GÜLMİSAL GÜRSOY
MAHALLE BASKISI (Kadem7)

Bir kültürün ışığında; Mahalle baskısında monarşiden demokrasiye


-BATIK-

“İstanbul’da bir üniversite kazanmak en büyük hayâlimdi. Çok şükür bunu başardım. Yaşadığımız küçük Anadolu şehrinden çıktım ve İstanbullu oldum. Bölümümü, hocalarımı, arkadaşlarımı sevdim fakat yurtlarda yaşmaya çalışmak çok zordu. Orta hâlli bir âileydik. Buna rağmen âilemi iknâ ettim ve İstanbul’un iyi denebilecek ancak tutucu semtlerden birinde ev kiraladık. Önce üç arkadaşımla birlikte burada yaşamaya başladık, hem kirâyı hem de masrafları paylaşıyorduk ama nedendir bilinmez sonra arkadaşlarım yanımdan ayrılıp gitti. İstanbul’a ve evin masraflarına dayanmak çok zor oldu. Buna rağmen babam, yemiyor içmiyor para gönderiyordu ama “Kız çocuğudur evlenir gider. Bunca emek, masraf boşa çıkar” da diyip duruyordu. En büyük tesellimiz alt komşu Fadik Teyze oldu. Fadik Teyze görmüş geçirmiş bir kadındı. Gerçi çok sık görüşmüyor ve birbirimizi pek tanımıyorduk ama onun apartmandaki mevcûdiyeti hem âilemi rahatlatıyor hem de bana emniyet hissi veriyordu. O günlerde hayâtıma pek kıymetli dostlar girdi. Fadik Teyze de onları bilirdi. Vaktiyle o dostlarımın arasında hürmetle anılan bir âileye gelin olarak gitmiş, fakat sonra dillere destan bir boşanma hikâyesiyle o âileden ve dostlarımdan uzaklaşmıştı.  Fadik Teyzenin bu evliliğinden Sümbül isminde yetişkin bir kızı vardı. Ben Sümbül Ablayı severdim fakat bilirdim, dostlarımın onunla arası pekiyi değildi.  Fadik Teyze ise kızına gösterilen garip tavrın fazlasıyla farkındaydı, sanırım bu yüzden olsa gerek saygıda kusur etmese de onlara karşı benim kadar muhabbetli hatta hayran değildi. Ben ise dostlarıma çok değer veriyordum. Üstelik onların arasında olmanın bana prestij kattığını ve daha da katacağını düşünüyordum. Onlar beni okuttular,  cebime harçlık koydular, öğrenci olmama rağmen bana iş buldular, aş buldular, İstanbul’da kalmamı, rahatlıkla eğitimimi almamı sağladılar. İstanbullu gibi konuşmayı, İstanbullu gibi oturup kalkmayı öğrettiler. Memleket meseleleri üzerinde düşünmeyi, entelektüel olmayı, dinin ne demek olduğunu kavrayabilmeyi hep onlardan öğrendim. Onların arasında zaman zaman kulağıma moda olan “tasavvuf” lafı da çalınırdı ama daha henüz onun ne demek olduğunu tam olarak çözememiştim. Bir çeşit kişisel gelişim programı mıydı ne! Neyse, ben zâten genç yaşıma rağmen hayli olgun sayılabilecek biriydim. Yeni dostlarım sâyesinde ise bilgimin, görgümün üzerine koca bir bilgi dağı çıkmaktaydım. Kendim de bunun fazlasıyla farkındaydım ya, kısa sürede çok gelişiyordum.  Annem babam da hâlimden memnundu. Zaman zaman kısa devre yapıp “Memlekete geri dön. Kız kısmının başına şu İstanbul gibi yerde çok iş gelir.” deseler de onları yatıştırmak pek zor olmuyordu. Yeni dostlarım bana bu konuda da oldukça yardımcıydı.


O günlerde üniversiteden arkadaşım Mithat’ın bana olan aşırı ilgisini fark ettim. Beğenilmek, sevilmek güzeldi ama ben ona asla ümit vermedim. Çünkü biliyordum ki ben Mithat’tan çok daha iyilerine lâyıktım.  Onu başımdan def etmek için çok uğraştım. O ise basit bir arkadaşlığı ileri boyutlara taşımak için çırpınıyordu ama dostlarımdan hiç hoşlanmıyor, bunu da olur olmaz her yerde korkusuzca dile getiriyordu. Biraz gayret etsem belki Mithat’ı severdim fakat onun bu hâli beni çok rahatsız etmekteydi.     Bir gün canıma yetti, okul çıkışı Mithat’ın da içinde bulunduğu bir gurup arkadaşımla yürürken dostlarımdan konu açıldı, onlar hakkında ileri geri konuşulmasına dayanamadım ve arkadaşlarımı yolun orta yerinde bırakarak doğruca eve koştum. Aman Allah’ım o da ne! Mithat nerede yaşadığımı bilmezdi fakat arkamdan gelmiş, başladı apartman kapısını yumruklamaya. Konu komşu cama çıktı. Ben eve kapandım, kapıyı iki kere kilitledim. Işıkları hiç açmadım. Sesimi çıkarmadan bir kenara büzülüp gitmesini bekledim. Korkudan tir tir titremekteydim. O ise sokak kapısını belki saatlerce yumrukladı, öfkeden deliye dönmüştü. Onun, hiç bu hâle gelebileceğini tahmin edemezdim, sonra birden ses kesildi. Fakat bu sefer telefonum çalmaya başladı. Korkumdan önce telefona dahi uzanamadım . Arayanı Mithat sandım.  Sonra bir kere daha telefon çaldı. Yine açmadım. Bu sefer mesaj geldi. Korka korka telefona baktım. Mesaj, Sümbül Abladandı. O da civarda otururdu. “İstersen annemi bir ara” diyordu. Önce bir süre yerimden kalkamadım fakat sonra perdeyi hafifçe aralayıp Mithat’ın gittiğine emin olmak istedim. Çok şükür ortalıklarda yoktu ama komşu Necla Hanım, komşu Fikriye Hanım yarı beline kadar sarkmış, etrafa bakınıyor ve aralarında belli ki olan biteni konuşuyorlardı. Onları görünce Sümbül Abla’nın dediğini yapmaya ve Fadik Teyzeye telefon etmeye karar verdim fakat bir iki kez telefonunu çaldırıp kapattım. Fadik Teyze benim aradığımı fark etmiş olmalı kapıya geldi. Hem yanlış anlaşılmış olmaktan -yâni adımın lekelenmesinden- hem de hâlâ Mithat’ın apartman içine girip saklanmış olabileceğinden korkuyordum. Bu yüzden kapıyı ancak hafifçe aralayabildim.  “Gel bak Fadik Teyze” dedim “evde kimse yok!...” Fadik Teyze şaşırdı. “Ne alâka!” dedi.   İçeri girmek pek istemedi ama kapı aralığından şöyle söyledi: “Evlâdım evde birin olup olmaması önemli değil, senin iyi olman önemli.” Eyvah! Fadik Teyze kapının tekmelenişini duymuş, belli ki Mithat’tan haberi var!  Şimdi anama, babama söylerse benim canıma okurlar. Üstelik tek başıma İstanbul’da da oturtmazlar. Eğer dostlarımın kulağına giderse de yandım. Sümbül Abla aleyhine söylenmedik söz bırakmadılar, kim bilir benim için ne diyecekler?!


Çok düşündüm, bu işten bir kurtuluş olmalı dedim. Sonunda vardım dostlarımla tanışmama vesîle olan uzak bir akrabamızın kapısına. Sâdece onunla dertleşmek, ona akıl danışmak istemiştim.  “Ah Teyzeciğim vah teyzeciğim” dedim. “Bir bilsen neler geldi başıma” diyip olan biteni dürüstçe anlattım. Fakat laf döndü dolandı, teyzeciğim ısrarla şöyle söylemeye başladı: “O komşu kadın seni kontrole gelmiş. Evde uygunsuz bir durum var mı aklı sıra ona bakacak. Sakın bir daha onunla görüşme.  Sen gel derdini tasanı bana söyle. Ben gerekene, gerekeni söyler, haddini bildiririm.” Teyzeciğim nuh dedi mi peygamber demiyor kendi dediğinden başkasını doğru kabul etmiyordu. Fadik Teyze ve Sümbül Abla ile ilişkilerim bozulsun hiç istemiyordum. Neticede biz komşuyduk, fakat ne dedimse teyzeciğim beni susturdu ve “sen insanları benim kadar tanıyamazsın, ben gerekeni yaparım” diyip durdu. O gün bunu önemsemedim. Nereden bilirdim daha sonra başıma çok işler açılacağını. Teyzeciğim, Sümbül Abla ile tesâdüfen bir yerde karşılaşmış. Sümbül Abla dostlarımın arasındaymış, bir hayır işi için yığın yığın kumaşlara overlok çekiyor hatta çekmeyi de öğretiyormuş. Teyzeciğim, Sümbül abla meşgul olduğu için onunla doğrudan konuşamamış fakat ortadan bağıra çağıra şöyle demiş: “Sümbül için neler söylüyorlar biliyorsunuz. Nasıl bu kızın buraya gelip overlok çekmesine, üstüne üstlük bir de  öğretmesine izin veriyorsunuz?! Üstelik anası da kendisi gibi… O kadın bizim evlâdımızla nasıl böyle konuşur?! Bizim yavrumuzu kendileri gibi mi sandılar…” Bunları ilk duyduğumda çok şükür deyip derin bir nefes aldım. Artık Sümbül Abla ve annesi Fadik Teyze sorun olmayacak çünkü teyzem onlara haddini bildirdi, kimse onları dikkate almayacak diyordum ama sonra beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü bu sözleri hakaret olarak kabul eden Sümbül Abla, önce hiç sesini çıkarmamış diyorlar, elindeki işe devam etmiş, işi bitince de çekip gitmiş ama sonra vermiş olduğu bir sözünü hatırlayıp onu bahâne etmiş ve içlerinden aklı başında görünen iki kişiyi yemeğe çağırmış.  Sanırım ne olup bittiğini anlayamadı onu öğrenmek istedi veya aklı sıra dostların arasındaki yerini sağlamlaştıracak ya da onları kazanabilmek belki de kim bilir bir yudum mânevîyat dedikleri şeyi soluyabilmek ya da kafayı taktığı neyse bu mânevîyat dedikleri şey, onun devâmı için kendince hizmet verecek. Komik.… O yemekte de her zaman olduğu gibi Sümbül Abla için; “boyunun ölçüsünü aldı” diyorlar.  Aslında Sümbül Ablanın hâline üzülmüyorum desem yalan olur. Bu güne kadar kusuru neymiş hiç öğrenemedim. Hakkında duyduğum bir söz, bir başkasını asla tutmuyor. Aleyhinde bir söyleyen, ertesi günü söylediğini unutup başka bir şey söylüyor. Niçin Sümbül Abla hep baş rolde anlamak zor. Galiba olmayınca olmuyor, bazı insanların bazı insanlarla yıldızı hiç barışmıyor. Ama zaten bu hep böyleydi. Sümbül Abla da bunu bilirdi.  Şimdi Sümbül Abla yoruldu mu ne! Eskiden duyduğu hakaretlere direnir kolay kolay da tavır geliştirmezdi, buna ben de şahidim doğrusu.  Şimdi ise tavır geliştiriyor. Onun için, dostlarını aramıyor sormuyor hatta onların yüzüne bile bakmıyor diyorlar.  Sümbül Abla dolayısıyla akıp gelen büyük küçük menfaatler de birer ikişer kesilmeye başlamış. Sümbül Ablayı sevenler  “bu gemi battı; Sümbül yüzdüreceğim diye boşuna çabalıyor” diyorlar. “Hiç olmazsa Sümbül’ü bu batıktan çekip alalım, yoksa yumuşayacak yine aynı batağın içine geri dönecek” gibi garip garip laflar da ortada geziyor.  Doğrusu hiç anlayamıyorum mesele nasıl bu hallere geldi?! Bir gemi battığında yolcuları, mürettebâtı ve kaptanıyla birlikte batmaz mı?! Peki o zaman, bu gemi batıyorsa ben ne olacağım? Tam da elâlemin ağzını susturmuşken, pencereden yarı beline kadar sarkmış komşularımı kimse tanımazken, tam da İstanbullu olmuşken, oh çok şükür dostlarımın bir şeyden haberi yok, onlarla bir ve berâberim diyorken, o dostlarımdan insanlığa dâir pekçok güzel şey öğreniyorken, vatanıma milletime faydalı bir evlat oluyorken, kişisel gelişimimdeki güzellikleri sergileyerek tasavvuf kültürünün ne demek olduğunu dosta düşmana bir bir göstermeye başlamışken,  bu saçma sapan karışıklık, bu batık işi de nereden çıkmış! Aslında bu batık lafı da çok ağırıma gitti ya! Doğrusu edilecek laf mı? Kim demişse yanlış yapmış. Dostlarıma karşı yapılmış ne büyük saygısızlık!…”


***
Basit ve seviyesizlik boyutunda da olsa problemi ortaya koyamazsanız çözümüne asla ulaşamazsınız. Çözüme ulaşamazsanız da bünyede hastalık azarak devam etmekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal yıkımlara da sebep olur. Bu nedenle yukarıda yer alan ve yana yakıla dosta hoş görünebilmenin mücadelesinin anlatıldığı ifâde bahâne olsun, dost kime denir diye bir kültürün ışığında küçük bir araştırma gerçekleştirmeye çalışalım.


Dost kelimesinin anlamı Kubbealtı Lugat’ında şöyle geçer: “ Birini riyâsız ve samîmi duygularla seven, her bakından kendisine güvenilir kimse.” Tasavvuf kültürü ise bu anlamı bir ileri boyuta taşır ve dostluğu sevginin, güvenilirliğin zirvesinde bularak şöyle der: Dost Allah’tır. Bu sebeple de Allah’ı bildiren, Allah yolunu gösteren, mânen aydınlatan, gafletten uyandıran, uyaran kılavuz olan kimse, Allah’ı ile bir ve berâber olduğu için dost olarak nitelendirilir.


Yaratılmışlığa bahşedilen kemâlin (olgunluğun) zirvesi Hz. Muhammed (s.a.v.) den yansıyan nurdadır. Bu nurdan eksile eksile Hakk’ın isim ve sıfatlarından hissedar olunur. Elbette bu durum dostluk kavramı için de geçerlidir. Şüphesiz herkesle herkes arasında dostluk gelişebilir. İsim ve sıfatlardaki benzerlik ve seviye uygunluğu birbirini çeker ve dostluk geliştirmeye vesîle olur. Her isim ve sıfatta olduğu gibi dostluk da Cenâb-ı Hak’tan bize yansır. Cenâb-ı Hak ve yarattığı Hz. Muhammed (s.a.v.) arasındaki hâl ise bizlere örnektir ve her güzellik bu seviyenin altında kendine bir yer bulur.


Tasavvuf kültürü bildiğiniz üzere yaşama sanatını anlatmaktadır. Arayış içindeki insana hitap eder. Kendinden kendine gerçekleşen bir yolculuğu bildirir ve kişinin kimliğini sorgulaması ve kendini araması neticesi gerçekleşen seyrânını aydınlatır. Tasavvuf kültürü, usta çırak ilişkisi üzerinde yükselir. Ȋman esâsına dayanır. Usta  - çırak arasındaki dostluk neticesinde ise îman zevki aktarılıp yeşertilir. O hâlde bir yerde “tasavvuf ve dost, dostluk” kelimeleri bir arada kullanılıyorsa, oradan -birbirine yakın seviyelerdeki-  îmânın getirdiği olgunluğun çeşitli görünüşleri yansır. Ancak, gerçek bir dosttan yansıyan olgunluk sâdece o şahsın olgunluğunu anlatmaz. Bu hâl o şahıstan yansıyan olgunluğun, insanlığın kemâlinden hissedar olduğunu da bildirir. İnsanlığın kemâline varmakla, insanlığının kemâline varmak arasında fark vardır. İnsanlığın kemâlinden hissedar olan kimsenin gönlü zengin, ufku geniştir. Böyle kimseler Hz. Muhammed nurunun vârisleri olarak kabul edilir; nefisin bencillikleri dizginlenip susturulduğu için de onlar hakîkate aynadır. Artık onların aydınlığı ile aydınlanılır, onları mutlu etmek ve onlara  lâyık olabilmek için çabaladıkça da insanlığımız kıvâmına kavuşur. Böylesi bir muhâtaplığın getirdiği sorumluluk var mıdır? Elbet vardır. Bu sorumlulukları fark edilip, yerine getirebilmenin gayretine girişilmemiş ise zâten dosttan yansıyan güzelliğin nasıl muhâtabını bulduğu iddia edilebilinir?

“Kadem Dergisi” aracılığıyla da müteaddit dehâlar ifâde etmeye çalıştığım gibi; tasavvuf masal diyârının kültürü olarak da asla kabul edilmemelidir. Tasavvuf, hayâtın içine yerleşmedikten sonra ifâdesizdir. Hele ulu orta kullanılacak, değeri küçültülecek ya da her önümüze gelen toplumsal grupla bütünleştirilerek algılanacak bir kavram olarak hiç düşünülmemelidir. Konusu tasavvuf veya değil, bir yerde adı konsun veya konmasın Hakk’ı idrâkten uzaklaşılmışsa orada “monarşi” var demektir. Zîra içinde yaşanılan sistem, mevcut yapının özelliklerine uygun birini –birilerini- dâima liderlik noktasına iter ve bu lider Hakk’ı idrakten uzaksa kendi monarşisinin ağlarını örer. Bu da zaman içersinde hükümrânın kendi kanunlarını, değerlerini oluşturması, ceza, bağış gibi hükümlerde gücü elinde bulundurması anlamına gelir ki; bunun yarattığı korku, tıpkı yukarıdaki ifâdede de hissedildiği gibi kişiye “Allah’tan korkmam dosttan korktuğum kadar” dedirtir.

Allah’a değil dosta veya dostlara hoş görünmenin -onun veya onların takdirini kazanmanın çabası- sarf edilir. Oysa dost, Hakk’ı unutturan değil Hakk’ı hatırlatandır. Gerçek bir dostun vasıflarındaki güzelliği görüp ondan nasiplenememek, ondan yansıyanları deforme etmek kendi felâketimizi hazırladığı gibi, dostta da zarar vermekle kalmaz güzel olan bir kültür mirâsını gelecek kuşaklara yanlış ve yozlaşmış olarak aktarmaya da sebep olur. Bu hâl,  büyük talihsizlik olmakla birlikte başa ağır dertler de açar. Böyle bir yapıdan kurtuluş ise kanaatimce “monarşiden demokrasiye” varmakla mümkündür. Peki bu ne demektir ve tasavvuf kültüründeki yeri nedir? dersek şunlar söylenebilir:  


Yaratılmış, Allah’ın muhtelif isim ve sıfatlarından zerrelerle bezelidir. Allah tektir ve bu teklikte kendinden başka var olan olmadığına göre, O kendinden var ederek yaratmış ve yarattığını da kendine âit isim ve sıfat zerreleriyle bezemiştir. Hâl bu olunca, varlık iddiasında bulunmak komiklik olur. Yaratılmışın, Yaradan’dan gayrı varlığı söz konusu değildir. Her zerre Hak’ın eseridir ve her zerre Hakk’ın nurunu yansıtır. Ancak nefisin bencillikleri aradan çekilince, bu yansıyış sâfiyetini aksettirir ve bu sâfiyet ile yollar aşılır. Dolayısıyla bu sâfiyetin elini tuttuğumuz zaman, kendi derûnumuza yolculuk gerçekleşir. Bunun neticesi şahsa, nefse ya da mahalle baskısına kulluk değil, Allah’a kulluktur. Allah’a lâyıkıyla kulluk edebilmenin mücâdelesini veren kişi ise dosttur ve Allah’ın birliğinde yokluğu îlan olunandır. Kendi yok olanın ise monarşisi nasıl söz konusu olur?


İlahi düzen, var sandığımız varlığımızda bulduğumuz isim ve sıfat zerrelerini âşikâr kılmak ve aralarında da hakkı - hukuku gözetebilmek için bizi zorlar. Bunun gerçekleşebilmesi için ise ilk adım; kişinin kendini tanıması yâni kendindeki isim ve sıfatları sorgulamasıyla atılır. Kendimizde mevcut bulduğumuz isim ve sıfat zerrelerini lâyıkıyla bilmenin ve ortaya çıkarmanın gayretine soyunmak ise onlara adâletli davranmakla gerçekleşir. Hak edene hak ettiğini vererek adâlet temin edilir ve hakîkat ufukları aşılır. Vücut memleketimizde yer alan, Hakk’ın isim sıfat zerrelerinden müteşekkil -bir anlamda- vücut halkımız,  hak ettiği yerlerde yer alarak vücud memlektemizin yönetiminde söz sâhibi olur. Bu hâlin neticesi ise önce gönüllere demokrasi dolar, ardından bu dışa yansır. Bu yansıyışta da görülür ki hiç kimse bir başkasının hayâtını yaşayamaz. Kimim? Neyim? Hayattan ne bekliyorum? Niçin buradayım? Burası neresi? Benden ne bekler? Ben buradan ne beklerim? Hangi isimlerin sıfatların beni yönlendirmesine izin vermeli, hangi isimlerinin sıfatlarımın geri durmasını sağlamalıyım? gibi soruların cevabı da bir başkasında değil bizdedir. Dolayısıyla tasavvuf, kitlesel bir hareket değil, bireysel bir yolculuk olarak kabul edilmelidir.


Gerçek bir dost ise; muhatabının gönlüne demokrasiyi getirir. Çünkü kendiyle onu yüzleştirir ve kendinden kendine bir yolculuğa çıkmasına vesîle olur. Bu kendini tanımak, kendini tanıdıkça Rabbini bilmektir. Kendini tanımayan Rabbini nasıl bilir? Kendini tanıma yolunda adımlar atıldıkça görülür ki tek hükümran vardır; o da Allah’tır. Söz hakkı verilip yerli yerine oturtulan her değerden aslı –esâsı- âşikâr olur, acziyet fark edilir varlık silinir, hakîkati doğar.  O zaman ancak ikilik kaybolur birlik zuhur bulur. Çünkü Hak’tan gayrı denebilecek hiçbir şey yoktur. Her şey Hakk’ın eseridir ve onun nûrunu yansıtır. Kısaca bu idrak noktasında yok olunduğu zaman ancak her yer Hak kesilir.
Dost ve dost çevresini!? menfaat kapısı olarak görmek, âidiyetin tattırdığı hazzı yaşamanın derdine düşüp nerede niçin bulunduğunu bilememek, herhangi birine hakaretin, iftîranın, hakkında yanlış bilgi yaymanın, hatta kişi uygunsuz iş yapıyor ve bunu meslek hâline getirmiş olsa dahî ona hitaptaki laubâliliğin hapis cezâsı gerektirdiğini umursamamak, istenmediği yere gitmek konusunda hangi sebeple olursa olsun ısrarcı olmak, kendindeki Allah’ın hakkını koruyamamak, emeğini vaktini olur olmaz yerlerde harcamak, komşuluk ilişkilerini zedelemek, lâyıkıyla komşu olamamak, genç bir kızın kapısına dayanarak olay çıkarmak, mahallede ve dost çevresinde itibar kaybetmesine sebep olmak, karışımızdaki aşağılayarak kendimizi yüceltmenin zevkini yaşamak vs. bütün bunları alt alta getirip topladığımızda karşımıza çıkan sonucu yukarıdaki îzahtan sonra sizlerin takdirine bırakıyor ve batık olan nedir insanlığımız mı yoksa kültürümüz mü? diye bu noktada sormak istiyorum. Zîra kıymetli bir kültür mirâsımızın tarihi gelişimi ve âkibeti düşünülecek olursa; genel kanaatin aksine seremoniler veya bir takım ritüeller ile şeklin ön plana çıkarılması değil, insan kalitesindeki zâfiyetin bir batık kültür yarattığına inanıyorum. Günümüzde bu batık kültür, kabuk değiştirmiş olsa da maalesef ki zorlansak bile kabul edebilelim; değişen bir şey yok, biz değişmedikten sonra olmayacak da. Biz monarşiden demokrasiye geçemedikten, kendimizde demokrasiyi yaşayamadıktan sonra… Biz güdülmeyi alışkanlık hâline getirdikten ve kimliğimizi, sorumluluklarımızı nerede niçin bulunduğumuzu düşünebilmeyi reddettikten sonra…


Tasavvufî bir bakış açısıyla yukarıdaki ifâdeden hareketle dostluk kavramı hakkında çıktığımız minik zihinsel yolculuğumuzu burada noktalarken, çekirdek yapıdaki bir ârâzın toplumun geneline nasıl yansıdığını görmek istiyorsak, dünyânın hâline bir bakalım diyorum. Bu savaşlar, düşmanlıklar, kuyusunu kazmalar, sömürgeler, diktalar yukarıdaki ifâde de yer alan çekirdek yapının makro boyutu değil de ne? Elbet de dünyâyı siz ya da ben bu hâle getirmedik ve siz ya da ben de kurtaramayacağız ama bu tablonun ortaya çıkışında hiç mi bir sorumluluğumuz yok? İster îmanlı olalım ister olmayalım, ister mikroda ister makroda bir yerimiz bulunsun, sizin ya da benim, insan olabilme çabasını zevk edinmek gibi -bütün acziyetimize rağmen-hiç mi bir derdimiz yok! Sanırım mesele biraz da meselesizliğimizde.

İLETİŞİM BİLGİLERİ:       Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi    -   Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı