbette ibretler vardır.”

Öte yandan madde âleminde beden, ruha kaptır, dolayısıyla da maddeselliğin getirdiği özelliklerle ruh örtülüdür. Bu örtü, bize lütfedilmiş olan cüzî hakikat boyutunun mülk âlemine bakan cephesini anlatır. Nefis katmanlarını aralayan (ki bu insana bahşedilenlerle insanın yapabilirlikleri arasındadır) ,  özündeki hakikati ortaya koyma yolunda adımlar atmış olur. Dünya kirlerinden kurtuldukça da birime lütfedilen Cenâb-ı Hakk’ın nuru zerresi, lütfedildiği şekliyle birimden mülk âlemine yansımaya başlar. Böylece basamaklar arasında şimdiye kadar görüldüğü üzere aşağı (teklikten çokluğa) iniş söz konusu iken, artık insanlık mertebesine erişle, yukarı doğru çıkış (çokluktan tekliğe) tırmanış zuhura gelir.

İlâhî aşkın hayata yerleşmişliği hakkında bir iki örnek verilebilir mi?
Hazreti Mevlâna’dan bir örnek: O, âşığın hissiyatını dile getirirken der ki; “ İsteklerimi, arzularımı gönlümden uzak ettim. Gönlümü onlardan temizledim pâk ettim. Senin gönlün ne arzu ediyorsa, ben onu talep ediyorum.”
Yaratılmışa muhabbet duyarken, yaratılmışın ardındaki hakikat ile ünsiyeti örneklendiren Ken’an Rifâî Hazretleri ise sohbet meclislerinden birinde diyor ki;

“Sevdiğiniz bir kimse şimdi ölse, ürker, tiksinir, kaçardınız. O hâlde kimi seviyordunuz, size soruyorum? Onu seviyor idiyseniz bu tiksinme nedir? Demek oluyor ki bu sevdiğinizle beraber ruhu seviyordunuz. Sevdiğiniz hakikatte ruh idi. O gidince kalıbın hükmü kalmadı. Ruhun görünüşü olmadığı hâlde bunu nasıl sevdiniz? Çünkü bu kalıpta kendini gösterdi ve sevdirmek istedi.”

Hangi düşünce ile aşk, kâmil (olgunluk) sıfatı kazandırıyor olabilir? Şiirde keza bu konuya da değiniliyor.
Aşk, işin içine girdi mi dileriz, isteriz, muhabbet duyarız, ama neye? Şayet nefsimizin bencilliklerine esaret söz konusu ise; bu kabukta kalıştır, aşk ile çekilişimiz de bu seviyeye uygun olur. Mesela güce, kendimizi üstün görmeye, ezmeye, böylece tatmin bulmaya âşığızdır. Bunları bize sağlayacak olan sözgelimi paraya meylederiz, paranın elinde de oyuncağa dönebiliriz. Oysa o para bizim ona yüklediğimiz değere istinaden esasen hayra da âlet olabilecekken bu şekilde davranmakla şerre âlet kılınmaktadır ve batağa çeker.

Nefsin bencilliklerine esaret eninde sonunda hüsranı yaşatır. Nefsin bencilliklerine esaret aynı zamanda birime bahşedilmiş potansiyelin baskılanışıdır. Zira insan, güzeldir güzelliğini ortaya koydukça kendini bulur. Hâdiseler ise öğretir, eğitir, geliştirir. O hâlde biz her neye yöneliyorsak (çekiliyorsak) para, pul, şan, şöhret, dostluk, cinsellik vs. bu her neyse, onun bize anlatacaklarını, öğreteceklerini kabımız nispetinde alabildikçe büyürüz, gelişip olgunlaşırız. Bu yolda da aşk, hangi seviyede yaşanırsa yaşansın ve her neye olursa olsun, bizi bir noktadan başka bir noktaya taşıyarak hareketlendirdiği gibi cazibesine kapılıp çekildiğimiz noktalardan da dersler aldıkça, bildirdikleriyle tanıştıkça kendimizi keşif yolculuğunu yaşarız. Fakat bunun doğru ölçülerle olabilmesi, özün sesini doğru işitmek için kendimize fırsat tanıdığımız ölçüde olur. “Ben kendime böyle davranmayı yakıştırıyor muyum, yakıştırmıyor muyum? Böyle hedefler seçmekten hoşnut muyum, değil miyim? Ben, bana sunulan nimeti yerli yerinde ve gerektiği gibi değerlendirebiliyor muyum yoksa değerlendiremiyor muyum?”… soruları içtenlikte cevaplandığı ve “Karşımdakinin şu özelliği güzel. Ben bunu kendime katmalıyım” gibi alışverişler gerçekleştiği nispette, aşk derinliğe yol aldırır, kendini açar,  kişiyi kendini –hakikatini keşfe salar.  Bu ise aşkın mânâsına koşmasına, doğru hedefler seçip doğru istikametleri kazandırmasına vesile oluşturur.

İlâhî aşka yönelişte ya da aşkı doğru değerlendirip de olgunlaşma yolunda adım atabilmekte acaba çok mu kabiliyet fukarasıyız?

Hepimize aşina gelebilecek bir husus üzerinden ilerlemeye çalışalım;

Elbet beşerî planda da aşk yaşanacak. Hâl bu olduğunda şüphesiz sevgilinin hoşuna giden tarzda davranmaya, onun muhabbetini kazanmaya, kazanılmış olan o muhabbeti ziyadeleştirmeye çalışılacak. Fakat aşk, seviye kazanmışsa maddenin ardındaki mânâ ile muhataplık başlar. Sevgilide ve onunla birlikte her zerrede eser sahibini seyretmeye başladığımız anda,  bu sefer gerçek sevilenin muhabbetini kazanmayı hedefleriz. Bu beşerî plandaki sevgiliden vazgeçmek demek değildir. Tam tersine yaratılmışı, Yaradan’dan ötürü sevmek ve ona hak ettiği değeri vermek için titizlenmek demektir. Ancak Yaradan bilinci insanı kapladığında, kötü huylar tek tek, sevgilerin hakikati uğruna atılır ve bu, artık bir zevk olarak karşımızda belirir. Bu noktada lütfen kendinize sorunuz: Sevgili edindiğiniz size “Çal, çırp” dedi. “Öldür, ez, biç” dedi. Yapar mısınız? Eminim ki yapmazsınız. O hâlde siz yaratılmışı, Yaradan’dan ötürü seven ve nefsin sığlıklarını aşıp gerçek sevgiliye doğru uzanan yolda adım atansınız. Elbette size bahşedilen isimlere, sıfatlara uygun muhtelif çekilişler yaşarsınız, isim ve sıfatlarınıza uygun olarak belirlediğiniz sevgiliye de koşarsınız ama daima Küllî hakikat ile varsınız. Hiçbir yaratılmış -Allah esirgesin- Allah sevgisinin, Allah bilinciyle hareket etmenin önüne geçmez ve geçmemelidir. Hiçbir yaratılmış, ilâh edinilmemelidir. Hatalar, gaflet, yanılgı vs. her zaman, her konuda, hepimiz için olabilir. Hatalardan dersler çıkararak yollar aşanı, hak edeni hak ettiği ile buluşturarak olgunlaşmaya koşanı, Rabbim Allah diyip de yüzü kızaranı, gayret ile sığınanı umulur ki Allah’ta affedicidir.  

Neden aşk, cenneti bile terke sürükleyebiliyor?

Öncelikle şunu söyleyelim: o kadar nefsin bencillikleriyle aşk yaşanabiliyor ki; cennet nedir, ne değildir bunun dahi üzerinde düşünebiliyorsak yine iyi, ama düşünemiyorsak… Desenize cenneti çoktan terk etmişiz… Ancak bu hâl hep böyle gidecek değil! Elbet insan, insanlığına yaraşır nasıl soluk alıp verebileceğini sorgulayacak. Çünkü insan; bir hayvan değil, bitki değil taş değil, toprak değil. Donanımca zengin kılınan, son nefesini verinceye kadar donanımının bir dem de olsa farkına varıp ondan doğru istifadeye yönelebilecek olan.  

Tasavvufî açıdan kendimizce incelemeye çalıştığımız şiirde esasen sığ seviyelerin üzerinde bir aşk hâli kast edilir. Zira aşk, hakikatine tırmandıkça menfaat arayışları gözden silinir. Bu noktadan hareketle bir Hak âşığı, cennet ümidini, kendisine yakıştırmayandır. Çıkarlardan arınmış olarak o sever. Her zerre vesilesiyle Cenâb-ı Hak ile, O’nun o zerreden açığa çıkarmayı diledikleriyle baş başadır.  Hak âşığının böylece aşkı yaşıyor olması, cenneti hissetmesine kâfidir. Onun, kahırdan da lütuf tadı -bal tadı- alarak sadece “Allah” deyişi, cenneti cennet kılıp cenneti bildirir, tattırır. Gerçek bir kâmilin – Hak âşığının- yapıp ettiklerinde ise daima muhabbet ile disipline oluş kendini hissettirir. Dolayısıyla da kâmil insanı –olgun insanı, âşık insanı-  örnek aldıkça yol, cenneti işaret etmektedir.

Cenneti terk meselesinde, hatırlamamız gereken bir diğer hakikat de şudur;
Bakara sûresi 36. âyet, A’râf sûresi 24. âyet, Tâhâ sûresi 120, 121, 122 ve 123. âyetlerde (Bknz; Bölüm Sonu Bilgi Notu:2) insanoğlunun cennetten çıkarılışı anlatılır. Bir yoruma göre insanoğlu, kendisine bahşedilen aşkı yaşayabilmek uğruna cennetten çıkarılandır. Yasak olana yönelişinde dahi yasak olanı tanımayabilme dolayısıyla da ondan açığa çıkmakta olan hakikat nurunu görebilme aşkı vardır.

Yaratan ve yaratılan ayrımının doğuşuyla yaratılmışlık için ikiliğe düşme süreci yaşanır. Ama ikilik; birlikten kopma! neticesi ayrılık acısını yaşatsa da bu sayede Yaradan’ı, yaratılmış, kabı, kabiliyeti nispetinde tanıyabilmek, O’na olan muhabbeti yaşayabilmek fırsatı bulur. Dolayısıyla da yaratılışmış da yaratılış basamaklarından süzülüp nasiplendikçe -şekillendikçe- esasen aşka gitgide daha da çekilmektedir. Artık sevgiliyi tanımak, bilmek arzusu ve böylece bir sevgi tufanını yaşayabilme duygusu belirdikçe belirir. Cenâb-ı Hakk’ın, yaratılmış türlü kalıplar ardından nice akislerini tanıma arzusuyla kaplandıkça cennet unutulur. Yaratılmış,  kendisine sunulan kabiliyet nispetinde,  sevdiğini seyre dalmak, aşkını yaşamak üzere dünyadadır. Ancak bunu, birimliğine bahşedilen hakikat zerresinin üzerini saran nefsanî kabuk ile mücadele edip onu yırtmayı, ıslah etmeyi başarabildiği ölçüde gerçekleştirebilir. Zira nefis, hep hakikati idrâkte engeldir, gölgedir, bahşedilen donanımla ıslah edilip aradan kalktıkça hakikati idrâk belirir. Aşkı yaşama arzusu ise; öze, cennet ile sembolize edilen menfaatleri, rahatlıkları unutturandır. Öz, ne kadar yalnız “Allah” dese de artık o bir yaratılandır ve muhabbet ile; kopup geldiği Küllî hakikatiyle bir ve beraber olmak ister ama o aynı zamanda da Hakk’ı tanıma, O’nu yaşama, O’nu tahsil etme macerasına atılan  ve yaratılmış her zerrede O’nu bulmak, O’nu tanımak, O’na olan aşkını ifadelendirmek için gayrete soyunan, soyundurulandır.   

Aşk, ne düşünce ile nefisin bencilliklerini yenebilecek güce sahiptir deniliyor?

Aşk, içinde bulunduğu seviyeye uygun olarak güzeli keşfettirdiği, güzele yönlendirdiği gibi güzel olmayanı da bertaraf ettirebiliyor.

Mesela hayatın başlarında fiziksel özellikler bir cazibe unsuru olup güzeli, yakışıklıyı seçtirip kendince çirkin diye nitelediğini bertaraf ettirebilirken, olgunlaştıkça fiziksel özellikler değer kaybedebiliyor ancak bu örnek bize gösteriyor ki aşk hangi seviyede yaşanırsa yaşansın güzel diye nitelediğine yönelişi doğuruyor ama çirkin diye nitelediğini de kendinden uzak tutuyor.

O hâlde ilâhî boyuta tırmanmaya çalıştığımızda da aşk hakikatine kavuştukça doğal olarak güzel bulmadığı bencillikleri, kiri, pası kendine yakıştırmıyor ve itiyor, güzel olana meyledip kayıp gidiyor. Güzel olan ise özde olan, bencilliklerden uzak, muhabbet ile kucaklayan, iyiliği, güzelliği, doğruluğu fısıldayan…

Aşk, esasen öyle de bir isim ki yukarıda izaha çalışıldığı üzere yaratılışın sebebi, yaşamı oluşturucu, sürdürücü güç. Merhametli, merhametliye niye yönelsin? Niye ona çekilsin? Bu aşkın işi. Merhamet tıpkı diğer isim ve sıfatlarda olduğu gibi kendisi için güzel kılınana meylediyor. Böylece yaşam ağını örüyor. Bu meyledişle de sözgelimi merhamet kendisini ortaya koyduğu gibi aldığı etkiyle derinliklerindekileri de zuhura erdirmeye yöneliyor. Derun da ne var?

Potansiyeli gereği insan, kendine “Sen bu musun? Böyle mi davranmalısın?” sorusunu sorup buna bir cevap bulmak da ister.  Bu ve benzeri soruları doğru cevaplayabilme gayretine giriştikçe de özdeki hakikatin sesi iyice baskınlaşır. Böylece dünyaya bakan kabuğun özelliği olan bencilliklere savaş açılır. Çünkü bencillikler, güzel olmayanlardır. Örnek üzerinden yine söylersek artık merhametli, zulmü kendine yakıştırmayacaktır.  Zalim ile aynı safta yer almayı özüne yol aldıkça reddedebilecektir. Zira öz güzeldendir, güzeldir, güzelliği bildirir. Güzel olmayan özün üzerini saran nefsanî katmana çarparak dışa yansıyan boyuttur. Bu sebeple zaten; merhameti nefisle örtün yani ona derce düşürün yolunuz zulme çıkar denilir. Oysa merhamet ve zulüm aynı skala çizgisi üzerinde yer alır sadece aralarında hakikati aksettiricilik açısından derece farkları vardır.

İyiye, güzele, doğruya meylettikçe derinlerine yol aldıkça,  irade şaha kalkar, adalet zuhur bulur… Bütün bunlar ise şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfüdür. Bütün bahşedilmiş isim ve sıfatlar aşk ile iyiye, güzele, doğruya koştukça birbirlerine de göre hizalanır. Çünkü aşk; güzeli, ahengi işaret eder, ona yönlendirir. Aşkın derinliği gönül bir tecelligâh kılar. O gönül Hak nuruyla aydınlandığı gibi aydınlığı ile besler ve aydınlığı yaşatır. Bizler ise bu aydınlıkla muhatap oldukça îmân lezzetiyle dolu ilhamlarla –feyiz alışlarla- yoğruluş sürecine koşarız. Aydınlanmış gönül,  Cenâb-ı Hak ile baş başadır. Özünden farklılıklarını attığı nispette  içiyle dışıyla, içyapısında bir olmuştur…

Bu olabildiği ölçüde, birim kılınışa bahşedilen vazife yerine gelir. Zira yüklenen hakikat zerresi mülk diyarına gerçek hâliyle -bahşedildiği boyutuyla- taşınıp aktıkça, birim kendini bulur, kendini gerçekleştirir, yaratılışındaki maksat hâsıl olur, hakikati ondan zahir olur.

Yine şiirden yola çıkarak sorarsak, çilenin, gamın yol arkadaşı olması, bizim ve Hak âşığı için ayrı ayrı anlamlar mı içeriyor?

Dilerseniz yine örnek üzerinden hareket edelim:

“Bu bana şunu yaptı, bu bana bunu yaptı” demez miyiz hiç? Deriz. Oysaki muhatap olduğumuz o birimden, her zerrede olduğu gibi yansıyan netice itibariyle Hak sıfatı değil midir? Sizi, bizi rahatsız eden her ne ise, Allah dilemese yaşanabilir mi, olabilir mi? O hâlde yaşananlar, Allah’ın muradının yansıması değil midir? Demek ki biz bu gerçeği göremedikçe, muhatabı Hak bilemedikçe  “Hayır olandadır” diyemedikçe, Cenâb-ı Hak benim için neyin iyi, neyin doğru olduğunu benden daha iyi bilir düşüncesiyle başa gelenle barışık olamadıkça, isyan, çile, gam canımızı yakmayı sürdürecek ve bizi perişan edip sarsmaktan vazgeçmeyecek. Oysa bir Hak âşığının çilesi, gamı bize aşina gelen bu hâlden farklıdır. Genel itibariyle nefsimizin bencillikleri acıdığı için çileye, gama düşülür ve onları tatmin etmek isteyip de bunu başaramadıkça feryat edilir. Çile ve gam olarak algılanandan istifade edebildiğimiz ölçüde ise yolumuzda olgunlaşarak yürüyüp ilerleme fırsatı yakalanır ancak bu fırsatın bahşedilmiş olmasına rağmen  Hak âşığı sevgiliden ayrı düştüğü için gamdadır.  

Cüzî hakikat boyutu, Küllî hakikatinden ayrılığa tabiri caizse gözyaşı döker. Çünkü aslından, hakikatinden, bütünden uzaktır. Bunun için ağlar. Bu ağlayışın ise muhtelif derecelerde dışa akisleri olur.

Üstelik yaratılmakla, Yaradan ve yaratılan ayrımı doğar ki bu bizim karşımıza “Ben” ve “Sen” kavramını çıkartır. Birim “Ben ve Sen” dedikçe gerçekte var olan -belli bir bilinç seviyesinden bakıldığında- inkâr edilmiştir. Yaratılmışa bahşedilen safiyet boyutu (hakikatten bir zerre oluş boyutu) bu inkârın, inkâr olduğunu birime bahşedilmiş en üst seviyede bilmekle en büyük acıyı yaşayan boyuttur. Zira var olan yalnız Küllî hakikattir. Küllî hakikat dilemiş ve cüzî yapıyı teşekkül ettirmiş, cüzî hakikatten açığa çıkardıklarıyla cüzî hakikate cüzî hakikatliğini âdeta giydirmiş ve yaratılışı başlatmıştır. Bu birim için asıldan –esastan- kopuştur. Dünya âlemine gelmekle aslî yapıyla araya daha da mesafe girer ve hakikat perdelendiği nispette safiyet mertebesinden düşüldükçe düşülür ve doğal olarak cüzî yapı, nefis kabuğuyla örtülmüş “Ben ve Sen” ayrımı seviyesine itilmiştir. Bu ise aşkı yaşamak için evet bir fırsattır ama meselenin hakikatini bilen için aynı zamanda çile ve gamdır.

Bu hâl miraçta birlik hâlinden “Ümmetim” dedirtilerek kopan Peygamberimizin acısından, ıstırabından, çilesinden, gamından hissedar kılınışı da anlatır. Hak âşıkları, Muhammedî sancak altında kendilerini doğallıkla yaşarken, Peygamberlik çilesinden gamından nasibini alıp kendilerinden taşanlarla bize fayda için çileye, gama soyundurulanlardır. Böylesi bir gam ve çile âşığa saygın bir yol arkadaşı kesilir. Bu yangınla beraber âşık yürür ve bu yangınla beraber yürüyüşü sayesinde ise âşığın bastığı toprak yeşerir, aydınlanır. Çünkü Allah bilinciyle, sevgisiyle, hürmetiyle adımlar atılır. Böylece bize bahşedilmiş isim ve sıfatların oluşturduğu kabiliyetlerimiz nispetinde biz de bilinçli veya bilinç dışı, onlardaki güzelliği sezer, o güzelliği kendimize katmak, ondan nasiplenmek isteriz ve isim ve sıfatlarımızın uygunluğu nispetinde de Allah aşkıyla yaşayanlardaki hâle çekiliriz.

Âşığın gözyaşlarının, gamı, kederi dağıtması ne demek?
Cüzî hakikatin gözyaşı dökmesinin, dışa muhtelif derecelerde yansımaları olur demiştik. Bunu biraz açalım:
Âşık ne ister? Sevdiği ile bir ve beraber olmak ister. Bunu gerçekleştiremediğinde de gözyaşı döker. Nasıl ki isimler, sıfatlar asıl hâllerini cazip bulup muhabbet ile asıldaki hâle koşma eğilimindeyse,  cüzî hakikat de kendisini tamamlayıcı olanı Küllî hakikatini ister. Sevdiği O’dur, muhabbet duyup çekildiği O’dur, geldiği, koptuğu kopmasına rağmen kendisini tamamlayacak olan da O’dur.  Cüzî hakikat, Küllî hakikatiyle bir ve beraber olmak arzusundadır. Daha iyiyi, daha güzeli özlem dahi bu halin bir yansımasıdır. Daha iyi daha güzel için ağlamaktan tutun “Allah” adı geçtiğinde duygulanıp neden ağladığını bilmeden ağlamaya varana kadar her türlü safhanın içinde cüzî hakikatin yangınının, ağlayışının izi vardır.

Pek çok şey için gözyaşı döküyoruz. Biraz da Allah için dökelim. Biraz içimizdeki o hakikat zerresine tutunup Hakk’ın azameti, bunca işlediğimiz günaha rağmen affediciliği, ihsana boğuşu karşısında gözyaşı dökelim. Bu, o kadar da yadırganacak bir durum olmasa gerek... İçten, gönülden riyadan uzak sevip sevdiğimizi içimizde, derinliklerimizde hissedelim. Sevdiğimiz özde. Her neye yönelirsek yönelelim esasen onun bizim için ne ifade ettiği üzerinden hareketle, kendimizi tanımakta olduğumuzu bilelim. Böylece  görülür ki düşsek de kalksak da öze doğru yol alıyoruz. İlâhî sistemin bu şaheserliği gözleri bırakalım yaşartsın.  Gözyaşları, özlemi anlatır. Dökülen gözyaşları saflığına kavuştukça, bencillikleri temizler, ego savaşlarını bitirir ve Hakk’ı idrâke yol aldırır. Böylece bizim gam, çile dediklerimiz değer kaybeder. Hak âşıklarının çile, gam dediği ise değer kazanır.  Safiyete kavuştukça başa ne gelirse gelsin bilinir ki Hak’tandır. Hak’tan olduğu için de güzeldir. Artık isyan diner. Âşığın gözyaşları, kahrı dağıtır, aşkı yaşatır. Îmânı zevk edindirip Allah ile yol aldırır. Allah bilinciyle yaşama gayretini zevk edindirir. Böylece güzellik, derunumuzun ufkunda belirir, aşk kendisine güzel kılınanı seçer ve seçtirir. Özde olan ise güzeldir,  güzeldendir, güzelliği bildirir.

Bitirirken;
Ken’an Rifâî Büyükaksoy’un “Tekvîn-i Âlemin Sebebi” başlığı ile yayınlanmış bu şiiri, İzzettin Hümayi Elçioğlu tarafından “zâvil” makamında “düyek” usulde bestelenmiştir. Eserde yaratılışın sebebi, aşk olarak ifadelendirilirken tasavvuf kültürünü tanıtan yine pek çok konu şiir vesilesiyle dikkatlerimize burada da sunulmaktadır. Dilerseniz yeni bir bölüme daha geçelim, Ken’an Rifâî Hazretleri’nin yeni bir şiirine daha hep birlikte bakalım, o şiirin de mısrâlarına tutunup  sorularımızı keşfedelim, o şiirin de mısrâlarının tuttuğu ışıkla zihnimizdeki sorularımıza cevaplar arayalım, îmânımızı fark edip bir kültür mirasınız olan tasavvufu daha yakından tanıyabilmenin keyfini dilerseniz hep birlikte yaşayalım.

LUGATÇE:
Âyân: Belli oluş
Bahr: Deniz, derya
Cânan : Sevgili
Çeşm: Göz
Firkat: Ayrılık
Gam küsar : Gam yiyen
Gavr:  Derinlik, dip
Giryân Etmek: Ağlatan, ağlamak
İnd-i Sâni: Yaradan’ın  katında
Kâffe-i mahlûk: Varlıkların (yaratılmışların)  hepsi
Kâinât: Evren
Kâmil: Olgun
Mahlûk : Yaratılmış
Muhterem : Saygın
Nükte: Şaka, incelik 
Rüsvâ : Rezil, kepâze
Sûzân: Yanma, yakan
Şems: Güneş
Tekebbür: Kibirlenme
Tekvîn: Yaratma, var etme
Tevcih: Yöneltme
Ummân: Deryâ
Vahdet: Birlik
Zav: Işık, parıltı

KAYNAKÇA:
Kur-an’ı Kerim Meali - Yaşar Nuri Öztürk 1994 Hürriyet Ofset Matmaacılık ve Gazetecilik A.Ş.
http://www.kuranmeali.org
İlâhiyât-ı Ken’an: 1988 Hulbe Yayıncılık – Sayfa:12 / Hazırlayan: Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç
İlâhiyât-ı Ken’an: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayını- 2013 / Sayfa:73/ Hazırlayan: Prof. Dr. Mustafa Tahralı
İlâhiyât-ı Ken’an Müzik Cd’si: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayını 2012 – Solist: Elif Ömürlü Uyar
Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık – Kubbealtı Neşriyâtı / Yazarlar: Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri, Safiye Erol,
Ken’an Rifâi – Sohbetler- Baskı Yılı 2000-  Kubbealtı Neşriyâtı / Hazırlayan: Samiha Ayverdi
Ken’an Rifâî – Şerhli Mesnevî-i Şerif Baskı Yılı 2000 -  Kubbealtı Neşriyâtı
Kubbealtı Lugatı / İlhan Ayverdi / 2010
Zerredeki Okyanus/ Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk – Baskı Yılı 2003/ Derleyen: Gülmisal Gürsoy
Ey İnsan – Baskı Yılı  2007 Nefes Yayınları Derleyen: Cemalnur Sargut

BİLGİ NOTU1:
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)

Sad sûresi 71 ve 72.âyetler:
Hani rabbin meleklere demişti ki: "Ben çamurdan bir insan yaratacağım.
/ Ona tam şeklini verip ruhumdan da üflediğim vakit hemen onun için secdeye kapanın."

Hicr suresi 29. âyet
"Onun şeklini tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim vakit siz de hemen onun için secdeye kapanın."

BİLGİ NOTU 2:
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Bakara sûresi 36. âyet:
“Bunun üzerine şeytan onların ayaklarını kaydırdı da onları içinde bulundukları yerden çıkardı. Biz de şöyle buyurduk: “ Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak aşağıya inin. Belli bir süreye kadar yeryüzünde sizin için bir bekleme yeri, bir nimet, bir yararlanma imkânı olacaktır.”

A’râf sûresi, 24. âyet:

“Buyurdu: “ Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belirli bir süreye kadar mekân tutmanız ve nimetlenmeniz öngörülmüştür.”

Tâhâ sûresi 120, 121, 122, 123. âyetler:

“Derken şeytan ona şöyle diyerek vesvese verdi: Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacıyla eskimez- çökmez mülk ve saltanatı göstereyim mi?/ Nihayet ikisi de ondan yedi. Bunun üzerine çirkin yerleri kendilerine açıldı. Üzerilerine cennet yapraklarından örtmeye başladılar.  Âdem, Rabbine isyan etmiş, şaşırıp kalmıştı. Sonra Rabbi onu arıtıp temizledi, onun tövbesini kabul edip kendisini iyiye ve doğruya kılavuzladı. / Allah dedi: İkiniz birlikte inin oradan. Birbirinize düşmansınız. Benden size bir hidayet geldiğinde, benim o hidayetime uyan artık ne sapar ne de bedbaht olur.”

 


 

İLETİŞİM BİLGİLERİ :     Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği - / ................YAZARA E-POSTA GÖNDERİMİ................
Sayfa Başı