GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ DİVÂNI'NDAN SEÇMELERLE BAŞ BAŞA                      

17. BÖLÜM
CÂNÂNA VUSLAT
TENİN CAN, CANIN TEN OLMASIYLA OLUR

“Kızdıklarıma belki senin gibi muhabbet duyamıyorum ama Allah lâyığıyla er ya da geç buluşturacaktır demekten gayri bir hissi, kendime artık yük sayıyorum. Damarıma basıldığında kabul öfkeleniyorum ama bıçak kemiğe dayanmadıkça senin gibi sessiz kalmayı kendimce de olsa artık becerebiliyorum. Hakkım yendiğinde yine her zamanki gibi amansızca savaşıyorum ama tıpkı senin gibi Allah’ın adaletini muazzam bir oyunla ortaya koyuşunu seyre dalabiliyorum. Ne zaman bir yerde maddî manevî bir bataklık görsem, sözündür “Masumun şahlanıp da çıkışını seyret derdin” bunu görmek için o manzaraya bakıyorum.  Hamamböceğine bakıp “üzerine onca ilaç dökülüyor da yine de altından silkelenip de çıkmanın derdine” diyerek onu örnek gösterirdin, şimdi hamamböceğinin anlattığını da anlayabiliyorum. Sen mi doldun bu kadar içime, yoksa ben mi sen oldum birden bire. Bu nasıl bir benzeyiştir böyle! “İnsan insana benzer, sen Allah’ın sevdiklerine benze. Benzedikçe de şaşma kendine, kucaklaş sevdiğinle” diyen sesin benimle.  “Üzüm üzüme baka baka kararır” derlermiş ben ise sana baka baka ancak bu kadar aklanabildim galiba… Gitsen de uzak ellere, sesin dinse, sedan artık kesilse bile, öyle bir iz bırakmışın ki bende. İçimdeki ses de seninle aynı şeyleri söylüyor şimdi de. ” 

Bu sözler aslında her ebeveynin evlâdı üzerinde bırakması gereken izleri anlatır veya anlatmalıdır ama hayatta olması gerekenler var, bir de olanlar. Maalesef hayat, tozpembe değil. İster adı aile olsun, ister taş toprak, görülen o ki alınan her nefesin karışımıza çıkardıkları vesilesiyle, istesek de istemesek de bir şekil alma sürecindeyiz. Bu yolda da kimimizin karşısına tasavvuf denilen bir yapı da çıkabiliyor. Böylece geçmişten geleceğe uzanan bir kültür hazinesiyle karşılaşılıyor, dost, mürşit - mürit kavramlarıyla tanışılıyor, îmânın zevkiyle kucaklaşılıyor ama yine hayat tozpembe hâliyle bizi sarmalamıyor ki! İnsan ise düşünmeye, akıl etmeye, hikmeti arayıp bulmaya, iyi, güzel, doğru, adaletli davranmaya teşvik edilen. O önüne çıkan yapıdan doğru alış verişi yapabilecek olan. Bu böyle olabilir, iyi de, hayata bir olması gerekenler var, bir de olanlar.

Dilerseniz bu girizgâh vesile olsun ve aklımızın bir köşesinde de bulunsun zîra  Ken’an Rifâî Hazretleri’nin aşağıdaki şiiri vesilesiyle tasavvuf kültüründe önemli bir mantık oyunuyla az sonra karşılaşacağız ve mürşit mürit konusu eşliğinde de şiirde anlatılanların hayatımızdaki yerini görmeye çalışacağız. Bu seyirde ise girizgâh aklımızın bir köşesinde bulunursa eminim ki bu mantık oyununu keşif de o derece kolay ve zevkli olacak.

O diyor ki;

                                                 

Cânâna Vuslat Tenin Can,
Canın Ten Olmasıyla Olur

Ben ben isem, canda değil!
Ben sen isem, tende değil!

Sen ben isen, ten can olur;
Can ten olur, bende değil!

Hâsılı, benden çıkıver,
Benliği viran ediver!

Canda beni ister isen,
Benliği at, cân alıver!

Bir bilmeceymiş hissi uyandıran bu mısrâlara baktığımızda “Ben ve Sen” ifadesiyle kast edilen ne ve kim? Bu nasıl bir mantık oyunu? Kim kimdir, nedir veya ne değildir?
Artık hep birlikte on yedinci bölümdeyiz ve tasavvuf kültürüne de aşinayız. Bu sebeple bu aşinalığımızı kendimize de gösterelim ve tek tek mısrâların tasavvufî incelenişine geçmeden önce konuya genel tasavvufî bilgiler ışığında yaklaşalım, “Ben ve Sen” kavramını elden geldiğince genel bilgi üzerinden öncelikle idrâke yönelelim.

Bir yerde “Ben ben” deniliyorsa, bilmeliyiz ki orada “Sen ve Ben” ayrımından kaynaklanan bir yapı var.  Bu yapının esası ise yaratılışa dayanır. Zîra yaratılmakla, Yaradan ve yaratılan ayrımı oluşur. Yani; Allah teklik boyutundan bildirmek istediği hakikatini belirler ve yaratır. Böylece Küllî hakikatin kendisinden âdeta ayrıştırdığı bir cüzî boyut ortaya gelir. Bu durumda “Ben” ve “Sen” diye nitelenebilecek yapı oluşur. Biri Yaradan’ı diğeri yaratılanı anlatır. Bütün birimler ise yaratılan başlığı altında toplanır.  Yaratılmışlığımız  şiirde “ben” diye ifade edilir ancak bir de “Sen” denilen boyut vardır ki o da ilk aşamada görüleceği üzere birimin aslî yapısını ifade etmektedir.

Şiirden hareketle “Sen” Cenâb-ı Hak’ı, “Ben” ise yaratılmışlığı bildirir diyebilir miyiz?
Karşımızdakini lâyığınca bilebilir miyiz? Bilemeyiz. Karşımızdakini ne ölçüde bilebiliriz? Bize bahşedilen kapasitece algılayıp bilebiliriz. Hâl bu olduğuna göre; “Sen” hitabı doğrudan Cenâb-ı Hakk’a yönelişi bildirmez. Zîra algıladığımız, algılamakta olduğumuz, bilme, idrâk etme yolunda bulunduğumuz hakikat boyutuna sesleniş hâlindeyizdir. O hâlde her yaratılmışın esası Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanır ama biz Hakk’ı, bize bahşedilen kapasitece algılayabileceğimize göre ötelerde bir Allah’a değil, onun özümüze bahşettiği hakikat boyutuna yönelmekteyizdir.

Özyapımız ve dışa akseden hâlimiz, birimde bir bütünlük içindedir. Bu bütünlük “Sen ve ben” diye nitelenen iki hakikat boyutu seviyesini ifade eder. Geldiğimiz şu noktada soruya daha net cevap vermek gerekirse şu söylenebilir: "Sen" denilen boyut birime bahşedilen hakikat zerresi boyutudur. "Ben" denilen boyut ise; dünya planındaki hâlimizdir.

Dünya planındaki hâlimiz üzerinde duracak olursak;  özdeki boyut, mülk diyarında kendini bildirerek birimi teşekkül ettirir. Yani yaratılmışın esası Cenâbı Hakk’ın birliğine dayanır.  Birim için tayin edilmiş hakikat zerresi boyutu ise yaratılış basamakları dikkate alındığında “âyân-ı sabite” seviyesinde tayin edilendir. Bu boyuttan bahşedilen pay, birimdeki hakikat zerreliğini anlatır. Bu zerrenin kendini bildirişiyle, birim oluşur ve kendini gerçekleştirmeye yönelir. Kedinin, insan gibi davranabilme özelliği var mıdır? Yoktur. Kedinin özyapısıyla, insanın özyapısı o hâlde eş  değildir.  Özde ne varsa o yeşerir.  Bu da “âyân-ı sabite” boyutunda tayin edilendir.  Bu durumda da şu hakikat belirir:  Birime bahşedilen özyapı Hakk'ın hakikatinden bir zerre olup bünyesinde barındırdığı özelliklerle birimleşmeyi ortaya getirir.

İnsana bahşedilenler arasında eğriyi doğrudan ayırt edicilikle, hakikatinin üzerini açabilirlik ve bu olabildiği nispette de hakikat zerreliğini bahşedildiği şekilde doğrudan yansıtabilirlik özelliği bulunmaktadır. Bununla birlikte yaratılarak mülk diyarında olmakla, karşımıza bir takım vasıflarımız eşliğinde nefsimiz de çıkar.  Yaratılmış, içiyle dışıyla bir bütündür fakat hakikatimiz ile dışa yansıttığımız arasında vasıflarımızı doğru kullanmayı başaramadığımız ve neticesinde de nefisimizle başa çıkamadığımız ölçüde, farklılıklar oluşur. Zîra “Sen” “Ben’i” zuhura erdirir, “Ben” “Sen’in” dünyaya bakan cephesi olmasıyla “Sen” ve “Ben” arasına dünya bağları girmektedir.

Nefis ıslah edilemediği nispette ise mülk diyarına bakan dış cephemizden,  nefsin sığlıkları yansır.  Özyapı, mülk diyarında olmakla mülk diyarınca örtülüdür. Özyapı, yücelikten olmakla birime bahşedilen yücelik boyutunu bildirir, dünyaya bakan cephe ise yüceliğin zıddı olmakla aşağı seviyeleri anlatır. Aşağı seviyeler; bencillikleri, hırsı, kibri ortaya koyar ama bunun yanı sıra sığlıkları frenleyebilecek, ıslah edebilecek özellikler de insana bahşedilmiştir ve bunlar da mülk diyarında ortaya çıkma eğilimdedir. Nefis,  bahşedilen özelliklerin denge üzere zuhuruyla ıslah olduğu ölçüde “Ben ve Sen” algısında yakınlaşma olur. Nefis ıslah edilemediği ölçüde ise “Ben ve Sen” algısı arasında uçurumlar açılır.

Hâli örneklendirelim: Dışa, özde olan merhametin yansıması gerekirken nefsanî katman ardından yansımakla yani  -dünya bağlarına, dünyanın insana –birime- nüfuz ettiği alana değmekle, bu alandan geçiş gerçekleşir ve böylece sığlıklar üzerinden dışa yansımalar olur.  Bu böyle olduğu nispette ise merhamet birimden taşacakken zulüm ortaya çıkar ve taşar. Bu ise "Sen" boyutundan -özyapıdan- uzaklaşmak demektir. Bahşedilen özelliklerin yerli yerinde değerlendirilişiyle nefis dizginlendiği nispette ise zulmeden uzaklaşış gerçekleşir ki bu da özyapıya yol almakta oluşu yani Sen’e yönelişi bildirmektedir.   

İnsan, yumurta ile spermin döllenmesinden oluşmaz mı? “Sen” denilen yapıya bu noktadan bakıldığında mesele nasıl izah edilebilir? Hatta “Sen” denilen yapıya benzemek esasen ebeveyne hatta ve hatta ebeveynlerden toplanan ortak paydaya benzeyişi bildirmez mi?
Din, ilim, bilim birbirini çürüten hususlar değildir. Birini açan, birbirine yol aldıran hususlardır. Bugününün tıbbın bulunduğu noktaya istinaden insanın oluşumu soruda yer aldığı şekilde. Gelecekte ise bu husus üzerinde de daha da derinleşecek fakat mesele şu ki; burada anlatılan tıbbî açıdan insanın oluşumu, tâbiri câizse de bu anlatılanlar dünyaya giriş yolu, hatta soruda anlatılan hâl,  insanın çamurunun zuhuru. Fakat bütün bunları teşekkül ettiren kim?  Birbiri içinden açan, geliştiren kim? Âlemi oluşturan, bezeyen, yarattığını bir diğer yarattığından farklı kılan tâbiri câizse eline de kader şemasını tutuşturan kim? Kaderi yazan kim? Canlandıran, o kalbi attırdığı gibi vakti zamanı belirleyip candan da ayıran kim? Birimlerde akrabalıktan da öte birebir benzer isim ve sıfatlar olsa dahi kader şemasıyla, hâdislerle çarpıştırıldıkça ortaya  çıkan zenginlik, farklılık, yorumdaki hâl de ne? Bu nasıl bir güç, nasıl bir zenginlik! Hangi ebeveynin eseri bu? Özde “Sen” olan, özde “Sen” olanın hakikati olan, “Sen’den” zuhura erdirdikleriyle “Ben’i” oluşturup seyrana salan bir hakikatin eseri bu? Bir ebeveynde böyle bir güç var mı? Yoksa sadece o bir âlet mi acaba?  Allah muradını, yarattıkları aracılığıyla gerçekleştirir. Ortaya çıkan her hâl bu muradın bir yansımasıdır. Bebeğin oluşumu da bu murada hizmet eder ve Hakk’ın zenginliği ve ihtişamı sergiler. 

Şiirin başlığından yola çıkarsak “canan, vuslat, ten ve can” ifadelerinden geldiğimiz şu noktada ne anlamamız gerekir?
Ten: Beşerî kimliği bildirir. Birim kılınışı ifadelendirir. Dünyaya has özellikleri anlatır, dünya lisanınca konuşur, dünya lisanınca görür, algılar ve şayet beş duyusuyla hareket ederse ki; bu tenin özelliğidir, gördüğünün, duygunun, kokusunu aldığının, tadını aldığının, dokunduğunun ötesine geçemez zîra seviyesi bunu gerektirir. Fakat yaratılmış sadece tensel boyuttan oluşmuyor, bununla birlikte yaratılmış derinliklerine yöneldikçe de tensel boyutun da muazzam bir kıymet olduğu ortaya çıkıyor. Zîra tene büründürülmekle birimin bütünlüğü oluşuyor. Mülk diyarında seyran imkânı doğuyor. Seyran ettikçe de tanımak, bilmek, aşkı yaşamak için fırsatın bahşedilmiş olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.  O hâlde ten de ilâhî boyuttan bakmaya çalışıldığında anlamını kuşanıyor.

Canan: Sevgili demek. İster tensel boyutta kalın, ister derinliklere yol alın netice itibariyle yöneldiğiniz her değer, yönelmeyi isteyişi anlatıyor, aşktan muhtelif görünüşleri ortaya koyuyor. Sevgili dediğimizden, yöneldiğimizden yansıyan vesilesiyle ise; sevgili diye nitelediğimizi tanıdığımızı sanıyoruz ama onu ancak kendimizce tanıyabiliyoruz, lâyığınca değil.  Hâl bu olunca da ortaya çıkıyor ki; sevgiliden yansıyanla onu tanıyış üzerinden kendimizi tanımaktayız. Ondan yansıyanı vesile kılıp kendimize yönelmekte ve bize bahşedilenlerin üzerini açmaktayız. Bu ise öze yolculuğu, kendimizi keşfi, kendimizi tanımayı anlatmakta. Bu aynı zamanda da Yaradan ve yaratılan arasındaki sevdayı da bildiriyor. Çünkü yöneldiğimiz karşımızdaki gibi dursa da esasen özümüz.  O hâlde şiirde de geçmekte olan “canan” ifadesi, Hakk’ın birimliğimize bahşettiği hakikat boyutu.   Sevgili olan ve çekildiğimiz ise yine o hakikat zerresi.

Vuslat:  Kavuşmak demek.  Birim içiyle dışıyla bir bütün. Şiirdeki ifadeyle söylersek; “Sen ve Ben” diye nitelenen yapı, birim evinde bir arada olmakla esasen beraberliklerini sergiliyor. Fakat “Sen ve Ben” arasında uçurum varsa yani “Sen” başka söylüyorken “Ben” başka söylüyorsa orada beraberliğin anlamı çok sığ.  Ne zaman ki “Ben ve Sen” arasına giren nefisin sığlıkları ıslah oluyor, o ölçüde “Ben” dediğimiz boyut, aslına yöneliyor, aslıyla bir ve beraber olduğu ölçüde de bu hâlden muhtelif yansımalar mülk diyarında zuhura geliyor, o zaman beraberlik mânâsını kuşanıyor.

Hâli örneklendirelim. Birimin aslı merhametli olsa da nefsine yenik birim, zulmü sergiler. Nefis ıslah olduğu ölçüde ise merhamete kavuşmakla birim, aslî yapısına yönelendir. Merhametini sergilediği nispette de aslî yapısıyla bir ve beraber oluşunun derinliklerinden muhtelif görüntüler zuhura gelmekte demektir. O hâlde nefsin sığlıklarına yenik de olsak, bu “vuslat” işaretidir. Nefsin derinliklerinden güzellikler de birim kılınmışlığımızdan açığa çıksa, bu da  “vuslat” işaretidir. Çünkü birimde “Sen ve Ben” bir aradadır, beraberdir. Nefis ıslah olamadığı sürece sığlıklar yol kesiyor demektir ve bu da birime bahşedilen iki boyut arasında hakikati aksettiriş açısından farkı ortaya getirir. Özde daima “Ben ve Sen” arasında zirvede bir kavuşma “Sen” denilen yapıda bir olma hâli bulunur ama özdeki kavuşma ve bir olma boyutunun dünyaya bakan cephesinin de oluşuyla,  nefsanî kabuğa bulanarak “Sen” denilen yapıdan farklılaşma olur. Bu da “Ben” denilen algıyı oluştur.  Dolayısıyla “Ben ve Sen” denilen yapının arasına dünya bağları girmektedir.  

Birimde “vuslat” ne ölçüdeyse yani “Ben” dediğimiz boyut ne kadar “Sen” ile bir  ve beraber ise “Sen” dediğimiz boyut ne kadar “Ben’i” dileyip de  kendine çekiyorsa alıyorsa,   içinde bulunulan seviyeye uygun olarak birime bahşedilen Muhammedî hakikat hissesinin de üzerinin açılışı gerçekleşir. Meseleye dilerseniz bir de bu noktadan bakalım. Cümle yaratılmışlık, yaratılmışlık için bildirilmek istenen zirve hakikat boyutunun altındadır.  Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) açığa çıkana uygun şekillendikçe, kendimize, özümüze yol almakta oluşumuz, Muhammedî ahlâka büründükçe kendimiz olduğumuzun farkına varışımız, Muhammedî hakikat boyutu altında oluşumuzu dünya planından baktığımızda fark ettiren hususlardır.

Ne kadar yaratılmışlık için bildirilmek istenen zirve hakikat boyutundaki yerimize uzanabiliyor ve kendimizi bu boyutla ortaya koyabiliyorsak, o ölçüde de Muhamedî hakikatte “vuslata” koşanızdır. 

Cüzî hakikat, Küllî hakikatin yaratılmışlık için belirleyip bildirmek isteyip yarattığı boyuttur.
Cüzî hakikatten açığa çıkanlar, Allah’ın, cüzî hakikatine bahşettikleri ve ondan açığa çıkarmayı diledikleridir.
Dolayısıyla da Muhammedî hisse ile bir ve beraberlik nispetinde Cenâb-ı Hakk ile bir ve beraberliğe yol alınır. 
Yaratılmışın esası Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanır. Yaratılmış, Cenâb-ı Hakk’ın varlığında yoktur. Cenâb-ı Hak, yaratmayı dilediği için yaratılmışlık zuhurdadır. Yaratılmış, Cenâb-ı Hak’tan bahşedilenlerle varlık iddiasına büründürülendir. Bu hâli idrâk ise, yaratılmışın hakikatine kavuşması “vuslatı” anlamına gelir. İnsan olandan ise sadece idrâk değil bu hâl üzere derinlik beklenir.  Bunun ise mülk diyarına yansıyışı Cenâb-ı Hakk’ın birliğinden lezzetlerin, güzelliklerin beden aynasından nefisten azat zuhuruyla gerçekleşir.

Can: Allah, yaratmakla birimi ortaya getirirken esasen kendinden zerre bahşeder ve böylece canlığından muhtelif derecelerde can verir.  Birimde canlı olan Allah’ın lütfettiği hakikat zerresi boyutudur. Bu ise birimden dışa muhtelif boyutlarla taşarak mülk diyarında canlılığı ortaya koyar.  Özyapısından farklılıklarını atabilen ise özyapısıyla bir ve beraber olabildiği ölçüde canlılığını gerçek mânâsıyla sergiler. Bu aynı zamanda varılan “vuslat” seviyesini de anlatır. “Ben, ben” demek mülk diyarı cephesinden bakıldığında son derece doğaldır. Çünkü içinde bulunulan görüş alanı bunu gerektirir fakat insan unutmayalım ki düşünebilirlik bahşedilişiyle anlam bulan da bir varlıktır. Düşündüğü zaman ise hayvanı da kendisi de canlı olarak değerlendirebileceği gibi, insan kılınışındaki farkı da keşfe yönelebilecek olandır.  Bu sebeple de sığ canlılık insana yakışmaz. Sığ canlılık ise insan için hayvanlık, bitkilik hatta taşlık topraklık seviyesini anlatır.

“Sen ve Ben”  (Ten ve Can) arasındaki aşk ve bağ;
Allah, yaratmayı istemese niçin yaratsın?
Allah, yarattığına merhamet etmese, şefkat eylemese niçin kutsal kitapları, peygamberleri var etsin?
Niçin Kur-an,  niçin Hazreti Muhammed (s.a.v.) olsun?
Niçin doğru yol gösterilsin?
Neden insan, sığlılıklarından kurtuldukça olgunlaşsın güzelleşsin? Kur-an’la da buna teşvik edilsin?
Neden cahil, ne yaptığınız bilmez için dahi, kendini gerçekleştirmek potansiyelini ortaya koymak bu kadar mühim olsun?  Nefis batağında boğulsa dahi insan kuş olmanın derdinde değil ki sığlarında kalsa da sözüm ona insan olmanın derdinde. Neden bu böyle olsun?
Neden hâlden yansıtmakta aciz kalsak dahi, olgunluğumuzun, güzelliğimizin aslının  Cenâb-ı Hak’ta olduğunun Cenâb-ı hak olduğunun gerçeği gözler önüne serilsin?
Biz hakikate duyarsız dahi olsak, özyapı kendini muhtelif akislerle bildirmekle neden daima hayatiyet veren olsun? Ümit kesmeden hep bir şans daha verip dursun?
Maksat zulüm olsaydı Allah, yarattığını kısa yoldan atardı ateşe, cehenneme. Ne gerek vardı bu âleme?

Yaratılışlık, Hakk’ın muradıdır. Yaratılmak bir iltifattır. Bu iltifat sevgiliyi tanıma bilme fırsatı, onu tahsil edebilme imkânı verir. Bu ise cüzün Küllî hakikatini, Küllî hakikatinden bahşedilenlerle tanıma, bilme, ona muhabbeti yaşayabilme imkânını ortaya getirir. Biz duyarsız dahi olsak yaratılmakla,  Allah’ın muhabbeti, iltifatı bizimledir. Duyarsızlık ise kendimize, -aslımıza, özümüze- ihanettir. Şiirde muhabbetin kuldan Allah’a yansıyışı dile getirilir. Ancak biraz derin bir idrâkle bakabilirsek görürüz ki bu Hakk’ın bahşettiği ve kulundan açığa çıkarmayı dilediğidir. Bu bir aşk hikâyesidir. Yaradan’ın muhabbet eyleyip yaratmasıyla cüzî hakikat boyutu ortaya gelir. Cüzî hakikatten açığa çıkanlar ise Küllî hakikatten bahşedilenlerdir ve bu bahşedilenlerle muhabbet eyleyene, muhabbet sergilenir. Cüzî hakikat kopup geldiği aslî diyarı özler, ister böylece muhabbet cüzî boyuttan çağlar birime düşer, raks eder hakikatine yönelir ve yalnız “Allah” der.

Aşkı yaşamak uğruna birimleşerek basamaklardan süzüle süzüle nefs giyindikçe giyiniliyor. Birim, nefsi sayesinde şekil alıp, kalıp olup mülk diyarında beliriyor.  Nefis ise her zaman yol kesici ama birim nefsinin sığlıklarına takılsa da aşk ile hakikatine çekiliş hâlinde. Hakikati muhtelif görünüşleriyle mülk diyarında seyran hâlinde.  Meseleye muhabbet ile bakıldığında ise sistem gözler önüne seriliyor.  Sistemi tasvir başladığında da ilk aşamada şiirde geçtiği üzere “Ben ben isem canda değil” gerçeği ortaya geliyor.

“Ben ben isem canda değil” ne demek?
Yukarıdaki izah ışığında birimde var olan iki boyut gördük. Birisi “Ben” ifadesiyle dünya planındaki hâlimizi anlatıyor. Diğeri iç âlemimizi, -derunumuzu, birimliğimize bahşedilen hakikat zerresi boyutunu- bildiriyor.
  
Şiirde yer alan ve bilmeceymiş hissi uyandıran ifadeler ise, yukarıda da izah edilen “Ben ve Sen” diye nitelenen boyutun birbirine göre konumunu anlatmakta.

Bu durumda “Ben ben isem canda değil” demek “Ben” dedikçe “Sen” denilen özyapıdan uzak düşüldüğünü işaret etmekte.

Neden uzak düşüş söz konusu? Çünkü nefsimizin sığlıklarına esirsek, sığ bir bakışa sahibiz ve hakikatimizi idrâkten, neyin ne olduğunu anlayabilme mücadelesinden uzağız ve “Sen” kavramını tanımayarak, kendimizi Hak’tan azat bir varlık olarak nitelemekle de özyapımızdan habersiziz, aslî boyutumuza karşı da duyarsızız. Bu ise içinde bulduğumuz seviyeye göre farklılaşmakla birlikte, öncelikle dışta, bencillikleri, hırsı, kibri, dünyaya saplanışı ortaya getiriyor. Sığ bakış neticede sığlığı doğruyor. Fakat sığlıktan mı ibaretiz?  Sen denilen yapı, hiç kabullenilmese bile o içses, düşünce boyutu ne olacak? İnsanın iç âlemi nasıl inkâra kalkışılacak? 

Öte yandan kabul edelim ki hâlimiz, bencilliklerin, sığlıkların sergilenişini ifade ediyorsa “Ben dediğimiz dünya hâlimiz, canda değil tende, sığ bakışta, sığ seviyede. Özyapımıza uygun davranma gayretine giriştiğimizde ise ibre “Sen’e” doğru yönelmekte yani; cana doğru meyletmekte.  Bu noktada da yaratılmışın, Yaradan’dan azat bir varlığı söz konusu değil ki o zaman da kendimizi birim olarak niteleyişimiz dahi yol kesmekte ve o, bu sefer de  “Sen ve Ben” ayrımını ortaya getirmekte.  

Şiirde “Ben ben isem canda değilim” denilmemesi de önemli bir husus zîra “canda değil” ifadesinin kullanılması özde, özyapıdan gayri herhangi bir boyutun olmadığının işareti.  Özyapımızdan farklılıklarımızı atabildiğimiz, farklıklarımızı özyapıya uygun hâle getirebildiğimiz nispette ise birim, özyapısından faklılıklarını kaybediyor böylece birimin bütünlüğü özyapıya benzer hâle yöneliyor.  Özyapısından farklılıklarını kaybeden birim aslına kavuşmakla öz yapısında âdeta eriyor, siliniyor.   Hâl bu olunca da görülüyor ki; özde “Ben” yok, birim kılınış dahi silinmiş, aşağıda da göreceğimiz üzere artık birim  -ten- can hâline gelmiş.

“Ben Sen isem, tende değil” ne demek?
Şiirde geçen şekliyle “Ben”, hakikatten bir zerre oluşu fark ettikçe; nasıl birimliğine varlık oluşu kondursun? Yaratan Allah, donatan Allah, dilediğine dilediği ismini, sıfatını dilediği ölçüde bahşeden Allah…  
O hâlde burada “Ben, Sen isem, aslım bu ise, birimliğime bakıp da kendimi “Sen’den” azat diye değerlendirişimin anlamı yok,  imkânı da yok denilmekte.  Dünya bağlarının, tensel kaygıların araya girmesi ise bu gerçeği baskılıyor ve ortaya “Sen’den” gayri görünüşler çıkartıyor, böylece “Ben ve Sen” doğuyor.  Fakat özyapıda “Sen- Ben” ayrımı yok. Dolayısıyla özyapıda tensel kaygılar da yok.

“Ben Sen isem tende değil” gerçeğini idrâk  öncelikle birimin aslıyla yüzleşmesi, aslıyla buluşması ve hakikatiyle anlam bulduğunu idrak etmesi demek. Bu idrâk boyutunun ise isterse sığ seviyelerinde bulunulsun mülk diyarında muhtelif yansımaları var.  Skalada idrâksizlik seviyesinde isek, bizden bencillikler, hırslar, kibir… taşıyor. “Sen’i” idrâk edebilirliğimiz ise aslımıza uygun hareketleri tetikliyor. Bu tetikleniş neticesi bencillikten, hırstan, kibirden, her türlü tensel kaygıdan, vahşilikten uzak düşülmeye başladığında da özyapıya yani “Sen’e” yaklaşılıyor. “Sen’e” yol alış,  birimin özyapısından farklılıklarını kaybetmesi ve böylece birimin kendisinden vazgeçip kendiliksiz kendini bulması anlamına geliyor. Her bir nefesimiz ise bu hâlden muhtelif zuhurları ortaya koyuyor. Kimi zaman “Sen’e” yol alınıyor, yaklaşılıyor,  kimi zaman Sen’den uzaklaşılıyor. Ama hakikat değişmiyor. Özyapıya yaklaşıldığı orada tensel kaygı yok. Yine aşağıda göreceğiz üzere tensel cephe var.

Neden “Sen, ben isen, ten can” oluyor?
Her yaratılmışın esası Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanır. Dolayısıyla da yaratılmış, Yaradan’da yoktur. Yaradan’ın murat etmesiyle zuhurdadır. Hep söylediğimiz gibi,  tek canlı Allah’tır. Allah canlığından can bahşetmekle yaratır ve böylece yarattığı birime de hayat verir, onu varlık iddiasına büründürür. O hâlde en sığ seviyelerde bir canlılık dahi Allah’ın dilemesiyle -canlılığından can- bahşetmesiyle vardır.

“Sen” olan yapı, dünyaya bakan da cephesinin olmasıyla birimi oluşturup, yaşatıp onu canlı kılan boyut… “Sen” dediğimiz boyutun da hakikati, “Ben” oluşu dilediği, muhtelif kalıplardan, muhtelif tecellilerle kendini bildirmeyi, seyranı arzu ettiği için, birimdeki “Sen” zuhurda ve birimi teşekkülde. Birim, özyapısına büründüğü nispette ise aslî yapısından farklılıkları ortadan kalkıyor. Bu ise birime bahşedilen özyapıdaki canlılığın, birimi istilasını anlatmakta… Özyapısıyla kaplanan birimin, birimliğinden bu gerçekleştiği nispette hakikati yansıyor. Dolayısıyla hâl bu oldukça birimin teni âdeta şeffaflaşıyor. Hakikati taşıdığını, o hakikat ile anlam bulduğunu ortaya koyuyor. Hâl bu olunca tenden (birimden) Cenâb-ı Hakk’ın birliğinden bahşedilen lezzetler yansıyor, can yansıyor. Bizler isim ve sıfatlarımızı doğru değerlendirip bakmasını bildiğimiz ölçüde ise, bu güzelliği fark edebilir ve bu lezzetten istifade edip derûnumuza yönelişler sergileyebilir ve yansıyan canlılıkla, canlanıp bizim de birimliğimize bahşedilen canı “Sen’i” birim kılınmışlığımızda yükseltebiliriz.  

“Can ten olur bende değil” ne demek?
Bende köle mânâsına gelir. Birime bahşedilen hakikat zerresi birimleşmekle mülk diyarında âdeta nefsanî bir tabaka altındadır. Üzerini saran bu yapı altında da o âdeta bir esir gibidir. Fakat birim öz ile birlikte gelen muhtelif isim ve sıfat zerreleriyle kendini gerçekleştirmeye soyundukça nefsinin ıslahına yönelir. Bunu başarır veya başaramaz ama nefsiyle her daim insan kılınanın bir derdi vardır. Hakikati nefsanî perde altından yansımakla birim, varlık iddiası kazanarak mülk diyarındadır. Nefissiz birim olmaz. Birim başlı başına kendi olmakla nefis sahibi kılınışı ortaya koymaktadır. Nefis ıslah olduğu nispette ise birime bahşedilen özyapının gerçek hâliyle tenden dışa aksedişi ortaya gelir. Bu ise özyapının âdeta ete kemiğe bürünüşlüğünü ortaya koyar. Bu aynı zamanda birimin kendini bulması, özgürleşmesi nefsanî kaygılardan kurtulması, zincirlerini kırması demektir.  Bu olabildiği ölçüde ise can ile fiillerin işlenişinde, can ile işitişte, can ile söylenişte derinlik ortaya gelir. Nefisten azatlık ölçüsünde Hak’ın bizimle bir ve beraber oluşundaki aslî boyut mülk diyarına taşmaya başlar. Hâl bu olabildiği ölçüde de özü sözü özde bir oluş gerçekleşir. Bu ise canın ten oluşunu –ete, kemiğe bürünmesini-  ifadelendirmekle birlikte, nefisten azatlığını da özgürlüğünü de dile getirir.

 “Hâsılı benden çıkıver
Benliği viran ediver”  ne demek?
Beden çıkmak demek; benliğimize esaretten kurtulmak demek… Benliğimize esaretten nasıl kurtuluruz? İnsana bahşedilen muhtelif vasıflar var, bunlar arasında eğriyi doğrudan ayırt edicilik ve buna uygun adım atabilirlik de var. “Sen” başka söyler “Ben” başka işler isek bu yeterli derecede doğruyu anlatmaz.  Ama insan doğruya ulaşabilecek olan ve zengin vasıflarla bezenmiş.  O hâlde bunca zenginlikle insana, bencillik yakışır mı? Yakmak, yıkmak, dökmek, parçalamak yakışır mı?  İnsan kendisine sunulan donanımı yerli yerinde ve olması gerektiği gibi değerlendirmeyi başardığı nispette kendisine neyin yakıştığını, neyin yakışmadığını da çözebilecek. Çözdüğü ve buna uygun harekete geçebildiği nispette ise benlik viran. O zaman biraz bencilliklerimiz, hırsımız, kibrimiz… bırakalım da viran olsun. Üstelik denilir ki “hazineler viranelerde saklıdır”. Viran olan benliğin altından ise hazine parlamaktadır, zenginlik bu noktadadır. Bu zenginlik ise Hak ile mânâ buluştaki derinliği anlatır. Bu noktaya yöneldikçe dünya malı kimin umurundadır? Bu noktaya yöneldikçe nefse galebe çalıp Cenâb-ı Hakk’ın dostluğuyla yol alınır.

 “Canda beni ister isen
Benliği at cân alıver” ne demek?
Dışa yansıyışla ortaya çıkan “Ben” dediğimiz yapı, kendini bulmak, huzurlu, mutlu olmak, potansiyelini ortaya koymak istemez mi? Elbet ister. Yukarıda da verdiğimiz örnekte olduğu gibi potansiyel insanlık ise, o insan kuş gibi çok doğaldır ki davranmayacak.  İnsan belki potansiyelini idrâkte de bu potansiyeli  fiile geçirmekte de acizdir ve böylece skalanın diplerinde kalır ama netice olarak her yaratılmış, kendini yaşamak istediği gibi insan da kendini yaşamak ister. Bunun için ise insan, kendisine sunulan donanımla çabaya itilir. Potansiyel ne ise o “Ben” olarak dünyaya bakan cephesinden yansısın diye (sığlıklarında kalsa dahi) her yaratılmış kendini gerçekleştirişe yönelir.  Bu da yine sığlıklarında kalınsa dahi canda -öz yapıda- beni istemek ve bunu yansıtma gayretine girişmek anlamına gelir. Ancak insan için bu hâl basit yüzeysel fonksiyonları yerine getirmekten öte insanlığını da kuşanmayı gerektirir. Çünkü insanın doğası bunu icap ettirir. Bu da benliğin atılmasından, uzaklaştırılmasından, ıslah edilmesinden geçmektedir. “Ben” “Sen’e” yaklaştıkça taşındıkça “Sen’e” benzeyişle “Sen’de” yokluğa koşar.  Bu da birimin üzerindeki ölü toprağı atıp canlanması anlamına gelir.

Bununla birlikte; özyapı, Hakk’ın hakikatinden bahşedilen bir zerre oluşu bildirmekle tâbiri câizse doğası gereği sığlıkları da hakikatine davet etmekte ve kendisine benzetme eğilimindedir. Üstelik sığlıklar denilen de kendisinden mülk diyarına taşanlardır.  Özyapı, dışa üzerini saran nefsanî örtü altından da olsa yansımakla içten dışa taşan olduğu gibi aynı zamanda dıştakini de esasen içe çekendir. Zîra, ne ile muhatap olursak olalım o derûna yönelişe hizmet eder. Dolayısıyla da sistemin bu şekilde işleyişi özün, dışı kendine çekmekte olduğunu gösterir. Böylece dıştan yansıyan vesilesiyle, birimde özyapının üzeri açıldıkça açılır, dıştan yansıyanın bizim için ne ifade ettiği üzerinden özyapı tanınır, bilinir, nefisten azat özyapıya yüründükçe, özyapı da gerçek hâliyle bünyeyi istilaya koyulur.  Özün, nefisten azat dışa doğru yükselişiyle birlikte de yükseldiği boyut üzerinden her daim mülk diyarına bir yansıması bulunur.  Bu ise içinde bulunulan seviyeye göre dünya planında hareketlendirişi, hedefler seçip yönelişi ortaya getirir.  

Ayrıca altı çizilmesi gereken bir başka husus da şöyledir:  Öz, nefis bariyerini aşıp dışa taştıkça nefsi ıslah edip kendine yer açtıkça tâbiri câizse birim haznesine öz için ayrılan hakikat payının da doluşu gerçekleşir. Birim âyân-ı sabitedeki payı birimliğine çekiş hâlindedir. Bu konudaki yetersizliği de birimin aslına nankörlüğüdür. Şüphesiz Allah âlimdir. Her şeyi bilendir. Yapıp ettiklerimizle veya başka bir diyişle de yapıp edemediklerimizle bizi bize gösterir, bildir, hâlimizi, akıbetimizi kabullendirir. Yaratılış âlemleri de düşünülecek olursa birbiri içinden geçişli zuhurlar söz konusudur.  Allah, yaratmayı ister ve yaratır. Yarattığı cüzî boyuttan açığa çıkardıklarıyla yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatini aşikâr kılar. Cüzî boyutun birimleşmesiyle her bir birim Hakk’ın hakikatinden lütfedilen bir zerre oluşu giyinir. Her bir zerre Hakk’ın o zerresinden açığa çıkarmayı dilediklerini yansıtabilme mücadelesine koyulur. Böylece görülür ki her bir basamak ve yapı arasında da hem ayrılık hem de birlik bulunmaktadır.  Dolayısıyla da bir ayrışma olmakla birlikte, bire varan, açılan bir irtibat ve bağ da mevcuttur.

Şiirdeki mantık özetlenecek olursa ne söylenebilir? Şimdiye kadar ki izaha baktığımızda bir terazide yada bir skala üzerinde gidiş gelişler anlatılmakta ve bir bilmece gibi bunlar bizlerin dikkatine şiir vesilesiyle sunulmaktadır diyebilir miyiz?   
Deneyebiliriz elbet ve bu noktadan hareketle söz konusu olan mantığı da şöyle özetlememiz mümkün:
Hakk’a bakan cephe ağır bastığında birimde can seviye kazanmış olacak, nefsin sığlıkları değer kaybedecek, dünyaya bakan cephe ağır bastığında ise nefisin sığlıkları bencillikleri yükselecek, can değer kaybedecek.

Şiirdeki mantık özetlenecek olursa ne söylenebilir? Şimdiye kadar ki izaha baktığımızda bir terazide yada bir skala üzerinde gidiş gelişler anlatılmakta ve bir bilmece gibi bunlar bizlerin dikkatine şiir vesilesiyle sunulmaktadır diyebilir miyiz?   
Deneyebiliriz elbet ve bu noktadan hareketle söz konusu olan mantığı da şöyle özetlememiz mümkün:
Hakk’a bakan cephe ağır bastığında birimde can seviye kazanmış olacak, nefsin sığlıkları değer kaybedecek, dünyaya bakan cephe ağır bastığında ise nefisin sığlıkları bencillikleri yükselecek, can değer kaybedecek.

“Sen ve Ben” arasındaki bağı, yukarıdaki izahtan da hareketle “mürşit- mürit” ilişkisi üzerinden de görebilir miyiz? Hâl bu olursa şiirdeki mısrâlar ne anlama gelir?
“Sen ve Ben” arasındaki bağı şayet doğru okumayı başarabilirsek esasen sadece “mürşit- mürit” bağı değil her türlü ilişki de bu yapıya hizmet eder bu yapı idrâke yönlendirir. Zîra her türlü ilişkinin bizi vardıracağı nokta yukarıdaki izah boyutu olmalıdır. Bu gerçeği bilerek dilerseniz “mürşit- mürit” bağı üzerinden de “Sen ve Ben” konusunu görmeye çalışalım.

Başlıktan hareketle sorarsak mürşit canan mıdır –sevgili midir-?
Aşk skalasının her bir noktasının dışa yansıyışı, -kendini bildirişi- birbirinden farklıdır.  Mesela memleket aşkınız ile eşinize duyduğunuz aşk bir midir? Aynı şekilde mi kendini gösterir? Mürşide duyulan aşkı da bu husus üzerinden değerlendirmek gerekir. Mürşit, sevilendir çünkü nefisine esaretten uzak olup sergilediği her güzellik insanda ferahlık hissi uyandırır. O, yansıttığı hakikatle bize dosttur, kendini yaşarken esasen bize örnek olduğu gibi bize aşina geleni de anlatır. Zîra cümle yaratılmışlığın esası Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanmaktadır. Bu sebeple mürşitten yansıyan güzelliğin karşısından ayrılamayan bilinçsiz dahi olsa aslî vatan özlemiyle yanandır. Aslî vatandan manzaralar görmek, mürşidi keşfettikçe aslî vatanı teneffüs ediyor olma gerçeğini ortaya getirir. Bu ise mürşidi can kılar, candan kılar, canan kılar, sevilen, sayılan kılar. Mürşidi can bilince ona benziyor olmak bizi canlandırır, besler, aydınlatır, derûnumuza yöneltir, keşfe salar, yol aldırır. Biz ondan yansıyandan dünyaya nasıl davranılması gerektiğini, Allah aşkıyla nasıl hareket edilebileceğini öğrenmekle ondan yansıyana göre şekil alanızdır. Ondan yansıyan ise Muhammedî hakikatten görünüşlerdir. Bu ise Cenâb-ı Hak’ın birliğinden lezzetleri ortaya getirir.

Bu noktada dilerseniz girizgâha da bir atıfta bulunalım; her ebeveynde mürşitlik yani rehberlik, eğiticilik, öğreticilik gibi özellikler vardır ya da olmalıdır ama Cenâb-ı Hakk’ın birliğinden lezzetler diyince orada bir durup düşünmek gerekir. Ebeveyn demek; tasavvuf kültürünün işaret ettiği mürşit demek değildir. Mürşit peygamber vârisidir. İnsanlığın kemâlinden nice lezzetler yansıtıp besleyen, derûna yol aldırıp hakikate salandır.  

“Canana vuslat” konusunun mürşit kavramındaki yeri ve önemi ne olabilir acaba?
“Vuslat” ikiyi bir etmekle olur. Mürşitten yansıyan güzellik şayet benimsenmiyorsa mürşit etrafında dolanmanın anlamı yoktur. Ne zaman ki mürşitten açığa çıkanlar gönle yerleşir, benimsenir o ölçüde vuslat gerçekleşir. Böyle bir vuslat ise mürşidin hakikatini gönülde bulmaya vesiledir. Mürşit, Peygamber nurundan yansıyanı kendisine bahşedilen ölçüde aktarır, bu aktarıma uygun talibin şekil almasına da vesile olur.  Peygamber ise Allah’ı Allah’ın dilediği ölçüde bilen ve bildirendir. Peygamber, Allah’ın vahiy ile seslendiği, muhatap aldığıdır. Peygamberlik insanlığın yüceliğini bildirir Peygamber kendisine bildirilen boyutu anlatır, yaşar ve kulca –insanca- yaşamaya teşvik eder. Hazreti Muhammed (s.a.v.) son peygamber olmakla peygamberlik nurunun zirvesidir. Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatinin zirvesini bildirir. Dolayısıyla mürşidi tanımak, Peygamber’e yönelmek demektir. Mürşidi idrâk ise Peygamberi ve Peygamber vesilesiyle de Allah’ı idrâk için basamaktır. Ancak bütün bu seyir talibin derûnunda yaşanır. Mürşitten yansıyanlarla, birime bahşedilen mürşitlik ve mürşit ile bildirilen gerçeklere dair hisselerin üzeri açılır. Bir derya içinde derinleştikçe, onu kapsayan bir diğer deryaya kavuşuş gerçekleşir. Mürşide kavuşan, mürşidine kavuştuğu nispette Muhammmedî hakikatte derinleşir. Muhammedî hakikate kavuştuğu nispette de Cenâb-ı Hakk ile bir ve beraber oluştaki vuslat boyutunu idrâke ve bu boyut üzerinden yaşayışa yönelir.  

“Ben ben isem canda değil” mısrâsına mürşit - mürid bağı üzerinden bakılırsa ne söylenebilir?
Mürşit başka söylerken ben başka havada olursam ne mürşitten yansıyan can ileyimdir ne de ondan beslenip de özüme yönelenimdir. Nefisten azat kılınıştan güzellikler sergileyen bir mürşit, bencillikler, hırs, kibir… peşinde mi koşuyor? Yoksa benliğini cana mı teslim etmiş? Cana teslim etmiş olduğu için o, bu kadar etkileyici. Ben ondaki güzelliğe talip değilsem “ben ben” diyip duruyorsam, kendime hapsolup gelişime kendimi kapatıyorsam niçin onunla birlikteyim? Ama vakayı bilmeliyim; o zaman da demeliyim ki mürşitten yansıyan candan, canlılıktan ben uzak olan biriyim.

“Ben Sen isem tende değil” mısrâsına da mürşit - mürit ilişkisi açısından bakıldığında ne söylenebilir?
Mürşitten yansıyan güzellik keşfedildikçe ona benzeyiş de doğal olarak zuhura gelir. Bu, kaşın gözün şüphesiz ki benzemesi değil hayatı alıştaki, Muhammedî ahlâkın benimsenişindeki, yaşanışındaki benzeyiştir.  Hâl bu olduğu ölçüde ten dediğimiz mülk diyarına bakan boyutumuzdan mürşitle bize değen güzellikler ortaya çıkmaya başlar. Benimsediklerimizle içselleştirdiklerimizle mürşitten yansıyanların bizde üzerini açtığı boyut, âleme birimliğimizden taşar. Böylece tenden nice güzellikler sergilenir. Bu güzellikler karşımıza çıkan hâdiselere yerleştirilir.   Bu mürşitten açığa çıkanlara uygun şekillenişin neticesidir ve denilir ki; çırak ustasına benzemektedir.

“Sen ben isen ten can” olur ifadesinin mürşit - mürit ilişkisindeki yeri ne?
Burada da mürşit mürit ilişkisi üzerinden bakarsak mürit, mürşidine “Sende öyle bir güzellik var ki bunu ben de kendime katabilirsem tenim can kesilir” diyor. “Sendeki başkalık, teninden yansıyan o canlılık… Ama bütün bunlar sadece benim isteyişimle olmaz. Sen dileyip sana bahşedilenleri bana açarsan olur ancak.  Yeter ki sen beni sende görmeyi dile. Aydınlığınla gönlümü ışıt, yol aldır, besle. Aslî diyarı anlatıp ondan güzelliklerle buluşup derûnumu seyran eğlet. Hâl bu olursa canlığından yansıyanla canlanırım. Canlandıkça tenim canlılığı bildiren olur. Ben gayri ne isteyeyim?  Ben artık aslî yapısına yol almakta olan bir yolcudan gayri neyim?”

Mürşit mürit ilişkisinde “Can ten olur bende değil” ifadesi nasıl yer buluyor?
Mürşit terbiyesiyle canlanan birim, kendini gerçekleştirdikçe teni, özünü yansıtmaya yönelir ki bu ondaki hakikat zerresinin nefsanî örtü altında âdeta esir düşmüşlüğünü bitirir. Bir mürşit,  müridinde güzellikler seyran etmekle de esasen ondaki canın tenleşmesini –özü, sözü özünde bir olmasını- izlemekte, onun Allah aşkıyla bencilliklerinden, hırslarından, kibrinden… kurtuluşunu seyran etmektedir. Bu ise müridi nefsinden kurtarıp özgürleştirip bir mânâ efesi hâline getirirken mürşidi de kendini gerçekleştirmekle özgür kılar. Zîra mürşitten taşan hakikat boyutu, nefisten azat olduğu için can kesilip de yolu aydınlatan, kölelikten kurtarandır. Bu da mürşidin özgür kılınmışlığının nişanesidir. O hâlde bir üstteki soru ve cevabına da atıf yaparsak mürşidin de müride “Sen ben isen ten can olur” diye hitabı mümkündür. Zîra bu da mürşidin öğrencisiyle mest oluşunu anlatır. Öğrenci öğretmeniyle şekillenirken öğretmen de öğrencisiyle öğretmenliğini kuşanıp kendini gerçekleştirmeye soyunur.

“Hâsılı benden çıkıver” ifadesinin mürşit – mürit ilişkisindeki yeri ne?
Mürşit ile yakınlık, benlikten uzaklaşmayı gerektirir. Mürşit örnektir, onun bencilliklerinden, hırslarından, kibrinden… uzaklaşmış olması müridi harekete geçirip onu kendindeki “Sen” boyutuna yöneltir. Mürit, bunu mürşidini tanıdıkça ona benzeme hevesiyle gerçekleştirir. Fakat yukarıda da bahsi geçtiği üzere “Sen” boyutuna “Ben” diyerek varılmaz.  Mürşit, insan olma sanatının ustası olmakla benliğini canında –özyapısında- eriten, silendir. Özyapısından güzellikler sergileyerek müridi yolunda ilerletir. Dolayısıyla da mürşit, müridi kendisine köle kılan değildir. Müridin, mürşidi örnek alabilmesi ise kendisine bahşedilen isim ve sıfatlarının uygunluğuna bağlıdır. Koyun kurt ile gezmez, mürşit, mürid ile yan yana ise müritten de mürşidinden açığa çıkana uygun hâl tavır beklenir. Bu köleliği değil, canlanmayı, özgürlüğü ifadelendirir. Bu da nefsin sığlıklarıyla yaşanan sevdayı kesmeyi gerektirir. Bu özden farklılıklardan uzaklaşmayı gerektirir.

“Benliği viran etmek” ve mürşit mürit bağı;   
Benliği viran etmek demek kendine eziyet etmek demek değildir. Mürşit de kendine eziyet eden olmadığı gibi talibi de kendine eziyete yönlendiren değildir. Benliğin viran edilişi, kendini sevmek, özünü sevmek anlamına gelir ki bu Allah’ın kulu olunduğu bilinciyle barışmak, yaşamak, kendini gerçekleştirmek, kendini bulmak demektir. Bencilliklerinden arınarak kendini seven, esasen özyapısını seven, Allah’ını seven, ona yönelendir.   Ama bunun için de şüphesiz ki nefsin yol kesişinden uzaklaşmak gerekir. Hırsa, kibre, vahşiliğe… saplandıkça nasıl Allah’ı seven oluş iddia edilebilir! Nasıl insanın gerçek benliğini “Sen’i” sevdiği düşünülebilinir? Mürşitte Allah aşkıyla tetikte olup da Allah için nasıl yollar aşıldığı seyran edilir.  Bu seyrandan hareketle mürit, kendi hayatına, karşılaştığı alana; gördüğünü, seyran ettiğini işlemeye girişir. Böylesi bir etkileşim yoksa orada mürşit mürit bağı doğmamıştır. Oysa bencilliklerin viran oluşunu mürit, mürşidinde seyretmekle benliğini virana yönelen olmalıdır.  Gerçek bir mürşit kendini yaşarken kendini seyran eyleyeni derununa yöneltmekte hazineyi işaret eden ve o hazineyi çıkarmaya sevk edendir.

“Canda beni istemek” konusunun mürşit mürit bağındaki yeri ne?
Burada da “istemek” ifadesi üzerinden yürürsek öncelikle şunu söyleyelim ki; kimse kimseyi zorla mürşit terbiyesine de yönlendiremez, bir mürşit de her önüne gelene kendi açmaz. Bu bir karşılıklı istek işidir.  Ola ki rıza dışı, -karşılıklı istek dışı- bir yapı oluşmuşsa orada verim olmaz, olması gereken yapı doğmaz. Mürşit - mürit bağının oluşabilmesi için bahşedilen isim ve sıfatların en başta uygunluğu önemlidir. Koyun kurt ile gezmediği gibi zalim, mazlumun yanında dahi yer almak istemeyecektir. Üstelik isim ve sıfatlarda uygunluk olsa dahi tekrar edelim ki mürşit kılınan o mürit için kendini açmak da istemeyebilir.  Nitekim herkes aynı kişiye hatta aynı esere baksa bile ondan eşit alış verişi yapamaz. Şayet mürşit terbiyesine yöneliş var ise mürşitten açığa çıkana meyil var olmalıdır. Bu meylin doğru alış verişi ortaya koyabilmesi, yoğurabilmesi,  şekillendirebilmesi için ise “beni canda istemek” gerekir. Bunun için de benliği atıp özyapıya yönelmeyi arzu etmek gerekmektedir. Hâl bu olduğu nispette mürşit müride nüfuz edebilir.  Böylesi bir etkileşim ise mürşitten yansıyanla şekillenmekte olanın, mürşitten açığa çıkmakta olan güzelliğe koşması, ona bulanması anlamına gelir. Bu da mürşitten açığa çıkmakta olan canı tavaf, onu bilme, tanıma, ona muhabbet eyleme, onunla aydınlanıp kendine yönelerek kendindeki hisselerin üzerini açma meselesini ortaya getirir.

Geldiğimiz bu noktada şu hususun altını çizelim:
Tasavvuf kültüründe mürşit -mürit ilişkisi söz konusu olduğunda “ben dersimi anlatırım alan alır, alamayan almaz” denemez. Eğer bir talipsem de “ben derse girerim, bir topluluğun içinde de böylece bulunmuş olurum. Aidiyet arayışımı da tatmin ederim, meselenin maddî manevî getirisinden de faydalanırım, ötesi de beni ilgilendirmez de denemez. Mürşit mürit ilişkisi kıymetli bir irtibattır. Âdeta sanatsal bir şekilleniş sürecini anlatır. Sorumluluğu da hem ağırdır hem yetersizlikler, gayretsizlikler ciddi problemleri yaşatır. Gerçek bir mürşit her şart altında Allah’ın izniyle nur içinde parlar ama gayretsizlik ve yetersizlik ortaya maskaralık çıkartır. Bu sebeple “canda beni istemek” önemli bir özelliktir. Müridin, mürşide çekilişinin sebebi “benini cana erdirmek” olmalıdır. Bu da insan olmayı, kul olmayı anlatır, yaşatır.    

“Benliği at can alıver” ifadesinin mürşit mürit ilişkisindeki yeri:
Mürşitten yansıyanların bize nüfuz edebilmesi benliğimizi atamadığımız ölçüde mümkün olmaz. Benliğimizden uzaklaşmaya, bencilliklerimizden, hırsımızdan kibrimizden… Allah için vazgeçmeye, Allah aşkıyla cehde soyundukça mürşit bize etki edebilir. Söyledikleri, sergiledikleri ancak hâl bu olduğunda veya başka bir diyişle olabildiği nispette bize nüfuz edebilir. Mürşidin etkisi ise Hak’tan bahşedilenin nefisten azat yansıyışı sebebiyledir. Mürşidin benliğinin canda “Sen’de” yok oluşu, ondan akıp da gelenin ışığıyla bizlerin şekillenmesine vesiledir. Bu ise bize bahşedilen canlılığın uyanışı, yükselişini ortaya getirir. Bu aynı zamanda da bize bahşedilen potansiyelin de belirmesi kademe, kademe yükselmesi, kendini bildirmesi anlamını taşımaktadır.

Herkes tasavvuf kültürüyle iç içe olmayabilir. Üstelik devir, şartlar buna engel de olabilir fakat beşerî planda yaşanan aşkların yukarıdaki yapıyı idrâkte hatta keşifte bir katkısı var mıdır? Bu konu hakkında ne söylenebilir?  
Hayattaki her şey bakmasını bilirsek, ondan istifadeyi başarabilirsek, bizi Hakk’ı idrâke taşır ve dolayısıyla da  yukarıdaki şiirin de temeli olan “Sen ve Ben” boyutunu algılatır. Şüphesiz buna beşerî plandaki aşklar da dâhildir. Zîra iki sevgili düşünün, “ben ben” diye diretiyorlarsa onlar hiçbir zaman biz olamamıştır. Hiçbir zaman birbirlerine nüfuz edememişler, değememişlerdir. Birbirleriyle alış ve veriş içersine girememişlerdir. Oysa sevgi beraberinde koca bir hikâyeyi de getirir. Ancak o hikâyede iki sevgili birbirlerine “canım” diye hitap etse bile birbirlerinin canı değildir, hatta birbirlerinden haberdar bile değillerdir. Sevgili olmak; canda can olmayı, karşımızdakinin mutluluğuyla mutlu, mutsuzluğuyla mutsuz olmayı gerektirir. Bu hâl yok ise yan yana oluş hatta bir hanenin içinde bulunuş “biz oluşu” doğurmaz. Oysa mutluluğun, huzurun sırrı biz oluşta gizli değil midir?

Öte yandan vazgeçilemeyen tek sevgili vardır o da Allah’tır.  Ama “ben, ben” dedikçe nasıl Allah ile oluşun bilincine varılır. İki sevgili “ben ben” dedikçe “biz” olamıyorken hakikat yolunda nasıl ufuklar aşılır? Oysa “Allah” dedikçe, karşımıza serilen tablodan doğru alışverişleri gerçekleştirdikçe, hayat da tatlanır.  Bununla birlikte şüphesiz ki herkes kendi aşkını yaşar. Karşısından yansıyanla kendini keşfe ve bu keşfe uygun olarak da kendini ortaya koymaya yönelir.  Dolayısıyla da beşerî planda yaşanan aşk da esasen özü ortaya koymaya yönelik adım atışları anlatır.

Sevmeyi bilen insan ise Yaradan bilincine duyarlıdır. O kendini –özünü- sevip iyiye, güzele, doğruya yönelendir. İyiyi, güzeli, doğruyu arayış ise enine sonunda Allah aşkıyla yürümekte oluşu fark ettirir ve hâl bu oldukça da sevmeyi bilen insan karşısındakini de Allah’ın yarattığı düşüncesiyle muameleyi bilen olur. Bu ise ne büyük zenginliktir, ne büyük güzelliktir ama girizgâhta da geçtiği üzere hayatta bir olması gerekenler var bir de olanlar… Oysa biraz bakışlar derinleşebilse insan kendine, yaşadıklarına gülümseyebilecek, hele dostu bulmuşsa bunun şükrünü bilecek de sevgi dolu olup kimden incinip kimi incitecek. Hakikati gösteren, bulduran, o hakikat ile yaşamaya vesile olan, teşvik oluşturan o derinden bakış nerede?  Umarım ki bir gün bende de olacak ama ümit ediyorum ki sizde. Maharet ise şüphesiz ki bilgide, sayfalarca yazmakta, çizmekte değil elbet, maharet doğru bilgiyi, hayata doğru yerleştirip tatbikte olsa gerek.  

Bitirirken;
Son olarak on birinci bölümümüzde bu çalışma vesilesiyle hangi konular üzerinde durduk ve ne öğrendik diye kendimize sormuştuk. Şimdi on birinci bölümümüzden bu bölümümüze kadar  neler öğrendik diye de bir gözden geçirelim.

Mesela;
Dervişlik kavramını tanıdık, ölmeden evvel ölmüşlük mertebesini idrâke yöneldik, hamd, teşekkür, şükür, lâ ilâhe illâllah, lâ mevcûde illâllah, lâ fâile illâllah dedik her noktada Hakk’ın kendini bildirişini görmeye çalıştık. Kulluk, ibadet, velâyet, mürşit, mürit, âlemler, nefis mertebeleri, cennet, cennetten çıkartılış, cehennem, şeytan, meleklerin secdesi, özgürlük, tavaf, yok var olmak, gaflet, cürüm, edep, toplumsal kurallar vs.  de dedik burada da tasavvuf kültürüne ait âdeta bilmece lezzetinde bir mantık oyununu keşfe yöneldik. “Sen ve Ben” ayrımını ve birliğini idrâke çalıştık…  

Hazretin bu eseri ise İzzettin Hümayi Bey tarafından “acem aşîran” makamında “sofyan” usulde bestelenmiş. Şiir, gördüğünüz üzere kişiyi muhakemeye yöneltiyor ama aynı zamanda da yüzyıllar ötesinden uzanan tasavvuf kültürün de bir yansıması. İçinde ise Yunus’un  “Bir ben vardır bende, benden içeru” sözünden lezzet bulabileceğiniz gibi, Hallacı Mansur’un “En-el Hak” ifadesinin mantığını da burada bulabilirsiniz hatta  Muhiddin Arabî’nin “Abd, Rab’dır. Rab, abdır” diyişindeki sırrı da. Bu kültür cümle erenleriyle, pirleriyle büyüyen,  sanat olup çağlayan, içinde bulunulan yüzyılından da beslenip  devrolan bir kültür ve kendisine sadece ömür adayana değil, kendisine deyip de geçene dahi hayatı ve hayattaki duruşunu sorgulatıyor. Dileyen dilediği kadar ondan alışveriş yapıyor, dileyen de umursamayıp kendini devrana salıyor ama o hep gülümseyerek “ben buradayım” diyor, keşfedildikçe zenginliğini önümüze seriyor.  Dilerseniz yine, yeni bir şiir ve yeni bir bölüm aracılığıyla yola çıkalım ve düşelim keşif maceramızın peşine ve yine tutalım Hazretin elini,  seyran eyleyelim âlemi, kendimizi, îmânın zevkiyle idrâke yönelelim bir kültür hazinemizi.

KAYNAKÇA:
Kur-an’ı Kerim Meali - Yaşar Nuri Öztürk 1994 - Hürriyet Ofset Matbaacılık ve Gazetecilik A.Ş.
www.kuranmeali.org
İlâhiyât-ı Ken’an: 1988 Hulbe Yayıncılık, Hazırlayan: Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç/ Sayfa: 95-96
İlâhiyât-ı Ken’an: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayımı. 2013 Prof. Dr. Mustafa Tahralı / Sayfa: 144
İlâhiyât-ı Ken’an Müzik Cd’si: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayını. 2001 / Solist: Ahmet Özhan 
Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık: 2000, Kubbealtı Neşriyatı Yazarlar: Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri, Safiye Erol,
Ken’an Rifâi – Sohbetler: 2000, Kubbealtı Neşriyatı, Hazırlayan: Samiha Ayverdi
Ken’an Rifâî – Şerhli Mesnevî-i Şerif: 2000, Kubbealtı Neşriyatı
Misalli Büyük Türkçe Sözlük – Kubbealtı Lugatı – İlhan Ayverdi
https://www.luggat.com
Zerredeki Okyanus/ Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk: 2003, Derleyen Gülmisal Gürsoy 

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:    Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -  Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı