GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ DİVÂNI'NDAN SEÇMELERLE BAŞ BAŞA                      

16.BÖLÜM
-EDEP HAKKINDA-
Ten-i Âdemdeki Can, Bil ki Edeptir!

  “Bin yıllar içersinde dünya, adım adım yörüngesinden kaydı. Önce güneşe yaklaştı, ısındı, buzulları eridi, sula, sele karıştı toz, duman, sis oldu, yıllar içerisinde bu hâl de bitti, dünya âdeta yandı, kavruldu sonra ise güneş, soğudukça soğuyup manyetik bir dalga yayarak etrafındaki yapıyı kendinden itmeye başladı. Canlılık, dünyada silinme noktasındaydı. İtildikçe dünya, yeni bir sürece geçti. Dünyada buzul çağı yaşanmaktaydı ancak bu itiş o kadar devam etti ve kuvvetliydi ki dünya, başka bir yapının çekim alanına giriverdi.

Dünya, muhtelif gök cisimleriyle çarpışmalar yaşayan, türlü manyetik doğa olaylarıyla boğuşan ve yörüngesi belirsizleşen zavallı bir kürecikti. Tarihin derinliklerinde dünyayı terk edip başka yaşanabilir gezegenler arayanlar da çok olmuştu. Onlar da her gittikleri yeri yaşanabilir kılmak için büyük mücadele vermekteydi. Bulundukları yere uyum sağlayabilmek için ise muazzam bir evrim geçirmekteydiler. Dünya üzerinde var olmayı başaran bir avuç insan ise; zekâsıyla şartları kendi lehine çevirmenin savaşını hep verdi. Verirken de esasen diğer canlıların da hayatlarını sürdürebilmesi için imkânları oluşturmaya çabaladı. Hatta bu insan grubu, yerin altında evler, yollar, hanlar, hamamlar da yapandı, seralar, buzuldan saraylar inşaa eden de o insanlardı.

Güneş, uzaktan yüzünü gösterse de binyıllar içerside âdeta karanlığa uyandırılmış bir küçük mum gibi olmuştu, ay ise, dünyanın yaydığı çekime uygun bir konumdaydı ama sanki gökyüzünde salınan bir kara kütleydi… Dünyayı çevreleyen atmosfer eridiği gibi ay da gitgide eriyordu. Manyetik çekimler, itimler sebebiyle zaman zaman dünyaya ay yaklaşıyor zaman zaman uzaklaşıyordu. Dünyanın galaksisinde beraber yer aldığı bütün gezegenler, yıldızlar ise karanlıkta başıboş yüzen koyulu açıklı birer kara gölge misali ama kendi yollarını bulmaya meyilli, dirençli.

Bütün bunlara uyum sağlama derdinde olup değişim gösterenlerin yanı sıra bir de ısrarla yaşayabilmelerine rağmen, değişmeyenler de vardı. Onlar, geçmişte de, böylesi bir köklü değişim sürecinde de hep aynıydı. Dünya yansa, gezegenler savrulsa onların umurunda olmamıştı, umurunda olacağa de hiç benzemiyordu. Onlar şartları, kendi menfaatleri doğrultusunda kullanıp ötesini hiçe sayan insancıklardı. Bu ırk, karanlık ve soğuktan âdeta beslendi. Zorbalık ve zulüm onlarla yan yanaydı ve böylesi bir insan ırkı, binyıllar içersinde maalesef ki hâkimiyetini fazlasıyla ilân etti. Oysa nefes alabilmek bile ne de çetin mücadeleyi gerektirirdi!   

Zaman içersinde dünyanın akıbetine yönelik, bir ümit doğdu. Çekildiği alan bir güç enerjisiydi ve o enerji yumağına yaklaştıkça gün ve gece, mevsimler yeniden oluştu.  Canlılık yeni şartlarına uyum sağlamaya koyuldu fakat o insan ırkında değişen bir şey olmadı.  Bu arada, onlarla karıştırılan bir başka insan grubu daha vardı ki doğrusu onlara da haksızlık etmemek gerekirdi. Zîra onlar da yaşayabilmek için o kadar ezilmişlerdi ki gün mü oldu gece mi, bunun bile farkında değillerdi. Ama özlenen, -beklenen-, kötünün de kötülüğünü sona erdirebilecek, kötüyü de dizginleyebilecek aydınlık dünyada belirdi, her yeri, herkesi hep kuşattı ve kendisini duymak isteyene şöyle dedi:
“Bak ben; yeni gün, yeni güneş, aydınlık, geldim. Başını kaldır, uyan, aç, yeşer, gör, tanı, bil,  sev; ağacı, kurdu, kuşu, yaratılmışı, yaratılmışlığı hatta mücadeleni, mucizeni sev, karanlığı, karanlığını sev ve tut elimi, elimi tut ki sadece günü değil senin de karanlığını aydınlatayım. Karanlığın da kıymetini sana tanıtayım. İzin ver, ışığımla senin de gönlüne akayım. İzin ver, sana mucize dediğinin aslını anlatayım, o ilâhî kudreti elimden geldiğince tanıtayım. Kullan ey insanlık sana bahşedilen şu ikinci şansını, akıp çağlat insanlığını, yaratılmışlığını…”

Bu nasıl bir ilâhi merhametin eseriydi ki; gün, her bir gecenin ardından doğdu, bunu fark etmemek için direnenler olsa da gün, karanlıkta fark edilemeyenleri hep gözler önüne serdi. Sıkı sıkıya saklanan tohumlar yine dünya toprağına bir bir ekildi, onlar yeşerdi, gün onları tanıttı, bildirdi, sevdirdi…  Kim, günün seslenişine ne cevap verdi, kim gönlünün kapılarını güne –aydınlığa- açtı, kim kapattı?  Kaç kötü, kötü olacağım diye acaba yerinde saydı? Sanırım bütün bunların cevabı da hep edepte gizli kaldı. Nasıl yani mi diyorsunuz?

Dilerseniz burada anlatılan hayalî yapıdan yola çıkıp bütün bu sorulara ve benzerlerine cevap aramak üzere aşağıdaki şiire hep birlikte bakalım, ancak bu defa ufak bir değişiklik söz konusu.  Zîra aşağıda yer alan şiir, Ken’an Rifâî divanında olmakla birlikte, Hazret’e ait değil. Bu eser, Hazreti Mevlana’nın  Mesnevisinden ve Mevlana’nın “Edebest” redifli  gazeli olarak da kaynaklarda geçmekte. Aşağıda ise konuya ilişkin beyitlerin Ken’an Rifâî’ye ait tercümesi ve Hazretin bu beyitlere tutunarak adını nakşedişiyle Hakk’a niyazı ve kendinden hareketle de bizlere öğüdü yer almakta. Akabinde ise yine her zaman ki gibi karınca kararınca da olsa yapılmaya çalışılan tasavvufî inceleme bizleri bekliyor. Fakat şunu da söylemeden geçmeyelim;  Hazretin, kendisine ait olmayan ama önemle üzerinde durduğu bu eserle de bizlere seslenmesi kıymetli bir hakikate işaret etmekte. O da şu:  Kainatta yüzseniz de devir o devir, yüzyıllar öncesine gitseniz de devir o devir.
 
Bakın eser de ne söylenmekte:

                                                                     Edep Hakkında

Ten-i âdemdeki can, bil ki edebdir!
Dil ü çeşm-i beşerin nûru edebdir.
                                                                                     (İnsanı insan kılan, bil ki edeptir!
                                                                                     İnsanlığın gönül gözünün nuru, edeptir.)
Edebi olmayan âdem, değil âdem!
Ayıran âdemi hayvandan edebdir.
                                                                                      (Edebi olmayan insan, insan değil.
                                                                                       İnsanı hayvandan ayıran edeptir.)
Ser-i İblîs’i dilersen eğer ezmek,
Gözün aç, öldüren İblîs’i edebdir!
                                                                                      (Şeytanın başını dilersen eğer ezmek,
                                                                                      Gözünü aç, şeytanı öldüren edeptir)
Oku âyâtını Kur’ân-ı Kerîm’in,
Göresin cümle maânîsi edebdir!
                                                                                       (Oku Kur’ân-ı Kerîm âyetlerini,
                                                                                       Edebin bütün mânâlarını görürsün!)
Ulu Şems’in sözüdür bu, buna şek yok,
Bizi makbûl edecek Hakk’a edebdir!
                                                               (Ulu Şems-i Tebrizi’nin sözüdür bu, buna şüphe yok,
                                                                                   Bizi, Allah için makbul kılacak edeptir!)
Edebi eylesin Allah bize tevfîk!
İki âlemde felâh, Ken’an edebdir!
                                                                                         (Edepli olmayı, Allah’ım nasip etsin
                                                                                         Ken’an, iki âlemde de kurtuluş edeptir.)

                  

Edep ne demek? Girizgâhtan hareket edersek niçin devir hep o devir denilmekte? Bin yıllar sonra edep denilen bir kavram var mı yani?
Bundan binyıllar sonra düşünen, eğriyi doğrudan ayırt edicilik özelliği bahşedilen, muhtelif fiiller sergileyebilen bir canlı türü var ise ki; biz buna bu gün insan diyoruz, o zaman kendisinden edep beklenen de var. Üstelik bırakın insanı, edep en ufak bir zerreye dahi -cüzî boyutta bile olsa- bahşedilen bir özellik. Yaratılışın ilk safhasından itibaren de var ancak dilerseniz adım adım ilerleyerek edebi muhtelif boyutlarıyla elden geldiğince idrâke yönelelim.

Önce insan üzerinden edep diyelim ve îmânı da ilk aşamada dikkate almayarak edebi ve edebin bizler için önemini görmeye çalışalım.

Edep; esasen, aydınlığın –aydınlanmışlığın- dili demek...

Karanlık; sembolik bir ifade olarak ele alınırsa, nefsin sığlıklarına hapsolmak anlamı taşır. Gönlü, gece kapladı mı nefsin sığlıklarına esir düşülmüştür. Hâl bu olunca, göz gözü görmediği gibi, kişi nefsinin sığlıklarından gayriyi de göremez ve her şeyi görebildiğine yani sığlıklarına tatmin vesilesi kılmak ister. Bunun için de çabaladıkça, yakar, yıkar, kırar, döker, doymak bilmez, saldırır, vahşilik sergiler, kendisi için bencilce yaşar… ve bunu sorgulamaz bile, her yaptığını da doğru ve güzel hatta edepli de bulabilir. Fakat bir başkası da onun gibi olduğunda o kişi bundan darbe alır, rahatsız olur ve başlar ego savaşları… “Ne oluyoruz” diyip de bu hâlden kurtulmak lâzım bilinci taşıyan, karşısındakini yola getirmek için hareketlere çeki düzen vermenin gerekliliğini ortaya koyar. Böylece, edebe doğru, adım atılmaya başlanır. Nefsin karanlığına –vahşiliğine- esaretten kurtuluş gerçekleştiği ölçüde ise, bunun, hâlden, tavırdan yansımaları takdir edersiniz ki esaretteki hâlden farklıdır. Bu farklılık ise edep skalasında edeplilik boyutunu anlatır.  

Edebin anlamlarından biri de sözlükte şöyle geçmektedir: “İnsanı hataya düşüren ve utanılacak şeyler yapmasını önleyen, yerinde ve ölçülü davranmasını sağlayan meleke, söz ve davranışlardaki ölçülülük, her hususta haddini bilip sınırı aşmama, terbiye, nezaket, zarafet.”

Bu noktada sormak lazım; utanılacak olan nedir? Hata olan nedir? Ölçülülük de nasıl bir şeydir? Kime göre, neye göre bu ölçü belirlenir? Bu bilinirse, edebi yerli yerinde sergilemek bir dereceye kadar mümkün olabilir ama ya bilinemiyorsa! O hâlde bir kes daha görürüz ki edep aydınlanmışlığın dilidir. Karanlıkta kalıp da bilgisiz, ilgisiz, bilinçsiz olundu mu “ne kadar da edepliyim” avuntusuyla ancak kendimizi kandırışlar sergilenilmektedir.  

Peki ama burada temele oturtulan yapı nedir, doğru bilgi nedir, nereden elde edilir? Neye göre şekilleniş, olması gereken çizgiyi bildirir? Nefsin hakikatine göre şekilleniş, olması gereken çizgiyi bildirir. Biz nefsimizin hakikatini, -özümüzü, potansiyelimizi- yeterli derecede bilmiyoruz ki ona göre nasıl şekilleneceğiz? Üstelik çoğu zaman da sığlıklarımızdan öteyi göremiyorsak nasıl nefsimizin sığlıklarından öteye geçip de bir de nefsimizin hakikati var diyeceğiz?  Bu soruların cevaplanışında ise karşımıza tasavvufî anlamda edep kavramı çıkar.

Tasavvufî Anlamda Edep;
Milattan sonra 571 tarihinde, Peygamberlik nuru, dünya âleminde zirve mânâsıyla zuhur buldu.  Zîra Hazreti Muhammed (s.a.v.) doğdu ve dünya ondan açığa çıkartılmakta olan nura, dünya planında da kavuştu. Yıllar içersinde Peygamberimizle âleme akıp gelen Kur-ân’ı Kerîm ile tanışıldı. Kur-ân ile yaşam başladı. Kimisi bu hakikate duyarsızdı, hakikati biliş skalasının diplerinde kaldı, kimisi hakikate duyarlıydı ummanlar aştı. Ancak her ne ki yaratılmıştı o zaman yaratılmışlık için bildirilmek istenen zirve hakikat boyutunun altında yer almaktaydı.

Üstelik ister îmânlı, ister îmânsız olunsun, her bir zerre, hakikate hizmet etmekteydi hatta –“Aman iyilik olsun ki ben de kötülükten zarar görmeyeyim” mantığı bile- iyinin, güzelin gayretini ortaya koymakla Kur-ân ahlâkına hizmetkâr kılınmıştı. 

Hakikat skalasında hangi noktada yer alınırsa alınsın, hakikat hep vardı ve aydınlattı. Hangi seviyede bir aydınlanış söz konusu olursa olsun, aydınlık, karanlıktan sıyırıp alıyordu. Karanlıktan sıyrılış da ne kadar gerçekleşebiliyorsa takdir edersiniz ki o ölçüde de edep doğdu. Çünkü edebin aslı; bilincin uyanmasına bağlıydı ve Hakk’ın huzurunda olunduğu bilinciyle yaşamayı anlattı. Aydınlanan, Hak bilincine vardı. Hak bilincine vardıkça daha da aydınlandı. Fiillerini bu bilinç ışığında ortaya koyma gayretine girişti. Kur-ân yolu gösterdi, hakikati bildirdi, olması gerekeni, insanoğlundan bekleneni işaret etti, ışık olup nur saçtı. İnsanlığına kavuşma yolunda olan ise, bu nurdan istifade edip hakikatine yol aldı…  O hâlde îmân sahibi için edeplilik Allah’ın bildirdiği güzelliğe, iyiliğe, doğruluğa bulanmayı anlattır. Îmân skalasında aşağı seviyelerde olanlar için ise kendini korumayı.

Bu noktada tasavvuf kültürünün hizmetinden bahsedecek olursak; tasavvuf, bildiğiniz üzere kabaca denilebilinir ki insan olma sanatı. Kur-ân ile akıp gelini âdeta tasavvuf, kovalara doldurup âleme usul usul saçan bir sanat.  Bunu yaparken de âdeta bahçıvanlarıyla doğal olarak insanlığı yeşertip kulluğu fark ettiriyor, tanıtıyor, tattırıyor. Îmân denilen bir zevkin olduğunu ve bunun yaşanmasının bir muhabbet hâdisesi olduğunu bildiriyor, anlatıyor. Bu ise edebi ortaya koydu, edepliği bildirdi, sevdirdi, edepliden yansıyan güzelliği fark ettirip ona hayran kıldı.

Ken’an Rifâî Hazretleri’nin edebi iki ana başlıkta değerlendirdiğine önceki konularımızdan aşinayız. Bunları hatırlayacak olursak acaba neler söylenebilir?
Hatırladığınız üzere, Ken’an Rifâî’nin sohbetlerinde tutulan notlar ışığında görüyoruz ki edep iki ana başlığa ayrılarak değerlendiriliyor.

Bunları hatırlayalım:

Deniliyor ki;
 “Zahiri Edep”  namaz, oruç, hac, zekât gibi şeylerdir. Bir de “Bâtinî Edep” vardır. Bu da insanın, hayvan sıfatlarından kurtulması, elinden, dilinden kimsenin incinmemesi ve kalbinin hile ve fesat gibi kötülüklerden arınmış olarak Allah’ın cemalini seyretmesi.

 “Zahiri Edep”; Şerait-i Muhammedi’ye-i tutmaktır.

“Bâtinî Edep” Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufunu abes görmemektir. Şu sarhoştu, şu çirkindi, şu kötüydü dememektir.
Bir de tenin ve kalbin edebi vardır. Tenin edebinden kasıt; fiilin doğru olması yani haddini bilmek, abes görmemek, saygıda kusur etmemek… Kalbin edebi de kalbin sῡkuta ermesi yani; isyandan, vıdı vıdıdan uzak olması…

“Tendeki can bil ki edeptir”
Mısrâsından hareketle, tendeki özyapı edebi bildirir diyebilir miyiz? Bununla birlikte “İnsanın, insanlığı edepledir” diye acaba niçin söylenmektedir?
Önceki bilgilerimizi hatırlayıp buna ufak bir derinlik katmaya çalışalım:

Tendeki özyapı, Hakk’ın hakikatinden bir zerre olmakla Hakk’ı bildirir. Hayatiyet de bu noktada gizlenir. Allah tektir. Bütün yaratılmışlık, o teklikten zuhura gelir. Dolayısıyla da o tekliğin canlığından lütfedilen boyut, yaratılmışlığı ve yaratılmışlıktaki hayatiyeti zuhura erdirir.

Bildiğiniz üzere öz, Küllî hakikatten bir zerre olmakla aynı zamanda Küllün cüzü olarak nitelenir. Yarattığı cüzî boyuttan, Küllî hakikat bildirmek istediklerini zuhura erdirir. Bir şeyi en iyi bilen ise hep söylediğimiz gibi o şeyin kendisidir. Bu mantıktan hareketle birime lütfedilen öz, Küllî hakikati cüzlüğü nispetinde bilmekle, birimdeki en yüksek biliş boyutunu ifade eder. Dolayısıyla da birimdeki edebin zirvesi, esasen özün edebindedir. Çünkü o nefsanî kaygılardan azat bilendir, görendir, muhabbeti, çekilişi birime bahşedilen en saf ve üst boyutuyla yaşayandır. Bu hâli, üzerini saran nefsanî tabakadan azat mülk diyarına yansıttığı nispette de birim, birim kılınışını ortaya koyup kendini gerçekleştirir. Bu hâle adım atmakta olan insan ise, attığı her adımda daha da güzelleşip kendini gerçekleştirmekte ve yerli yerinde, latif davranışlar sergilemektedir ki bu bizlere edebi, edepli oluşu anlatır.

Bununla birlikte, dikkatlerimizden kaçmaması gereken hususlardan bir de şöyledir: 
“Allah dilemezse yaprak dahi kımıldayamaz.” (En'am sûresi 59. âyet)  Bu hâl bile, yaprağın doğasına karılmış edep bağını anlatır. Zîra yaprağın “Ben tavşan olacağım.” diye tutturduğunu göremezsiniz. Allah’ın muradına isyankâr olduğunu tespit edemezsiniz. O, kendisinden açığa çıkmakta olanlarla daima Hakk’ı bildirmekte ve Hakk’ı zikretmektedir. Kendisinden açığa çıkmakta olanlar zaten başlı başına Hakk’tan kendisine bahşedilenlerdir. Dolayısıyla da o kendisine bahşedilen donanıma uygun olarak daimi zikir ve donanıma uygun fiil sergilemekle de edebi yaşama hâlindedir. Bu hâl ise sınırlı boyutta ve yaratılış skalasında diplerde olabilir ama bu edebin zerredeki yokluğu anlamına gelmez, cüzîliği anlamına gelir. Bu cüzîlik ise insandaki hâl ile kıyas dahi kabul edilemez. İnsandan ise kendisine bahşedilen donanıma uygun olarak kendini gerçekleştirmesi ve dolayısıyla da edep hâlini yaşaması beklenir.

İnsanın doğasında, eğriyi doğrudan ayırt edicilik ve irade de vardır. Bilhassa bunların doğru kullanılması, insana mülk diyarında edepli olma hâlini yaşatır, edebe yöneldikçe insan, kendini bulur, kendine yakışmayanı ıslaha yönelir, yakışanı ise yaşamaya başlar. Böylece kendini gerçekleştirmekte oluşu ve özüne yol almakta olduğu gerçeği ortaya gelir ama bunun görünüşü edepli hâli sergilemekledir.   

Bu hâl ile birlikte edep, karşımızdakinin huzurunda (-ki çoğu kez o bizden bir vesileyle güçlüdür veya biz ona tutkuyla çekilenizdir-) el pençe dîvan durmayı da anlatmaz. El pençe divan, Hakk’ın huzurda durulur. Bu sebeple; fiillerimizi kaşımızdakine yaranmak için değil, Allah için işlememiz gerekir. Allah için doğru noktada yer almamız, Allah için hizmetlerimizi gerçekleştirmemiz esastır. Hâl bu olduğunda ancak durum edepli oluşu ortaya koyar, anlatır. Birilerine yalakalık edepli oluşu kesinlikle anlatmaz. Nefse esareti, sığlıklara mahkûmiyeti bildirir.

Edebin zuhuru için de takdir edersiniz ki bir takım hâdiseler ortaya gelir. Yaratılmış olmak, bu hâdiseler yumağıyla sarmalanmaktır. Yaratılmış, kendisine sunulan donanıma uygun olarak Hak’tan gafil olmadığını ortaya koyabildiği ve bunu fiillerine taşıyabildiği ölçüde edebini yeryüzünde yeşertmiş olur. İnsanlık seviyesine tırmanıldıkça, insana robotluğun yakışmadığı da görülecektir. Zîra edep, edep başlığı altında robotik hareketleri tekrar etmek de, alâkasız yerlerde alâkasız davranışları sergilemek de değildir. Doğru muhakemeyi ve hâdiselere hatta alınan her nefese doğru uyarlanmayı bekler. İnsana bahşedilen donanım, bunu gerektirir. Bunu gerçekleştirebilecek ölçüdedir. Bu ise Cenâb-ı Hakk’a sığındıkça, Hak bilinci bünyede hâkim oldukça, Allah aşkına ve bildirdiği mahiyete odaklandıkça olması gerektiği şekliyle gerçekleşir.

“Gönül gözünün nuru edeptir” ne demek?
Göz, bildiğiniz üzere görme organıdır, gönül gözü ise; gönlün görücülüğüne bir vurgudur. Gönül, birimde Hak’ın evi, Hak ile söyleşilen mahal olarak kabul edilir.

İnsan, nefsinin sığlıklarıyla hakikati arasında gidip gelme eğilimindedir. Nefsin sığlıklarına yenildikçe, gönlün, hakikati görücülüğü dışa  sığlıkların örtüsü altından-baskılanarak- yansır. Bu ise âdeta şaşı görmeye hatta görmek istenileni görmeye, görüleni nefsin oyunu neticesi olduğundan farklı değerlendirmeye sebep olur. Vicdan dediğimiz birime lütfedilen bir de rahmanî ses vardır ki o da nefse bulanmışlığın neticesi yanlış işitilir ve kişiyi “iyi niyetliğim” avuntusuyla oyalar, yoldan saptırır. Ancak ne zaman ki Hak bilinci ve muhabbeti doğar, Allah için yakışmayanlar tek tek tespit edilip ıslah edilmeye başlar, gönül de bu olabildiği ölçüde görücülük vasfını dışa gerçek hâliyle yansıtır. Hâl bu olduğu nispette de Hak’ın nuru o gönülden parlamış olur, yol gösterip yolu aydınlatır. O nur ile görülür o nur ile işitilir ve o nur her zerrede Hakk’ı bildirir. Hakk’ın muhtelif tecellileriyle hakikati baktığı her noktada o seyran hâlindedir. Bu ise  “Rabbim Allah” bilinciyle hareket etmeye sebep olur ve bu hâlin doğal sonucu edebin sergilenişidir.

Bununla birlikte toplumsal kurallarla muhatap olup edep çizgisinden ayrılmama gayreti bile önemli bir disiplindir. Toplumsal kurallar da nefsin sığlıklarına darbe indirerek gönülden Hakk’ın nurunun parlamasına hizmet hâlindedir.  Zîra dini reddeden bir seviyede de olsak hatta tasavvufî öğretiden de hiç haberimiz bulunmasa hatta ve hatta benim de gün gelip canımın yanmaması için şöyle davranmalıyım mantığını da dışlasak bile, doğumumuzla önümüzde hazır bulduğumuz bir de toplumsal kurallar vardır. Onlar edepli oluşta önemli birer disiplindir ancak toplumsal kurallara baktığımızda bu kurallarla yerleşmiş her hâlin doğru çizgiyi ifade ettiğini söyleyemeyiz. İnsanın olduğu yerde eksiklikte, hata da elbette ki olur zîra mükemmel olan yalnız Allah’tır. Kurallar, amacı ortaya koymaya yönelik birer araç vazifesi üstlendikçe mânâsını kuşanır.  Gönül gözü ne kadar görücülük vasfını kazanmışsa o kadar amacı tespit mümkündür ve bu hâl doğru kuralları ortaya getirir. Ancak gönül gözünün, dışa yansıyışta sığlıklara saplanıp kalması, kuralların  amaç olarak değerlendirilmesine sebeptir. Bu da gerçekteki amacın ıskalanışı anlamına gelir.  Bununla birlikte öyle kişiler, öylesine azgınlıklar içinde olabilir ki onları katı kurullar bile zor disipline eder ama öyle kişiler de olabilir ki onlar da  basit kurallarla amaca yol alabilirler. Bu sebeple sevgi, muhabbet, abes görmeyiş elzemdir. Gönülde Hakk’ın nuru parladığı ve bu nur ile görücülük kazanıldığı ölçüde ise meselenin mahiyetine odaklanmak mümkün olur, o da kuralsızlıkla değil kuralları yerli yerinde ve olması gerektiği gibi değerlendirdikçe mümkündür. Dolayısıyla toplumsal kurallar da edebin sergilenişinde önemli birer disiplindir fakat mahiyete taşıdıkça mahiyete ne derece kadar uygun olup olmadığını da sorgulatır ve ortada bir yanlış var ise ve bu böyle gelmişse bile böyle gidecek değildir. Yeter ki mahiyete odaklanmak için bir çabamız olsun, bu çaba olursa kuralların kendine yakışmazları, üzerinden atmak için nasıl feryat hâlinde oldukları da kolaylıkla hissedilir.  
Bu yapıyı dilerseniz biraz açalım ve şöyle soralım:

Toplumsal yapı içersinde edepli ve edepsiz diyince ne anlamıyız? Ne yaparsak edepli ne yaparsak edepsiz oluyoruz?
Edep; en basit anlamıyla hepimizin bildiği gibi eline, diline, beline sahip olmak demek. Ancak bu, neye göre, kime göre olacak? Bu noktada üstelik toplumdan topluma göre değişen özellikler de ortaya çıkabilir. O hâlde cevap, bu, Allah için olacak. Allah muhabbetiyle, Allah bilinciyle, Allah korkusuyla doğru fiiller seçilip onlar gerçekleştirilmeye çalışıldığı ölçüde edep ortaya çıkacak. 

Bununla birlikte öyle insanlarla karşılaşılabilinir ki; bunun idrâki kapalı, gelişimin önünde bariyerler var ve bu, bunu aşamıyor diyebilirsiniz. Hatta Allah diyip de küfür edene, ezene, aşağılayana, iftira atana, zulmedene, hak yiyene hatta ve hatta asıp, kesip, biçene rastlayabilirsiniz ve onlar hâllerini izaha yönelik karşınıza bin türlü mazeret de sunup haklılıklarını ortaya koymak isteyebilirler.  Bunlar en basit hâliyle edepsiz değilse kim edepsiz diye de düşünebilirsiniz. Ancak yukarıdaki izahta gördüğünüz üzere edep sahibinin, “bu sarhoştu bu hırsızdı” bile dememesi gerekir. Peki o zaman edepsize, edepsiz de mi denmeyecek!...

“Edepsizin bile yaratılışında bir hikmet vardır” mantığı daima bizimle olursa anlaşılan o ki doğru yolu gösteriyor. O da buna memur, bunu işliyor diyebildiğimiz ölçüde edep bizimle. Üstelik edep, görülen manzaradaki hikmeti idrâk çabasını gerektirmekle birlikte, anlayana anladığı dilden hitap etmeyi de gerektirir. Hep söylediğimiz gibi bu âlemde her şeye hak ettiği değeri vermeye gayret edip her şeyi yerli yerine oturtmayı başarabildiğimiz ölçüde ilerleme, gelişme olur. Bunun aksi bir durum adaletten şaşmaktır ki bu zaten başlı başına felakettir ve büyük bir edepsizliktir. Anlayana anladığı dilden hitap, onu da yaratanın Allah olduğu bilinciyle muameleyi ve buna uygun davranışlar sergilemeyi gerektirir.

Yukarıda bahsi geçtiği üzere toplumumuzda sizin de bildiğiniz üzere hürmet bildiren bir takım hareketler ve bir takım ifade şekilleri bulunur. Bu da pek çok kişi için edebin ifadesi olarak değerlendirilse de şayet taklidî ise bir anlam ifade etmez. Taklit, esasa ulaşmakta bir basamak olarak kabul edilse dahi taklitten yansıyan edep, edep olarak değerlendirilemez, çünkü koftur.

İnsanlık basamağında edep, hâdiselere aktarılmayı –uyarlanmayı- bekler. Taklidî olan taklit seviyesini aşamadığı sürece uyarlanma kabiliyetinden yoksundur. Üstelik taklidî boyutta kalmak, güç sahibine, (taklidi yapılana, örnek alınana) gereksiz bir paye veriştir ve zaman içinde de onun elinde maşa olma sonucunu ortaya getirir. Öze odaklanmak, mahiyete kilitlenmek ise maşalık sürecini de her türlü nefsanî oyunu da sona erdirir. Öze odaklanmak -mahiyete kilitlenmek-, kişiyi taklitten sıyırır ve ona eğriyi doğrudan ayırt ettirir. Bu da komik ve anlamsız hareketleri değil, son derece mânâlı ve yerli yerinde hareketleri doğru ölçülerle zuhura erdirir ki bu hâl edebi, edepli oluşu ortaya getirmektedir.

Kişi, nefsinin sığlıklarına esarette ısrarcıysa, bu seviye üzerinden de er ya da geç cevabını bulur. Sistem, tamir için, af için zaman tanır ama karşılıksız bırakmaz, zerre kadar hayır hayırla, zerre kadar şer şer ile buluşur. Bununla birlikte mesele edepsizi edebe davet de değildir. Edepli oluş gayretini sergileyip örnek oluşturduğumuz nispette, edepsiz gelişim gösterebilir.

Edepsize anladığı dilden hitap ederken dahi, insan onuruna yaraşır davranıp edepli olma gayretini sergileyiş heves uyandırır ve edepsizi de harekete geçirip ona kendini sorgulatır, yol aldırır, kendini buldurur.

Öyle durumlar ve zamanlar da söz konusu olabilir ki; edepli olma gayreti bile esasen yeri gelir hırsa saplanmışlığı bildirebilir.  Bu da en az edepsiz olup batağa, karanlığa gömülmek kadar önemli bir problemdir. Ancak samimiyetle “Allah” diyen bunları da aşar, aştığı nispette de kendini adam etmeye soyunur. “Bu edepliydi bu edepsizdi” demez, Allah muhabbetiyle ve bilinciyle fiillerini işlemekten hoşnuttur. Bunun doğal sonucu ise örnek olup iyiye, güzele yöneliştir ve bu yönelişte de heves uyandırmaktır. Karşımızdaki iyi ve güzel dediğimiz noktaya hiç gelmeye de bilir ancak şunu bilmemiz gerekir ki; yeri gelir uzaklaşmak da erdemdir ama bizim neticede bir insan olarak her daim Allah için doğru, iyi ve güzel davranıştan yana olmamız bizi biz kılmakta olan esas noktadır. Bu edebi doğurur ve yaşatır.

 “Edebi olmayan insan, insan değil, İnsanı hayvandan ayıran edeptir” derken ne kast ediliyor?
Şüphesiz hayvanlık da bir mertebedir. Değil mi ki o da yaratılmıştır, şüphesiz ki kıymetlidir. Ancak insan olarak yaratılıp da donanımına uygun hareket edemeyiş felâketi getirir. Hayvan, hayvanlığını yaşamak için dünyadadır. İnsan ise insanlığını… Mesele de buradan çıkar. İnsanlık kendisine sunulan kabiliyet ölçüsünde hayvanı, bitkiyi, taşı, toprağı kısaca yaratılmışlığı –birimi-  algılayabilecek seviyede olduğuna göre, bünyesinde bu seviyeleri algılayabilecek özellikler barındırır ama bunların üzerinde yükselir. Bu seviyelerden birinde, bilerek isteyerek veya akla gelir gelmez herhangi bir sebeple takılıp kalmak, onun insanlığının değer kaybetmesi demektir. Dolayısıyla eldeki sermayeye bir bakmak kaçınılmazdır. Değil mi ki insan olarak yaratıldık, değil mi ki bir takım yapabilirliklerimiz var. O hâlde bir hayvan gibi başkasının yediğine, içtiğine, malına mülküne göz mü dikiyorum, lokmasını mı sayıyorum, canını mı yakıyorum, sokuyor muyum, yıkıyor muyum, yutuyor muyum, parçalıyor muyum diye kendimize bir sormamız ve aldığımız cevaba göre de doğru şekli almamız bizden beklenendir.  Aksi hâlde, hayvanlık mertebesini şüphesiz kendimize yakıştırmasak da birileri gelir bize yakıştırıverir. Edep ise kendimizi gerçekleştirme çabamız ile belirir. İnsanın edebiyle şüphesiz pisliğini örten kedinin edebi arasında fark vardır. Kediye kedi diyip geçersiniz hatta pisliğini örten kediyi takdir edersiniz, seversiniz ama insanlık seviyesindeki edepten yoksunluk kişiye hayvanlığı yaşatır ve boyutundan aşağı düşenin hâli ise hoş karşılanmaz ve bakın onun bu hâli Kur-an’da nasıl anlatılır.

(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)

A’raf sûresi,179.âyet: "Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir."

Furkan sûresi 43 ve 44. âyetler: “Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? / Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.”

 

“Şeytanın başını dilersen eğer ezmek
Gözünü aç, şeytanı öldüren edeptir”
Şeytan ve insan
Her yaratılmış, Hakk’ın muradına âlettir ve Hak’tan bahşedilenlerle, kendisinden beklenen fonksiyonu yerine getirmek üzere yaratılandır. (Önceki bölümlerimizde yer alan makas örneğini hatırlayınız.) Her insanın içinde ise iyi ve kötü barınır ve her insan, iyiye de kötüye de sapabilir. Zîra insanın donanımında eğriyi doğrudan ayırt edicilik de bulunur. İnsandan donanımına uygun hareket etmesi beklenir. İnsanın, insan olabilmesi, insan kılınmışlığıyla mânâ bulabilmesi için kendisine bahşedilen donanımın doğru ölçülerle yaşanıyor olması gerekmektedir. İnsan, kendisine bahşedilen donanımla özü olan hakikat zerresi boyutunun üzerini saran nefsanî katmanla mücadele edebilecek güç bahşedilendir.  

Ancak mesele şudur ki;  kişi,  kendini –içinde bulunduğu seviye üzerinden hiç sorgulamadan iyi olarak dahi görülebilir ve buna samimiyetle de inanabilir. Ama nefsine yenik olduğu ölçüde bu kendini kandırışı, avutuşu bildirir.  Kişi “Gönül, gönül” diyip gezse bile hâl bu olduğunda o gönül, görücü değildir. Üstelik kişi, kendini o kadar  gönül ehli de zannedebilir ki kendisine eğri miyim, doğru muyum diye bakmaya bile hem cesareti olmayabilir, hem kendine hayranlıktan dolayı bundan yüz de çevirebilir. Dolayısıyla görülür ki nefsin birbirinden mahir, çekici, kandırıcı tuzakları vardır.  Bu sebeple her daim nefisin sığlıklarının üzerinde âdeta bir şahin olup uçmak gerekir, nefsin sığlıklarıyla yüzleşip mücadele gerekir. Bu mücadelenin verilebilmesi için ise, önce nefsin oyunlarını teşhis kabiliyeti kazanmak ve neyin üzerine gidileceği bilinmelidir. Kendini kandırarak bu iş olmaz. Bu da netice itibariyle şeytanî bir oyundur. Bu durumda da yine görürüz ki başı ezilecek şeytanî alan, bir hayli geniş ve aldatıcılıklarla doludur.

Şeytanın başını ezmek; şeytanlığımızın başını ezmek anlamı taşır. Bu bağlamda insanın kötü vasıflarını alt etmesi demektir. Şeytanlığının başını ezebilen her yerde -her zerrede- Hakk’ı müşahede edip bu bilinçle yaşama gayretine girişendir. Bu tip insanlar, hak edene hak ettiği değeri vermeye, böylece doğru eşlemeler yapmaya soyunanlardır. Böyle kimseler, nefisinin bencilliklerinden uzaktırlar ve uzaklaşmaktadırlar. Ortada edepsizlik var ise orada bilinmelidir ki iblislikten irili ufaklı zerrecikler saltanat hâlindedir. Ancak edepsizliğimizi, edebe çekme gayretimiz, şeytanlık hissesinin dışlanışı anlamına gelir.

Bu noktada da şunu söyleyelim ki; o kadar edepsizlik benimsenmiş ve o kadar karanlığa alışılmış olunabilir ki edepsiz, edepli olarak bile değerlendirilebilinir. Onun yapıp ettikleri, edeplilik kisvesi altında örnek dahi alınabilir. Bu noktada edebi ve edepliyi teşhis nasıl mümkün olur? 

Kur-ân’ı Kerîm’de Allah defalarca buyurmaktadır ki: “Akıl etmiyor musunuz, sizin için ne hikmetler vardır görmüyor musunuz?” O hâlde insan, aklını kullanacak. Aklı çıkarlara hizmetkâr kılmak demek, aklı doğru ve olması gerektiği gibi kullanmak demek değil. Aklı çıkarlara hizmetkâr kılmak, nefsin sığlıklarına has bir seviye üzerinde aklı işletmek demek…  Bu seviyede ise edep de yerlerde, seviye kaybından diplerde.  Oysa aklın doğru kullanılması; Yaratan, donatan Allah bilinciyle yaşamak demek… Muameleyi, bu bilinçle sergilemek demek,  kendimizle –aslımızla- yüzleşmek barışmak demek, neyin bize huzur verdiğini, neyin bizi bizden ettiğini görmek, bulmak demek…  

“Rabbim benden ne ister? Benden nasıl davranmamı bekler” sorusunu doğru cevaplayabilmekte akıl, ne de büyük nimet! (Allah eksikliğini göstermesin.)

Hayatı doğru değerlendirebilmekte, hayattan doğru alışverişi yapabilmekte, huzuru mutluluğu yakalayabilmekte, kendimizi –potansiyelimizi- ortaya koyabilmekte ne de büyük bir hazine! (Allah mahrum bırakmasın.)

Cenâb-ı Hak tahsilinde, Cenâb-ı Hakk’a muhabbeti yaşayışta ne de büyük bir yol arkadaşı…

Akıl devre dışı bırakıldığı ölçüde, önemli bir kıstastır tekrar altını çizelim; edep de devre dışı. Zîra edep, hâdiselere, alınan her nefese uyarlanmayı bekler, şayet akıldan yeterince ve doğru istifade edilemiyorsa, uyarlama, yerleştirme de o ölçüde cılız kalır. Bundan kim ne menfaat buluyor, nefsimiz mi, başka nefisler mi diye dönüp de bir bakmamız icap eder. Lakin bunu bile yapmak akılın doğru kullanımının işidir. 

Bu vesileyle yeri gelmişken söyleyelim ki;
Tasavvuf, aşk işidir ancak bu akılın dışlanışı anlamına gelmez.  Tam tersine aklın doğru kullanılmasının önemine dikkat çekmektedir. Tasavvuf; İnsan olma sanatı olarak değerlendirildiğinde de görüleceği üzere, insan olmak Allah için, Allah aşkıyla her bir zerreyi, her bir lütfedileni yerli yerinde ve olması gerektiği gibi değerlendirişi icap ettirir.  Kulluk ise sadece aşkı, sadece aklı değil, birimin doğasına karılmış olan isim ve sıfatların bütünüyle denge içinde zuhur etmesiyle meydana gelir. Mesele de kulluğun lâyıkıyla yaşanışıdır. Dolayısıyla da bünyedeki isim ve sıfatlara ait olması gereken denge seviyesi, önemlidir. Dengeye getirebilirlikte aşk yol aldırır, içinde bulunduğu seviyeye uygun hedefler seçtirir, eğitilmeye, şekillenmeye vesile olur ama akıl asası elde olmadan, samimiyetle yollar aşmaya soyunmadan, eğitilmek, şekillenmek, almak vermek diye bir durum nasıl söz konusu olsun!   O hâlde aşkın beraberinde getirdiği akıl, önemli bir yol arkadaşıdır. Bu yol arkadaşlığı ileriye adım atmayı sağlatır. Aşkı hakikatine taşıdığı gibi aşkı ummanlara da salan o akıldır. (Allah lütfetsin, şaha kaldırsın.)

Edebin temeli, örfe –töreye, âdetlere, geleneklere- dayalı olabilir ama bu aynı zamanda Kur-ân’a dayanmıyorsa o hep zamana, şartlara hatta iklime, ekonomiye vs. göre değişim gösterir. Bu da son derece doğaldır. Ama temel yapı değişmez. Temel, Kur-ân’dır. Allah’tır. Allah’ın ahlâkı, gösterdiği işaret ettiği Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile örneklendirdiği yapı, temele yerleştirilir.

Bu noktada da şunu söyleyelim ki; teşbihte hata olmaz derler: “Biz elma almayı öğrendik, kömür almayı Kur-ân yazmıyordu, Hazreti Muhammed’in de kömürle alâkası yoktu, bunun için kömür almayı bilmiyoruz” da diyemezsiniz. Bu sebeple meselenin mânâsına mümkün olduğunca vâkıf olmak için çaba sarf etmek gerekir. Mânâya odaklanmak ve doğru ölçülerle elden geldiğince yaşamaya çalışmak tekrar edelim ki edebi zuhura erdirir. Değişen şartlara, coğrafyaya temel yapı yerleştirilir. Nitekim girizgâhta da gördünüz, Allah göstermesin fakat girizgâhta anlatıldığı gibi gelişim, değişim söz konusu olduğunda ebebin hâli ne olacak diye mutlaka sormak gerekmektedir.  Mahiyete odaklanılmazsa, gücü ele geçirenin elinde maskaralık yaşanır. Hiçbir zaman unutmamamız gerekir ki;  İslâm evrenseldir, her zamana hitap hâlindedir, dinin zirvesidir, hürmet dinidir, tevhid dinidir. Hakk’a sığınış gayreti, kişiyi latif kılar ve edepli oluştan lezzetler ortaya koyar. Edep yoluna girildi mi bu yapı açılır, şahlanır örnek alınacak hâle gelir ve hayata değer kattığı gibi örnek oluş üzerinden başka hayatlara da değer katar.  Kur-ân kolaylayıcıdır, kucaklayıcıdır, kardeşliği, sevgiyi, muhabbeti öğütleyicidir. Abes aramak değil kendimizi insan kılabilmenin gayreti yine tekrar edelim ki edebi doğurduğu gibi edepsizliği de bitirir ve bu hâl, her türlü iblisliğin de başını ezmeye vesiledir. Kur-ân ile hemhâl olunduğu ölçüde bu hâl gerçekleşir. Edep zuhur edip güzel insanı ortaya getirir.   Kur-an’la hemhâl oluş kişiye kendini buldurduğu gibi aslıyla da kucaklaşmasına vesiledir. Bu hâl ise şeytanın, şeytanlığın âdeta ölümü demektir ama yine bu hâl, her türlü şeytanlığa karşı tetikte oluşu da ortaya getirmektedir.

“Oku âyâtını Kur’ân-ı Kerîm’in,
Göresin cümle maânîsi edebdir!”
                   *
Kur-ân’ı Kerîm pek çok konu hakkında bilgi verir ama nasıl oluyor da bu konular netice itibariyle hep edebi anlatıyor olabilir? Bu hâlin örnekle izahı mümkün müdür?
Kur-ân’ı Kerîm’i pek çoğumuz saygı ve edep gereği öpüp başımıza koyar sonra yükseklere saklarız. Elbette bu bir hürmet işaretidir ancak Kur-ân, saklanması için değil, mahiyetini hayatımıza taşımamız için vardır. Kur-ân’ı Kerîm’de ne anlatılıyor dersek; kabaca ve idrâkimiz ölçüsünde şunları söylememiz mümkün:
Kur-ân;
Yaratılış hakkında bilgiler verir.
Yaradan’ı anlatıp, Cenâb-ı Hakk’ın zâtını, sıfatlarını Cenâb-ı Hakk’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği ölçüde bildirir.
Peygamberimiz ve peygamberlik hakkında bizleri muhtelif gerçeklerle buluşturur.
Melekler, ahret, cennet, cehennem ve buna bağlı olarak da ödül, ceza gibi konulara değinir.
Ahlâkımızın nasıl olması gerektiğini, birtakım kaidelerle varlığımızı nasıl sürdürmemizin uygun olduğunu anlatır.
Kulluğumuzu bildirir, oruçtan, namazdan bahsedip kulluğumuzu nasıl disiplin altına almamızın mümkün olduğunu işaret eder, ibadetin, kulluğun manasına yöneltir.
Güneş, ay, gezegenler gibi ilimi konularda bu gün için çözülebilmiş veya daha içinde sırlar barındıran ifadelerle yolumuzu açar.
Varlığıyla Yaradan’ın, yarattığına muhabbetini aşikâr kılar, yol göstericiliğini vurgular,  nasihat ve öğütlerle iyiye güzele yöneltir.
Aklımızı, fikrimizi kullanmamızı ısrarla söyler…

Biz, Kur-ân’ı Kerim’i okudukça, mahiyetini kavramaya çalıştıkça okumanın, bilmeyi doğurduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Okuruz, okuduğumuzu anlayıp öğreniriz, öğrendiğimiz ölçüde de o konuyu, -işaret edilen gerçeği- bize bahşedilen kapasitece de olsa bilmiş oluruz. Bilmiş olduğumuz gerçek ise nasıl kendini ortaya koyar? Hayatta sınandıkça bilgimiz, fiilden taşar ve olması gereken hâle uygun olarak içinde bulunduğumuz dereceyi sergiler. Bu ise bir sakala hayal edersek bu skala üzerinde bir noktada yer alışı anlatır. Bu da Allah bilinciyle, Allah aşkıyla, Allah ile bir ve beraber hareket edilişteki dereceyi gösterir.

Edep ne demekti? “İnsanı hataya düşüren ve utanılacak şeyler yapmasını önleyen, yerinde ve ölçülü davranmasını sağlayan meleke, söz ve davranışlardaki ölçülülük, her hususta haddini bilip sınırı aşmama, terbiye, nezaket, zarafet.” Edebin tasavvufî anlamı diyince hangi husus üzerinde durmuştuk? Demiştik ki; edep Hakk’ın huzurunda olunduğu bilinciyle yaşamayı anlatır.

Biz ister îmânlı olalım, ister olmayalım, Kur-ân’ı okumakla  hataya, utanılacak davranışa düşmemenin yolunu öğrendik mi? Îmânsızsak benimsemedik ama öğrendik. Had bilmeyi, ölçülülüğü idrâke yöneldik mi? Îmânsızsak belki yine benimsemedik ama bunun nasıl olabileceğini idrâke yöneldik. İlâhî bir terbiyeye tanıklık ettik mi? Ettik.  O hâlde biz edebi, Kur-an’dan öğrendik mi? Îmân skalasında diplerde isek yine belki benimsemedik ama öğrendik. Üstelik bizi, bizden daha iyi bilen Allah, yaratmakla, yapabildiklerimizle yapamadıklarımızla esasen bize, bizi bildiren. Kur-ân ile bize el uzatan, yardım eden, destek olan, aşkı sunan, yollar aştıran. O hâlde zarafet, nezahet ve güzelliğin de şahikası bu noktada.

Allah, edebi sunmakla birlikte, bizden aşikâr kıldıklarıyla da edebe çeken -davet eden-. Bu ise insana aykırı bir yapıya çekilişi bildirmiyor ki! Ne kadar inançsız olduğunuzu iddia ederseniz edin, Kur-ân sizi size buldurup size huzuru sunuyor mu? Sunuyor. Yolu gösteriyor mu? Gösteriyor… O hâlde Kur-an, edebi anlatıyor, edebi bildiriyor ve edepli oluşa davet ediyor bu hâlin neticesinde huzura varılıyor ama bu hâl görülen o ki; Hakk’ın huzurunda oluşu, bu bilinçle yaşamayı anlatıyor. Her konu üzerinden -her âyet üzerinden, alınan her nefes üzerinden- edebi işaret etmekle de Kur-ân, esasen iki dünyada da kurtuluşu bildiriyor. Onun da ebep sahibi olduğumuz ölçüde mümkün olabileceği gerçeği ortaya çıkıyor.

Burada şu hususun  başka bir ifadeyle de altını çizelim.

Şiirimizde geçen “Oku âyâtını Kur’ân-ı Kerîm’in” ifadesi; bilişe bir vurgudur.
“Göresin cümle maânîsi edebdir” ifadesi ise bu bilişin, oluşla kendini zahir kılmakta olduğunu işaret eder.
Bu işaretler –vurgular- dikkate alınmadığında; mesela sürekli bilgi edindiğinizi ve onu yerli yerinde tatbike geçmediğinizi düşünün bilgi batağından baş kaldırmak oldukça zordur.  Bilgiyi reddettiğinizde –almadığınızda- ise neye göre şekil alacaksınız? Doğru olan, makbul olan yapı nedir? O hâlde bilgisizlik de kof hâli ortaya çıkartır. Demek ki bu iki yapı, yani bilmek ve olmak birbirini bütünleyen iki yapı...

Bir diğer önemli husus:  Kur-ân’ı Kerîm yaratılmışlık için Allah’ın bildirmek istediği hakikatinin zirvesinin dile gelişidir. Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatinin zirvesi, Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) açığa çıkar. Cümle yaratılmışlık, bu zirve seviyenin altında yer alır. Dolayısıyla da her bir yaratılmışta, Muhammedî hakikat boyutu üzerinden Kur-an’î hisse vardır. Okunuş bu noktadan bakıldığında insanın hayatını ortaya koyması, kaderini mülk sahnesinde okuması, yeşertmesi anlamına gelir. Bu yapı üzerinden de Muhammedî hisseyi ortaya koyuş gerçekleşir.  Yaratılmış, esasen bahşedilen donanımla mülk diyarında bu hisseyi ortaya koymanın mücadelesine itilendir.   Bu ise bilincinden aciz de olsak, Hakk’ın muradına âlet oluşu ifade etmektedir. Yaratan Allah, donatan Allah, dilediğinden dilediği ismini, sıfatını dilediği ölçüde açığa çıkartmakta olan Allah… Yaratılmış bu hâli, bilincinden aciz de olsa ortaya koymakla, edebi sergileyen. Bilinçsizlik, kendine ihanet, gerçeğine duyarsızlık,  kendini gerçekleştirmekte zayıf kalış edepli hâli mi ortaya çıkartır? Hayır. O hâlde birim ne kadar özüyle bir olup fiiller sergiliyorsa o kadar edebi ortaya koyar ve bunun da yolunu Kur-ân bildirir, anlatır. Kur-an’î yapıya büründükçe özyapı hakikatini ortaya koyup edebi yaşamakta ve yaşatmaktadır.

Neden bizi Hakk’a makbul kılacak edeptir?
“Bizi Hakk’a makbul kılacak edeptir” diyen Ulu Şems kimdir? Mürşit mürit bağının bu noktada yeri nedir?
Edep bilişin hâl diliyle ifadesidir. Hâl dilinde zafiyet varsa orada makbul yapı oluşmaz. Mesele bir sanat atölyesindeymişiz gibi değerlendirilebilinir, bilmemiz önemlidir ama bizden o bilgiye uygun fiil hatta yorum beklenir.

“Ulu Şems” ifadesiyle Şemsi Tebrizi Hazretleri’nin kast edildiği açıktır. Bizi Hakk’a makbul kılacak edeptir” diyen Şemsi Tebrizi ile mürşit- mürit kavramına da şiirde dikkat çekilir. Tasavvuf kültürü bir bütün olarak ele alındığında ise Şemsi Tebrizi Hazretleri, Ken’an Rifâî Hazretleri ile zamandaş olmamasına rağmen onun için de bir mürşittir.

Mürşit konusuna zaman zaman değindik ancak burada da bir kez daha hatırlayalım ve bilhassa da olmazsa olmaz özelliklerini ortaya koyup derinleştirelim.

Mürşit, esasen kılavuz, rehber mânâsı taşır. Dolayısıyla da sözlük anlamı olarak yol gösterendir. Ancak tasavvuf kültüründe mürşit; bizi alıp da Roma’ya, Paris’e götürene, oraları tanıtana, gezdirene denmez. 

Mürşit; Hak yolunun rehberidir. Mürşitliğin söz konusu olabilmesi için ise okumak, bilmek, yazmak, söylemek, çizmek vs. yeterli de değildir,  bütün bunlar birer ayıraç da değildir. Zîra mürşitlik söz konusu olduğunda “olmak” denilen bir kavram karşımıza çıkar. Bu ise yukarıda da bahsedildiği gibi âdeta bir sanat atölyesinde şekillenme sürecini işaret eder ve olmanın neticesi ise doğal olarak kendisiyle muhatap olanı oldurmaya da gider. Ancak olmak ve oldurmak hâdisesi, derûna yönelen bir çizgi üzerinde derinleşerek ilerlemekte ve karşılıklı etkileşimle derûna yönelişi ifade etmektedir.  

Mürşit, kendisinden kâmil vasfı açığa çıkartılanlar için kullanılır. Her kâmil ise tasavvuf kültürünün işaret ettiği mürşit olarak değerlendirilmez. Mürşitlik kendisi için tayin edilmiş kemal mertebesini ortaya koymakla, insanlığın kemalinden lezzetler sunandır. Bu da nefisten azat bahşedilen nurun yansıyışını anlatır. Bu nur ile muhatap olan aydınlanır, yollar aşar ve derûnuna yönelir. Mürşit kendisine bahşedilen isim ve sıfatlarla, Kur-ân ahlâkına göre şekillenen ve özü olan, öz olarak bahşedilmiş Muhammedî hissenin üzerini açandır. Mürşit, Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) hakikati üzerinden lütfedileni yansıtmakla hakikatine yönelen ve hakikate yönlendirendir.  Gerçek bir mürşit, talip olanı muhataplığıyla aydınlattığı gibi onun elini tutarak onu Hakk’ın hakikatine yol aldırır. Bu ise mürşit pınarından beslenmek, beslendikçe de gelişmek ve derûna yönelip kendini bulmak, Hak ile buluşmak, Hakk’a kavuşmak, Hak ile bir ve beraber oluşun farkına varmak ve bu yapı üzere derinleşmek anlamı taşır.

Mürşit pınarından beslenen, öncelikle mürşidinden açığa çıkmakta olan edebi seyran eyler, onda bir başkalık, güzellik, letafet sezer, onu yoklar, tanımaya anlamaya çözmeye çalışır.  Bunu yaparken de bir talip olan mürit, başlangıçta etkilendiğini taklide de yönelebilir. Zîra  mürşide baka baka o şekillenmektedir ama mürşit, kendisini Hakk’ın varlığında silendir. O kendisinden beslenip yollar aşmakta olan talibi, taklitten koparır, kendi olmaya, kendini bulmaya, özüne kavuşmaya yöneltir. Bu noktada yine altını çizelim: taklit, maharet değildir. Meselenin özüne odaklanmak gerekir. Taklit, kuklalığı, maşalığı doğurur ve kişiyi uyarlama kabiliyetinden aciz kılar. Böyle bir acizlik insanı insanlığından çıkarır, dumura uğratır, elini ayağını bağlar ve birey olarak yaşayamaz hâle getirir, kişi kendi başına kaldığında nerede ne yapacağını bilemez hâle gelir. Meselenin özüne odaklanış ise bu hâli sona erdirir ve müridi bir mânâ efesi kılar ki olması gereken de budur. Gerçek bir mürşit kendini gerçekleştirirken aynı zamanda da kendini gerçekleştirişiyle bunu yapandır, müridini kendi olmaya yol aldırandır.

Mürşitten yansıyanlar, Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) âleme akıp gelenden güzellikler ortaya koyar, Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) âleme akıp da gelen ise, Cenâb-ı Hakk’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği zirve mânâsını ifade eder. Dolayısıyla gerçek mürşitler, Hazreti Muhammed (s.a.v.) sancağı altında Allah’ın askerleri, -efeleri- olarak değerlendirir. Mürşit eli tutulduğunda usta çırak, öğretmen öğrenci bağından öte, dost ile kendini gerçekleştirmeye yol bulunur.  Tarihimizin derinliklerinden yükselerek gelen her bir gerçek tasavvuf erbabı ise bu hâlin birer örneğidir. Hazreti Mevlana da, Ken’an Rifâî Hazretleri de mürşit terbiyesinden geçenlerdir. Tarih içersinde muhtelif şahısların muhtelif tespitlerle mürşitleri olarak anılanları farklılaşsa bile mürşit terbiyesinden geçilmekte olduğu gerçeği örtülmez. 

Şiirde “Edebi eylesin Allah bize tevfîk!
İki âlemde, felâh, Ken’an edebdir!” Denilmekte.
Tevfik kelimesini başarı olarak ele alırsak bu ifadeyle ne kast ediliyor?
Tevfik kelimesinin sözlük anlamı; Allah’ın bize yardım elini uzatması ve böylece bizi başarılı kılması. Bunun için de Allah, başta Peygamberimizi, Kur-ân’ı, sonra, cümle kutsal kitapları, peygamberleri hatta bir takım olayları, şahısları vs. vesile kılar eğitir,  yoğurur, şekillendirir. 

Allah, şüphesiz “Rabbü’l Âlemin”dir. (Âlemlerin terbiye edenidir.) Konumuz olan edep üzerinden gidersek; insan, “edepli olmalıyım, ben bunu başarmalıyım” mantığıyla da edepli olmaz, tam tersine edepsizce hırslı olur. Yaratılmakla ilâhî bir terbiye sürecinden geçirilmekteyizdir ve ne zaman ki Hakk’ın hakikati önünde başlar eğilir, Allah’a sığınıp Allah’ın arzusuna uygun fiiller sergilemenin gayretine zevkle girişilir, sınandıkça da Allah ile oluş Allah’ı bilerek hareket ediş pekişir o zaman had biliş doğar,  kulluk sergilenir bu da edebi ortaya koyup yükseltir.  Başarı, kulluğu olabildiğince lâyıkıyla yeşertebilmektedir. Edep bu hâlin bir göstergesi olarak değerlendirilir.

Edeple eğilen başlar sadece insanı ve dolayısıyla da dünya hayatını da güzelleştirmekle kalmaz, bu aynı zamanda âdeta ahretimizi doğru inşayı da işaret eder. Bunun ise sanat dâhil hayatın her alanına yansımaları olur ve başta da yaşamımız bir sanat eseri hâlinde yaratılış tablosundaki yerini alır.

Bitirirken
Hazreti Mevlana’ya ait olan bu eser, Ken’an Rifâî tercümesiyle divanında da yer almakla bizleri meseledeki öneme davet ederken gördüğünüz üzere bir hayli önemli düşünce duraklarından da geçirmekte. Eserin bestekârı ise Kenan Rifai olarak zihinlere yer etmiş olsa dahi hicri 1341 baskı yıllı İlahiyat-ı Kenan adlı eserden öğreniyoruz ki  İzzettin Hümâyî Bey.  Eser “hicazkâr” makamında “sofyan” usulde bestelenmiş.

Büyüklerin yanında bacak bacak üstüne atmamaktan tutun,  küfürden - alaydan her daim uzak durmak, genç birini görünce “bir kusur bulmalıyım” diyerek yanıp tutuşmamak vs. pek çoğumuz için edebi tanımlarken,   görülen o ki; bu çok yetersiz ve zayıf kaldı.  Edeplilik hâline Kur-ân ahlâkını giyinmişlik bir ölçü olarak alındığında, mahcubiyetimiz çok arttı.  Edebin zirveleri -en azından benim için- erişilmez gözükse de bu edepsizliği giyinmek –benimsemek- için bir mazeret olmasa gerek. Zaman zaman gözümüze kocaman gözüken, zaman zaman kısacık diye niteleyiverdiğimiz bir ömrün sonlarına yaklaştığımızda ise geçmişe dönüp de bir bakarsak, edepsizce yaşadığını görmekten kim hoşnut olur acaba?

Belki lâyığınca edepli olmayı beceremedik, beceremiyoruz ama dağı delen karınca misali de olsa hakikatin yolunda da mı bulunmayalım!? İnsan olarak yaratıldık, neden hayvandan da aşağılara düşelim! Düşmüşsek de kalkalım, nefsin sığlıklarını ata ata, yırta yırta yol alalım. Tökezledik mi, olsun, sığlıklarla mı bulandık, olsun, yine kalkalım, olması gereken zirve hâllerden geçtim, hakikat yolunda olmanın keyfine varalım. Tutalım Ken’an Rifâî Hazretleri’nin o dost elini ve bakalım adına tasavvuf denilen koca bir kültür mirasına, Hazreti Mevlana’ya, Yunus’a, nice erenlere, dervişlere, bulanalım onlardan akıp da gelenlere, derinden derine. Yine tutalım Hazretin elini, seyran eyleyelim âlemi, kendimizi inceden inceye, candan cana, yürekten yüreğe, muhabbetle, yeni bir şiir ve incelemesiyle yeni bir bölümde dilerseniz yine hep birlikte, küçücük de olsa kocamanlaşmış ve dünyayı sarmalayan sevgiyle dolu bir yürekle.

 

LUGATÇE:
Âyât: âyetler –deliller, işaretler-
Beşer: İnsan
Dil ü çesm-i beşer: Beşerin gönül gözü
Felah: Kurtuluş, selâmet
İblis: Şeytan
Maâni: Anlamlar, mânâlar
Ser: Baş
Şek: Şüphe,zan
Tevfik: Uygun duruma getirme, Allah’ın yardımı. Allah’ın, kulunun fiilini rızasına ve muhabbetine uygun kılması,

 

 KAYNAKÇA:
Kur-an’ı Kerim Meali - Yaşar Nuri Öztürk 1994 - Hürriyet Ofset Matbaacılık ve Gazetecilik A.Ş.
www.kuranmeali.org
İlâhiyât-ı Ken’an: 1988 Hulbe Yayıncılık, Hazırlayan: Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç/ Sayfa: 35-36
İlâhiyât-ı Ken’an: 1341 (1922)  / Sayfa: 42 (1925’de matbulaşmıştır)
İlâhiyât-ı Ken’an: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayımı. 2013 Prof. Dr. Mustafa Tahralı / Sayfa: 96
İlâhiyât-ı Ken’an Müzik Cd’si: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayını. 2001 Solist: Ahmet Özhan 
Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık: 2000, Kubbealtı Neşriyatı Yazarlar: Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri, Safiye Erol,
Ken’an Rifâi – Sohbetler: 2000, Kubbealtı Neşriyatı, Hazırlayan: Samiha Ayverdi
Ken’an Rifâî – Şerhli Mesnevî-i Şerif: 2000, Kubbealtı Neşriyatı
Ömer Tuğrul İnançer Sohbeti - Yayın Tarihi 23 Ocak 2012
semazen.net – Ömer Tuğrul İnançer Makalesi 13 Haziran 2010 / Keşkül Dergisi Sayı:7
Prof. Dr. Mustafa Tahralı-  Sohbet - 29.01.2019
Misalli Büyük Türkçe Sözlük – Kubbealtı Lugatı – İlhan Ayverdi
https://www.luggat.com
Zerredeki Okyanus/ Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk: 2003, Derleyen Gülmisal Gürsoy 

 

 

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:    Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -  Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı