GÜLMİSAL GÜRSOY
DOST ELİ (Kadem 6)

BİR KÜLTÜRÜN IŞIĞINDA - DOST ELİ


YAŞAMAK; USTA ÇIRAK İLİŞKİSİ ÜZERİNE KURULU BİR SANATTIR.
VEFA’nın YANGINI


Bozkırın orta yerinde kendi hâlinde ağaca hasret bir köydü Vefa’nın köyü. Belki, çorak da olsa bir dağ bulsaydı sırtını ona yaslardı. Fakat o da kilometrelerce uzaktaydı. Tek katlı yığma evleriyle ve uçsuz bucaksız başak tarlalarıyla bu yalnız ve güzel köyün halkı da doğrusu pek çalışkandı. Patates soğan üretir,  buğday eker biçerlerdi, fakat hepsinden önemlisi bu köyün insanları çocuklarını okutabilmek için ellerinden geleni yapar, kız - erkek ayrımı yapmadan onları okula yollar ve meslek sahibi yapabilmek için çırpınırdı.   Vefa da burada doğmuştu. Babası köyün çocuğuydu. Yıllarca değişik yerlerde görev yaptıktan sonra baba, ailesiyle birlikte köyüne dönmüş ve köyün ilkokulunda gönüllü olarak öğretmenlik yapmaya başlamıştı. 


Öğretmen baba ile oğlu Vefa arasındaki yaş farkı büyüktü, ancak onlar arkadaş olmayı başaranlardandı. Bu hal ise lâubâlilik vesîlesi asla değildi. Zaten öğretmen babayla arkadaş olunsa da nasıl lâubâli olunabilirdi ki! O sevgi doluydu, şefkatliydi, merhametliydi ama bir o kadar da disiplinliydi. Bir takım prensipleri vardı. Yaşı küçük veya büyük herkesin hayatta bir duruş sergilemesi gerektiğine inanır ve karşısındakini de bu hâle -ister istemez- teşvik ederdi.  Oğlu Vefa’ya da sık sık  “Doktor ol oğlum, mühendis ol, fakat ne olursan ol adam ol!” derdi. Bu sözlerini ise hep şöyle tamamlamıştı: “Dünyaya sadece yiyip içmeye gelmedik. İnsanlığımızı hakîkatine sürülmüş bir kısrak gibi şahlandıramazsak, günleri bir biri ardına saymanın adına yaşamak diyemeyiz. ”


Rüzgâr, başak tarlaları üzerinde gezindikçe, üç beş de olsa kavak ağacına boyun eğdirdikçe, med-değnek oynayan çocukların yüzünü yakıp çizdikçe, biraz belki buruk ama latif bir bozkır türküsü mırıldanırdı.  Öğretmen baba, minicik oğlu Vefa’ya bu türkünün sesini duyabilmeyi zevk edindirdi. Minik Vefa, sırf babasına olan düşkünlüğünden, çoğu kez en sevdiği oyundan bile vazgeçip buğday tarlalarına koşar, onların orta yerine yatıverir,  gözlerini kapatıp derinlere dalarak saatlerce bozkırın türküsünü dinlerdi. Baba ile oğlu sımsıkı birbirine bağlayan ve hayata dâir bir üslûp geliştirmeye vesîle olabilecek bu güzel günler ise maalesef ki pek uzun süremedi. Öğretmen baba daha pek çok talebe yetiştirecekken ve küçük oğlunu da maddî - mânevî uzun yıllar besleyebilecekken, hatta onu sevgiye şefkate doyurabilecekken bu âlemden göçüp gitti. Vefa, hem babasını hem de en yakın arkadaşını kaybetmişti. Üzgündü,  acıdan minicik yüreği katılıp kaldı, hiçbir şey yiyemedi,  içemedi hatta konuşamadı bile. Çoğu kez iki eli ile başını tutup, boş bakışlarla başak tarlalarının orta yerinde öylece oturdu, durdu. Vefa’nın gözü yaşlı annesi, dedesi, diğer bütün yakınları ise henüz ilkokul çocuğu olan bu yavrunun hâline çok üzülüyor ve ne yapacağını bilemiyordu.


Bir gün Ağa Dede, torunun elinden tuttu ve onu Tahir Usta’nın yanına götürdü.  Tahir Usta, köyün merkezinde ayakkabı tamirciliği yapan, kahkahası bol bir adamcağızdı. Üstelik öğretmen babanın da çok yakın arkadaşıydı.  O da çocukla çocuk, büyükle büyük olmayı severdi ama yaşadığı toprakların bir zamanlar Somuncu Baba’yı, Hasan Dede’yi, Yunus Emre’yi, Mevlânâ’yı, Celâleddin Aksaraî’yi , Hacı Bektaş Velî’yi hatta Hacı Bayram-ı Veli’yi ağırladığını da bilirdi. Üstelik, o topraklarda yaşayan pek çok kişide olduğu gibi, hem zengin bir kültür mirasından payını almıştı hem de bu kültürün gelecek nesillere aktarılması gerektiğine inanlardandı.  Ağa Dede bu hakîkati bilerek, “Eti senin kemiği benim.” dedi ve Minik Vefa’yı biraz gülsün, biraz hayâta karışsın, biraz da öğretmen baba ile açılmış olan hakîkat ufku gözden kaybolmasın diye Tahir Usta’ya teslim etti.


Vefa, kendini bildi bileli zaten Tahir Usta’yı tanırdı ve severdi de. Fakat onu tanıyıp sevmesi, babasını özlemesine, onu kaybetmenin acısını yaşamasına engel değildi. Gel zaman git zaman Tahir Usta’nın da muziplikleriyle Vefa’nın acıdan katılmış yüreği erimeye başladı.  Tahir Usta ile oyunlar oynuyor,  gülüp eğlenmeye çalışıyordu.  Okuldan arta kalan vakitlerinde ise dükkâna isteyerek, severek koşup geliyor, hem gülüp eğleniyor, hem de ayakkabı tamiri işini öğreniyordu. Dükkânın geleni gideni pek boldu. Eğlencesi  hiç tükenmezdi. Her şey, gülmek ama gülerken de düşünmek için burada bir vesîleydi. Meselâ bir gün aksakallı nur yüzlü bir adamcağız kapıdan içeri girdi.  Belli ki Tahir Usta’yla daha önceden de tanışıklıkları vardı. Hemen sarmaş dolaş oldular.  Adamcağız “Aylardır ötedeki dağda yaşıyorum. Çok şükür nihâyet erdim.” dedi ve elindeki yemeniyi gösterdi. Yemeninin içi süt doluydu. Adam, onu aldı ve duvardaki çiviye astı, “Hediyemdir.” deyip gülümsedi. Fakat bu sırada dükkânın önünden geçen genç kıza gözü kayıverdi. Genç kız kendi hâlinde biriydi ama, dağ başında eren adamcağızı heyecanlandırmıştı. Adamcağız onu görünce şuh hayallere daldı, ermişlikten ise hiç eser kalmadı. Üstüne üstlük, çivideki süt de akıp gitmez mi! Vefa neden güldüğünü bilmese de duruma gülüyordu. Tahir Usta’nın ise yüzünde ancak hafif bir tebessüm belirmişti ve şöyle söyledi: “Beyim beyim! Dildeki davâya elde hüccet (delil) isterler. Dağda ermek kolay, sen gel burada er.” “Dildeki davâya elde hüccet isterler.” Sözü, Vefa’nın çok hoşuna gitmişti. Babası da bu sözü ne çok tekrar ederdi.


Bir keresinde de Vefa işe başlayalı birkaç ay olmuştu.  Ustasına ne kadar maharetli olduğunu göstermek istercesine bir çayır yılanı yakalayıp, onu pür heyecan elinde taşıyarak dükkândan içeri getirmişti. “Aman oğlum ne yapıyorsun?” denilince de “Usta sen bana her şeyi Allah yarattı demedin mi? Mâdem her şeyi Allah yarattı, o hâlde bu yılandan niye korkuyorsun? Korkma bak sev, sev.” demişti.


Çocuktu Vefa, fakat hızla gelişen ve büyüyen bir çocuktu. Anılar, sevimli hatta zaman zamanda hüzünlü hâtıralar anlatmakla bitmezdi.  İşte onlardan bir tânesi daha: Vefa’dan büyük köy çocukları bir gün  yolunu kestiler. “Tahir Usta’yla aran çok iyi, babanı çabuk unuttun.” dediler. Vefa beyninden vurulmuşa dönmüştü. Ne yapsın, ne etsin, ne söylesin hiç bilemedi. Başladı boyundan büyük çocuklarla kavga dövüş yumruklaşmaya. Durum Tahir Usta’nın kulağına gitti. Tahir Usta koştu köyün meydanına geldi. Çocukları kovaladı ama köy kahvesinde babalarının yanına yaklaşıp bir vesîle ile şöyle söyledi: “Karşımızdaki her kim olursa olsun, bizi acaba nasıl avlıyor? Nasıl sevgimizi, hürmetimizi, kazanıyor? Şāyet bizler rûhunun güzelliğine değil de cesede –bedene, kalıbına- tutkun olsaydık, ölüm hâlinde sevdiklerimizin cesetlerini ellerimizle toprağın altına koymazdık. Demek ki özlemimiz kalıba değil, o kalıbın taşıdığı yüke, rûhun güzelliğine. Vefa da babasından bir iz bende bulduysa, ne mutlu bana? Keşke ben de öğretmen arkadaşım gibi koruyan, kollayan, seven, halim selim biri olabilsem. Şāyet bunların kırıntısı bende varsa, ne mutlu bana.”


Yıllar yılları izledi. Vefa lise çağına geldi. Onu büyük şehirdeki yatılı okula verdiler ama her fırsatta Vefa, soluğu Tahir Usta’nın yanında aldı. Onun dükkânına koşarak gelir, ağzında “bozkırın türküsü” dediği bir nâme ile palas pandıras dükkândan içeri dalardı. En büyük zevki ise zihninde beliren ve ancak babasının lâyıkıyla cevaplayabileceğine inandığı soruları, şehirli bir çocuk edâsıyla Tahir Usta’ya sorabilmekti. Ustayı köşeye sıkıştırmak için çabalar, güler, sarılır, öper, ustayla didişirken de kendisini babasıyla şakalaşırmış gibi hissederdi. Doğrusu Tahir Usta da bu hâlden hoşnuttu. Hem Vefa’yı seviyordu hem de onun hızla düşünen bir adam olma yolunda ilerlemesinden kendine bir pay çıkartıp, mutlu oluyordu. Vefa’nın ardı arkası kesilmeyen soruları ise gün geçtikçe ilginçleşmişti. Buram buram Tahir Usta ve Öğretmen babanın anlattıkları kokar ve bu anlatılanları kavramaya yönelik Vefa’nın müthiş bir çaba içinde olduğunu ortaya koyardı.  Meselâ onlardan birkaç örnek: “Her yaratılmış Allah’ın verdiği rolü oynuyorsa suç ve cezâ neden var? Mâsum kim suçlu kim?  Hem “Allah istemez ise yaprak kımıldamaz.” Diyorsun, “hem de irâdeni kullan. Mâdem Allah’ın dediği oluyor bu irâde nasıl kullanılacak? Aşk, aşk dediğin şey de ne? Niçin âşıklığı makbul buluyorsun da aşkını fark etmeyene gülümsüyorsun? Her soruya biliyorum bir cevabın var, iyi de Tahir Usta, sen bunları nereden öğreniyorsun?”


Tahir Usta, çoğu kez Vefa’nın sorularından bunalsa ve “lâ havle” çekip “Var git başımdan.” dese de, onu hiçbir zaman mânevî olarak doyurmak için çabalamadan yanından göndermemişti. Ona hem bilgi hem de o bilginin tavra nasıl yerleşeceğini elinden geldiğince göstermeye çalışırdı.  Fakat bir gün didiştiler, güldüler, şakalaştılar, derin derin sohbetlere daldılar ama Tahir Usta bir ara şöyle söyledi:  “Her yaratılmış kendisine verilmiş rolü oynar. Bunu kabul et. Rolü biten bu âlemden gider. Bak oğul, gidip de dönmemek, dönüp de görmemek var. Hakkını helâl et. Benim de sana hakkım var ise helâl olsun.” Vefa “O nasıl söz Usta!” dese de Tahir Usta’yı bir daha dünya gözüyle göremeyecekti. Zîra Tahir Usta, köydeki bir kavgayı yatıştırabilmek için araya girmiş ve aldığı bıçak darbesiyle oracıkta ölüvermişti. Vefa’ya haber gittiğinde Vefa perişan oldu. Bu sefer babasının vefâtındaki gibi katılmamış, ulu orta ağlıyordu. Tahir Usta’yı kaybetmek acıydı ama Vefa daha çok kendine yandı. O zaten babasını kaybetmişti, şimdi de ustasız ne yapacaktı!  Biliyordu “Ağaca dayanma kurur, insana dayanma ölür.” derlerdi. İyi de herkes mi kuruyup bitecek, herkes mi ölüp gidecek ve Vefa şu koca âlemde yapayalnız mı kalacaktı?!


Vefa, vurdu kendini yollara. Bu sefer, başak tarlarına koşup bozkırın türküsünü de dinlemek ona yetmedi. Bu türküye kilitlenip rüzgârın götürdüğü yere gitti. Bu gittiği yer baktı ki yamacın başı, yamaçtan aşağı süzülüverdi. Bir mağara bulup kendini oradan içeri attı. Artık karanlık çökmüş, vakit akşam olmuştu. Ne yılan, ne akrep, ne çiyan, ne de başka bir börtü böcek onun umurunda idi. Böylesi bir kahır anında nasıl da her şey birlenivermişti. Vefa mağaraya kapanıp gün ağarıncaya kadar orada kaldı. Ustasının ölümüne sebep olanları elleriyle boğmak için planlar yaptı. Gerçi onlar zaten çoktan hapsi boylamıştı ama Vefa yerinde duramıyordu. Delikanlı, mağara içinde gün ağarana kadar voltalar attı. Güneşin doğmasıyla da kendine şaştı. O mağaranın içinde, börtü böceğin arasında ne işi vardı!


Yıllar yılları izledi. Vefa, Tahir Usta’ya kötülük edenlere hep diş biledi. Köylünün yüzüne bile bakmak istemedi. Onları suçluyor, hatta onları “Sözlerinin adamı değil bunlar.” diyerek küçümsüyordu. Liseyi Tahir Usta’nın vefatından sonra, köyüne hiç uğramayarak bitirdi. Ardından Hukuk Fakültesini kazanmıştı. Okudu, başarılıydı fakat Tahir Ustasız bir hayatta Vefa çok yalnızdı. Üstelik bugün şu fikrin, yarın bu fikrin peşine takılıyor, sorgu suâl etmeden kapıldığı her fikrin içinde, kendine sığınacağı mânevî mağaralar arıyordu. Vefa kendini tanımayı, kim olduğunu sorgulamayı da uzun süre reddetti. Babasına olan özlemi, Tahir Usta’ya olan hürmeti ise gönlünde kocaman yer kaplasa da Vefa’nın Vefaca hayatta bir duruş sergilemesine yetmedi. Vefa üniversiteyi bitirdi. Avukat da oldu. Yine bu gerçek maalesef hiç değişmedi. Yıllar içersinde Vefa, Tahir Usta ve babasından öğrendiği, kendini keşif yolculuğunda inanç sâhibi olabilmenin zevkinden de hızla uzaklaştı. İnsan olmak, kendini tanımak, kendini tanıdıkça Rabbini bilmek, halka hizmet ederken Hakk’ka hizmet etmek, bilgileri, fikirleri istifleyerek hamallığını yapmak yerine, onları akıl süzgecinden geçirdikten sonra halde tavırda doğru şekilde sergilemek…  onlar da ne demekti? İman desen Vefa’dan ne kadar da uzaklarda bir yerlerdeydi. Vefa’nın daha “Allah” derken bile dudakları yanmıyor muydu? Nerede kaldı ki bu tarz meselelere kafa yoracaktı. Nerede kaldı ki yeni yetişirken zihnini kurcalayan -bir kültürün izlerini taşıyan- o soruları soracak da, kendi cevaplarına ulaşabilmek için kıvranacaktı.  Şüphesiz düşünce serseriliği Vefa için üstün bir meziyetti. Bilgiler üzerinden kayıp gitse, karşılaştığı fikirlerin pek çoğunu hiç giyinemese ve sadece bütün bunların hamamlığıyla meşgul olsa bile, Vefaca aydın olmak, sosyalleşmek hatta gelişip yücelmek de işte bu demek değil miydi?


Geçmişle olan bağını koparmaya çalışarak geçirdiği günler içersinde Vefa, kaybetmeyi sevmeyen genç bir avukat olup çıktı. Şeytanın avukatı da değildi ama kaybedeceği davayı almaz, aldığı davayı ise kaybetmezdi. Fakat bir gün işler ters gitti.  Bu terslik Vefa’yı üç kuruş paraya muhtaç etti. Vefa düşündü, “Ağa Dede’den kalma üç, beş tarlayı satayım da biraz ferahlayayım.” dedi. Köylüye olan kırgınlığını bir kenara itti ve çıktı yola. Kar, kış kıyâmet arabasını sürdü köyün yollarına. Olacak iş değil ya oldu, Vefa köyünün yolunda kayboldu. Sağa mı gidecek sola mı gidecek. Yol bitti bitecek, kar deseniz görüş mesâfesini iyice daraltmış, yolu bile kesecek. Bu sırada aksakallı bir ihtiyar çıktı karşısına. Sırtında topladığı üç beş çalı çırpıyla. Vefa, onu görür görmez tanıdı. Ne kadar da yaşlanmıştı. Hâlâ dağda ermeye mi çalışıyordu? Onu arabasına alsın mı almasın mı tereddüt etti.  Gerçi, Vefa’nın, onunla bir derdi yoktu ama köye ve köylüye fazlasıyla kırgındı. Paraya ihtiyacı olmasa, sözünün eri olmayan bu insanların diyârına yolunu asla düşürmez, babasının ve Tahir Usta’nın vefatıyla düştüğü yangınla, yeniden yüzleşmezdi.


Vefa, kendi içinde çelişkiler yaşadıktan sonra ihtiyarcığın anına yaklaşıp  “Atla amca!” dedi. “Atla da gideceğin yere seni bırakayım.” Amca, utana sıkıla bindi arabaya. O da Vefa’yı güçlükle de olsa tanımıştı. Vefa’nın kırgınlıklarından da, yangınında da az da olsa haberdardı. Birbirlerine hâl hatır sordular. Mesafeliydiler ama uzun uzun konuştular. Vefa, amcanın hâlâ dağda ermeye çalışmasına şaştı. Amca ise Vefa’nın yıllarca köyüne uğramamasına. Vefa, “İstesen araban, evin barkın olurdu.” dedi. Amca, “Bu çocuk bana Allahımın yeter olduğunu nasıl bilemez!” diye için için söylendi. Vefa, garip bir edâyla “Ben bir avukatım.” dedi. Amca, “Bu köy çok avukatlar, doktorlar, mühendisler yetiştirmiştir.” diye mırıldandı. Vefa, “Uzun yıllardır araba kullanırım, bu yolları da çok iyi bilirim.” dedi. Amcanın artık içi sıkılmıştı. “Mâdem biliyordun da bu hâlin ne?!” diyemedi ve kardan güçlükle seçilen bir patikanın başında inmek istedi.  İnerken de Vefa’nın sırtını sıvazlayıp şöyle söyledi: “Bu diyarlar senin. Suçlu arama. Hâdiseleri olduğu gibi kabul et, rahat edersin. Ancak bilirim, ustanın eli çırağının üzerinden çekildi mi çırak sendeler.” Vefa donup kaldı. Amca ise devam ediyordu:  “O çırak bir gün gözlerini elbet açacak ve görecek ki peygamberimiz bile vefat etmiştir ama, peygamberimizin peygamberliği bitip tükendi mi? Büyük zâtlar da böyledir. Şâyet sen onlara “dilek ağacı, koruyucu kalkan, menfaat kapısı” demişsen, onları hangi vesîleyle kaybedersen kaybet, elbet yıkılırsın.  Onlardaki mânâyı okumayı öğrenememişsen, yani bencileyin câhil kalmışsan, onlar olmadan hâdiselerin dilini nasıl çözersin? Hayatın önüne serdiklerinden nasıl olur da doğru alış veriş edersin? Hâl bu olunca nice sağlar karşına geçip de perende atsa, yine onlardaki mânâyı göremezsin.  Fakat ben, seni bildim. Seni, şu yüreğimde hissettim. Sen yüce gönüllü, akıllı, fikirli, iyi eğitimli genç bir adamsın. Beni de buraya kadar getirdin ya, Allah’ım senden râzı olsun.  Yolun açık, gönlün aşklı, hizmetlerin ise makbûl olsun. Allahım sana da cümleye de hayırlar versin.”


Amcanın bu sözleri Vefa’yı şaşırtmıştı. Bu da kimdi böyle!  Amca, Vefa’daki küçümseyici havayı fark etse de minnettarlıkla gülümsedi ve uzun zaman hiç insan yüzü görmeden yaşamanın da getirdiği bir ruh hâliyle konuşmaya doyamasa bile, arabadan indi. Fakat sonra olan oldu Vefa tek kelime ile köyünün yolunda -amcadan destek alsa da- kayboldu. O her şeyi çok iyi bilirdi(!), ama nedense köyü bozkır yaylasının orta yerinde duruyor, ancak Vefa’yı bir türlü yanına yaklaştırmıyor ve yolunu sarpa sardırıyordu. Vefa köyüne varabilmek için uzun süre mücadele verdi. Neticede çaresizce sırtını yıllar öncesinden tanıdığı bozkırın türküsüne yaslamakla köye ulaşabildi. Burada ne de çok hatıra vardı. Babasının ve Tahir Usta’nın mezarları, katillerin toprakları, yıllarca ayakkabı tamirciliği yaptığı ve şimdi erkek berberi olmuş dükkân, Ağa Dede’nin evi, hepsi bir olmuşlar sessiz sedâsız köye giren Vefa’yı karşılamışlardı. Vefa, hatıralarla bir anda sarmalandığını hissetti. Gözlerinden sebebini hiç bilmediği iki damla yaş süzüldü.  Köyünü şöyle bir uzaktan bile görmekle o eski Vefa olmuş, çocuk sâfiyetine bürünmüş ve sadece köyüne, köylüsüne, akrabalarına, eşine, dostuna değil topraklarının taşıdığı kültüre de kollarını açmıştı. Fakat soruyordu “Sevdiklerim nerede?”


Dağdaki ermişin yaktığı kıvılcım, Vefa’nın yolunu aydınlattı. Ölüm bir son muydu? Öğretmen babada ve Tahir Usta’da Vefa’yı avlayan her ne ise, Vefa ona yöneldi. Yaşadığı günlerden, doğru alış veriş edebilmenin zevkine daldı. Soranlara ise “Ben hiç değişmedim hep aynı Vefa’yım. Sizleri, eski günleri çok özledim.” diyordu ama kabul etmek lâzım ki Vefa, ustanın çırak üzerinden el çekmesiyle yaşanan tûfandan nasîbini alanlardandı. Özellikle aydın olmayı, hatta adam olmayı yanlış okuyuşu ona epey zorluklar yaşatmıştı. O gün ve ondan sonraki günler, arsa satmak için geldiği köyünde bir avuç toprak bile satmadan günler, haftalar geçirdi. Oradan ayrılmak, anılarından da kopmak hiç istemiyordu, geçmişiyle barışmış, köksüz bir kuru dal iken köklerini teşhis edebilmiş, beslenip yeşerebileceği mecrasına kavuşmuştu. Artık her neye elini atarsa atsın, her nereye giderse gitsin boğulup kalmayacak, el attığını zenginleştirip güzelleştirecek, el attığıyla da zenginleşip güzelleşecekti. O hukuk diplomasını ve mesleki tecrübelerini kolunun altına aldı, gönlüne topraklarının kültürünü kattı, ustalarından yansıyan hakîkate bulanmanın sevdasıyla dolu bir yürekle, aydın olma yolunda hızla ilerlemek üzere hayatın içine daldı. Adam gibi aydınlara ise hem benim gibilerin hem de bu memleketin büyük ihtiyacı vardı...


İLETİŞİM BİLGİLERİ:    Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi  -  Türk Kültür ve Sanat Derneği-/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı