GÜLMİSAL GÜRSOY
HAYRANLIK, FANATİZM VE FENA MAKAMLARI (Kadem 8)

Fan – Fan’ın Gerçek Yüzü


“Kadem” dergisinin bir önceki sayısında yayınlanan “Batık” adlı çalışmanın yorumuna ilişkin düşünce duraklarından birini daha bu sayımızda bana ayrılan köşeden izninizle sizlerle paylaşmak istiyorum. Zîra hatırlayacağınız üzere “Batık” bir üniversite öğrencisi hanım kızımızın ifadelerinden yola çıkarak mahalle baskısını ve bu baskıdan kurtulmak için çabaladıkça nasıl battığını anlatmaktaydı. Bu bağlamda yan karakterlerden de hareketle hep birlikte tasavvuf kültüründe monarşiden demokrasiye geçişin mahalle baskısı üzerindeki önemini incelemeye çalışmış, dostluk kavramı üzerinde düşünmüş ve sormuştuk “Batık olan ne? Kültürümüz mü yoksa insanlığımız mı?...” Dilerseniz “Batık” üzerindeki zihinsel seyrânımızın rotasını bu sefer de bir başka düşünce durağı olan hayranlık ve fanatizme çevirelim. Batığımızdan hareketle hem bu kavramları tespit edip tanıyabilelim hem de tasavvufta fenâ makamlarıyla fanatizm arasında bir bağ var mı? hep birlikte bunu incelemeye çalışalım.


“Kubbealtı Lugatı’nda” geçtiği üzere;
Hayranlık; çok güzel olan veya insanda büyüklük ve takdir hissi uyandıran bir şey karşısında duyulan şaşkınlıkla karışık beğenme duygusu, hayran olma durumu.


Fanatizm; bir din, ideoloji fikir veya düşünceye gösterilen körü körüne ve aşırı derecede bağlılık, karşı tarafa hak tanımayan tutum, bağnazlık, taasup.


Bu açıklamalardan anlarız ki hayranlık ve fanatizm birbirinden farklı anlamlara gelse de “fanatizm” içinde hayranlık barındırıyor. Neden? Çünkü bir fikre, bir düşünceye… yeteri kadar vâkıf olamasak bile şayet hayranlık dahi duymuyorsak o düşünce vs. üzerinde nasıl aşırıya gitme, bağnazlık, taassup söz konusu olabilir?!  O halde hayran olma kabiliyetimiz olduğu sürece, fanatizm skalasının üzerinde bir yerdeyiz ve fanatizm tuzaklarına da düşme tehlikesi içersindeyiz. Peki fanatizm çok mu kötü bir şeydir, önemli bir tehlike midir? Günümüzde fanatizm; sanırım anlamını yeterince kavrayamamış olmamızdan dolayı kimimizin gözüne hoş gözükebilir. Ancak fanatizm elbette ki çok ciddi bir tehlikedir. Futbol takımı fanatikliği ya da sanatçı fanı olmakla kısıtlanarak algılanması, “fan-fan” deyip de ağlanacak halimize gülmeye kalkışımız, bizi yanılgıya sürükler.  Zîra sanat ve spor konuları da dahil olmak üzere; her türlü mevzuda sapkınlığın,  cinnetlerin, cinayetlerin, terörün kökünde fanatizmden izler aranmalıdır. Bu da ciddi bir problemdir. “Yalnız biz haklıyız, yalnız bizim doğrumuz doğru, bizim düşüncelerimizin üzerine söylenecek söz yok, benim sevdiğim, tutuğum, benimsediğim üstün, siz de kimsiniz,  muhatap dahi kabul edilemezsiniz, tutun şunları, atın şunları vs.” farkında olmasak da fanatizm nidâlarıdır. Fanatizmden çok uzak olduğumuza inandığımız anlarda bile bu tarz düşünceler umalım ki sinsice benliğimizi istilâ etmiyordur. Zîra sinsice istilâ konusunda “Batık” örneklerle doldur. Bu noktada Batık’ı kaleme almış biri olarak ben kendimden dahi emin değilim… Dilerseniz bizler kendimizi sınamayı daha sonraya bırakalım ve tespit kabiliyetimizi fark edebilmek açısından Batık’ta yer alan birkaç fanatizm örneğinin üzerindeki örtüyü kaldırmaya gayret edelim. Zîra o zaman görülecek ki; ilk bakışta yokmuş gibi gözüken fanatizm, sayısız yerde mevcut. Mesela: kahramanımız eğriyi doğrudan ayırsa bile sonuç itibariyle körü körüne bir bağlanışa?! yeniktir. Teyze karakteri etrafını galeyana getirmeye çalışırken içinde bulunduğu topluluğun karakteristlik yapısını çözmüş ve bu yapıdan beslenmenin yollarını keşfetmiştir ki bu da fanatizm anlatır. Hikâyenin can alıcı noktalarından biri olan kovulma hadisesinde de yine fanatizm gizlidir. Zîra batığımıza biraz dikkatli baktığımızda kolaylıkla tespit edebileceğimiz gibi; işimize geldiğinde insanları kullanmak, işimize gelmediğinde -kendimizin bile inanmadığı bahanelere sığınarak- kovmak, itmek, ötelemek, aşağılamak, boylarının ölçüsünü biçmek, toplumu galeyana getirmek, vahşice zevklerimizi tatmin derdine düşüp bol bol saçmalamak fanatik yapıyı doyurma çabalarının bir ifadesidir. Neden böyle düşünülür?  Çünkü; her kim olursak olalım “Batık”ta anlatıldığı gibi davranışlar sergilemek oldukça cesaret ister. Üstelik bu tip hadiseler toplumsal yapı müsait olmasa, içinde yeşereceği zemini bulamaz. O halde cerayan edenler fanatik yapının yansıması olarak kabul edilir. Meselenin bu olması ise bizi fanatizmin farklı bir boyutuyla karşı karşıya bırakır. “Sen bizden değilsin.” Maalesef bir gerçeğin altını daha çizelim ki fanatizm bu cümleyi çok sever. “Biz” ortak paydasından da beslenir. “Biz namusluyuz sen değilsin, biz zenginiz sen fakirsin, biz şu partideniz sen değilsin, biz Müslümanız sen değilsin, biz falancanın evlatlarıyız sen değilsin…” Bu tarz düşüncelerin hakikati tespit olduğuna inanmak ne dereceye kadar gerçekçi olur bilemiyorum.  İşin gerçeği şu ki; ayrımcılığa saplanmak –öteleme itelemeyle- uğraşmaya kalkışmak tasavvufi bir ifade ile söyleyecek olursak ortak paydayı tevhide vardıramamak demektir ki bu hakikatin arkasından yükselmekte olan fanatizmin nidâsı dikkate alınmazsa insanı gafil avlar ve ortaya facia çıkartır.  


Öte yandan yapılan muhtelif araştırmalarda fanatizmle ilgili, ilginç sonuçlar tespit edilmiş. Uzmanlar bu konuda diyor ki: “ Fanatizm; aşırılık, dışlayıcılık, karşıtlık ve dayatmalar üzerinde yükselir. Bir fanatiğe sorsanız neyi savunduğunu bilmez. Çünkü neyin savunulduğuna değil nasıl savunulduğuna odaklanmıştır.  Bu durumda bir fikre, bir ideolojiye vs. bağlanışı bilinçli değil tam tersine bilinç dışıdır... Fanatikçe bağlanılan kişiler, gruplar ve ideolojiler, kendisine bağlanan bireylerden, kendilerini tamamen gruba adamalarını ister ve bu yapı farklı düşüncelere şüpheci yaklaşmaya da vesile olur. Bu tarz bir bağlanış aslında hayatta ortak bir duruş sergileyerek ayakta kalma mücadelesini anlatır, bununla birlikte doğru veya yanlış âidiyet zevkini tattırır. Ancak insanı içine çekiveren bu “biz girdabı” aynı zamanda önemli bir problem işaretidir… Zîra bu halin ucu bebeklik dönemine dayanır. Bebeğin anneden kopma sürecinde şayet problem yaşanır ve önlemi alınamaz ise çoğunlukla o bebekler erişkin olduklarında kendilerini var etmek için hep başkasına bağımlı olurlar. Bu tip kimseler öteki olarak nitelendirdiklerini birey olarak görmek yerine, ya kendini mutlu eden bağımlılık hallerini paylaştığı ‘iyiler’, ya da kendini bu mutluluktan mahrum eden düşmanlar ‘kötüler’ olarak görürler. Bu durumda ötekilerle ya sevgi beslerler, ya da nefret…” Uzmanların bu görüşünü dikkate alalım ve kendine tevil yolları arayanlar için bir kez daha soralım: Bunun kime ne zararı var? Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi mikrodaki bir arazın daima makroya yansıması olur. Şayet böyle bireyler yetişmesine sebep olursak sadece kendimizi –insanlığımızı- batırmakla kalmayız. Bu yapı toplumun geneline sıçrar ve neyi niçin yaptığını bilmeyen nerede niçin bulunduğunu idrak edemeyen konudan bile bî-haber kukla bireyler türemesine sebep olunur. Bu kukla bireyleri kumanda eden ya da fanatizmi parmağında oynatan şayet elindeki potansiyeli dört bir tarafa saldırtırsa ortaya “Batık” da anlatıldığı gibi bir durum çıkmaz. “Batık”tan çok daha ciddi ve vahim bir karmaşa doğar ve önü alınamaz savaşlar, düşmanlıklar, terör hortlar. Bu hakikati dikkate alalım ve tasavvuf kültürünün ışığında fanatizme baktığımızda nasıl bir gerçekle karşılaşıyoruz bir de bunu incelemeye çalışalım.   


Bildiğiniz üzere ustaya muhabbet hürmet yok ise orada tasavvufi bir alış veriş, gönülden gönüle bir akış  söz konusu olmaz. Ancak muhabbet ve hürmet işin içine girdiğinde şayet “benim ustam senin ustandan üstün” denilmeye başlanırsa orada da tasavvuf barınamaz. Sizlerin de çok iyi bildiğine inanıyorum tasavvuf kültürünün üstünlükle alçaklıkla bir alakası yoktur dolayısıyla da fanatizme hoş bakması asla beklenemez.  Zîra bu kültür doğası gereği insanı, tevazu ve hoşgörü kapısından geçirterek yokluğa erdirir. Hakikat bu olmasına rağmen bazı aklı evveller der ki; “Tasavvuf, imam esasına dayanır, dolayısıyla da iman fanatizmi doğallaştırır. Zîra iman sahibi olmakla bir fikrin, bir inanışın üzerinde diretmiyor muyuz? Üstelik bu diretişimiz öyle bir noktaya varıyor ki benliğimizden sıyrılıp yokluğa ermenin mücadelesini veriyoruz. Bu da bir çeşit fanatizm değil mi?!” Bu değerlendirişi Kur-an’ı Kerîm’den ayetlerle cevaplandırmak mümkün: Kafurun Suresi 6. Ayet : “Sizin dininiz size, benim dinim bana” . O halde buradan bir kez daha anlarız ki; İslamiyet fanatizme karşıdır. Fanatizm; bir fikir, bir ideoloji sahibi olmak veya imana varmak demek değil yukarıdaki izahtan da anlaşılacağı üzere bir çeşit hastalıklı bağlanma biçimidir. Konusu İslam dahi olsa İslam böylesi bir bağlanış biçimini reddeder. Üstelik reddetmekle de kalmaz. Gelmiş geçmiş cümle peygamberlere imanı şart koştuğu düşünülecek olursa fanatiği yanına yaklaştırmayacağı, özünü ona açmayacağı da açıktır. Öte yandan tasavvuf kültürü İslamiyet’i tanımamıza imkân sağlar. Bunun gerçekleşebilmesi için ise bir takım idrak seviyeleri ile bizleri tanıştırır. Bu noktada “fenâ-fi’ş-şeyh”, “fenâ-fi’r-resul”, “fenâ-fi’lallah” mertebeleri fanatizm açısından  hayli dikkat çekicidir. Fenâ; bildiğiniz üzere tasavvufta yokluk anlamında kullanılır.  Yokluk ise kullun benliğini Allah’ın varlığında silmesi halini anlatır. Bu da Yaradan’ın eseri olduğunu bilmek, yapan yaptıranın Allah olduğunun bilincine varmak, böylece çokluğun içinde birliği bulmak ve her şey o biri anlattığına göre artık kendini de bir varlık olarak görmekten vazgeçmek demektir. Tasavvuf kültürü bu hali soluyabilmek, hale tavra taşıyabilmek için kişiyi usta çırak ilişkisine yönlendirir. Bunun neticesi ise pâk olan ile irtibat süreci başlar. Mânâ yolunun rehberi başka bir değişle de –önderi, lideri, klavuzu, mürşidi, piri, şeyhi- pâk olandır. Böyle kimselerin vücut aynalarından hakikat saf ve temiz olarak doğrudan yansır. Bu hakikat ile yakınlık kişiyi kendi içinde seyrâna çıkartır. Kendi derununda aşamalar kaydetmesine sebep olur. Elbette ki bu yolculuk önce hayranlıkla başlar. Rehber edinilene olan hayranlık kendimizde bizi ona yaklaştıran isimleri sıfatları keşfetmemiz demektir. Bu hayranlık yüceyi, güzeli seyrediş ve bu seyredişten de keyif alıştır. Bu keyifle gerçekleşen seyran kişiyi futbol maçı izlermiş gibi sahalara fırlatmaz, bayrak açtırmaz, kişiyi takımı lehine tezahürat yapıyormuşçasına bağırtmaz, meselenin özünden uzaklaştırıp saçmalattırmaz yani kısaca kişiyi bu seyran fanatizme değil tam tersine özüne yücelttiği için fenâya vardırır. Şüphesiz pîranla  ünsiyet bu yolları layıkıyla aşma gayretine vesiledir ama sevmeden, saymadan vesileye minnet duymadan, muhabbet olmadan bu yolda adım atılmaz. İyi hoş ama neye ve kime bu saygımız,  muhabbetimiz? Hz. Ebu Bekir, peygamberimizin vefatının ardından perişan düşmüşlere şöyle seslenir: “Şayet Muhammed’e tapıyor idiyseniz, bilin ki Muhammed öldü. Yok, şayet Allah’a tapıyorsanız, bilin ki Allah bâkidir.”


Fenâ-fi’ş-şeyh”, makamın bir ileri boyutu fenâ-fi’r-resul”dür. Şeyhinin hakikatinde yok olan artık bir başka ummana açılır. Zîra şeyhinden yansıyan hakikat de o ummana pınardır. Böylece peygamberliğin zirvesi hz. Muhammed’den (s.a.v.) yansıyan nurun ateşiyle şekillenilir. Bu şekillenişle öyle bir hal alınır ki kişinin vücut pınarı sadece o letafeti tanıtır. Ondan gayrıya yer vermez, onu bildirir, onu anlatır. Peki Resullullah’tan yansıyan ve kişinin de kendini fâni kıldığı o hakikat  ne? Hak’tan ayrı mı?


Öze seyran edildikçe fenâ mertebelerinin en yücesi, pâk olanı kucaklar. Bu mertebe fenâ-fi’lallah” makamı olarak anılır. Kişinin, Hak’ta fâni olması anlamına gelir. Şeyhine hayranlık noktasından yola çıkıp onu tanıdıkça şeyhinde fenâya kavuşan, özündeki Muhammedî hakikatin üzerindeki örtüyü açar ve böylece kendisi için Resulallah’ın ne ifade ettiğini çözerek peygamberimizin hakikatine yol alır. Bu yolun yolcuları;  yılandan yansıyan nurun Hakk’ın nuru olduğu bildiği gibi pîrandan yansıyan nurun da Hak olduğunu bilir. Böyle kimselerin muhatabı daima eşyanın ardındaki hakikatidir. Muhatabı Allah olan neye kime karşı fanatizm sergiler? Bağnaz olup da taassuba saplanır, abes görür? Allah her an yeni bir şandadır. Kendini Hak’ta fâni kılmış ise Hak’la şandadır. Fenâ-fi’lallah”  makamı bu hali anlatır ancak bu seviyede fanatizmden hâlâ bahsedebiliyorsak ortada değil “fenâ-fi’lallah” makamı bir başka fenâ mertebesi dahi yok demektir. O halde fenâ makamları fanatizmi hoş karşılamaya zemin hazırlamaz. Tam tersine mânâsını idrâke davet ederek kişiyi fanatizmden uzaklaştırır. Abes görmeyi önleyerek hak edeni hak ettiğiyle buluşturur, hoşgörü ve tevâzunun hakim olmasına sebep olur. Bu ise barış ve huzur demektir.


Kadem dergisi aracılığıyla “Batık” adlı çalışmayı temel alarak küçük sosyal bir ortamdan hareketle hayranlık ve fanatizmi biraz daha yakından tanımaya gayret ettik. Tasavvuf kültürü içersinde yeri var mı  bunu görmeye çalıştık. Böylece fark ettik ki; tasavvuf ve fanatizm birbirine taban tabana zıt olsa da fanatizmin sızamayacağı hiçbir yer yok. Ancak sormadan edemiyorum. Fanatizm sızmayı beceriyor da biz dik durmayı mı beceremiyoruz? Bu kadar kof olduğumuza inanmak istemiyorum. Bunun için de başta kendimi küçük bir oyuna davet ediyorum. Kağıt kalemi hazırlayalım ve çok değil yirmi dört saat boyunca kendimizi kontrol altında tutalım. Bakalım fanatizmin hayatımızda ne dereceye kadar etkisi var? Fanatizmin işaretini aldığımız her tavrımızı bu kağıda yazalım. Yirmi dört saatin sonunda ne ile karşılaşacağız, merak ediyorum. Doğrusu ben kağıdımı bir başkasıyla paylaşabileceğimden emin değilim, peki ya siz?

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:    Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi    -    Türk Kültür ve Sanat Derneği-/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı