GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ DİVÂNI'NDAN SEÇMELERLE BAŞ BAŞA                          
                                                                                             13.BÖLÜM
                                                                                          -DERVİŞ ÖĞÜDÜ-

Kalabalıklar içinde de olsan, adı konulamaz dediğin bir boşluk içinde olduğunu söyleyip duruyorsun ya her an. Ne doldurur bu boşluğu diye sorsan, cevap da bulamıyorsun ya çoğu zaman… Biraz seyahat, biraz bağ bahçe ile mi ilgilensen, işini keyif verici bir hâle mi getirsen ya da kitap mı okusan, yoksa dans derslerine mi başlasan, yabancı dil mi öğrensen, dost, arkadaş ziyaretlerine ne dersin? Aile bağlarını mı unuttun acaba, biraz çoluk çocukla mı ilgilensen? Ya da yeniden mi sevsen?  Kendini, bizi, hayatı… Bütün bunlar iyi gelir insana, ama neden iyi gelmez acep sana, bir düşün...  İnsan sadece yemekten içmekten ibaret değil diyen sen değil misin?  Aslında benim, senin derdin hakkında var bir fikrim. Hakikat arayıcılığıdır muhtemelen senin derdin.  Dünyanın her neresinde olursan ol ezanlar okunur bu gök kubbenin altında, minarelerde ışıklar uyanır gün karardığında. Bunu fark etsen de etmesen de her gün, her nefes onlar sana değip de geçer, derinliklerine gizlenmiş hakikat arayıcılığı ise sen onun sesini duymak istesen de istemesen de, hep “ben buradayım” der. Sen, bir boşluk var diyip kıvranarak yaşamaya yaşamak dersin, acaba biraz hakikat arayıcılığına mı yönelsem diye hiç mi düşünmezsin. Vakit belki de bu vakit. O zaman çık yola. Bak önünde açılan ummana. Ken’an Rifâî Hazretleri zamandan mekândan âzat seslenir ve seni sana sevdirir,  “Allah” diyebilmenin zevkini keşfettirir. Her kim ki içindeki dervişliğe fırsat tanır – kendin gör-  Hazret’in hakikate pınar olmuşluğundan nasibini oluk oluk alır.




O diyor ki;
                                                                            -DERVİŞ ÖĞÜDÜ-
                       
                                                                    Yoldaşım gel, Allah Allah diyelim!
                                                                    Hakk’a verdiğmiz ahdi (sözü)  güdelim!
                                                                   Allah adın dâimâ zikredelim!
                                                                   Her iş Allah’dandır, onu bilelim!

                                                                   Her tarafta Hakk’ı dâim görsene,
                                                                   Nefisi atıp Allah’ı bir bilsene,
                                                                  Gel, bu meydâne soyunup girsene!
                                                                  Gıll ü gışşı (gönül bozukluğunu, fesatı) kalb evinden silsene.



                                                                  Hak yarattı kulluk için insanı,
                                                                  Eyledi dünyâyı onun zindanı.
                                                                 Bu karanlıkta bulanlar irfanı
                                                                 Hak’la bâkî onların dâim canı.



                                                                Allah’ın arslânını düyâda bul!
                                                                Bulmayan burda, olur orada (bezgin) melûl.
                                                                Ol edeble, başla canla ona kul!
                                                                İstikāmetten (sapma, ayrılma) sakın etme udûl



                                                                Kimseyi hor görme, aybın söyleme,
                                                                Kaç yalandan, Hakk’a hiç şirk eyleme!
                                                               Hem gönül kırma, (övünme) kibir, fahr eyleme,
                                                                Kalbde aslā bir fenâlık gizleme!



                                                               Geçmişi düşünme, istikbâli hiç,
                                                                Boş geçirme hâli, gāfil olma hiç!
                                                               Âşık ol Allâh’a, hamr-ı aşkı (aşk şarabını) iç,
                                                              Ölmeden evvel ölüp dünyâyı geç!



                                                               Mürşidi Hak bilmeyen bulmaz murâd,
                                                              Feyz-i Hak’tan (Hak feyzinden alıp da) olmaz aslā bermurâd
                                                              İstemezsen eyleye şeytan fesâd,
                                                             Her hususta mürşide (kendini teslim et) kıl inkıyâd!

                                                             Dervişim gel, yana yana dönelim!
                                                            Aşk şarâbın kana kana içelim!
                                                            El ele Ken’ân tutup seyredelim,
                                                            Dost cemâlin aşk ile tavaf edelim!



Yoldaşım hitabı kime bir sesleniştir?
Öncelikle size, bize ardından da genele bir sesleniştir. Yoldaş, aynı yolda yürüyen anlamına gelir. Tasavvuf kültüründe ise mânâsı derinleştikçe derinleşir. Kimler birbirine yol arkadaşı kılınmıştır dediğimizde ise önümüze sayısız örnek çıkar.

Mesela;
Yeryüzünde her canlı, dünyayı ve yaşamı paylaşmakla birbirine yol arkadaşı kılınmıştır.
Yeryüzünde diğer yaratılmışlardan üstün vasıflar kendisinden açığa çıkartılmakta olan insan, insanlık ortak paydası altında birbiri için yol arkadaşı kılınandır…
Kimim, neyim, neredeyim, niçin buradayım gibi soruları soran hakikati arayıcılıklarıyla birbirlerine yol arkadaşı kılınmıştır. Keza sormayan, araştırmayan da yine birbirine yol arkadaşıdır. Meseleye Müslümanlık açısından da baktığımızda Müslümanlar birbirlerine Müslüman oluşlarıyla yol arkadaşlığı ederler…
Dervişlik açısından da bakarsak; Hak yolunda bilinçle, aşkla, şevke, bir usta eşliğinde yürüyenler de yine birbirine yol arkadaşıdır.
Yaratılmış, takdir edersiniz ki içi ve dışıyla bir bütündür. Dış yapı dünya hayatına, içyapı hakikat bilincine çeker. Bu noktadan hareketle iç ve dış birbiriyle çarpışsa da birbiri için yol arkadaşıdır.

“Yoldaşım gel Allah diyelim” ifadesinden ne anlamamız gerekir?
Bu ifade “Rabbim Allah” diyen ve istikamet eyleyenin, yaşadığı güzelliğe herkesi davettir. “Rabbim Allah” diyip istikamet eyleyenden, Allah aşkıyla ve bilinciyle muamele zuhura gelir ve bu kemâlin işaretidir. Kemâle koşan, kendisine bahşedilen kâmil vasfını zuhura erdirmeye yönelir. 

Tasavvuf kültürünün işaret ettiği kemâl mertebesinde olan kâmil insanlardan açığa çıkartılan güzellik, Cenâb-ı Hakk’ın birliğinden lezzetler sunmakla, Muhammedî hakikatten hisseler ortaya koymakla üst seviyede avlayıcı, kendisine hayran bırakıcıdır, kendini seyran eyleyenler üzerinde de etki yaratıp Allah’ı idrâke yol aldırır. Ona yol arkadaşlığı etmek için ise ondan açığa çıkartılmakta olan güzelliği fark etmek yetmez.

Kâmil ile yol arkadaşlığı için kâmil ışığına çekilenin önce “Allah” derken o dudaklarının yanmaması gerekir.  “Allah” diyince bir durup düşünmek, tefekküre dalmak zuhura gelmelidir ki;  bu insanı sarsacak ve sığlıkları üzerinde deprem tesiri yaratacaktır. Bu hâl kişiyi hakikat arayıcılığına itmekle de bırakmaz, sevdaya salar.   “Allah” diyip deruna bakılır. İnsan kendisiyle yüzleştikçe, özüyle sözü arasında bir birliğe yol alır. Öz, güzelliği anlatır. Cenâb-ı Hak’tan bir nur ki o özde parlamaktadır. Özdeki o güzelliğin aşkına sığlıklardan kurtulmak için mücadeleye başlanır.  Nefis ise her zaman yol kesmek için sinsi tuzaklarıyla yanı başımızdadır.

Bizler içinde bulunduğumuz bu mülk diyarında her neye yönelirsek yönelelim, içinde bulunduğumuz seviye üzerinden bize güzel gelene -bizi çekene- meylederiz. Dolayısıyla kendimize göre hep arayış içindeyiz. Bu arayışımız ise esasen Hakk’ı arayışımızı dile getirir.

Güzel olan, iyi olan, doğru olan, şüphesiz ki Yaradan’dır. Hangi seviyede olursa olsun -isterse nefsimizin sığlıklarını tatmin için olsun-, kayıp gidişler kendi seviyemize uygun belirlediğimiz bir güzeli anlatır.  Her yaratılmışta bir nur ki parlamaktadır nefisten azat kılındıkça hakikatini ortaya koymaktadır. Bu nur ile muhataplığımız bize adım attırır.  Eğitilmemiz, gelişmemiz, bize katacağını katması, bizi sevdanın hakikatine bir adım daha yaklaştırması için karşımızdadır. Biz ondan alabileceğimizi aldığımız ölçüde derinleşiriz, zenginleşiriz. Bu gerçekleştiği ölçüde doğru yolu tayin ve doğru adımı atışta maharet belirir. Zenginleşmelerimiz; olgunlaşarak yürümemize vesiledir.

Her yaratılmış, Allah’tan lütfedileni hangi seviyede olursa olsun yansıtmakla, daima ve netice itibariyle “Allah” der. Her yaratılmış -her zerre- kendisine bahşedilen donanımla kendini gerçekleştirme sorumluluğunu da giyinir, aşk ile Hak tahsiline yönelir. Arayışı da olgunluğu da bilinci de birbirinden farklı olabilir ama kimi kendini gerçekleştiremez arayışta da yolda –sığlarda- kalır hatta neyin ne olduğunun farkına karınca kararınca da olsa varabilecekken varamaz ama kimi de ummanlara açılır kendini Hak’tan azat bir varlık olarak dahi tanımlayamaz.

“Hakk’a verdiğimiz sözü güdelim” ifadesi, kulluk sorumluluğuna dair bir işaret olarak kabul edilebilir mi? Hakk’a söz verişimizin yaşamın içinde somut bir yansıması var mıdır?
Öncelikle ezel yeminimizi bildiren birkaç âyeti sıralayalım:

(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
A’râf sûresi  172. âyet; “Rabbin, ademoğullarından, bellerinden zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: "Rabbiniz değil miyim?" Onlar: "Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz." demişlerdi. Kıyamet günü, "biz bundan habersizdik" demeyesiniz.”

Bakara Suresi, 155. âyet: “Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele”

Mâide sûresi 7. Âyet: “Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve sizi bağladığı mîsakını (sözünü) unutmayın. Hani, "İşittik, boyun eğdik!" demiştiniz. Allah'tan korkun. Allah, göğüslerin içindekini çok iyi bilir.

Âl-i İmran sûresi, 76- 77. âyetler:
İş öyle değil! Kim ahdine vefa eder, takvaya sarılırsa hiç kuşkusuz, Allah takvaya sarılanları sever. Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini basit bir bedel karşılığı satanlar var ya, işte onlar için âhirette hiçbir nasip yoktur. Allah onlarla konuşmayacaktır, kıyamet günü onlara bakmayacaktır, onları temizleyip arıtmayacaktır. Onlar için korkunç bir azap vardır.

Peki neden Hakk’a verdiğimiz sözü hatırlamıyoruz? Bu soruya verdiğimiz cevabı şimdi artık biraz derinleştirelim. Demiştik ki; yaratılmış, hep bahsettiğimiz gibi âlemlerden süzülerek mülk âlemindedir. Her bir âlemden de ve elbette ki içinde bulunduğumuz mülk âleminden de nasibini alır. Böylece her birimiz örtümüze büründürülmüşüzdür.

(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Müddesir sûresi 1,2ve 3. Âyetler:  “Ey örtüsüne büründürülen (Peygamber)!/ Kalk artık uyar./ Sadece Rabbini yücelt.”…

Kendisine bahşedileni keşfetme yolunda insan, İslâmiyet nuruyla akıp geleni alabilecek, emebilecek bu nurun ışığıyla kendisine bahşedilen boyutun üzerini açabilecek olandır. Bu boyut açıldıkça da îmân, mantıkla da buluşur ve bu bağlamda ezel ahdi de kendini hissettirişe yönelir.
Sorumuzda da yer alan ezel ahdi, yaşamda nasıl kendini belli eder dersek mesela şu düşünce seyiri takip edilebilir.
İnsanoğlu kötülüğü zevk edinmiş olsa bile kötülüğünü gizlemek, örtmek ister, kendini iyi göstermeye meyillidir.  Dolayıysa devamlı bir olgunluğa ya da olgun gözükmeye rağbet insanoğlunda hâkimdir.
İnsan, olgunlaşmamak değil, olgunlaşmak üzere vardır. İstese de istemese de en azından yaşlanır. Olgunlaşmamak için bir direnç varsa bile yaş alış, zorunlu olgunluk olarak karşımızdadır.

Allah’ın “Rabbiniz değil miyim” hitabına ezelde ruhların “Evet rabbimizsin” diyişi olgunluk dolu bir cevap olmayabilir mi? Doğrudan bir muhataplık var, çekirdek denebilecek bir yapıya, Cenâb-ı Hakk’ın seslenişi var. Dolayısıyla birim kılınışa bahşedilmiş en üst boyutta bir biliş söz konusu olmalı. O hâlde burada birime bahşedilen en olgun, en net ve üst bilen boyut “Evet Rabbimizsin” diyor. Üstelik yeminini ispata yönlendiriliyor. Peki “Evet sen bizim Rabbimizsin” diyişin mülk diyarına yansımasının nasıl olmasını bekleriz?  İyi, güzel, doğru, sabırlı, hazımlı, barışçıl, sevgi dolu, saygı dolu, yerli yerinde davranışlar bize olgunluğu bildirir. Böyle bir yemini verenden de bu hâl gözlenmelidir. “Bu hâl yok ortada” diyip de böyle bir yemin yok sonucuna varıyorsak, gözü ellerimizle kapatınca dünya yok sonucuna da varmamız gerekir. Ancak gerçek böyle mi!?  

İçinde bulunduğumuz bu mülk diyarında gerek yaşlanarak, gerek hâdiselerle yontularak skalanın diplerinde de kalsak bir olgunlaşma süreci yaşamakta olduğumuza göre, ezelde verilen sözün neticesini sürekli olarak muhtelif boyutlarda ortaya koyuyoruz. Hâdiselerle çarpıştıkça olgunluk skalasında diplerde oluşumuz dahi zuhura gelse, yine de olgunluğa dair aldığımız bir pozisyon, verdiğimiz bir cevap –tepki- mevcut.   

Üstelik dün akşam yediğimiz yemeği hatırlamadığımız gibi ezel yemimizi de hatırlamıyoruz. Bununla birlikte bir saniye öncemizle bir saniye sonramız eş değil ve saniye kazandıkça olgunluğa yürüyoruz. O hâlde dün akşam yemek yemedikse aç olmamız gerekir ama aç değiliz. Demek ki bir yemek yedik. Ezel yeminini yok ise neden varmış gibi cevap veriyoruz?!  Biz yeminimizi hatırlamasak bile her an olgunluğa dair tepki vermekle her nefes sorulan sorunun varlığını ortaya koyuyor hatta koymaktan da öte sorulan soruya cevap veriyoruz.  Allah saklasın ancak bu cevabı verirken kimi zaman sığlarda kalabiliyoruz, dilimiz başka söylese de mesela parayı gözümüzde ilahlaştırıverip ona âdeta tapınıyoruz, kimi zaman eşin, çoluğun çoğun elinde oyuncağa dönüp  Allah’ı unutarak doğru yoldan sapabiliyoruz kimi zaman herkes beni sevsin, beğensin diyip desinlerin kölesi olabiliyoruz. Öte yandan ezel yeminindeki soru, yaratılan her zerre vesilesiyle hep bize sesini duyurmakta. Mesela para soruyor “ben senin Rabbin değil miyim?” Makam soruyor “ben senin Rabbin değil miyim?” “Hayır değilsin” diyoruz ama ona tapınıyoruz. O hâlde her nefes esasen ezel sorusunu cevaplıyoruz. Verdiğimiz cevap ise Rabbimizin kim olduğunu bildiriyor. Dil “Rabbim Allah” dese bile  hâl dili Allah’tan gayriyi işaret edebiliyor.

Yoldaşım gel Allah adını daima zikredelim;
Her yaratılmış; yaratılmış olmakla, Allah’ın muhtelif isim ve sıfatlarından zerrecikleri mülk âlemine taşıyarak Allah’ı anmakta, dolayısıyla da onu zikretmektedir. Zîra her kim, ne yaparsa yapsın, bu, Hakk’ın bir tecellisidir. Allah, dilediğinden dilediği ismini, dilediği ölçüde açığa çıkartır.
Bütün isimlerin sıfatların kaynağı ve mükemmeli yalnız Allah’tır. Yaratılmış, Hak deryasından kendisine bahşedileni aksettirmeye çalışır. Nice kuşa, hatta karıncaya yuva olan bir ağaçta dahi Allah’ın merhamet isimden bir zerre yok mu acaba? İdrâkinden yoksun dahi olsak bu hâl her bir zerrenin daimi zikirde oluşunu örneklendirir, ifadelendirir.

İsrâ sûresi 44. Âyet (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla); “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız.”… 

İnsan, bilinç sahibi kılınan ve diğer yaratılmışlardan daha üst vasıflarla donatılandır. Her bir azamızın, her bir vasfımızın her bir zerremizin de kendine göre zikri söz konusudur. Kendimizi gerçekleştirip nefsimizin sığlıklarından soyunabildiğimiz nispette bu zikredişler, Hakk’ı anışlar derinlik kazanır.

Dil, kendisine bahşedilen fonksiyonu yerine getirerek Allah’ı anar, “Allah” lafzını kelimelere –sese- dökerek hizmete soyunur, soyundurulur. Yalandan, fitneden, fesattan uzak durarak da kendisine bahşedilen fonksiyonu en güzel şekilde ortaya koymaya itilir. Bilincimizi bir orkestra şefi gibi düşünürsek her bir zerremizin de o orkestra şefi nezaretinde Hakk’a hizmetkârlığı, Onu anışı, Onu bildirişi söz konusudur. 

Dil ile hakikati üst üste tekrarlıyor olmak,  yâd etmek, zikri bildirir. Sözgelimi “Allah” lafzını, vasıflarını üst üste anmak, belli bir sayıda anmak yine zikrin  ifadesidir.   Bu tekrar edişler sözcüklere gizlenmiş enerjinin ortaya çıkmasına vesile olur.  

“Allah” adını lafla anabilmek bile Cenâb-ı Hakk’ın büyük lütuflarındandır. “Allah adını daima zikredelim” ifadesindeki anlam; sürekli “Allah” ya da “Lâ ilâhe illâllah” vs. diyelim demekten öte bir derinlik taşır. Allah’ı analım, uyanalım. Bilincimiz arttıkça bu bilinçle Allah’ı analım.  Duygularımız tetiklendikçe Allah bilinciyle yaşamayı zevk edinelim. Allah aşkıyla yürüyelim, yakışmayanları itelim, hâlimizle, yapıp ettiklerimizle Allah’ı anmakta oluşumuzu en güzel şekilde ortaya koymaya gayret edelim… gibi anlamlar burada kendini hissettirir.
Zikredişlerde -üst üste tekrarlayışlarda- pek çok makam ve ritim de oluşur. Zikredişlerin beraberinde, bir takım ritüeller de ortaya gelir. Zikredişle gayrete erişilir. Dil söyler, bilinç üzerindeki örtü yırtılmaya başlar. Bilinç tetikler, dil hakikatine hizmete koşar. Kalpteki buzlar eridikçe hakikatin daveti gönle dolar. Bu nefsin sığlıklarının, özüne yönelişini anlatır. Öz, davet eder sığlıkları kendine çekip almaya koyulur. Öz, daima birime bahşedilen en üst boyutta Hakk’ı anış hâlindedir. Özün sesi ne kadar doğru duyulabilirse, o kadar birimliğimize bahşedilen hisseler üzerinde sarsıcı olup etki yaratır.  Lütfedilen isimler, sıfatlar öze yöneldikçe fonksiyonlarını giyinir, üzerlerini saran nefsanî kabuktan sıyrılmanın gayretini kuşanır.  

Tevhit açısından da meseleye bakarsak; Yaratan Allah, donatan Allah. Dilediğinden dilediği ismini, sıfatını dilediği ölçüde açığa çıkartan Allah… Hâl bu olunca idrâkin derinliklerinde fark edilir ki Hak’tan gayriyi görüş silinmiştir. Bu ise esasen zikrin de, Hakk’ın kendinden kendine oluşunu anlatır. Allah, bildirmek istediği hakikatini belirler ve böylece bildirmek istediği yapıyı oluşturarak cüzî boyutu zuhura erdirir.  Cüzî boyuttan açığa çıkanlar,  Küllî hakikatin ona bahşettikleridir. Dolayısıyla cüzî hakikat, Küllî hakikatin kendisine bahşettikleriyle Küllî hakikatini anış  -zikrediş- hâlindedir. Bu durumda da görülür ki zikir de idrâkin derinlerinde Cenâb-ı Hakk’ın kendine kendini ayan kılışını, yaratılmışlık aynalarından muhtelif görünüşleriyle yansıyışını netice itibariyle de kendinden kendine oluşu dile getirir.

“Her iş Allah’tandır onu bilelim”;  Lâ faile illâllah
Lâ faile illâllah;  her işin faili Allah demektir. Nasıl her işin faili Allah olabilir?  O zaman niye suç ve ceza var! Zaman zaman bu konuya değiniyoruz ama dilerseniz burada da izahımızı bir adım daha ileriye taşıyalım.

Öfkede, kavgada, haksızlığa uğrandığı düşünüldüğünde, yolumuza set çekildiğinde, can yandığında, ayrılıkta, hüzünde yapan yaptıran Allah...
Tekvir sûresi 29. Âyet (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)  “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz!” 

Olanı Allah’tan bilmek; karşılaştığımız manzaranın Hakk’ın bizim için murat ettiği ve bunun da bizim için bir hayır taşıdığını idrâk anlamına gelir. Bu manzarayı yaşatan Allah, aynı zamanda insana muhtelif vasıflar da bahşetmiştir. Birimdeki özyapı, nefse çarparak dışa yansıdıkça Allah’ın muradının hilâfında filler sergilenir ve böylece bahşedilen vasıflar yerli yerinde kullanılamaz. İnsan, vasıflarına uygun hareket ettikçe kendini gerçekleştirir. Bunun için de bir takım hâdiselerle çarpıştırılır, geliştirilir.

Hûd sûresi 56. Âyet (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) ;(Hud (a.s.) der ki;)“…"Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a dayanıp güvendim. Hiçbir canlı yoktur ki O, onu perçeminden yakalamış olmasın. Hiç kuşkusuz benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir."

Bu durumda insan yapmadık kötülük bırakmayıp da “bunu Allah istemeseydi yapmazdım” derse yine kendisi için tayin edilmiş bir sınavın içine itilmiştir. Yaptığı kötülük kendi seviyesine uygun bir cevapla buluşur. Ancak bu da Allah’ın muradı olarak zuhurdadır.

Makas örneğini hatırlayalım:  bir bahçıvan bir makas tasarlamış ve yapmıştır. O makasa kumanda eder ve çiçekleri budayarak bir bahçe oluşturmak ister. Makasla kesme, budama işlemini başlatır ama yapan yaptıran  bahçıvan olsa da makas nefse bulanmıştır kesmekten çok da acizdir. O makas bileylenir, hâdiselerle çarpıştırılıp üzerindeki kiri, pası atarak görevini ifâ eder hâle sürüklenir. Bahçıvanın onun için tayin ettiği kesicilik artık zuhura gelmeye başlar.   

Kamer sûresi 49. âyet: (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) “Şu bir gerçek ki, biz her şeyi bir ölçüye göre/bir kaderle yarattık.”…

Biz şüphesiz ki yaşamadıkça kaderimizi bilemeyiz, bilen Allah’tır. Makas örneği üzerinden gidersek keser miyiz kesmez miyiz? Ne ölçüde keseriz ne ölçüde kesmeyiz, kesemeyiz  potansiyelimizi ne ölçüde ortaya koyarız veya koyamayız bunu ancak Allah bilir. Biz daima gayretle mükellefiz. Madem muhtelif vasıflarla donatıldık o vasıfları yaşamının keyfine itileniz. Gayret ile kaderimizi yeşertiriz. Özden yükselen sesi doğru işitip doğru filler sergilemeyi kendimize amaç belledikçe insanlığımızı gerçekleştiririz.

(Esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın adıyla)
Hûd sûresi 6. âyet; “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a âit olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de, (öldükten sonra) emaneten konulacakları yeri de o bilir. Bunların hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı) dır.”
O hâlde bu âyet-i kerime ışığında bir kez daha anlarız ki dünya âlemindeki yapıp ettiklerimizle Allah bizi bize gösterir. Böylece cehennemliklerin itirazı kesilir, cennetliklerin ise neden cennette oldukları ortaya çıkar.

 

“Her tarafta Hakk’ı daim görelim”; Lâ mevcûde illâllah
Denilir ki bir gün bir balık, deniz nerede diye meraka düşer, arar, tarar onu bulamaz ama insan, balıktan şüphesiz ki daha üstün kılınmıştır. Balık belki içindeki deryayı bilemez ancak insan hakikati arayıcılığından eli boş dönmez.  Hakikati idrâk için ise bakışlarımız farklılaşmalıdır. Çocuğa sorarsınız seni kim yarattı? Diyebilir ki “annemle babam” onu kim yarattı? “onun annesi babası” bu böyle uzayıp gider. İlk insana gelirsiniz onu kim yarattı? “İspatı yok, meçhul.” İnsan sadece çocukluk döneminden oluşmaz, insan beş duyusuna hapis kalamayacak derecede de üstün vasıflarla donatılandır.
Olur a! Bir gün de karşınıza bir yetişkin çıkıp sorabilir. “Şu tuğlayı da Allah yaratmadı ya!? Ahmet ile Mehmet kardılar oldu.” Nasıl kardılar?  Kendilerinden açığa çıkan muhtelif vasıfları kullanarak, toprak ve suyu da birbirine belli oranlarda katarak kardılar. Toprak, su, kendinde keşfettiğin vasıflar, sana o tuğlanın yapılması gereğini düşündüren bilincin neyin nesi! Hadi bunların hepsi senin olsun. Niçin onları elinde tutamadın. Yaşlandın, elden ayaktan düştün, öldün hani o tuğlayı yapan sendin! Muhtemelen tuğla var ama sen yoksun. O isimler, sıfatlar da var ama yine sen yoksun. Allah, dilediği ismini sıfatını, dilediği ölçüde, dilediğinden açığa çıkartır. Tuğla örneği üzerinden söyleyelim muradı tuğlayı zuhura erdirmekse yarattıklarını aracı kılar ve muradını zuhura erdirir.
İnsan, er ya da geç, kendisinde keşfettiği isimlerin, sıfatların kaynağına yönelecektir. Niçin onları elinde tutamadığına, dilediğine dilediği kadar onları niçin miras bırakamadığına, “ol” dedi mi olduramadığına “dur” dedi mi durduramadığına anlam yüklemek isteyecektir. O zaman bir kaynaktan âdeta bir dağılım var gerçeği ortaya gelir. Kendisinin diye bildikleri esasen kendisinin değildir. O kaynaktan dağıtılanlar, birim kılınandan açığa çıkartıldığı için birim zaten “varım” diye iddiaya bürünebilmektedir. Kaynağı çekin. İş bitti. O hâlde kalıba bakıp da sadece dış yüzü görmeyelim. Bu dış yüz, için dışa vurmasına bir zemin. Mesele içte, -özde-. Bu öz ise; dünya âleminde beden bineğinde seyir hâlinde… Bahşedilen donanımla işleyip üzerindeki nefsanî katmanı açabilip, atabildiği,  sıyırabildiği ölçüde de hem kendisini ortaya koymakta, birimi aslıyla buluşturmakta, hem hakikati nice derinlikleriyle seyir hâlinde.

(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) Bakara sûresi 115. âyet: “Bununla beraber, doğu da Allah'ın, batı da Allah'ındır. Artık nereye dönerseniz dönün, orası Allah'a çıkar. Şüphe yok ki, Allah(ın rahmeti) geniştir, O, her şeyi bilendir.”

“Nefsi attıkça Allah’ı bir bilelim”; Lâ ilâhe illâllah
Lâ ilâhe illâllah bildiğiniz üzere; ilâh yok, yalnız Allah demek.
İnsan, Allah’ını bilmezse; taşı toprağı güneşi ayı ilâh diye değerlendirmeye hatta nefsine tapınmaya, kendi ilâh görmeye başlar. Zîra o, yaşamın merkezindedir. O, kendi gözünden –çerçevesinden- dünyaya bakar. Dünya onun etrafında dönmektedir. O hâlde o dünya, ona hizmet için vardır.  Peki o kimdir? Böyle bir yapıya saplanıp kalan hayata öylesine yüzeysel bakar ki bunun neticesinde o, yüzeysel gördüğü, değerlendirdiği nefsini besleyecek olandır.

Herkes bu niyette olursa, birbirinin önünden lokma çalmalardan tutun, o onu asar, bu bunu keser, biçer. İlk insanlarda ise bu hâl pek de yadırganacak bir durum değildir. Bununla birlikte  insanlık, dolayısıyla da yaratılmışlık tarih boyunca hep gelişim göstermiştir. Takdir edersiniz ki insanlık olarak mesela mağara devrindeki gibi yaşamıyoruz, onlar gibi yüzeysel hisseler taşımıyor, yaşayışlar sergilemiyoruz. Gelişiyoruz, değişiyoruz, bulunduğumuz nokta üzerinden deruna yönelişler sergiliyoruz. Geçmiş dönemlerde de, eğitimsizlik hâlinde de çok daha katı bir nefsanî tabaka söz konusu iken gelişmekle bu tabakayı inceltiyoruz.

Bununla birlikte birime bahşedilen içyapı, Yaradan’ın varlığından, -birliğinden- bir zerre oluşu bildirir. Zîra her birimin aslı Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanır. Birimin, dünyaya bakan cephesi üzerine saran nefsanî tabaka ne kadar sert ve geçit vermezse o kadar özdeki hakikat bu tabakaya çarparak, olduğundan farklı dışa yansır. Gözleri kör eden, yakıp yıkan hırslarımızı örnek olarak ele alırsak,  bu özün nefsanî tabakaya çarparak dışa yansıdığının bir göstergesidir. Oysa bahşedilen donanımla nefsanî tabaka öyle ehlileşebilir ki bir de bakarsınız hırs seviyesi şöyle dursun, hırs yontulmuş derûna yönelmiş, yerli yerinde merhamet, şefkat, vericilik hâkim olmaya başlamış. Bu  özdeki güzelliğin gerçek hâliyle ortaya çıkmaya yol aldığını  gösterir. O hâlde dıştan içe, içten de dışa uzanan bir yapı vardır ve bu yapı Muhammedî hakikat üzerinden Cenâb-ı Hakk’ın birliğine açılır.  

Meseleye sığlıklardan bakarsak; Allah’ın müteal (aşkın) olduğunu unutanlar da çıkabilir. Bu da bir çeşit kendini ilahlaştırmak sonucunu ortaya getirir. Hep söylediğimizi yine tekrarlayalım: Allah, hiçbir kalıpla sınırlı değildir. Yarattığı her bir kalıbın eser sahibi olduğu gibi o kalıptan da bildirmek istediği hakikatini bildirir. İsimlerini, sıfatlarını dilediği ölçüde Allah, yarattığından zuhura erdirir. Allah, kalıpların toplamı olarak da düşünülemez. Allah aşkın olandır. Allah sınırları olmayan, ezelî ve ebedî olandır. Yaratan, donatan, kapsayıcı olandır. Allah’ı şüphesiz ki lâyıkıyla ancak kendisi bilir. Burada yapılan -idrâkimiz ölçüsünde tespit edilebilen- gerçeklerden muhtelif manzaraları dile getiriştir.

“Gel bu meydana soyunup girsene” denilirken kast edilen meydan bir derviş için tekke mi?
İnsan, ister dervişliğinin farkında olup bunu ortaya koymaya –derinleştirerek sergilemeye- yönelik hamlelerde bulunsun, ister yaratılmakla Hak tahsil etmekte oluşunun idrâkinden yoksun olsun, netice itibariyle hep bir er meydanındadır. Dolayısıyla “Meydan” ifadesiyle kasıt, öncelikle dünya…

“Gel bu meydana soyunup girsene” demek esasen dünyaya gelmenin keyfini sürsene demek. Bunun için ise nefsin sığlıklarından kurtulup seyrana dalmak gerek. Zîra nefisin sığlıkları doymak nedir bilmez, kırar, döker, hırpalar… hâl öyle olunca kim bu dünyadan memnun olur ki! Buna esaretten kurtulan, kurtulduğu nispette bu er meydanında olmaktan hoşnuttur. Bu da nefsin sığlıklarından soyunmayı gerektirir. Hakikati idrâk yolunda aşk ile yoğrula yoğrula yüklerden kurtuluş gerçekleşir.

Bununla birlikte dünyaya gelmekle her şeyin başında bünyede iyi ve kötü çarpışır. İyi; özün işaret ettiğidir, kötü ise; nefsin sığlıklarının. İyinin safında yer aldıkça bahşedilen özyapı, dünya diyarında salınır. Böylece kişinin var sandığı varlığından, özüne bahşedilmiş güzellik âleme yansır. Allah için kötülükleri terk etmenin zevki, kişiyi âdeta bir mânâ efesi hâline getirir. Kişi, artık nefsine galebe çalan bir aslan kesilmiştir. Ondan, insanlığını ortaya koyan cesaret ve kahramanlık da belirir.

Tekke meselesine de gelirsek; tekke bilhassa geçmiş dönemlerde tarikatlar bünyesindeki eğitim ocaklarıdır başka bir diyişle de tarikatın öğretisini yayan yaşatan kurumlardır, mekânlardır. Burada talip, bir yandan eğitilirken bir yandan da bir takım dinsel ritüellerle şekil almaktadır.  Her yapıda özellikle de sosyal yapılarda ortaya çıkabilecek problemler, zaman içinde çeşitli yönlere evrilerek tekke ve tarikatlar meselesinde de ortaya çıkmıştır. Ancak kişilerin zafiyetinin, konun güzelliğini gölgelemesi vicdanları rahatsız edicidir. Bu sebeple yoz ile yoz olmayanı birbirinden ayırmak gerekir.

Mürşit olarak nitelediğimiz gerçek bir kâmil insan; Cenâb-ı Hakk’a kulluk bilincini ve zevkini, örnek oluşu üzerinden aşılayandır. Dolayısıyla talip, rehberinin ışığında; bakış açısı, gönül ufku kazanıp geliştikçe, fark eder ki âlem mürebbi kesilmiş ve onu şekillendirmektedir. Ama dünya denilen er meydanında bir mânâ efesi misali nefse galebe çalmak, Allah aşkıyla yollar aşmak için bilgiyle, edeple, aşk ile zırhlanmaya ihtiyacımız vardır.  Gerçek dost bu hâli aşılar, bu hâli öğretir, kavratır. Bu seyirden sonra dünyanın bir tekke oluşu mânâsını kuşanır. Peki böyle bir dostu bulamadık o zaman ne olacak!? Bu soruyu bir de başka açıdan soralım. O dostu diyelim ki bulduk ama ondan istifadeyi başaramadık, o zaman ne olacak!? Dilerseniz şiirimize de sadık kalarak mısrâlara tutunup adım adım ilerleyelim ve önce şu soru diyelim:

“Dünya insanın zindanı kılınmıştır” diye hangi düşünce ile denilmekte?
Âl-i İmran  sûresi, 186. âyet: (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) ”Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz...”

Dünya âlemindeki imtihanımızda bizi şaşırtabilecek pek çok tuzak mevcuttur. Üstelik can yakmak, zulüm,  fesat, yalan, hile, hatta sayılmak, sevilmek gösteriş gibi heveslerin ayyuka çıkışı, kibirlenmek,  karşısındakinin kuyusunu kazmak için uğraşmak, iftira, iftiradan medet ummak vs. bütün bunlar maalesef kabul edelim ki bir grup kendini bilmez için zevktir. Bu zevk aynı zamanda kişiyi hakikat bilincinden uzaklaştıran bir tuzaktır da. Bu ve benzeri tuzaklara düşen kör bir kuyuda gibidir. Artık nereye dönse orası çıkmaz bir yolu bildirir.  Kuyuya düşmüş olanın kendi gibilerle bir arada olması ise kendi canının da aynı kötülükler üzerinden yanmasına sebeptir. Tuzaklar ne kadar göz boyarsa boyasın, insan olan kendisine sunulan donanımla bu tuzağın üstesinden gelebilecek olandır.

Müddesir suresi 38-39-40. Âyetler: (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) Herkes kazandığına karşılık bir rehindir. Ancak ahret mutluluğuna eren kimseler başka. Onlar cennetlerdedirler.

Her şey takdir edersiniz ki zıddıyla bilinmektedir. Karanlık aydınlığı, aydınlık ise karanlığı nitelememize sebeptir.  Karanlıktan kurtuluşun yolu,  karanlığa uyandırılan bir ışıkla belirir.

Allah muhabbeti, bilinci, gönülde uyandıkça nefsin sığlıklarından kurtuluş için hareketlenme zuhura gelir. Bu bir aydınlanıştır. Allah’a yüzünü dönen, sığınan, Onun bildirdikleriyle şekil alışa soyunan, nefsinin sığlıklarına hâkim gelme mücadelesine girişir. Bu başarıyla gerçekleşebildiği nispette  sığlıklara hâkimiyet doğar ve yükseltir.  Zîra insan aslî yapısıyla  yükselir. Ancak, o kör koyuda, o kara zindanda bir küçük ışık olsun nasıl olup da uyanacak! O kör kuyuda, kara zindan da nasıl olup da Allah muhabbeti ve bilinci uyanacak?

“Bu karanlıkta bulanlar irfânı
Hak’la bâkî onların dâim canı.” Ne demek?
İrfan sözlük anlamı olarak; bilme, anlama, biliş, gerçeği anlamak konusunda güçlü sezgi yeteneği, görgü ve sezişle gelen ruh uyanıklığı, Allah’ın sırlarına, eşyanın hakikatine dair tefekkür, keşif, ilham yolu ile vakıf olmak ve böylece tevhit ilmini zevk edinmek demek.

Bu noktadan hareketle görüyoruz ki; Allah diyen, Allah’a sarılan, Peygamber nuruyla aydınlanıp kendine çeki düzen veren bunu gerçekleştirebildiği nispette karanlıktan aydınlığa çıkmak üzere hareketlenir. Çünkü uyanır, bilgisi, sezgisi artar, görgüsü gelişir, çağlar. Artık onun önünde bir yol açılır.

 (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) En'âm sûresi 125. Âyet "Allah, iyiye ve güzele götürmek istediğinin göğsünü İslâm'a açar; saptırmak dilediğinin de göğsünü öylesine daraltıp tıkar ki, o, göğe yükseliyormuş gibi olur. Allah, îman etmeyenler üzerine pisliği işte böyle atıverir."

Müddesir sûresi 56. âyet “... Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. Koruyacak da O’dur bağışlayacak da.”

İnsan, yaratılmakla elbette ki bedene bürünerek bir kalıba girer. Bu ise âdeta o kalıba hapsolmak demektir. Üstelik o kalıbın dünyaya bakan cephesinin durmaksızın dünyaya çekişi söz konusudur. Bu da tuzaklara düşmeyi, zindanda –karanlıkta- kalmayı kolaylaştırır. Oysa  birim kılınan, birim kılınışla, başka bir diyişle de beden hapsinde olmakla, Hakk’ı seyran etme, Ona olan aşkı yaşama fırsatı bulur.  Beden hapsi bir kısıtlayıcılıktır ancak insan iç âlemiyle ummanlara açılır. Böylesine bir özgürlüğün yaşanabilmesi için ise; öncelikle insanın kendisiyle yüzleşmesi gerekmez mi? Kimdir, nedir, ne değildir? O hâlde artık yukarıda cevapsız bıraktığımız sorulara da dönelim. Bir Hak dostu bulamadık veya bulduk da ondan istifadeyi başaramadık o zaman ne olacak? O kör koyuda, o kara zindanda bir küçük ışık olsun nasıl olup da uyanacak? İrfan nasıl olup da gönle dolacak? Allah, kimi neyi vesile kılacak da nurunu gönlümüzde uyandıracak?

Siz, ister tasavvuf kültürünün işaret ettiği seviyede bir derviş olun, mürşit mürit ilişkisi üzerinden yürüyün, ister dervişlik skalasında diplerde bulunun, derûnunuza yönelik bir seyir yaşamıyorsanız dervişliğin de yaratılmışlığın da mânâsını idrâkten çok uzaksınız demektir.  Bu da kör bir kuyuda olmak gibidir.

Cenâb-ı Hakk’ın kişiyi, irfan sahibine hayran kılışı bir dış etkidir ve bu dış etki önemli bir yol gösterilişin tetikleyicisi kesilir. Hâdiselerle sarsılış; olgunlaşma, gelişme, derûna yönelme yolunda önemli vazifeler gerçekleştirir. Mesele ise özün zuhuruna yönelik öze hizmettir. Özümüze hizmetimiz yoksa, dervişlik, mürşitlik vs. bunların hiç birinin bir önemi yok. Özümüze hizmetimiz yoksa, zaten kâmil insanı teşhis ettirecek yapı da yok, hayatı algılayıştaki zenginlik de yok. Oysa “Rabbim Allah” dedikçe, kendimizi gerçekleştirmeye soyundukça görülür ki Allah şah damarımızdan da yakın olan. ( Kaf sûresi 16. âyet) Mesele her kim olursak olalım, bu bilinçle yaşayabilmek. İşte o zaman kuyu dibinden özgürlüğe yükseliş gerçekleşecek.

Üstelik özün zuhuruna ömür adayanlar, bu yolda hizmete soyunanlar bu hâlin yarattığı ortak zevk ve disiplini yaşarlar ki bu ortak zevk ve disiplin onları bir araya getirmiştir. Bu bir araya gelişle de her bir fert üzerinde, etki ve coşku oluşur, bir nur doğar gönlü ışıtır ama herkes kendini gerçekleştirmenin mücadelesindedir. Siz böyle bir ortamı yaşıyor olsanız dahi bu sizin kör kuyuda oluşunuza etki etmez. Ne zaman ki aldığınız ışıkla kendinizi gerçekleştirmeye soyunursunuz o zaman iş değişir. Bunun için de gerçek kimliğinizle barışmanız gerekmektedir. Gerçek kimlik bize Hakk’a kul olduğumuzu bildirir.  Biz Allah’ın kuluyuz diyip de bu bilinçle davranmayan kara zindanda, kör kuyuda kalmaya mahkûmdur. Dolayısıyla da hikâye görünüşte her kim ile kim arasında yaşanırsa yaşansın sonuçta Yaradan ve yaratılan arasında cereyan etmektedir.

Her bir yaratılmışın özünde ise farklı seviyelerde de olsa irfan anlayışından hisseler bulunmaktadır. Bir şeftali ağacının kiraz vermemesi bile bunu gösterir. O da kendisine lütfedildiği ölçüde Hakk’ın muradına âlet kesilişini sergiler ve kâh güneşin geldiği yönü sezip ona yönelir, kâh toprağın derinliklerine kök salar, kâh yağmurlardan alacağını alır beslenir. Bu da bir çeşit biliş, seziştir. İnsanoğlu seviyesine yükseldiğimizde ise insanın, kendisine bahşedilen o üstün donanımı yerli yerinde kullanamayışı ne de hazindir! İnsanın bir şeftali ağacından dahi utanası gelir.

İrfana yönelik adımlar atıldıkça kişinin aslî yapısından farklılıkları, doğallık içinde silinir. Hakk’ın muradından gayri murat kalmaz ki muratlar Hakk’ın muradında erir. Bu kıvama varıldığı nispette ise dünyaya bakış, bahşedilen aslî yapıyla bir ve beraber oluş üzerinden gerçekleşir. Bu olabildiği ölçüde ise; Hak ile bakılır, Hak ile görülür, Hak ile işitilir, Hak ile canlılık kazanıp temaşaya yöneliş gerçekleşir. Bu hâlin güzelliğine, zevkine kapılanlar bu hâlin seyran edildiği birim olan irfan sahibi  önünde âdeta diz çöker. Çünkü ondan, Cenâb-ı Hakk’ın birliğinden lezzetler sezer.  Ondan akıp gelene, aslî yurdudan olana, o talip olur, o bununla beslenir ve böylece kişi kendini gerçekleştirmeye –kulluğunu yaşamaya- soyunur.

Kulluk ifadesinden ne anlamalıyız? Kulluk ibadetle sınırlı düşünülebilinir mi?
Söz konusu yaratılmış, insan dahi olsa, bir karınca seviyesinde bile bilinç sahibi olamayabilir. Bir takım yetersizlikler içinde bulunabilir ya da inkâr batağındadır veya nefsinden baş kaldırıp da hiç hakikat üzerinde düşünmemiş olabilir fakat bu onun, Allah’ın kulu olduğu gerçeği değiştirmez. Yaratılmışın, yaratıldığı andan itibaren kulluğu başlar.  Hem kendisine biçilmiş rolü oynayarak tâbiri câizse ilâhî senaryodaki yerini işlemektedir hem de kendisinden açığa çıkartılan isim ve sıfat zerrelerini mülk âlemine taşıma, mülk âleminde açığa çıkarma görevini ifa etmektedir.  Bu sebeple dil ne söylerse söylesin mülk âleminde Allah’a kulluğun sergilenmediği bir nefes yoktur.

Her yaratılmış, kendisine bahşedilenlerle kendisini gerçekleştirmek üzere dünya âlemindedir. İnsan da şüphesiz kendisine bahşedilenlerle kendini gerçekleştirmek için dünya âlemindedir. Donanımına uygun hareket ettikçe de kulluğu mânâsını giyinir.  Bu hâl en başta bir takım şeklî ibadetlerle mesela; namaz, oruç, zekât, hac ile disipline edilir, disipline oldukça da insandan açığa çıkanlar, aslını sergilemeye yönelik bir sarsıntı geçirip hareketlenir. Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı olmadığı açıktır. İbadet edebilme fırsatının verilmiş olması Hakk’ı idrâk yolculuğunda adım atabilmemiz, Ona olan muhabbeti, aşkı yaşayabilmemiz, nefsimizin sığlıklarından uzaklaşmayı zevk edinebilmemiz için fırsattır.

Allah’tan gayriyi görüş silindiğinde kulluk nasıl izah edilebilir?
Allah, diledi ve bildirmek istediği hakikatini belirleyip “Ol” dedi. Küllî hakikat, sır diyarından cüzî hakikatini meydana getirdi. Henüz nefsanî örtülerle buluşmamış cüzî hakikat boyutu, cüzî hakikatliği nispetinde aslı olan Küllî hakikatini en doğru ve en mükemmel şeklide bilen. Dolayısıyla da kulluğun en mükemmel sergilenişi cüzî hakikat boyutunda… Biz bu yapıyı birimliğimizden ne kadar aşikâr kılabilirsek, o kadar kulluğumuz mânâsını buluyor. Her şeyin Küllî yapının eseri olduğu dikkate alındığında;  Küllî hakikatten gayri siliniyor bu durumda kulluk, Küllî hakikatin kendine, kendini bildirişini ifade etmiyor mu? Küllî hakikatin yarattığı cüzî hakikatinden açığa çıkardıklarıyla cüzî hakikatin Küllî hakikatine hizmeti zuhur bulmuyor mu? O hâlde idrâkin derinliklerinde kulluk; Cenâb-ı Hakk’ın yaratılmışlık aynasından yansıttıklarıyla, kendine kendini bildirişi anlatmakta.

“Allah’ın arslânını düyâda bul!
Bulmayan burda, olur orada (bezgin) melûl.
Ol edeble, başla canla ona kul!
İstikāmetten (sapma, ayrılma) sakın etme udûl” Burada geçmekte olan aslan, kâmil insanı ifade ediyorsa bu noktada yer alan kulluk nasıl izah edilebilir? Kime kulluk sergilenecek!?  
Yaratan Allah, yarattığını kendinden zerrelerle bezeyen Allah… Hâl bu olunca doğal olarak Allah’tan gayri algısı siliniyor. Bu durum, halka hizmet, Hakk’a hizmettir gerçeğini ortaya getirir. Zîra her kime, nasıl bir hizmet sunarsanız sunun netice itibariyle o, Allah’ın yarattığıdır. Hizmetiniz, o birimden hareketle Hakk’a varır. Ancak halka olan bu hizmetiniz Cenâb-ı Hakk’a kul olmaya benzer bir hâl ile anlamlandırılamaz. Her bir yaratılmış arasında hakikati aksettiricilik açısından farklar vardır dolayısıyla herkese eşit muamele de yapamazsınız.  Hak edeni hak ettiğiyle eşlemek durumundasınız. Bu adalettir ve netice itibariyle halka hizmet ederken Hakk’a hizmet böyle gerçekleşir. Eğer kaşımızdakinden yansıyan bizlerin nazarında idrâk edebildiğimiz nispette bir güzelliği bildiriyorsa, muamelemizin de buna uygun olması gerekmez mi? Bir mürşit; Hakk’a kulluğu işaret eder, bu bilinçle yürütür ancak kendisinden aşikâr kılınanlarda ortaya çıkan güzellikler avlar, örnek olup yol açar, ışık olup el uzatır derûna yöneltir. Buna karşı bizim tavrımız ne olmalı? Mesela nankörlük mü!? Mesela idrâkten yoksun olup da mürşidin peşi sıra bilinçsizce bir sürükleniş mi?! Doğru tavır ne?

Dünyayı, vahşi bir ormana benzetirsek, bu ormanın lideri –önderi- kabul edilen aslan, bu vahşiliğe hâkim olan, bu vahşiliğin efendisi olan. Bu noktadan hareketle “Allah’ın aslanı” olmak, vahşi nefis ormanında aslan kesilip de nefse hâkim oluşu anlatır. Aslan, aynı zamanda cesareti ve kuvvetiyle de nam salmıştır. Dolayısıyla nefsinin vahşiliğine hâkim olan, gerçek mânâda kuvvet ve cesaret sahibi kılınandır. 

“Allah aslanı” tâbiri genellikle Hazreti Ali (r.a.) için kullanılır. Hazreti Muhammed (s.a.v.) mîrâca yükseldiği gece, dilden dile anlatılır ki bir aslanla karşılaşır. Cebrâil (a.s.) bu aslanın kendisinden bir hatıra istediğini söyler.  Hazreti Muhammed (s.a.v.) yüzüğünü aslanın önüne atar. Aslan yüzüğü ağzına alır ve gider. Ertesi sabah Hazreti Ali (r.a.), Hazreti Muhammed'in (s.a.v.) huzuruna gelerek ağzındaki yüzüğü Hazreti Muhammed'e (s.a.v.) verir. O günden itibaren Hazreti Ali’nin (r.a.) lâkabı “Allah'ın Aslanı” olur. Dilden dile anlatılan bu hâdisenin detaylandırılarak yaygınlığıyla birlikte değişik versiyonları da mevcuttur.

Hazreti Ali’nin (r.a.)  Hazreti Muhammed’den (s.a.v) yansıyan hakikatle dostluğu, o hakikate uygun şekillenişi hepimize örnektir.  Bu hâlin doğal sonucu; ilimle, cesaretle, aşkla aslan kesilip de nefsimizin vahşiliğinin üzerine yürüyüştür.   Bu noktada karşımıza velâyet makamı çıkar. 

Velâyet; kulun Hakk’a yakınlığı ve Hakk’ın kulu, kulun Hakk’ı dost edinmesi durumudur (Velî olmak, velîlik, ermişlik bildirir.) Hakk’a dost, Resûlallah’tır. Resûlallah, velîlerin şahıdır, menbaadır. Resûlullah’a dost olan ise Cenâb-ı Hakk’ı idrâkte yol alır, kendisinden açığa çıkartılan nurla da etrafındakileri aydınlatıp onları kendi derunlarına yöneltir.  Bu süreç içersinde doğal olarak bir terbiye gerçekleşir. Bu yapı, kâmil vasfı kendisinden açığa çıkartılanı, örnek alıp –öğretmen, rehber,- usta bilip hayat yolunda ilerleyişi bildirir.  Kâmil vasıflının nefsinin sığlıklarına değil, ondan yansıyan hakikate teslimiyet gerçekleşmektedir. Zaten onlardan sığlıklar zuhur ediyorsa sizin kâmil insanı niteleyişinizi, teşhisinizi sorgulamanız kesinlikle gerekmektedir.

Mürşitlik makamına eriştirilenlerin nefislerine ait diyebileceğimiz kendi arzularının  -isteklerinin- olmaması onları tâbiri câizse çekim alanı hâline getirir. Mürşit hatasız olan da değildir ancak samimiyetle, aşk ile yürüyendir. Bununla birlikte ve buna rağmen ola ki bir hata dahi söz konusu olsa oradan nice hikmetler belirir. Mürşit, kendisinden açığa çıkartılanlarla, pınar misali talibi beslemekle Allah’ı tanıtır, sevdirir, disiplin yaratır ve kişiyi idrâkinin derinliklerine salar. Esasen bir talip olan derviş, gayretli olmakla mükelleftir.  Gayretin olmadığı yerde mürşit pınarından akıp gelenler kayar gider. Bir derviş ise o pınardan alabildikleriyle, benimseyebildikleriyle dervişliğini gerçekleştirir. Bir mürşide yapılabilinecek en büyük kötülük, edepsizlik ise; gayretsiz olmak ve mürşit etrafında gayretsizler ordusu teşekkül ettirmektir. Bu tarz kişilerin mürşit etrafını çevirmesi, en az nefis ehli olup da kendisine mürşitlik atfedenlerin hâli kadar, vahim ve tehlikelidir. Meseledeki hassasiyet göz önüne alındığında da takdir edersiniz ki tasavvufun kast ettiği mürşide adım başı rastlanmaz, derviş de kolay kolay bulunmaz.  Kılavuzu karga olanın yolunun gülistana düşmeyeceği de hepimiz için aşikârdır. Koyun kurt ile gezmez cins cinse meyleder mantığından bakarsak da umulur ki uyuşmazlar da gün gelir uyuşur olduklarıyla yol alır ve bir kültür mirasımız olan tasavvufu en azından mahiyetini deforme etmeden tertemiz bırakır.

Derviş özelliklerinden bazıları şiirde sıralanıyor. Bunların acaba hangilerinin altını çizmek geldiğimiz şu noktada yerinde olur?
Şiirde yer alan derviş özelliklerini, dilerseniz burada sıralayıp kabaca üzerlerinde durmaya çalışalım. Zîra hepsi de birbirinden kıymetli özellikler.

Bir derviş, doğru ölçülerle bakıp kâmil vasıflıyı teşhis edebilmeli, ondan yansıyan nuru idrâke soyunabilmeli.

Her birimiz içinde bulunduğumuz idrâk ve bu idrâke uygun yaşayış seviyesi üzerinden, Hak ile bir ve beraber olup Hakk’a kavuşma yaşarız. Ancak bir dervişe sığlıklar yakışmaz. Dervişten derinlik beklenir.

Dünyada hakikat arayışına giren, kendisine ufuklar aştıracak o dostu bulup da ondan açığa çıkan nur ile yolunda gayret ile ilerler ancak böyle bir yapıdan haberdar olan ile bîhaber olan eş değildir. Derviş, bilmenin, aydınlanmanın sorumluluğunu giyinir. Bir dervişin sorumluluklarını dışlayışı, sadece onun bireysel felaketi de değildir. Onun şahsından hareketle dervişlik hakkında fikir sahibi olmaya yönelenler çok çıkar, dervişin edepsizliği, edepsizlik furyası meydana getirir.

Dervişliğe soyunan, Allah aşkıyla ve bilinciyle yolunda ilerleyendir. Hâl bu olunca kime hor bakıp kim küçümsenebilir! Böyle bir şeye yeltenmek, Allah’ı hiç tanımamak anlamına gelir ki bu hâl hiçbir insana yakışmayacağı gibi, tasavvuf kültürünün tanımladığı dervişe de hiç yakışmaz. Allah, dilediğinde dilediğini alaşağı edebileceği gibi dilediğinde dilediğini de yüceltir. Bunun idrâkinden yoksun olan değil tasavvuf kültürün işaret ettiği dervişlik seviyesinde olmak, insan olarak yaratılmışlıktan da aşağı düşer.  

Şiirde vurgulanan hususlardan biri de yalandır. “Yalanın beyazı vardır” diyen ancak kendini kandırır. Yalana alışan dil, kaypaklıyla meşhurdur. Ola ki karşımızdakinin müşkülde kalmaması için beyaz diye nitelediğimiz bir yalan dahi söylemek doğru değildir. Bu da hatanın, yanlışın yerleşmesine ve büyümesine sebep olur hatta doğruyu söyleyerek yaşanacak sıkıntıdan çok daha büyük problemleri yalan yaşatır. Halk arasında “On paralık fındık için ben kıratımı bozamam” lafı gezinir. Yalan söylememekle belki on paralık fındığı elden kaçırırsınız ama insanlığınızdan çıkmazsınız. İnsanlığınızdan çıkmazsanız hep rahat ve huzurdasınız.  O hâlde niçin kıratınızı bozacaksınız?

Dervişlikle yalan bir arada yer almaz.  Ülke meseleleri gibi bir konu dahi mevzubahis olsa, yalan en son çaredir.  Yalan söylemenin zaruret hâline gelmediği ortamları oluşturmak, gerekiyorsa doğruluktan ayrılmadan belki dikkati başka yöne çevirmek ama netice itibariyle lafı, yalan söyleme noktasına getirmemek başka bir diyişle de yalana sürükleneceğinizi anladığınızda yalanı doğuracak konuya hiç girmemek ya da mekanı terk etmek her zaman hepimiz için bir düstur hâline gelmelidir.

Ayıbın yüze vuruluşu da yine şiirde geçen önemli hususlardan biridir.  Bu, “Gel benim ayıbımı ortaya çıkart” deme hakkını doğurur. Ayıbı ortaya çıkan, belki utanıp, suskun kalıp, mahcup olur ancak Allah gün gelir, ayıpların peşine düşenin ayıbını da ortaya çıkartır.  Üstelik unutmayalım ki hareketler sâridir, biz başkalarının ayıbıyla ilgileniyorsak başkaları da bizim ayıplarımızla ilgileniverir. Bir derviş ise ayıbı işleyenin ayıbını yüzüne vurmaktan ısrarla kaçınır. Doğru davranışı sergileyerek örnek olur ve örnek oluşu üzerinden doğru davranmaya yönelik teşvik oluşturur. Ancak yeri gelmişken şu hususun da altını çizelim: yüze vurmak diye de bir şey yok ama dedikodu yapmak, arkasından konuşmak diye de bir şey yok… Doğru davranmanın, doğru örnek olanın, Allah için hizmete soyunmanın zevki kendine insanım diyene yeter hele gerçek bir derviş bundan başka ne ister! 

Şiirde, kalpte gizlenen fenalıklardan da bahsedilir. Kalpte fenalık olur a! Varsa, elbet o da düzelir ancak biz yönümüzü Hakk’a çevirirsek. Dervişin yönü daima Hakk’ı gösterir. O “Rabbim Allah” diyip istikamet eyleyip Allah aşkıyla kendine yakışmayanları atma mücadelesine soyunan, soyundurulandır.

Şirk konusu ise yine tuzak olarak karşımızdadır. Hak ettiğinden fazla değer yüklediğimiz her şey, bizi şirke düşürür. Buna mürşit dâhil olduğu gibi, sevgili, evlat, kardeş,  para, mevkii vs. de dâhildir. Ne ki bize Allah’ı unutturup bizi doğru yoldan ayırır, o masumken elimizde birden canavarlaşır.  Bir derviş, bilgisizlik boyutunda yer alan gibi değildir, ölçüsüzlüğü onun dervişliğini bitirmekle kalmaz Hak’tan uzaklaştırıp uçurumun diplerine düşürür. Bilip de  yanlışta ısrarın bedeli ağırdır.   

“Geçmişi düşünme, istikbali hiç, boş geçirme hâli, gafil olma hiç!” ifadesi de şiirde yer alan önemli bir prensibi işaret eder.  Bu da anın kıymetine bir vurgudur. Geçmişe tıkıldıkça, gelecek için endişelendikçe an, olması gerektiği gibi değerlendirilemez. “Ben elimden geleni yaptım takdir Allah’ındır” demek büyük rahatlıktır. Ancak bu da elden geldiğince an doğru değerlendirildiğinde ve acizlikle Hakk’ın önünde teslimiyet bilinciyle başlar öne eğildiğinde yaşanır. Dervişten bu hâlin maharetle zuhuru beklenir. Sığlık ya da kontrolsüzlük değil.

Şiirde “ölmeden evvel ölüp dünyayı geç” de denilmektedir. Aldığımız her nefesle adım adım ölmekte olduğumuz düşünülürse zaten hep “ölmeden evvel ölmekte” oluşla iç içeyizdir ancak dervişlik bu hâlin mânâsında derinleşmeyi gerektirir. Bunun içinde bencilliklerimizin ölü konumunda olması gerekir.  Bu da olgunluğu zuhura erdirir. Olgunluk ise yukarıda da izaha çalışıldığı üzere ezel yeminizin bir yansımasıdır. Kemâle adım attıkça, özyapımız kendini hissettirir. Bu ise bencillikleri âdeta öldürdüğü gibi aslî yapıyı zuhura erdirir.

Bilgisiyle, görgüsüyle, edebiyle, gayretiyle insan olmaya soyunan bir derviş, ölmeden evvel ölmenin önemini idrâke bu şiir vesilesiyle bir kez daha davet edilir. Tasavvuf, sözden öte bir hâl ilmidir. Ölmeden evvel ölmekle insana yakışan insanca hâl belirir. Bencillikler dizginlenir. Bilgi ziyadeleştikçe, aşk ile ummanlar aşmanın zevkine kapıldıkça, ölmeden evvel ölememek, nefse esaretle bizi dünyaya bağlayan ayaktaki bir pranga gibidir. Ancak dervişlik bu prangadan kurtulma maharetiyle zuhura gelir. Prangalardan kurtuluş ise nefisin sığlıklarından azat olup özgürleşmek, kendini bulmak, aslî yapı ile bir ve beraber oluş üzerinden akıp çağlamakla gerçekleşir.  

Ölmeden evvel ölmekle ilgili âyet ve hadis-i şerif:
Hadis-i Şerif: "Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvanî ve nefsanî hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz."
(el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:29; İbn-i Hâcer el-Askalânî: "Senedli, vesikalı bir hadis değil derim" demiş, Ali el-Karî ise: "Mânâsı doğrudur" demiştir.)

Rad suresi 20-21-22. Âyetler (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) “Onlar ki Allah’ın ahdine vefâ ederler ve misâki (yeminlerini) bozmazlar/Ve onlar ki, Allah'ın riayet edilmesini emrettiği şeye riayet ederler  ve Rablerine saygı gösterirler ve hesabın kötülüğünden korkarlar./Ve onlar ki, Rablerinin rızasına ermek için sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli açık harcarlar ve kötülüğü iyilik ile savarlar. İşte bunlar, dünya yurdunun akıbeti onlara mahsustur. Adn cennetleri bunlar içindir. Atalarından, eşlerinden, zürriyetlerinden hayra ve barışa hizmet etmiş olanlarla birlikte girerler oraya. Meleklerse her kapıdan yanlarına sokulurlar.

 “Sen istemezsen şeytan fesâd eylemez” ne demek?
Şeytan diye nitelenen esasen insanın kendindedir. Hakk’ı idrâkten yoksunluk söz konusu oldukça, şeytanlık iş başındadır. Dolayısıyla Hakk’ı idrâk yolunda adımlar atıldıkça ve bu bilinçle filler sergilendikçe şeytanlık silinir.

Nahl sûresi, 99. âyet: (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) “Gerçek şu ki, îmân edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur.”

Yaratılmış, nefsanî ve rahmanî diyebileceğimiz bir çizgi üzerinde yer alır. Özü itibariyle Hakk’a dayanır, dünyaya bakan cephesi itibariyle sığlıkları anlatır. Dünya bir fırsat diyarıdır burada kendisine bahşedilen donanımı yerli yerinde değerlendirebilen insan, dünya nimetlerinden faydalanıp onlara nasıl muamele etmesi gerektiğini çözer ve bunu gerçekleştirebildiği nispette de nefsinin efendisi olup onu hakikatine hizmetkâr kılar. Bu da birimdeki her türlü şeytanlık hissesinin ıslahıdır.

Kur-ân’ı Kerîm’de âdeme öğretilen isimler karşısında meleklerin âdeme secde etmesi hâdisesi anlatılır. Ancak mecliste bulunan şeytan, buna karşı çıkmıştır.  Şayet, şeytan, âdeme secde etseydi; fitneyi, fesadı, zulmü, isyanı, bencilliği, hırsı… âdem nasıl teşhis edecekti! Şeytanın secde etmemesiyle âdem “işte bu” dedi. Böylece Allah’ın, isimlerini öğrettiği insan, artı ve eksi diyebileceğimiz bir çizgide oluşu giyindiğini ortaya koydu.  Şeytan ve dolayısıyla da şeytanlık hissesi ise insanı; hırstan, kibirden, fitneden, fesattan, zulümden, bencillikten azat oluşa lâyık görmedi. Kendini bildirdi, kendini teşhis ettirdi. Meclisten kovuldu ancak insanları yoldan çıkarabileceğini de söyledi. (A’râf sûresi 16,17,18.âyetler) Böylece dünyaya gelen birimde başladı artı ve eksi arasında, başka bir diyişle de derûnla sığlıklar arasında bir çatışma.

Öte yandan her zerre, Hakk’ın eseri olduğuna göre, şüphesiz şeytan da şeytanlık da bunun dışında değil. Her zerrenin ise var kılınmasının hikmeti bulunuyor. Nice sebepler üzere zuhurda.  Şeytanlık hissesi; birimde fitne çıkartışı ve kişiyi isyana batağa sürükleyişi ile, esasen mücadele edilip başarı kazandıkça, ileri adım atma fırsatını ortaya getiriyor.  İnsan sığlıklarıyla başa çıkabilecek, şeytana şeytanlıklara galip gelebilecek vasıflarla donatılan. Bu sebeple de zaten şiirde  “Sen istemezsen şeytan fesat eyleyemez” denilmekte. Gayretle nefsin sığlıklarının üzerine gittikçe bahşedilen isim ve sıfatlar bünyede yerli yerine oturdukça Allah’ın izniyle şeytanlık da son buluyor, meclisi terk edip Cenâb-ı Hak’ta yokluğa koşuyor.  

Şiirde neden “Mürşidi Hak bilmeyen muradına erişemez” deniliyor? “Mürşidi Hak” bilmek ne demek? Bu noktadan hareketle mürşide teslimiyet hakkında ne söylenebilir?
Samimi bir dervişin muradı ne? İnsan olmak, Hakk’a kul olmak, aşk ile yol almak, aşk ile seyrana dalmak, sevgilerin hakikatiyle hemhâl olmak. Bu hâlin güzelliğinin sergilendiği birime o, kayıp gidiyor. Bu hâlin güzelliğini seyran ettiği birimlerden taşanlarla o, beslenip gelişiyor. Ancak mürşit neyi bildiriyor? Neden karşısındaki kişiyi bu kadar kendine hayran bırakıyor ve onu kendi gibi olma hevese sürüklüyor? Çünkü gerçek bir mürşit, kendini yaşıyor, bencilliklerini değil. Sığlıklardan uzak, derinliklerde yer alıyor. O kendini keşfediyor, keşfettikçe ummanlara açılıyor. Açıldıkça hürriyetine kavuşuyor, kendini buluyor, birim kılınışına bahşedilen aslî boyutla mânâ kazanıyor, nur saçıyor ve biz ondan açığa çıkmakta olan güzelliğe aşinayız. Onu, aslî vatandan bahşedilen kabiliyet nispetinde de olsa -bileniz, tanıyanız. Hepimiz Cenâb-ı Hakk’ın birliğinden gelmekle aşinalık kazananız. Aslî vatandaki gerçek güzellikten muhtelif görünüşler görmekle de bilincinden aciz de olsak aslî vatanı özlem ile ananız ve onu anlatana, bildirene ondan güzellikler sergileyene çekileniz. Ancak bilgi sahibi değil isek tuzak kapıda.  

Biz, kimin ile, ne ile mest oluşlar yaşayanız? Aslî vatandan ufak bir kırıntı gördük diye acaba kimin peşinde koşanız? Her zerreden Cenâb-ı Hakk’ın o zerresine bahşettiği nuru, üzerini saran nefsanî tabakaya çarparak da olsa  (muhtelif seviyelerde olsa) yansır fakat kâmil insana bahşedilen nur yükseklerden, nefisten azat kılınmışlıktan lezzet taşır.

Şartlar ne olursa olsun hayatın içine yerleşmiş öyle kimseler vardır ki; onlarda bir başkalık sezersiniz ama bilgisizlik, sezişin ancak sığ seviyelerde kalmasına sebeptir. Üstelik düşününüz, Hak başka mürşit başka der mi hiç! Fakat bilginiz yoksa bu soruya verecek doğru bir cevabınız da yoktur. Bilgi arttıkça neyin sizi avladığı konusunda da bir ivme kazanırsınız, neyin sizi avlayamayacağı konusunda da.  

Tasavvuf, edinilen doğru bilgiyle amel etmeyi gerektirir.  Kâmil kişi bilgisini, örnekliği üzerinden sergileyendir. Bilginin, nasıl yaşanacağını gösterir.  Hâdiselerin içinde gözlemlediğiniz kişi, kendisinden açığa çıkartılan boyutu ortaya koyar. Burada bir etkileyicilik gördüğünüzde o güzelliği hayatınıza katmaya yönelirsiniz. Oysa kâmil, kendini keşfedip aslî yapısına kendini teslim etmiş olandır.  Ondan zahir olanlardan ise; Cenâb-ı Hakk’ın birliğinden lezzetler yansır ve bu yansıyış bize istikameti bildirir. Mürşit eli tutularak yürünen yolda, Hakk’a teslimiyet gerçekleşir. Karşımızdakini ancak bize sunulan isim ve sıfatların oluşturduğu kabiliyetçe anlayabiliriz, bilebiliriz mantığından hareketle, teslimiyet de; esasen birim kılınışımıza bahşedilen mürşitlik -rehberlik vasfının, sığlıklarımızı teslim alıp, sığlıkları hakikatine yöneltişi bildirir.

Öğrenci de öğretmenine teslimdir, çırak da ustasına, sporcu da antrenörüne… mürşide teslimiyet bahsi de böyle değerlendirilebilinir ancak takdir edersiniz ki ortak bir payda altında toplanılmıştır. Öğrenci, öğretmenine teslimdir çünkü ondan sözgelimi coğrafya dersi alacaktır. Sporcu, antrenörüne teslimdir çünkü ondan sözgelimi topa nasıl vuracağına dair taktikler öğrenecektir. Çırak, ustasına teslimdir sözgelimi ustasından nasıl dikiş dikebileceğini öğrenecektir. Bilene, rehber kılınana teslim olmak; yol açlar, geliştirir, öğretir ancak örnekleri dikkate aldığımızda da teslimiyet şahsa mıdır? Şahsa elbette ki saygı da sevgi de duyulur ama ortak bir payda etrafında toplanılmıştır hatta ortak bir gayeye soyunulmuştur. Mürşide teslimiyet de aynen bu bakış açısıyla değerlendirilir. Mürşidin farkı nefsanî kaygı taşımamasından kaynaklanır. Sığlıklar aradan çekildiği nispette birime bahşedilen özyapı birimden yansır. Bu yapı teslim alır, deruna salar ve yolu aydınlatır.

“Dervişim gel yâna yâna dönelim” Neden yana yana ve neden dönmek?
Bugün için bilinen üzerinden söylersek; atomun içinden, galaksilere varana kadar bir dönüş hareketi ile iç içeyizdir. Evde sakin oturduğumuzu düşündüğümüz anda dahi dünya, kendi çevresinde, güneş etrafında dönüşünü sürdürmektedir. Güneş sisteminin içinde bulunduğu Samanyolu, kendi merkezinde dönmektedir. Üstelik yaratılmış olmakla, Rabbimize dönüş hâlindeyizdir. Kıyametin kopması, -yerin göğün alt üst olması- bile Hakk’a dönüşün bir ifadesidir.

Yanmak bahsine de gelirsek; Bu âlemde her bir fiil; istek -arzu- neticesi zuhura gelir. Birimliğimize bahşedilen isim ve sıfatların özlemleri bir kenara, ihtiyaçlar, eksiklikleri giderme arzusu dahi bir yangına düşüp de yangını gidermenin yolunu aratır. Bu yangın bahşedilmiş olmasa, biz mevcudiyetimizi sürdüremeyiz. İçimizdeki yangını dindirmek istemekle mevcudiyetimiz ile birlikte bilinçli veya bilinç dışı Hakk’a kulluğunuzu devam ettiririz.  Uzandığımız her değerden ise açığa çıkmakta olan ve bizi çeken muhtelif isim ve sıfat zerrecikleri vardır. Biz, görünüşte her neye yönelirsek yönelelim özde çekilişimiz hep Cenâb-ı Hakk’adır. Dolayısıyla biz yangına düşmekle özde hep Hakk’ı aramaktayızdır.  

Birimden, Cenâb-ı Hakk’ın açığa çıkarmayı diledikleri, dilediği ölçüde yansır. Bu, bir bardak su için de geçerlidir, bu her bir zerre ve elbette ki nice vasıflarla donatılan bizler, sizler hatta taş, toprak için de geçerlidir. İdrâk basamaklarında ufuklar aşan bir derviş, yaratılmakla yangına düşüp de özde neye koştuğunu bilir. Bilinç arttıkça kalıplardan alacağını, alabildiğini alır, kendine katar gelişir. Geliştikçe “Rabbim Allah” der. Allah aşkıyla yandığı nispette de bencilliklerinden sıyrıla sıyrala Hakk’a koşar. Kendisine yakışmayan özelliklerini kendisinden uzaklaştırma derdiyle o umanlar aşar.

Dervişin, bilincin üzerindeki nefsanî perdeyi yırtışı da, aşk ile yanışı da, yakışmayanları atışı da esasen bilgi, görgü, edep sahibi bir Hak âşığın tavafıyla; onu anlamaya çalışmakla kıvamını bulur. Âşığın tavafı ise onun etrafını dönmek mânâsı taşır ama onun etrafını dönmek, onu fır dönmek mânâsı taşımaz. Dostu – Hak âşığını- tavaf,  ondaki hâli idrâke soyunmayı gerektirir. O hâlde dönüş ve yanış iç içedir. Zîra döndükçe şiirde geçtiği şekliyle söylersek tavaf ettikçe dost olan tanınır, bilinir, anlaşılır, idrâke soyunulur, idrâke soyundukça da aşk ile bakılır, örnek alınır ve kendimize yakışmayanlar âdeta yakılır.

“Aşk şarabını kana kana içelim” ifadesini gel içki içelim şekilde anlayan var mıdır acaba?
Herhâlde bu soruya “yoktur” diye bir cevap verilemez fakat sadece içki konusunda değil her konuda kişi, görmek istediğini görmek, anlamak istediğini anlamak, işine gelmeyeni de anlamamak derdine düşerse, takdir edersiniz ki hakikat bundan etkilenmez ama böyle birisinin bilmesi gerekir ki eninde sonunda kendisi hüsrana düşer, zarara uğrar.

Şiirde geçmekte olan “aşk şarabını kana kana içelim” ifadesi; Allah sohbeti etmeye, ibadet ile zikirle, tefekkürle Allah’ı anmaya çağrı içerir. Bu hâl aşkı ziyadeleştirir. Zîra bildiğiniz üzere tasavvuf kültüründe şarap aşkı sembolize etmektedir. Aşk ile kişi, kendinden geçer yani aslî yapısından farklılıklarından vazgeçer.   Bu ise gayreti kuşanmak demektir.  Kişi her zaman, her konuyu derinlemesine anlayamayabilir, bilemeyebilir, uygulayama bilir ama gayretsizlik kişiye yakışmaz.

Mürşit, kendinden taşanlarla coşku ve gayreti sergiler ve karşısındaki üzerinde etki oluşturur.  Ancak coşku ve gayret ile neye soyunulduğunun farkında olmayan birinin, dervişliğinden bahsedilemez. Gerçek dervişlik, tarihin hiçbir döneminde bir takım ritüelleri yerine getirmekle de sınırlı değerlendirilmemiştir. Hedef; Cenâb-ı Hakk’ı idrâkte adımlar atıp, aşk ile, şevk ile, nefisi terbiye ederek insan olmak -kul olmak- hakikatini bildirir. Bu hâl ise yaratılmışın, Yaradan’ın varlığında yok olduğu bilinciyle hareket etmesini zuhura erdirir. Zîra insandan şanına uygun davranması beklenir. İnsanoğlu elbette gayret ile mükelleftir ama ne için gayret ettiğini bilmeyene ne söylenir!

Bir derviş, zerrede nuru bulduğu gibi, her türlü ilimin, keşfin, bilimin… içinde de Hakk’ın kudretini, yüceliğini seyre dalar. Bir derviş de, ustasından akıp gelen bilgiyi de edebi de herkes gibi kendisine sunulmuş kabiliyetçe algılayıp benimseyebilir. Bu ise esasen kendi derûnuna gerçekleştirmekte olduğu bir yolculuğu anlatır, kendisine rehberlik edeninin elini tutup geçirdiği bütün seyir vesilesiyle de o, yoğruldukça yoğrulur ve kendi derûnunda Hak bilinciyle kucaklaştıkça da buna uygun fiiller dervişten taşmaya başlar. Bu olduğu nispette ise  derviş, dervişliğini yaşar, Hak ile muamele çağlar, aşk ile seyran, aşk ile devran, aşk ile secde, aşk ile umman, aşk ile Yaradan’da yokluk ve bir nida: Baki hu, Allah.  

“El ele Ken’ân tutup seyredelim
Dost cemâlin aşk ile tavaf edelim” ifadesi de şiirde geçmekte. Neden el ele tutma hususu burada dile getiriliyor. Bunun önemi ne?
“El ele Ken’an tutup seyreyleyelim” ifadesi, öncelikle tekke adabı içinde dervişlerin bir arada Hakk’ı anışlarını bildirir.  Dervişler, bilhassa geçmiş dönemlerde tekkelerde başka bir adıyla da dergahlarda bir araya gelip bir enerji yumağı oluşturur ve “Allah” adını anarak, tefekkür ile, zikir ile, ibadet ile, aşkı kuşanır, gayrete soyunur. Usta bildiklerinin yoluna baş koyuşlarıyla da onlar, birbirlerine ayna kesilmişlerdir. Bu da birbirlerini tetikte ve zinde tutar. Günümüz için pek de alışık olunmayan bir tablo olmakla birlikte bu yapı, maneviyat yolunun coşkusunu dile getirir.  Ancak ne vesileyle, ne kadar kalabalıklar içersinde olunursa olunsun yukarıda da bahsi geçtiği üzere meselenin özüne –hedefine- odaklanmak, şeklî ifadelerin öze hizmetine izin vermek gerekmektedir. Zîra maksat şeklî ifadeler değil, öze hizmettir. Bunun içinde insanın her daim kendiyle halleşmesi her daim kendini disipline etmesi gerekmektedir.

“El ele Kenan tutup seyreyleyelim” ifadesi aynı zamanda Ken’an Rifâî’nin kendinden kendine  de bir sesleniştir. Özün sözün bir edilip de Hakk’ın seyran edilmesi gerektiğine dair bir telkindir. Yine Hazret, kendisinden hareketle esasen bizlere seslenir.

Derviş de herkes gibi dosttan yansıyanları şüphesiz kendisine sunulmuş kabiliyetçe algılayıp benimseyebilir. Bu mantıktan hareketle dostu tavaf; derûnu tavafı işaret etmektedir. Derûnda, Cenâb-ı Hakk’ın nurundan zerre nefsanî perdeden azat gizlenir. Derûna yönelen kendisi için tayin edilmiş bu nuru tavafa koyulur. Tavaf ettikçe anlamaya, onunla hemhâl olmaya soyunur. Derûna yöneldikçe bahşedilen dostluk vasfı da anlamına koşar. Kendini bildikçe Rabbini bilişe yol alınır.

Allah, her yarattığından, o yarattığı için bildirmek istediği hakikatini aşikâr kılar. Bunun lâyıkıyla gerçekleşmesi için de yarattığını, ilâhî bir terbiye sürecinden geçirir. Kimin neyi, ne kadar ortaya koyabileceğini bilmekle birlikte Allah, hâdiselerle, şahıslarla, yarattığı her zerresiyle yarattığını şekillendirir, yontar, yaratılış tablosunu zuhura erdirir.  Özüne yönelen, özünde Hakk’ı bulur. Ona yol adlıkça insanlığını, kulluğunu kuşanır. Allah’tan gelindiği gibi Allah’a gidileceği özüne yönelen için aşikârdır.  Allah, peygamberler -peygamberliğin zirvesi Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile dostluğunu sergiler, el uzatır, merhamet, eder yol gösterir, eren kıldıklarını rehber eyler onlarla yolda ilerletir, engelleri aştırır, aşk ile deryalara daldırır, böylece birim oluşumuza bahşedilen dostluk vasfı ise uyandıkça uyanır. Sığlıklar, özün dostluğuyla öze çekilişe yönelir. Muhataplıklarımızda ise görürüz ki her zerre bizi hakikati idrâke taşıyan bir dost kesilmiştir.

Bütün bu seyran, Küllî hakikatin, cüzî hakikatinden aşikâr kıldıklarıyla gerçekleşir. Cüzî hakikatten aşikâr kılınanlar ise Küllî hakikatin lütfettikleridir. Küllî hakikat, cüzî hakikate cüzîliği nispetinde kendini bilme Rabbini bilme, -Ona olan sevdayı yaşama imkânı bahşeder. Küllî hakikatin dostluğu karşısında başlar eğilir. Nefsin sinsi tuzakları ise her zaman bir köşede beklemektedir. Her bilgi ise sınandıkça yerine yerleşir. Birimdeki hissesinin üzerini açar kendini mülk diyarında bildirir. Bir dervişin de hepimiz gibi sınandığı yer dünyadır –hayattır-. Hayat sınavında verilen cevaplarla derviş, dervişliğiyle anlam kazanır. Yaratılmakla insan bilincinden acizde olsa, Hakk’ı tahsil etmektedir ve dervişlik skalasında bir noktada yer alır. Ancak tasavvuf kültürün işaret ettiği dervişlik boyutu, adına insan olma / yaşama sanatı diyebileceğimiz önemli bir sanatı anlatır.

Bitirirken;
Tasavvufî açıdan incelemeye çalıştığımız Ken’an Rifâî’nin bu eseri yine Ken’an Rifâî tarafından “uşşak” makâmında “düyek” usûlde bestelenmiştir. Kulağımızda nağmeler, karşımızda mısrâlar, bir adım bir adım derken bitmez tükenmez bir hakikat arayıcılığı. Her bir adımda daha da coşkulu bir sevda, her bir adım da mânâ efesi kesilmişçesine bir eda.  Derviş ve mürşit kavramlarıyla buluştuğumuz yeni bir umman, yanılgılarımızla yüzde beliren belki de bir acı tebessüm. Tasavvuf kültürü içersinde bir sağa selam, bir sola selâm. Tanıdıkça, bildikçe sığlıklar umulur ki viran. Sınavlarda ise hep kolaylıklar dileyenizdir Ya Rab. Affeyle lütfeyle, sevginle, merhametinle sarmala, niyazdayız Ya Rab. Yeni bir şiir ve incelemesi bizleri bekliyor ama ah bu hakikat arayıcılığı ne yaman. Arkada bıraktıklarımıza bakınca da yakışmaz biliriz ama bu ne hüzün bu ne gam!

LUGATÇE

Ahde vefâ: Sözünde durmak
Ahit – ahd: Yemin, ant, söz vermek
Bâkî: Ebedi, ölümsüz, devamlı, sürekli
Ber- murâd: Muradına –isteğine- ulaşmış
Fahr: İftihar, övüme
Fesâd: Bozukluk, kötülük
Feyz: Rûha huzur verici mübârek, uğurlu tesir, verimlilik, bereket, bolluk. Allah tarafından kula lütfedilen ilham yoluyla kalbe gelen şey, vâridat
Gafil : Gerçeklerden habersiz, Allah’tan habersiz olan
Gıll u gış: Kin, garaz, hile, gönül bozukluğu, dedikodu
Gütmek: Önüne katıp götürmek
Hamr: Şarap
Husus: Konu, iş, keyfiyet
İnkıyâd: Boyun eyme, kendini teslim etme
İstikamet: Yön, cihet
İstikbal: Gelecek zaman
Melûl: Usanmış, bıkmış, bezmiş
Mürşit: İrşat eden, doğru yolu gösteren kılavuz
Şirk: Allah’a eş ve ortak koşmak.
Udûl: Yoldan çıkmak, sapmak, geri dönmek, vazgeçmek

KAYNAKÇA:
Kur-an’ı Kerim Meali - Yaşar Nuri Öztürk 1994 - Hürriyet Ofset Matbaacılık ve Gazetecilik A.Ş.
www.kuranmeali.org
İlâhiyât-ı Ken’an: 1988 Hulbe Yayıncılık, Hazırlayan: Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç/ Sayfa: 56
İlâhiyât-ı Ken’an: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayımı.  2013 / Sayfa: 62-63
İlâhiyât-ı Ken’an Müzik Cd’si: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayını. 2001 Solist: Ahmet Özhan 
Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık: 2000, Kubbealtı Neşriyatı Yazarlar: Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri, Safiye Erol,
Ken’an Rifâi – Sohbetler: 2000, Kubbealtı Neşriyatı, Hazırlayan: Samiha Ayverdi
Ken’an Rifâî – Şerhli Mesnevî-i Şerif: 2000, Kubbealtı Neşriyatı
Misalli Büyük Türkçe Sözlük – Kubbealtı Lugatı – İlhan Ayverdi
https://www.luggat.com
Zerredeki Okyanus/ Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk: 2003, Derleyen Gülmisal Gürsoy
İLETİŞİM BİLGİLERİ:         Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -   Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ....
Sayfa Başı