GÜLMİSAL GÜRSOY
VATAN, ASKER, MİLLET ve DEĞER- VATAN SEVGİSİ İMANDANDIR

VATAN, ASKER, MİLLET ve DEĞERLER
VATAN SEVGİSİ İMANDANDIR


BİR İSTASYON VAKASI


Anadolu’da özellikle de ata memleketim Aksaray’da toprak sahipleri, ailelerine bir bebek katıldığında o bebek için sahip oldukları yerlere genellikle ağaç hatta ağaçlar dikerler. Çocuk büyüdükçe ağaçlar da büyür, yeri gelir bunların bir kısmı kesilir paraya çevrilir, yeri gelir kesilenlerin yerlerine yenileri dikilir, alınır, satılır, arttırılır, eksiltilir vs. ve böylece bu işin bir anlamda ticareti yapılarak çocuğun hayatına katkı sağlanır. Bu ağaçlar da bozkırda kolay büyüdüğü için genellikle kavak olur. Benim de yetişmemde esasen doğduğumda dikilen titrek kavak ağaçlarının önemli bir yeri var. Bundan yıllar önce, yeni yetişime çağlarımda bir aile büyüğümle Aksaray’a bu kavaklarla ilgili bir mesele için gitmem gerekti. Orada konunun nasıl hâlledildiğini görüp öğrenme çabalarımdan sonra aile büyüğümden ayrılıp Niğde Kayardı’ndaki anne ailemin bağına, oradan da Konya üzerinden Afyon civarındaki bir yakınıma uğradım. Bir süre orada da konakladıktan sonra köy otobüsleri aracılığıyla bulunduğum yere yakın olan Dinar Tren İstasyonu’na vardım. Dinar’dan da İstanbul’a tren kalkıyor ona atlayıp İstanbul’a –eve- döneceğim.

Bindiğim otobüsten inenlerle birlikte o gün adeta istasyona yayılmıştık.  Benim üç beş adım solumda, boylu poslu sayılabilecek şehirli edalı genç bir er, ondan yaklaşık on- on beş adım ileride de beş veya altı çocuklu, köylü bir kadın bulunuyor.  Çocukların yaşları birbirlerine çok yakın, onlar da sürekli olarak vızıldanıp duruyorlar. Kadın ise pek de yaşlı değil ama doğumlardan olsa gerek oldukça çökmüş ve kilolu, çocuklara da pek aldırdığı söylenemez, kadıncağız kendi hâlinde hatta eşi anlaşılan bir yere gitmiş telaş içinde onu bekliyor… Bu tabloya baktığım zaman beni rahatsız edecek bir durum yok. Her şey son derece olağan… Sadece biraz yorgunumum ve uyuşukluk içinde az sonra istasyona girecek olan treni bekliyorum.  Birdenbire ne olduğumu şaşırdım. Yaşlı bir adam; kasketli, üzerinde bej renkli keten bir mont var. Yanı başımda duran ere arkadan saldırıp çelme takarak, iterek onu ayaklarımın dibine yuvarladı. Başladı eri tokatlayıp yumruklamaya. Buna karşın er şaşkın ama direnç gösteremiyor, yediği yumruklardan göz açamıyor, göz ucuyla bakıp da adamın yaşlılığını fark edince iyice kasıldı kaldı, er yerde asker üniforması yerlerde, toz kir içinde, ben çığlık çığlığa... Derken bir yığın çocuğu olan, göbeği öne fırlamış, şalvarlı, başı yazmalı, lastik çarıklı, üzerinde el örgüsü yeleği olan o köylü kadın olayı fark etti ve koşup yetişti, yaşlı adamın adeta üzerine atladı, arkadan onun kollarına yapışarak onu dizginlemeye çalıştı. Bu sırada da bir yandan da bağırıyor,   “ Dayı, dayı!” diyordu… “Asker demek evlat demek ne yapıyorsun sen? Vatan bekçisine ayak takılmaz, asker yıkılmaz…” Bu sırada arbedeyi fark edenler etraftan koşup geldiler, kadının kocası da yetişti, çocuklar ise analarının yanını sardılar, ağlaşmaya, analarına yapışmaya başladılar ama kadın buna aldırmıyor yaşlı adamın kollarına yapışmış onu güçlükle de olsa durdurmaya çalışıyor... Erkekler, kadının elinden yaşlı adamı doğrusu zor aldılar. Boş bulunup da yere yıkılan er ise hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalktı. Sanki bir saniye önceki olay hiç yaşanmamıştı, kendisine saldıran adamı bir süzdü, evet o bir yaşlıydı. Çaktırmadan üstünü başını toparladı, başı dik, bakışları ufukta treni beklemeye devam etti. Ahali ise yaşlı adamı alıp götürdü, onu bir kenarda sorgu sual ettiler. Erin bagajıyla yaşlı adamın bagajı benzer olduğu için anlaşılan birbirine karışmıştı. Olayı yatıştırmaya çalışanlardan biri, yaşlı adamın elindeki bagajı ere götürüp içini açarak  “Bu senin mi evladım” diye sordu. Er vakur bir hâlde “evet” dercesine başını hafifçe salladı. Sorun aslında çözüldü. Atla deve de bir durum yoktu zaten ortada. Erin bagajı ere, erdeki bagajda adamınmış adama ulaştı. Yaşlı adam ise orada beklediğimiz süre içinde söylenmeyi hiç kesmedi. “Bu er benim çantamı çaldı. Aklı başına gelsin diye onu bir güzel patakladım.” dedi durdu.  Bir söyledi, iki söyledi, on söyledi kısa bir süre içinde sırtını sıvazlayıp onun etrafından birer ikişer insanlar uzaklaşıp gitti. Neredeyse oradaki herkes “Ben askerimi sana yedirmem” dercesine erin yanında adeta saf tuttu ve çocuklar dahil büyük bir sessizlik içinde hep birlikte tren bekledik. Tıptı o er gibi herkesin de başı dik, gözleri ufuktaydı. Neticede tren geldi, çok şükür bindik de herkes kendi hayatına yol aldı gitti.  O er ne oldu, yaşlı adamın öfkesi ne zaman dindi bilemem ama ne kadar öfke insanların burunun ucundaydı lakin adamcağızın da bir mazereti vardı. O eri, güçle, kurnazlıkla hatta kalleşçe devirebilecek güce sahip olsa da netice itibariyle bir ihtiyarcıktı, buna mukabil asker ne kadar da herkesin canıydı.

Aradan yıllar geçti.  Maalesef yıllar içinde de yakınımızda uzağımızda cereyan eden pek çok acımasız ve hiçbir mazereti olamayacak saldırılarla karşı karşıya kaldık.  Askere de çelme takılmak istendi, kardeş kardeşe de düşürüldü, devlet millet çökertilmeye kalkışıldı, pek çok can gitti, kan gitti, şehit haberiyle yıkıldık, pek çok askerlik anılarıyla, kahramanlıkla, zaferlerle, halkın şaha kalkışıyla buruk gözyaşları döktük.  Yukarıdaki küçücük hadiseye de bakarsak bu bir ölçüdür diye düşünüyorum.  Bu millet karışıklıkları da çözer, itidalini de sergileyip askeriyle, polisiyle, köylüsüyle, kentlisiyle, doğulusuyla, batılısıyla… tek yürek, huzura, refaha, kalkınmaya muhabbet ve edep ile koşar gider. Ancak bunun olabilmesi için sadece gencin yada sadece yaşlının değil, sadece Dinar istasyonunda o bekleşenlerin değil, her kim olursak olalım hepimizin, her ortamda, hep birlikte değerlerimize, hasletlerimize, bizi biz kılan özelliklerimize doğru ölçülerle sarılmamız gerekmez mi? Biz bunu yapma gayretinde olalım ki Allah’tan bu ülkeyi payidar kılmasını dileyecek yüzümüz olsun.


Yukarıdaki anıdan da hareket ederek dilerseniz vatan, asker, millet diyelim ve biraz da değerlerimiz üzerinde durmaya çalışalım. Bu kavramların tasavvuf kültüründeki yeri nedir? Bu kavramlar düşünüldüğünde değerlerimiz, hasletlerimiz niçin önemlidir? Bildiğiniz üzere “Vatan Sevgisi İmandandır” denilir. Bu ifadenin hadis olduğunu söyleyenler, olmadığını iddia edenler var. Ancak neticede bu anlayışın dayandığı bir temel olmalı, acaba o nasıl izah edilebilir? Tasavvuf kültürü, ülke sınırlarını tanımazlığı mı bildiriyor, aslî vatan haricindeki bir anlayışı ret mi ediyor? Aslî vatan kavramı da neyin nesi? Vs. Bu ve benzeri sorulara aşağıdaki soru ve konu başlıkları altında, tasavvuf kültürü ışığında, bu sayımızdaki köşemiz aracılığıyla buyurun hep birlikte cevaplar vermeye gayret edelim.


Vatan ve Millet Kavramları;  Vatan, hepimizin bildiği gibi bir kimsenin doğup büyüdüğü; bir milletin hâkim olarak üzerinde yaşadığı, barındığı, gerekirse uğrunda canını verdiği toprak. Millet demek ise; aynı topraklar üzerinde yaşayan, birbirlerine ortak ilkeler ve değerlerle bağlı olan insan toplulukları. Vatanı tanımlarken hep “Vatan Uğurunda Ölen Varsa Vatandır” deriz. Zîra şüheda fışkıracak bilhassa bizim vatan toprağımızı sıksan şüheda. Fakat bu hakikat, vatan toprağının kıymetini kat kat arttırarak önümüze koysa da üzerinde yükseldiği zeminin keşfedilmesini bekler.  Zîra “Vatan Sağ Olsun” diyip de bugün de düşmanın üzerine yürünürken değerlerimize; dinimize, imanımıza, güvenliğimize, mevcudiyetimize, birliğimize bütünlüğümüze, haklarımıza, huzurumuza, namusumuza, şerefimize, haysiyetimize… saldırılara “dur” diyebilmek için göğüsler siper ediliyor, canlar toprağa düşüp gencecik yaşta hayata veda edip gidiyor. Bu yapılırken de hepimiz biliyoruz ki ecdadın bütün bu değerler için canını feda etmekten çekinmeyişi örnek alınmakta.  Cesaret, inanmışlık, yiğitlik, mertlik ise tarihimizden yükselerek geliyor ve böylece değerlere hürmet ve baş koymuşluk nesilden nesle akarak bu günlere uzanıyor.


Tasavvufî bir bakış açısıyla yaklaşırsak “Vatan” sadece bir toprak parçası olarak değerlendirilmiyor. Bedenin de zaman zaman “Vatan” olarak nitelenişine tanıklık edebiliyoruz. Bu konu hakkında ne söylenebilir? İnsan içiyle dışıyla -bedeniyle ruhuyla- bir bütün… Dolayısıyla ruhun da mülk diyârında vatanı içinde yer aldığı beden. Bu bedende de böbrek, dalak, damar derken görüyoruz ki ırmaklar, dağlar, tepeler, yerleşimler vs. söz konusu. Her birinin ise bütün olan yapıya bir hizmeti var. Bir saldırıya ( mesela; mikrop veya başka bir şey) maruz kalındığı zaman her biri bir tepki veriyor, düşmanla mücadele edip düşmanı atmak, yok etmek için savaşıyor. Muhtelif silahlarla da mesela ilaçla, beslenmeyle, sporla hatta duayla… zırhlanılıyor. O hâlde bu bakış açısıyla da şüphesiz diyebiliriz ki; evet bedenimiz bizim vatanımız. Beden alanı üzerinden de diyebiliriz ki varlığımıza kast edecek iç ve/veya dış faktörlerle savaşlar gerçekleşiyor ki barış o bedende sağlanabilsin mevcudiyet korunabilsin.  Bununla birlikte beden vatanında huzur, güven;  ruhun, nefsin azgınlıklarını frenleyebilmesi, ıslah edebilmesiyle mümkün.  Bu bir çekirdek yapı ancak yaşam sadece bu yapıdan oluşmuyor. Bu yapı, hayatı ve bu hayatın içindeki konumumuzu anlayabilmemiz adına elimizdeki en önemli veri.


“Vatanım Sensin” gibi bazı sevgi ifadelerine de rastlayabiliyoruz? Burada da konuyu nasıl değerlendirmek yerinde olur? Dilerseniz önce mevzuu aile üzerinden düşünelim. Anne, baba, çocuklar, onların büyükleri, yaşlıları, akrabaları aile olarak niteleyebileceğimiz bir yapı…  Bu yapı içinde insanlar ortak değer yargılarına,  örflere, adetlere, ortak kültürel, tarihsel, ekonomik zeminlere sahip, birbirlerine yönelik bir sevdaları –muhabbetleri- var. Aklı başında hiç kimse bu yapı darbe alsın istemez. Hatta içinde yer aldığı yapıyı yüceltmek, yükseltmek ister. İşinden evine yorgun argın dönenin, güzel bir tatil yapmasına rağmen evine gelip de “Oh çok şükür evdeyim” diyenin, sevdiğinin yanında kendini huzurda, güvende hatta borç gırtlağı da aşmış olsa zenginlik içinde hissedenin bu hisleri taşıyışının arkasında bile vatan kavramından izler bulmak mümkün zîra, kişinin kendini ait hissettiği bir alan, bir yapı var.  O hâlde yine dış saldırılardan da korunacak bir yapı, yine içte de huzur ve güvenin bulunması icap eden bir yapı. Fakat başta aile, ardından ikili ilişkiler üzerinden söylersek bu yapı kimlerden oluşuyor? Bireylerden oluşuyor. Az önce her bir birey bir vatan demiştik…


İnsan dünya üzerinde yaşıyor. O zaman dünyayı insanın vatanı olarak değerlendirmek de mümkün müdür? Dünya, insanın mekânı, insanlığını yaşamakta olduğu alan… Ancak sizin bir birey olmanız nasıl ki bir ailenin ferdi olduğunuz gerçeğini örtmüyorsa şüphesiz sizin dünya üzerinde yaşıyor olmanız da sizin bir vatanınızın olduğu gerçeğini örtmez. Sizin bir birey olmanız nasıl kendinize sorumluklarınız olduğu gerçeğini örtmezse ailenize, sevdiklerinize, çevrenize, vatanınıza karşı sorumluluklarınız olduğu gerçeğini de örtmez. Sadece karnınızın doyduğu yer değil, ortak değerleriniz, kültürünüz, sanatınız,  tarihiz, örfünüz, âdetiniz, dostlarınız, ağacınız, kurdunuz, kuşunuz, böceğiniz, atalarınız, atalarınızın izleri, eseri vs. dünyanın her neresinde olursanız olun size sizi hatırlatır ve sizi vatan bilincine yöneltir. Siz buna duyarlısınızdır veya değilsinizdir ama dünya planından baktığımızda neticede bireyselliğimizle başlayan ikili ilişkiler üzerinden ailemize, aileden hareketle mahallemize, şehrimize, ülkemize ve oradan da dünyaya açılan bir vatan kavramıyla iç içeyizdir ve görürüz ki her bir hakikat noktasına hak ettiği değeri vermekle ancak kendimizi niteleyebiliriz.


Cenâb-ı Hakk’ın birliği diyârının aslî vatan oluşu meselesi nereden çıkıyor?
İman girdi mi işin içine mesele aslî boyutuna koşmaya başlar. Şüphesiz ki iman sahibi biri için Yaratan Allah ve hepimiz o tek olan hakikatten geliyoruz. O hâlde asıl vatan Cenâb-ı Hakk’ın birliği. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın birliğini aslî vatan olarak niteleyebilmek için meseleye dışarıdan bakmak gerekir. Fakat bu noktada Yaratan ve yaratılan ayrımı bile yoktur. Ne vatan olarak nitelenecek ne veya kim bunu niteleyecek! Birlik noktasında tek hakikat var o da “var olan yalnız Allah”. Ruhlar âlemi noktasından meseleye baktığımızda ise durum değişir. Zîra bu seviyede Allah, artık yaratmayı dilemiştir. Yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatini belirler ve “Ol” hükmünü verir. Böylece sır diyarından,   -ruhundan ruh- üfleyerek oluşturduğu bir yapı teşekkül ettirir. Bu yapıyı parçalara ayırır ve ruhlar âlemi oluşur ve Allah, ruhlara sorar (A’raf suresi 172. Âyet) “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Onlar “evet Rabbimizsin” derler. Allah “öyle ise kendinize başka rabler aramayınız” diyip ruhları yarattığı âlemlerden geçirerek içinde yer aldığı ana yurdundan ayırır, zaten vatan algısı da, vatan hasreti de bu noktaya dayanır. “Vatan sevgisi imandandır” demek de esasen bu hakikate bir vurgudur. Yaratılmışın özündeki bu hakikat, yeryüzünde vatana olan muhabbet şeklinde de kendini hissettirir. Yeryüzünde vatanına muhabbet eylemeyen –değer kavramı tanımayan, değerlerine sahip çıkmanın mücadelesine girişmeyen- aslî vatanın bilincinde olup da nasıl aslî değerlerini fark ederek bunların lâyıkıyla zuhuru için bir çabaya girişebilecektir ki! Üstelik o aslî yapı, yeryüzündeki her değere gerçek anlamını giydiren her değerin üzerindeki nefis kabuğu soyulduğunda doğacak olan hakikat... Allah, var ettiği -tabiri caizse- o ruh zerreciklerini, yarattığı âlemlerinden geçirirken âlemlerin kendilerine has adeta örtülerine büründürür. Mülk âleminde ise mülk âlemine has özelliklere bular. Ruh, dünya âleminde bedendedir ve üzerindeki nefsanî örtüyü aralayabildiği nispette ana yurdundaki hâli dışa taşar. Bu olabildiği ölçüde ise kişi, özü sözü bir olur, dünyalıkları; mesela parayı, pulu, mevkii, makamı, şanı, şöhreti ilah edinmekten kurtulur. Rabbini bilip nefsine yenilmeden, her nefes “Rabbim Allah” bilinciyle fiillerini gerçekleştirir. Bu olabildiği ölçüde de kendisinden beklenen zuhur eder ve dünyalıkların oyuncağı değil efendisi olur…  Bütün yaratılmışlık inkâr batağından baş kaldıramasa dahi, esasen öz yapısını bu âlemde zuhur ettirebilmenin mücadelesindedir. “Ben şuyum, ben buyum, ben böyleyim, şöyleyim” demek bile bir varoluş skalasında yer almışlığın, özün ortaya kendini koyma çabalarının bir göstergesi olarak değerlendirilir. Öz yapı içinde yer aldığı birimden, lütfedilenlerin durumuna, nefsin aman verip ıslah edilerek yol açmasına uygun olarak dışa akseder. Nefis ıslah edildikçe gerçek hâliyle ortaya çıkmakta olan öz yapının zuhurundaki saflık ve netlik ise birimin bedenini hakikatini aktaran bir ayna hâline getirir. Böylece tek olan o ilâhi hakikat, yeryüzüne birimin birimliği nispeti üzerinden nüzul eder ve yansır.

Tevhit inancı gereği baktığımız her noktada Cenâb-ı Hak’ı müşahede ettiğimizde, düşman algısı da silinmez mi? Böylece de tevhîdî anlayış yeryüzünde ülke sınırlarını, vatan toprağının kutsallığını anlamsız kılmaz mı?  Tevhit bildiğiniz üzere genel anlamı itibariyle birlemek demek. Yani yaratılmış her zerrede Cenâb-ı Hakk’ın izini bulup, yaratanın, donatanın Allah olduğu bilincine varmak ve ondan başka ilah yoktur diyip “lâ ilâhe illallah” ilmini hâle - tavra taşıma gayretine girişmek demek. Hâl bu olunca, yapan yaptıran elbet Hak bilinecek.  Cenâb-ı Hak, dilemese malumunuz yaprak dahi kımıldamaz. İnsan suresi 30. Âyet Allah buyurur ki “ Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Allah Alîmdir, Hakîmdir.” şüphesiz kendimize de çevremize de bu gözle bakmamız gerekir. Bununla birlikte içinde bulunduğumuz dünya âleminde öz yapının nefis ile perdelenişi –örtülüşü- söz konusudur.  Özdeki hakikat zerresi, nefis bertaraf edilmedikçe nefse çarparak dışa yansır ve birim oluştan açığa çıkanlar hangi seviyedeyse layık olduğu seviye ile eşlenir.  Mesela bir suç işledinizse cezayı çağırmış oluyorsunuz, başınıza geleceklere davetiye çıkartıyorsunuz. Ya da sizden bir güzelliğin zuhur etmesi isteniyorsa adeta kasırgalarla, tufanlarla mücadele edip içinizdeki güzelliğin tohumunu yeşertmeye uğraşırken kendinizi yakalıyorsunuz. Sistemin bu şekilde çalışması ise özün layıkıyla zuhuru için bir fırsat. Hadiseler hatta rüzgârın esmesi bile vesile olup özün üzerindeki nefsanî örtüyü yontuyor ve insanlığımız adına bir olgunluk skalasında kendimize ait yeri buluşa yöneliyoruz. Bu nokta müsaadenizle çok sevdiğim bir hikâyeye yer vermek isterim.  Adamın biri kendisine ait olmayan bir elma bahçesine girmiş, ağaçlardan birinin de tepesine çıkıp hem elmaları topluyor hem de afiyetle bir güzel yiyormuş. Bahçe Sahibi de bunu yakalayıvermiş ve “Ne yapıyorsun sen! Yaptığın işten utanmıyor musun!” diye adama bağırmış. Adam kendinden emin ve büyük bir sakinlik içinde “Yooo” demiş “Ben kötü bir şey yapmıyorum ki… Allah’ın elmasından yiyorum. Neticede bu elmayı da Allah yaratmadı mı?”  Bahçe Sahibi varmış gitmiş ve bir sopa alıp dönmüş, başlamış adama sopayı sallamaya. Canı yandıkça adam feryat figan, Bahçe Sahibine “Ne yapıyorsun?” diye gürlemiş. Bahçe Sahibinden cevap: “Sen nasıl ki Allah’ın elmasından yiyorsan, ben de Allah’ın sopasıyla sana bir güzel sopa çekiyorum. Neticede Allah dilemese bu sopa var olabilir miydi? Benim elimde bulunabilir miydi?”… Bu hikâye aracılığıyla bir kes daha görürüz ki madde âlemi denilen bu diyarda bir takım haklar, hukuklar olacak ve buna göre bir nizam teşekkül edecek ki bu nizama uygunluk nispetinde akla kara ortaya çıksın hatta birbirinden ayrışsın hakikat doğsun ve bir yükseliş ivmesi gerçekleşsin… Bu bilgiler ışığında sorumuza net bir cevap vermek noktasına gelirsek; öncelikle şunu bilmeliyiz ki tevhîdi anlayıştan bahsedebilmek için söz yetmez, bu anlayışa fonksiyon kazandırmak gerekir. Bu ise haktan hukuktan ayrılmadığımız, doğru yolda yürüdüğümüz, nefisimizin esiri olmadığımız nispette zuhur eder ve bir takım değerleri yerli yerine oturtmakla mümkün olur. Zîra elma aşıran adam örneğini düşününüz;  hem kul hakkı yiyeceksiniz hem nefsinizin sığlıklarını aştığınızı iddia edip Hakk’a teslimiyet yaşayacaksınız, nefsinizden arınıp Hakk’ın birliğinde yok olunduğunu ondan gayrinin silindiğini iddia edeceksiniz ama nefsinize takılıp düşeceksiniz yapıp ettiklerinizle sözleriniz desteklenmeyecek.  Böyle bir durumda hangi birliği idrakten bahsedilecek de o hayata taşınmış olacak ki! Oysa dünya, bir ispat diyârıdır. Tevhîdi anlayışın da hakikatine kavuşarak ispatı burada gerçekleşir.  Vatanın kutsallığı, ülke sınırları bilinci keza bir imtihan konusu olarak karşımıza çıkar. Hucurat suresi 13 Âyette Allah buyurur ki “… Ve örfler yoluyla tanışıp kaynaşasınız diye sizi milletlere boylara ayırdık. Hiç kuşkusuz Allah katında en seçkininiz sakınılması gerekenden en çok sakınanızdır. Allah her şeyi bilir her şeyden haberdardır.” Nahl suresi 93. Âyette Allah buyur ki “Allah dileseydi, elbette ki sizi bir tek ümmet yapardı. Ama O, dilediğini saptırıyor, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzluyor. Yapıp ettiklerinizden mutlaka sorgu-suale çekileceksiniz.” Peygamberimizin vatan sevgisini bildiren bir ifadesi de kaynaklarda şöyle geçer. Denilir ki Peygamber efendimiz Mekke’den ayrılırken Mekke’ye hitapla şöyle buyurdu: “Allah’ın yarattığı şeyler içinde en çok sevdiğim yer sensin. Eğer buranın halkı beni zorla çıkarmasaydı ben kendiliğimden çıkmazdım.” (Heysemi, Mecmau’z Zevaid, 3/283)… Hiç şüphesiz bizim için en büyük düşman nefsimizin azgınlıklarıdır. Gerek ruhun haddini bilmeyen nefse, gerek dıştan gelen hadsizliklere “dur” demesi ise bizlere “Hadsize had bildirmek öksüze kaftan giydirmeye benzer.” sözünü hatırlatır.   Dolayısıyla hangi alan üzerinden olursa olsun düşmanlıklarla mücadele selamete hizmettir. Verilen mücadelenin ise sinsice veya aşikâr nefsimizin azgınlıklarını beslememesi önemli bir kıstas olarak karşımızda belirir. Zîra mesele ne kendimize ne karşımızdakine zulmetmektir…  Mesele zulümden kurtulabilmek hem kendi haklarımızı- hukukumuzu korumak, hem karşımızdakinin hakkına hukukuna saygılı olup insanca yaşamanın önemini, lezzetini, zevkini hatırlamak ve hatırlatmak, bunun için de teşvik uyandırmaktır. O hâlde mücadelemizi veririz. Allah’ın lütfettikleriyle fiillerimizi işleriz.  Mücadelemiz, gayretlerimiz bile Allah’ın bizden açığa çıkarmayı dilediklerini anlatır. Ama biz Allah’ın bizim için ne murat ettiğini bilemeyiz ve daima Rabbim Allah bilinciyle gayret ile mükellefiz ve böylece kaderimizi yeşertiriz. Biz ne kadar saf gönüllü isek özümüzün  nefisten azat sesi o ölçüde net duyulur ve bizden de o kadar Hakk’ın muradına doğru alet oluş yansır. Nefsimize gömüldükçe doğruluktan uzak düşülür ve Hakk’ın muradından uzak; nefisle kaplanmış  fiiller ortaya çıkar. Bütün bunları gerçekleştirirken ise muhtelif isim ve sıfat zerreciklerini âleme taşırız ve yapıp ettiklerimizle başımıza geleceklere davetiye çıkarta çıkarta yaratılış tablosunda yer inşa ederiz. Allah şüphesiz Rabbül Âlemindir de. Yani âlemlerin idare edeni, terbiye edenidir. Aldığımız her nefeste de ilahi bir terbiyeden geçmekteyiz ve hep Rabbimizleyiz.  Yaratılmışın, Hak’tan azat bir varlığı söz konusu olmaz. O hâlde öz itibariyle bakıldığında yapan yaptıran Hak’tır. Meseleye bu şekilde yaklaşıldığında görülür ki Allah yarattığı tüm zerrelerden açığa çıkardıklarıyla yarattığı mülk âlemine dilediği ölçüde yansır. Rabbül Âlemin oluşuyla da ilahi bir terbiyeden geçirmekte olduğu birimi açar ve açtıkça da hakikatini birime yüklediği en saf hâliyle adeta bu âleme doğurtur. Bu noktada birimin durumunu izaha yönelik bir örnek verecek olursak; Bir bahçıvan makas tasarlamış ve yapmış olabilir ve onunla da çiçekleri budar ancak o makasın da unutmayalım kesme görevi vardır. Bir yaratılmış da Hakk’ın muradına alettir ama onun da işleme, taşıma, yansıtma görevi vardır. Bunun da olabilmesi için nefisle mücadele gerekir. Vatan anlayışı da her şeyde olduğu gibi bir sınav olarak ortaya çıkar yontar şekillendirir işleyişin zuhuru için vesile oluşturarak birime fonksiyonunu giydirir. Bu işleyişin ne kadar bilincinde olup gayretle doğru hareketler sergileyebilirsek birim olarak yaratılmışlığımız görevini o ölçüde yerine getirir, birimliğimizdeki öz yapı adeta nefsanî kabuğunu çatlatır ve Allah’ın Hicr suresi 29. Âyette buyurduğu, “ruhumdan ruh üfledim” dediği ve vücutta elçi kıldığı hakikat âleme yansır. Bu noktada artık bizim kendimizi Hak’tan azat bir varlık olarak niteleyişimiz de Hakk’ın varlığı karşısında silinmiştir. Yaratan Allah, donatan Allah…  Her yer her zerre Cenâb-ı Hakk’ın varlığında birlenir ve tevhîdi anlayışla iç içe olduğumuz gerçeği belirir. Bilgi şüphesiz çok kıymetlidir ancak bu noktaya altını çize çize söyleyelim ki söz ile değil fiille gelinir. Dolayısıyla vatan, düşman, huzur, barış gibi konular da her şeyde olduğu gibi hak ettiği değeri buldukça yolda ilerleme gerçekleşir. 

İman ne demek? Sözlük anlamı olarak inanmak, güvenmek, itimat etmek demek…  İman kelimesini muhtelif alanlarda kullanmak moda oldu galiba ama inanmak, güvenmek, itimat etmek ancak Allah’a ve onun bildirdiklerine olur.  Takdir edersiniz ki Allah’a iman etmişsek Allah’ın doğruluğundan, iyiyi, güzeli bildirdiğinden şüphe duymayız, onunla güç ve güvende olduğumuzu biliriz. İman etmekle Allah’a sığınırız, onunla anlam kazanırız ve onunla, bildirdikleriyle şekillenmeye başlar, şekillendikçe de kendimizi bulduğumuzu fark ederiz. Bu olabildiği ölçüde de görülür ki Allah’a iman etmiş olandan, imanının kuvveti nispetinde kötü huy zahir olmaz. Çünkü Allah kötülüğü buyurmaz. Bu sebeple de iman sahibi, kendisi Allah’a sığınıp güvende olduğu gibi kendisinden açığa çıkanlarla da başkaları için güvenilir olandır. Biz Müslümanlar iman sahibi olmakla basitçe ifadelendirecek olursak, Allah’a, Hazreti Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna yani peygambere peygamberlere, meleklere, kutsal kitaplara, ahrete, hayır ve şerrin kaza ve kaderin Allah’tan olduğuna iman etmekteyiz ve bu bilinçle Allah’a sığınır ve yollar aşmaya gayret ederiz.

Bir kimse hem güvenilir hem imansız olabilir mi? Bir kimse imansızlık iddiasında bulunsa dahi ondan güvenilirlik zahir oluyorsa, o kimse muhtemelen imanının farkında değil demektedir. Bir kimse hem güvenilmez hem imanlı olabilir mi? O kimse de güvenilmezliği sergileyip de imanlı olduğu iddiasında ise o da imanını hayata taşıyamamış, imanın anlamıyla bütünleşme yolunda adım atamamış demektir. Peki her vatan sever imanlı mıdır?  Olmayabilir. Ya imanlı oluşunun farkında değildir ya da kendince bir akıl yürütmüş ve vatansever olmayı tercih etmiş olabilir. Zîra, Allah bilincine kendini kapatarak veya bunun daha da ötesi nefsini ilah edinmeyi tercih ederek yaşanlar doğaldır her zaman, her devirde bulunacaktır ve onların pek çoğu çıkarlarına uygun düşerse vatanı kolayca satmayı da düşünebilirler. Çünkü nefislerine teslimiyet hâlindedirler. Ancak bugün vatanını satan, yarın ailesini, kendini pazara çıkartır, kendine şu dünya üzerinde insanca yaşayabileceği bir yer dahi bulamaz.  Bunu yaşamak istemeyen de akıl gereği vatanseverliği tercih edebilir.  Allah muhabbeti ve korkusu bilenden taşan vatan sevgisinden ise, her şeyin başında imanla şahlanan muhabbet, dürüstlük ve cesaret yansır. Değerlerinin bilincinde olan seven, sayan, hak, hukuk gözeten imansızlık basamaklarında yer aldığı iddiasında bulunsa dahi onun içinde bulunduğu hâl, imana dair bir davettir. Dolayısıyla iman veya imansızlık muhtelif şekillerde dışa yansısa da neticede bir gönül hadisesidir. Bu noktada zihnimizde bulundurmamız da gereken önemli bir husus var. Allah Fatır suresi 8 Âyette şöyle buyurur: “... Doğrusu şu: Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya ve güzele kılavuzlar. O hâlde canın onlar için üzüntülere dalmasın. Hiç kuşkusuz, Allah onların ürettiklerini/ortaya koydukları oyunları çok iyi bilmektedir.”

Yukarıda anlatılan anıya baktığımızda erin tutumu acaba bize tasavvufta bir mertebeyi çağrıştırmıyor mu? Mesela bu mertebede bir tokat yenildiğinde hiç cevap verilmiyor hatta kim bu tokadı atan diye dönüp bakılmıyor bile... Tasavvuf hayatın geneline hitap etmez mi? İyi ama hadi şahıs bu anlayışı hayatına uyarlamaya çalıştı diyelim askere, vatan, savaş, ordu gibi kavramlara bu anlayış nasıl uyarlanabilir?
Tasavvufî anlayışta “şeriat, tarikat, marifet ve hakikat” isimleri altında dört idrak kapısı mevcuttur. Tokat örneği üzerinden ilerlersek bu kapılardan ilki olan şeriat kapısında tokata tokatla karşılık verilmesi doğaldır çünkü esas olan kısasa kısastır. Yapan, eden aynısıyla cevabını bulur. Allah, Nahl suresi 126-127-128. Âyette buyurur ki: “Eğer ceza ile karşılık verecek olursanız, ancak size yapılan cezanın misli ile cezalandırınız. Şayet sabrederseniz, andolsun ki bu sabredenler için elbette daha hayırlıdır. Sabret! Senin sabrın da Allah’ın yardımıyladır. Onlar için tasalanma! Kurmakta oldukları tuzaklar yüzünden de telaşlanma! Hiç kuşkusuz Allah sakınanlar ve güzel düşünüp güzel iş yapanlarla beraberdir.” İkinci kapı olan tarikat anlayışına gelirsek; burada da tokat yiyen uğradığı hareketi kendisine yapılmış olan bir kötülük olarak algılar ancak kötülüğe iyilikle cevap verme yolunu seçer. Zîra onun artık tarikat kapısında Hak tahsiline kendini adamış, talibin manevî eğitimiyle ilgilenen ona Hakk’ı tahsil ettiren bir hocası vardır.  Eğitimine, terbiyesine teslim olduğu o hoca kısasa kısas anlayışındaki derinlikleri keşfettirir.   Şüphesiz Allah, gafurdur, affedicidir, müddet vericidir, kusurlarımıza rağmen bize dost elini uzatandır. Bu yapı örnek alınır. Böylece terbiye sürecine teslim olan, tokat tokatla cevaplandırılabilecekken kötülüğü iyilikle yola getirilmeye çalışır. Kötülüğe iyilikle karşılık vermenin; sabır, anlayış, hoşgörü, öfke kontrolü gibi kişiye bir takım manevî gelişimine katkı sağlayacak kazanımları da vardır. Bunun Allah için yapılması ise Hak muhabbetinde yol aldırır. Üçüncü idrak kapısı olan marifete de gelirsek; bu arada üçüncü ve dördüncü kapıları birbirleri arasında yer değiştirilerek sınıflandıranlar vardır. Bunu da belirtmeden geçmeyelim ancak dilerseniz biz üçüncü kapıyı marifet olarak niteleyelim ve öncelikle bu nokta üzerinden yürüyelim. Marifet kapısında, tokat yiyen artık iyinin de kötünün de Yaradan’dan geldiğinin bilincindedir.  Allah’a inanmış, ona sığınmış, güvenmiş. Şüphesiz Allah, her şeyin en doğrusunu bilir, kişi artık bu idrakte.  Dolayısıyla marifet kapısının yolcusu yediği o tokatta hayır görür hatta tokatı, Cenâb-ı Hakk’ın lütfü kabul edip onu Allah’a yakınlaştıran arındıran bir aracı -bir vesile- olarak değerlendirir ancak bu marifeti bana kim ulaştırdı diye dönüp bakar. Hatta fiili sergileyene teşekkür eder. Bir üst basamağa çıktığımızda ise artık karşımızda hakikat kapısı vardır ve bu idrak seviyesine varan iyinin, kötünün, her şeyin tek sahibinin Yaradan olduğunu bilmekten öte tokatı atana dönüp bakmaz yani aracıyı görmez. “Rabbimin iltifatıdır” diyip sırat-ı müstakim üzere hayat yolculuğuna devam eder.  Bu idrak seviyesinde olan bir kimse için her yer, her zerre, her hadise Hak kesilmiştir. Kendi varlığında da bir mevcudiyet göremez, muratları Hakk’ın muradında erimiş ve beden varlığı Hakk’ın muradına alet kesilmiştir…  Marifet ve hakikat kapılarını yer değiştirerek de bakarsak; yani önce hakikat kapısı gelir dersek;  marifet anlayışı da “Bana bu marifeti kim ulaştırdı” diyip dönüp bakma noktasından bir ileri boyuta taşınır.  Zîra hakikat kapısından sonra varılan marifet durağında fiillerden taşanlarda marifetin zirvelerinden güzellikler seyran edilir. Bu da miraçtan “ümmetim” diyerek dönen Hazreti Peygamberin (s.a.v.) hâlinden hissedar oluşu bildirmektedir. Dolayısıyla hakikat kapısını idrakte mahir olanlar kendilerinden aşikâr kılınan marifetle, biz uyanalım diye çabalarlar ve onlar gerçek marifet ehlidirler… İçinde bulunulan her bir insanlık seviyesi üzerinden söylersek (hırlıda, hırsızda, arlıda, arsızda) bu dört idrak kapısı da aktif hâlde bulunur. Zîra bütün idrak ufukları her birimizde az veya çok, örtülü veya açık hâlde vardır. Yoksa biz bunlar hakkında düşünemeyiz, idrak çabası dahi sergileyemeyiz. Biz geliştikçe bu kapılar aralanır, biz köreldikçe bu kapılar kapanır. Öte yandan takdir edersiniz ki ilkokul birinci sınıfta öğrenilen mesela toplama, çıkarma vs. sadece ilkokul birinci sınıfa ait bir bilgi olarak da kalmaz. Hele bir de mühendissek ilkokul birinci sınıf bilgisini bile yerli yerinde kullanmak zorundayız.  Kendimizi yeryüzü toprağında inşa ederken de bu böyledir.  Elimizdeki her türlü bilgiyi -idrak seviyesini- yerli yerinde kullanmamız insanlığımızın icabıdır. Her değer yerini buldukça kemal mertebesi de insanoğlundan taşmaya başlar. Kamil insan, hakikat kapısını aralamakta mahir olduğu için nasıl ki ondan yansıyan marifet mânâsına koşuyorsa bu aralanıştan şeriat ve tarikat kapıları da nasibini alarak nur saçar ve mânâlarına koşar.  Tasavvuftaki bu yapıyı göz önünde bulundurunca, yukarıda anlatın er bu yapıdan ne kadar nasiplenmiştir bu konu hakkında pek bir şey söyleyemeyeceğim ancak o yaşlıya el kaldırabilecekken durdu. Onu, basit bir hareketle kavga ânında veya daha sonra yıkabilecekken dokunmadı. Bagajı çalmış olsaydı da ortalık yerde her hâlde onunla yan yana durup da beklemezdi. Kim bilir ne düşünceler vardı aklında.  Kim bilir, ne yürek yangınlarıyla oradaydı da bu kadar dalgındı!... Ve o edebini bozmadı, sınandı ve sınandıkça asker üniformasının ardından o edep ile parladı, olayı önemsemez gözüktü, yaşlıya saygı duyarak ama başı dik, vakarından hiçbir ödün vermeden aleyhinde gelişebilecek bir yapıyı da sıfırladı, lafı dahi ayağa düşürmedi ve orada çok da takdir topladı. Askeri açıdan nasıl değerlendirilir bilemem ben halkım ama bana göre bu değerler sınavından başarıyla çıkmak değildi de neydi?... Tasavvuf hayatın her alanıyla ilgili, dolayısıyla da tasavvufun konularından biri olan bu dört kapı idraki de alan ne olursa olsun –vatan, asker vs- orada kendine yer bulur. Zîra sizin de çok iyi bildiğiniz gibi kimse zevk için ya da spor olsun diye savaşmıyor ya da hiçbir ülke durduk yerde ordu teşekkül ettirmiyor. Bütün bunların esas amacı korunabilmek, yaşayabilmek dolayısıyla da barışa huzura hizmet. Üstelik savaş illa topla tüfekle de olmuyor. İnsanın kendiyle –nefsiyle- olan savaşı da ortada ve özellikle tekrar tekrar altını çizmek gerekir ki tasavvufun konusu birey. Bilhassa yukarıda anlatılmaya çalışılan dört idrak kapısı noktasından da bakarsak tasavvuf kültürü, bireye hayatında nerede, niçin kükremek gerek, nerede ileri, nerede geri durmak gerek buna yönelik önemli ölçüler kazandırır. Bununla birlikte toplumsal teşekküller bireylerden oluştuğu için tasavvufî anlayışla hemhal olanların hâlini toplumsal teşekküllere yansıtması söz konusudur. Temelde alınan eğitimde  -konumuz tasavvuf olduğu için tasavvufî terbiye üzerinden söyleyelim-  bir deformasyon varsa zaten bunun yansıyamayacağı yozlaştıramayacağı hiçbir alan düşünülemez. Bireyin doğru ölçülerle bezeli olması ise içinde yer aldığı toplumsal teşekkülü de güzelleştirir, sağlamlaştırır. Hep söylediğimiz gibi tasavvuf en büyük düşman olarak nefsin azgınlıklarını kabul eder, dolayısıyla mesele bireyin içsel yolculuğunda ona ışık tutabilmektir. O hâlde düşman algısına gözü kapalı bakmak tasavvufun zaten temelde doğasına aykırıdır. Tasavvuf; nefisimizle verilen mücadelenin neticesi insanlığımızın şekillenişine yönelik adeta bir sanattır. Kişi nefsinin azgınlıklarıyla mücadele edip onu dizginleyebilmenin yolunu aramakla sadece kendisine olan değil ailesine, vatanına, dünyaya olan saygısını da sorumluluğunu da ortaya koyar. Nerede, niçin, nasıl davranmasını bilmeyenin kendine hayrı yoktur ki vatanına milletine hayrı olsun. Doğru bir tasavvuf anlayışıyla doğru hemhal oluşlar doğru insanı ortaya çıkartır, mevzuu tersten de okursanız tasavvuf adı altında yozlaşmışlık ise felaketi yaşatır. 

“Ordu Peygamber Ocağıdır” diye niçin denilmekte? 
Dilerseniz konumuz çerçevesinde son olarak da bu soruya cevap verelim. Geçmişte işlemeye çalıştığımız bilgileri hatırlarsak; yeryüzünde yaratılmışların en yücesi insan, insanın yücesi peygamberler, peygamberlerin yücesi Hazreti Muhammed (s.a.v.) Hazreti Muhammed (s.a.v.) son peygamber (Ahzab suresi 40. Âyet) ve dolayısıyla onunla bildirilenleri bir üst noktaya taşıyabilecek olan yok. Zîra başka bir peygamber gelmeyecek. O yaratılmışlık için Allah’ın bildirmek istediklerinin bütününü temsil ediyor. O yaratılan ilk nur ve âlem o nurdaki güzelliğin aşkına ve o nurun mülk âleminde zuhuruna zemin. Bu bilgiyi hatırlayınca insan, doğa, taş, toprak hatta bizim Aksaray’ın kavakları bile başka bir anlam kazanıyor. Peygamber mirası olarak kabul ediliyor ve öncelikle hayatı, dünyayı, taşı toprağı korumakla peygambere inşallah hizmet edilmiş olunuyor…  İslamiyet son din ve Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile âleme akıp geliyor.  Biz de geneli itibariyle Müslüman bir milletiz.   İslamiyet ise bütün dinleri kapsayarak onların üzerinde yükseliyor. Müslüman olmak İseviyeti de Museviyeti de bütün inançları da kucaklıyor. Dolayısıyla vatan toprağımızı da korumak; başta İslamiyet’i, İslamiyet çatısı altında da bütün dinleri korumak anlamı taşıyor.  Bu sebeple de yapılan bütün ibadetlerden vatan toprağını koruyanlar, vatanına milletine sahip çıkanlar bana göre de hissedar… Bu vatan bizim imanımızı yaşadığımız alan. O hâlde vatanımızı korumak aynı zaman da Kur-an’ı Kerim’le bildirileri korumak ve ibadetlerimizi, ezanımızı korumak, değerlerimizi, örflerimizi, adetlerimizi, kültürel zenginliklerimizi korumak.  Bu bilgiler ışığında baktığınızda da elbet her bir vatansever, her bir vatan toprağını koruyan peygamber ocağının evladı… Hadis kaynaklarında (Buhari, Müslim…) geçtiği üzere Peygamberimiz “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur” diye buyurur. Bu vatan toprakları, peygamberimizin iltifatını almıştır. Allah, inşallah her birimizi bu iltifata lâyık etsin. Allah birliğimizi, beraberliğimizi bozmasın,  bozmak isteyenlere de fırsat vermesin.
*
Bu sayımızdaki yazımızı nihayete erdirirken gördüğünüz üzere küçük bir hadiseden yola çıktık, vatan, asker, millet ve değerlerimiz diyip tasavvufî çerçevede meseleye bakmaya çalıştık.  Doğrusu vatansever olmayan bir kişi dahi düşünemem ama günümüzde değerlerimize cephe almanın bir maharetmiş gibi pompalanışını istemeyerek de olsa gözlemleyebiliyorum. Bu bazı çürüklerin vatan sevdasını etkiler mi, doğrusu buna tarih cevap veriyor bu noktada artık ben cevap vermek istemem. Bununla birlikte vatan anlayışımız ne kimsenin tekelinde ne de siyasetin elinde. Vatan, bütün bu yapılarda temel nokta olsa da netice itibariyle bunların üzerinde… Vatan anlayışını ırkçılığa hapsedenlerin de olduğu muhakkak, “İslamiyet İslamiyet” diyip de adlarını İslamiyet’le yan yana anmak istemediğimiz grupların olduğu da. O zaman bir birey olarak silkelenip biraz daha şuurlu mevzua bakmak gerekmez mi acaba? Değerlerimizin, kimliğimizin farkında olmak, birliğin beraberliğin önemini idrakle, doğru olduğunun fetvasını kendini kandırmayan vicdanımızdan aldığımız, gönlümüzle, aklımızla onadığımız hareketler sergilemek gerekmez mi? Hiç şüphe yok bu vatan elin değil, bizim.

İLETİŞİM BİLGİLERİ:    Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi    -   Türk Kültür ve Sanat Derneği-/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı