GÜLMİSAL GÜRSOY
İNANMAK İSTİYORUM (Kadem 8)

Bir Kültürün Işığında; İnanç ve İnançsızlık Problemlerine Tasavvufî Bakış Hakkında Birkaç Söz.
İnanmak İstiyorum


“Eşim önce okul arkadaşımdı sonra hayat arkadaşım oldu. Üniversite biter bitmez evlendik. Evliliğimizin ilk yıllarında doğrusu çok mutluyduk. Zaten evlendikten kısa bir zaman sonra ikizlerimiz dünyaya gelmiş ve mutluluğumuz bir kat daha artmıştı. Gerçi bebeklerin erken gelişi bazılarını şaşırtmış hatta kızmasına sebep olmuş bazılarını ise kahkahalarla güldürmüştü ama bunların hiçbirinin bizim için önemi yoktu. Biz birbirimizi seviyorduk bu da fazlasıyla yetiyordu.  Ancak ne var ki bütün çabalarıma rağmen bu hâl beklendiği gibi gidemedi.  Günler ayları izledikçe, seneler birbiri ardına geçtikçe eşim bana, çocuklara, evimize, düzenimize ilgi göstermez oldu. O, sıklıkla arkadaşlarıyla birlikte dışarıda olmayı tercih ediyordu. Bu dışarıda oluşların ardı arkası hiç kesilmedi. Bana her yaklaştığımda ise “Sen benim nefsimsin.” diyordu. Onun gözünde -şaka yapmıyorum- bir tabak mantıdan farksızdım. Bunu hissedebiliyordum. Ha yemek yiyor ha bana dokunuyordu, ikisi arasında fark yoktu. Oysa bir tabak mantıyla aynı kefeye konulmak hangi insan evladının hoşuna giderdi. Ben, o ve çocuklar için işimi ikinci plana attım. Kariyer heveslerimi bir kenara bırakıp ömrümü eşime ve çocuklarıma adadım. Ailemin şerefine en ufacık bir leke düşürmedim. Bu durum da ben bu ilgisizliği hatta belki de bu aldatılışı hak edecek ne yapmış olabilirim? Bu düşünceler içersinde kıvranırken bir akşam ağabeyim geldi. Problemlerimin farkındaydı. Eşimle görüşmek istedi. Eşim evde ne gezer. O her zamanki gibi arkadaşlarıyla birlikte kim bilir hangi âlemde. Ağabeyim sağ olsun, onu aradı buldu. Eve getirdi. Hep birlikte konuşmaya çalıştık. Eşim ısrarla “Hayatımda başka bir kadın yok.” diyordu. Ancak ilginçtir;      -sanırım beni kızdırmak için olsa gerek- tasavvuftan bahsediyor üstüne basa basa da “Ben bir hiçim.” diyip duruyordu. Ne olmuştu buna böyle! Yoksa…  Ağabeyim biraz daha sıkıştırınca mesele anlaşıldı. Zîra eşimin sözlerinin ardında tasavvufun izini bulmakla kalmadık bir hacı- hocanın varlığını da hissetmiştik. Anlaşılan bu hacı-hocanın etrafına toplaşmış bir gurup vardı ve eşim de sıklıkla onların arasına katılmaktaydı.  Meseleyi öğrenince ağabeyimin rahatladığını gördüm fakat ben ağabeyimin de tavrına anlam veremeyerek daha da delirmek üzereydim.  Zîra hacı-hoca konulara asla sıcak bakmaz, asla hoş karşılamazdım. Ağabeyim, derin bir “oh” çekerek arkasına yaslandı ve sonra bana dönüp “korkma” dedi “kumarı yok, içkisi yok, başka kadın derdi yok, olsa olsa bunlar toplanıp “hu” çekiyorlardır. Bırak çeksinler. Hatta sen de git. Eşinin yanında ol.” Ağabeyim nasıl böyle konuşuyordu hakikaten anlamak çok zordu. O benim inancımın bile olmadığını bilirdi. Zîra Allah ve inanç konularında okumadığım kitap kalmamıştı. Fakat içlerinden bir tanesi bile beni doyurmamış, sorularıma cevaplar verip tatmin edememişti. Bu sebeple “Allah” hakkında okumayı da düşünmeyi de hatta inanma ihtiyacını sorgulamayı da kesmiştim. Bu durumu da sadece ağabeyim değil eşim de biliyordu… Şimdi eşimin arkadaş çevresine katılıp da yapmacık mı davranmalıydım? Bu mu bekleniyordu benden? Ağabeyim bazen gerçekten saçmalıyordu. Kendimi kontrol edemedim. Sevdiğim adam karşımda un ufak olacaktı. Bunu biliyordum çünkü biz tasavvuf başlığı altında bir filmi uzun yıllar önce ailemizin bazı fertlerinin şahsında seyretmiş ve onların akıbetlerini de hep birlikte görmüştük.  Şimdi bile bile din afyonunu çekmekte olan kocama  “Aman ne kadar iyi yapıyorsun devam et” mi denilmeliydi? Kocamı anlayamadığım gibi ağabeyimi de anlayamıyorum. Üstelik din, din diyorlar din bireye, birey dahi olamamış adamlardan beklenecek olan şey ne? Bu insanlarla birlikte olmaktan kocam nasıl keyif alabilir, kabullenemiyorum.  Bilerek, isteyerek ben inançsız olmayı seçtim.  İnanmak şayet afyon yutmak demek ise zaten yuh olsun bu âleme. Bir kocamı kurban etmedikleri eksikti. O da oldu artık gerisine ne diyeyim. Aman, aman bu sözlerimi duyup da sanmayın ki eşim için mücadeleden vazgeçeceğim.  Ben kocamı seviyorum. Evlatlarımız var, ayrılmayı hiç düşünmüyorum. O, bir gün gerçeği görecek ve en azından inanç sahibi olmanın aileyi terk, eşten çocuklardan düzenden uzaklaşmak veya uzaklaştırılmak demek olup olmadığını çözecek. Belki de o gün çözdüğü inanç bilmecesini benim de çözebilmem için yardım edecek ve o zaman belki de hep birlikte göreceğiz ki gerçekten bir melekler şehri var ve biz orada gönlümüz sükunete kavuşmuş bir halde mutluluk içinde yaşıyoruz. Zîra kocamı böylesi bir saçmalığa iten sadece ve sadece bu hâle özlem, bunu biliyorum”

YORUM
Tasavvuf, şüphesiz yukarıda hanım kahramanın çizdiği tablo olmasa gerek. Köşemizde her zaman yapmaya çalıştığımız gibi, konuyu büyütece alırsak bütün kahramanlarımızın özetle inanç açlığı içinde olduğunu bile söyleyebiliriz. Zîra inancı?! peşinde koşmakta olan kocasına kızmış kadın karakterinde dahi bu hâl hakim. Üstelik bir başka gerçek var ki; insanların pek çoğu hatta insanlık,  inanabilirliğe karşı dâimî ikilem içinde. Takdir edersiniz ki;  ya her neresi olursa olsun inanç açlığımızı tatmin edebilmek için koşuyor ya da gördüklerimiz duyduklarımız yüzünden bir kenara sinip inanabilirliğimize doğru istikamet kazandırmaktan kaçınıyoruz.  Bu gerçek ışığında dilerseniz yukarıdaki ifadeyi temel alarak,  inanç ve inançsızlık problemleri üzerinde biraz düşünelim ve tasavvuf kültürünün konuya bakışı hakkında hep birlikte küçük bir değerlendirme yapmaya çalışalım.


Önce inançsızlık hakkındaki muhtelif tespitler: Deniliyor ki; inanma eyleminin gerçekleşebilmesi,    -inanç sahibi olabilmek- için insanoğlu ilk adım olarak beş duyusunu kullanmak istiyor ve beş duyusuyla inanma kavramını yokluyor.  Yenilir mi? İçilir mi? Ekşi mi? Tatlı mı? Kokar mı? Sokar mı? Ona dokunabilir miyiz? Elle tutup gözle görebilir miyiz? Sesini işitebilir miyiz?… Hatta ondan bir menfaat umabilir miyiz?..  Bu sorulara cevap yoksa ya da cevap belirsizse karşısındaki soyut bir kavram dahi olsa insanoğlu onu yok kabul edebiliyor. Genelde inanç problemleri yaşayanların sıkıntısı, bu noktadan kaynaklanmakta.


Bu bağlamda bir diğer husus: İnanmak, bildiğiniz üzere gelenek ve görenekle ilişkilendiriliyor.  İnanç örnekleri seyreden çocuğun sorgusuz sualsiz gördüğünü tatbike kalkışması ise inanç kavramının çoğu kez bilinç dışı olarak kabul edildiğine gösterge sayılıyor. İnanç, bir öğrenilmişlik hatta çoğu kez de bir taklit ifadesi olarak yorumlanabiliyor. Öte yandan “Allah” kavramını kişinin kendi yarattığına inanlar da var. Yani; insanın, kavramı zihninde oluşturduğunu sonra da kendi yalanına kendi inandığını söyleyenler de var. Feleğin sillesini yiyip hiçbir şeye inanamaz duruma gelmiş olanlar veya karşıyız karşı moduyla yaşayıp inançsızlıklarını bu noktaya dayandıranlar da dikkat çekmekte. Özetle bütün bunlar inançsızlığı ve inançsızlığın dayandığı temelleri anlatıyor ancak tasavvuf kültürü ışığında meseleye baktığımızda inançsızlık farklı bir hâle bürünüyor.


Tasavvufta inançsızlık; Bildiğiniz üzere tasavvufta inançsızlık,  inancın alt sevisi olarak yorumlanır. Yani; inançsızlığa seviye kazandırırsanız inanç sahibi olunan noktalara ulaşabilirsiniz. Bu noktalara da seviye kaybettirseniz inançsızlığa düşebilirsiniz. Bu durumda inançsız kişi, kendini teşhis edemese ve inanç skalasının aşağılarında kalsa dahî inanç sahibinin gözünde onu da yaratan Allah olduğuna göre saygıyı hak eder. Bu fikrî yapı; inançsızlığı hatta yukarıda yer alan pek çoğumuz için aykırı görünen görüşlerin ulu orta konuşulmasını, yayma gayretlerine girişilmesini, saygısızlık boyutunda ifade edilmesini dahi hoş görebilir ve hoş görülmesini de öğütleyebilir.  Zîra tasavvuf kültürüne es kaza deyip de geçmiş olanların dahî kavgacı, baskıcı olmak şöyle dursun saygılı ve latif olduğuna şahitlik edebiliyoruz. Tavırlarından halim selimliğin ne demek olduğunu öğrenebiliyoruz. Ancak, durum bu olmasına rağmen tasavvuf kültürü takdir edersiniz ki imansızlık noktasından başlamaz. Demek ki tasavvuf kültürünün inançsızlığa saygı duyuyor olması demek o olması demek değildir.


İmansız tasavvuf olmaz; Önce Allah inancınız olacak sonra bir dinin mensubuysanız tasavvuf kültürüyle bir yakınlık kurabilirsiniz. Yani dinsiz bir adamın tasavvuf kültürü ile ünsiyeti o kişi için verimli değildir. Tasavvuf ona hitap etmez.  Konumuz olan İslam tasavvufu açısından ise meseleye baktığımızda Allah’a iman ettiğimiz gibi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Onun kulu ve elçisi olduğuna da iman ederiz ancak bu da yeterli değildir. Bu idrak seviyesine tutunarak imanın şartları bütünüyle benimsenir ve İslam’ın da şartlarını yerine layıkıyla getirebilme çabasının ardından İslam tasavvuf kültürü yükselir. Bu durumda görülür ki tasavvuf; bir akım, bir moda, bir popüler kültür malzemesi ya da başlı başına bir din değildir.


Tasavvufun konusu; Tasavvuf her şeyin başında kendimizi ilah seviyesine yerleştirişimizin sonunu getirir. İnsana, “Allah yok da sen mi varsın?” dedirtir. Tasavvuf kültürü bunu yaparken “Lâ ilâhe illallah” ilmini öğretendir. “İlah yok. Yalnız Allah.” Bu ilim, Hz. Muhammed’den (s.a.v.) yansıyan hakikati hayatımıza taşıdıkça, taşımakla da yetinmeyip tatbik edebildikçe bizi insanlaştırır.  Neden Hz. Muhammed’e (s.a.v.) göre şekilleniş? Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v.) Allah’ın habîbi ve muhatabıdır. Dolayısıyla insanlığın temsilcisi, peygamberliğin zirvesidir. Ondan yansıyanla şekillenme gayreti Hakk’ın arzusuna uygun hâle gelebilmenin gayretidir.  Bu hâle gelmek için girişilen gayret, insana “lâ fâile illallah, lâ mevcude illallah” da dedirtir. Çünkü bu ilim gösterir ki; Allah yaratandır, yapan, edendir, mevcut da fâil de O’dur. O dilemez ise ne yaprak kımıldar ne de yaprak, yaprak olur. Dolayısıyla da inanç kişiyi bu noktaya taşıyabilmeli ve bu noktanın temsilcisi kılabilmelidir.


Erdemlerin kaynağı; İnançsız insan, erdemlere küstür. İlgilenmez, tatbiki ile de hiç uğraşmaz.  Erdem sahibi olmayı makbul saymak ve bu yolda gayret göstermek ise kendisinin farkında olmasa da ancak inanç sahibinin kârıdır. Neden? Erdemlerin kaynağı Cenâb-ı Hak’tır. Erdemlilikte seyredilen güzellik, Hakk’ın nuruna özlemdir. Bu tip kişiler, gayret kemerini kuşandıkça hayvani sıfatlarından kurtulmak ister. Bu hâl de onları, bilinçli veya bilinçsiz Hakk’a yaklaştırır. Durum bu olunca da kişinin ufku değişir ve değer yargıları gelişir. Nitekim yukarıdaki ifadeye bakacak olursak inancı olmadığını iddia eden hanımın aynı zamanda bir takım erdemlerin sahibi olduğunu da fark ederiz.  Zîra sorumluluğunu bilmek, muhabbet duyabilmek,  sevdiğinin yanında olup ona doğruyu –bize doğru veya eğri gelsin- göstermeye çalışmak önemli birer erdemdir.  Araştırmalar yapmak, kitaplar karıştırmak, tatmin olmamak hatta küsmek de bir arayış ifadesidir. Hak verirsiniz ki; meseleye ilgi duymayan o mesele üzerinde niye yoğunlaşsın hatta feryada kalkışsın, satır aralarındaki “inanmak istiyorum.” nidalarıyla ortalığı inletsin?  Maalesef bu hanımın durumunda olan o kadar çok kişi var ki. O çok savunduğu erdemlerin kaynağını isimlendiremeyen, inancını yaşıyor olduğunu halde bir türlü bunu fark edemeyen.

İnanç ve Sorumluluklar; “İnanıyorum” demekle iş bitmez. Zîra inanmak; eşi, dostu terk edip sorumluluklardan kaçmayı mı gerektirir yoksa sorumluluklar yerine getirildikçe mi inanç kendine tatbik alanı bulur? En başta bu sorunun hem sözel hem de fiilî olarak doğru cevaplanması gerekir. Yanlış cevap, insanı nefisine mahkum eder ve inancı yaşamakla ortaya çıkacak bütün güzelliklerin silinmesine sebep olur.  Zîra inanç, sorumluluklara sırt çevirtiyor hatta küstürüyorsa maalesef nefse yenilmiştir ve doğal olarak artık uyuşturucu müptelası gibi inanç adının altına gizlenen kendinden geçmiş nefsaniyet, tatmin olabilmek için çırpınacaktır. Nefisin sadece maddi tutkuları da yoktur. Mânevi hazlar da nefsin bencilikleriyle kaynaşıp hayvansal bir tutkuya dönüşebilir. O halde inançsızlık kadar önemli bir diğer husus; inanç kavramının içinin boşaltılmasıdır. Üstelik hiçbir dini anlayış, tasavvufî yorumlayış,  sorumluluklarını terk et demez. Tam tersine bakılan her noktada Cenâb-ı Hakk’ın nurunu bulmak gerek diyen tasavvuf – kuşkusuz dîni bir referansla-; eşe, evlada, anaya, babaya… bu hakikatin ışığında yaklaşmak gerek der. Bu ise sorumluluğun kula değil Allah’a olduğunun bir göstergesidir. 

Hem “eşref-i mahlukat” hem de “hiç” oluş; Kahramanımız olan hanımın ifadesinde geçtiği üzere; inanç sahibi olmak, bireyselliği bitirmez. Elbette ki din bireye. Birey ortada yoksa dinin muhatabı kim? Dinin özünü hâl hâline getirmenin çabasını anlatan tasavvuf kültürünün konusu ne? Tasavvuf kültürü meseleyi açarken “Varılacak nokta ötelerde değil insanın kendinde, derununda.” der. Bu da bize bir kez daha gösterir ki;  bireyselliğimizi batırırsak -moda tabirle “hiçliğimizi” yanlış anlamlandırırsak- ortada ne yol kalır, ne yolcu ne de biz. Bu hakikat ışığında müsaadenizle biraz da “hiçlik” kavramını büyütece alalım.  Zîra yukarıdaki ifadede yer alan sorunun biraz da sebebinin “hiçlik” kavramının yanlış anlaşılması olduğu ortada. Söze isterseniz insanın “eşref-i mahlukat” oluşundan başlayalım.    Bu ne demektir? Bu şu anlama gelir ki; insan mahlukatın içinde yüce olan, şerefli kılınandır. Dolayısıyla da diğer yaratılmışlara oranla daha zengin isim ve sıfat zerrecikleriyle donatılmıştır. Bu isimler, sıfatlar ortaya çıktıkça asıl hâllerine kavuşmak ister ve insana kim olduğunu fısıldayıp onu vahdet noktasına çekmek için çabalar.  Hep daha iyiye, daha güzele özlem bu hâlin işaretidir. Vahdet noktasını idrak seviyesi üzerinden, meseleye baktığımızda ise bakılan her nokta –bakan nokta da dahil- Hak kesilir. Hâl bu olunca, kişi kendine “varım” diyemez. Yani; var sandığı varlığı, sahibinde silinir, yok olur gider. Bu algı seviyesi kişiyi hiçlik noktasına iter. Çünkü var olan tek gerçek vardır o da yalnız Allah’tır. (O tektir. Yaradandır. Ondan başka olmadığına göre O kendinden var ederek yaratmıştır. Yarattığı her zerreden de O’nun nuru yansır. Şüphesiz eşref-i mahlukat oluştan da yansıyan O’dur ve O’nun nurudur.) Algı seviyesi âlemlerden süzülerek mülk âlemine düştükçe hakikat, âlemin özelliklerine uygun olarak örtülür.  Bu durumda ete kemiğe bürünmüşlük de, vahdet idrakinden farklı bir algı boyutunun ifadesi olur. Artık Hakk’ın varlığında bir hiç olduğumuzu bildiğimiz gibi yeryüzünde Allah’ın halife kıldığı varlık (1) olduğumuzu bilmemiz ve böylesi bir hâle layık olabilmenin mücadelesini vermek için nefisimizle savaşmanız gerekir. Bu durumda elbette ki çark başa döner. Nefsimizle savaşmanın neticesi; öze seyrandır. Öz aşikar oldukça hakikate ayna olunduğu keşfedilir. Bu da hiçliği idrak ve eşref-i mahlukatlığın zuhuru demektir. Ancak bunun olabilmesi için dünya hayatında insanoğlu sürekli sınanır ve karşılaştığı sorulara doğru cevaplar verdikçe yollar aşar. O halde insanoğluna yakışan “Ben bir hiçim” değip de neyin karşısında hiç olduğunu idrak edememek değil insanlığının hakkını vererek yollar aşmaktır. Aksi hüsrandır, maddi - mânevi facia yaratır.


Kâmil karşısındaki “hiçlik”, “eşref-i mahlukat” oluşu zedelemiyor mu? Tasavvuf kültüründe kâmil vasıflı bir mürşidin –pîrin- karşısında müridin hiç olduğunu idrak etmesi gerekir ki mürşidinden beslenebilsin. Zîra  “Ben biliyorum diyene ne söylenir, bilmiyorum diyen öğrenir.” Öte yandan bildiğiniz üzere kâmil vasıflı olmak demek; nefis kirine değmeden hakikate ayna kesilmek demektir. Yani; nefis aradan çekilince öz aşikâr olur. Öz ise Allah’ın “ruhumdan ruh üfledim” (2) dediği hakikatidir. Tek hakikat vardır o da Cenâb-ı Allah’tır. Nefis aradan çekilince bu hakikate beden aynadır. Bu aynada kendini seyreden mürid, kendindeki kusurları düzeltir ve derinlik kazanır, imanı zevk edinir. Bu adeta yeniden şekilleniş ifadesidir dolayısıyla da  “şahsiyetin yeniden inşası” olarak da isimlendirilir.  Bu sayede olumsuz yönler törpülenir ve Muhammedî hakikati yüreğimizde keşfetmenin mücadelesi verilir.  Ancak burada da mürid, kâmilden yansıyan Hakk’ın nurunun önünde değil de şahsın – gerçek bir kâmil insan da olmaz ya- nefsinin sığlarının önünde hiçliğe soyunmuşsa ortaya facia çıkar. Bu durum bireysel, toplumsal, psikolojik, ekonomik, sosyal… karmaşa, kavga, savaş yaşatır. Şayet gerçek bir kâmilin karşısına varıp ondaki nurda yokluğa soyunulmuşsa da burada zuhura gelen hiçlik, eşref-i mahlukat oluşun işareti kesilir. Dolayısıyla birisi nefse köle kılınışı anlatır ve nefis, kendisinde hiçliği ilan olunanı alır parmağında oynatır diğerinde ise nefis esir alınır ve nefsin efendisi olunur. Nefis, parmağın ucunda oynatılır.  O halde hiçlik; durağanlık, kuklalık, köşeye çekilmişlik, atalet, miskinlik, vs. demek değildir. Tam tersine insanı mânâ efesi kıldığı için daima zindelik gerektirir. Hiçliği idrak nefis oyunlarına karşı tetikte oluş için uygun donanıma da sahip olmak demektir. Bir önceki sayımızda izaha çalışıldığı üzere hiçlik kavramı fenâ mertebelerini idrakle gelişir, bunun neticesinde Hakk’ın varlığında kendini siliş, Hak’la mânâ bulmaya sebep olur. Böyle kişilerin yapıp ettiklerinden, söylediklerinden, tavırlarından Hak, nefis kirine değmeden yansır ve bu hâl insanoğlunu, ayet-i kerimede buyrulduğu üzere Allah’ın yeryüzündeki halifesi kılar. Artık bu noktadaki tetikte oluş her şeyi yerli yerine oturtabilmek, hak edeni hak ettiğiyle eşleyebilmek, buluşturabilmek, hakikatin yolunu gösterebilmek, aydınlatabilmek içindir. Bu hâl hem hiç hem de eşref-i mahlukat oluşu bizlere tanıtır, anlatır.

Akademi; Yukarıdaki ifadeden yola çıkarak gerçekleştirmeye çalıştığımız bu küçük fikrî yolculukta inanç ve inançsızlık problemlerine tasavvufî bakış hakkında birkaç söz söylemeye gayret ettik. Söylerken de sanırım hep birlikte fark ettik ki meselenin ne olup ne olmadığı hakkında cehaleti tercih edişimiz başımıza iş açıyor. Zira bilgi sahibi olmayı engelleyen nefisimize dur diyebilirsek sanırım pek çok şey değişecek. O halde dur diyelim ve tespit edebildiğimiz sorunu çözümsüz bırakmayalım, bir akademi hayal edelim.  Popilizmden ve inanç tüccarlığından uzaklaşmış olsun. Tebliğ ciddiyetinde,  sohbet sıcaklığında sergilenen tasavvuf incelemelerini, kavramların irdelenişini kendine konu edinsin. Burada, doğan veya doğabilecek tasavvufî problemler masaya yatırılabilsin. Mevzu nedir ne değildir -yobaz ağızdan kurtulmuş olarak- bunu görelim. Bizim için ne ifade ettiğini veya ne ifade etmediğini keşfedelim. Konuya ilişkin hikayeler romanlar yazabilelim.  Yoksa her sakallıyı kâmil sanmanın, saça ak düştü mü kendimizi erdemli ilan etmenin üstelik bu konunun sebep olduğu aile dramları yaşamanın sonu geleceğe benzemiyor.

  1.  (Bakara Suresi 30. Ayet - Hicr Suresi 29.Ayet- En-am Suresi 165. Ayet-  Bakara Suresi 38. Ayet- Araf  Suresi 74. Ayet-Fatır Suresi 39. Ayet)
  2. Hicr Suresi; 28-29. Ayetler:

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:     Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi    -    Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı