GÜLMİSAL GÜRSOY
HAZİNEYE YOLCULUK (Kadem 5)

MEHMET EFENDİ’NİN MISIR SEYAHATİ / HAZİNEYE YOLCULUK

Zengin olmayı kim istemez?! Mehmet Efendi de istedi. Üstelik kendini bildi bileli hep parasızlık çekmiş, rahat yüzü görmemişti. Fakat ne yaptıysa olamadı, parasının üzerine bir kuruş dahî koymayı başaramadı. Zengin olmaktan ümidini kestiği günlerden birinde,  çaresizlik ve miskinlik içinde uykuya daldı. Rüyasında, yüzünü göstermeyen zâtın biri, Mısır’da bir adresten bahsedip “Orada hazine var, git toprağı kaz, hazineyi çıkarıp zengin ol.”diyordu. Mehmet Efendi sevinerek uyandı. Beklediği an nihayet gelmişti. Rüyasına inanmak istedi. Çocuklarının rızkından, karısına bıraktığı üç beş kuruş da olsa mutfak parasından, ev sahibine ödemesi gereken kirasından kısarak, Mısır vapuruna bir bilet aldı. Artık günlerce sürecek çetin yolculuk başlıyordu. Ancak, yolculuk çetin olsa da, kazandırdığı arkadaşlıklar -belki de dostluklar- bu çetinliği unutturacak kadar ilginçti. Çünkü yolcular arasında bulunan Saffet Amca ve onun anlattıkları hayat boyu akıldan çıkacak gibi değildi. Bizim Mehmet Efendi de doğrusu, Saffet Amca ve yol arkadaşlarını çabuk farkedenlerdendi. Yolculuk başladıktan kısa bir süre sonra onları keşfedip yanlarına yaklaştı ve konuşulanları can kulağıyla –tabiî kendince- dinlemeye başladı. Bu arada konu konuyu açıyor ve laf dönüp dolaşıp Saffet Amca’nın oğullarına geliyordu. Saffet Amca “Üç oğlum vardı.” dedi. “Üçü de birbirinden yağız delikalıydı. Ben gezip göremedim bari onlar gezsinler, dünyayı görsünler, dedim ve oğullarımı arkalarından hayatın içine itiverdim. Fakat bunu yaparken de uyardım; sakın sûret kalesine olunuzu düşürmeyin. Gel gelelim, beni dinleyen kim?!”...


Saffet Amca, dilinde sûret kalesine veryansın, gönlünde ise oğullarının ateşi, anlatmaktaydı. Etrafını sarmış olan yol arkadaşlarının sayısı daha da arttı, hemen hemen gemideki herkes, ışığa koşan pervâne misâli Saffet Amca’ya yaklaştı. Onu dinleye kalabalığın –ilginçtir- çok az kısmı Saffet Amca’nın bahsettiği “O sûret kalesi de ne ola ki?” dedi. Bizim Mehmet Efendi ise kaleden çoktan haberdardı.  O, bir köşeye büzüldü ve daha önce hiç görmediği, buna rağmen bahsini çok duyduğu bu yerin hayalini kurmaktan kendini alamadı. Bildiği kadarıyla orada sûretler, sanat eserleri hâlinde sergilenirdi. Onlar, dünyada var olan her şeyden birer örnekti. Yani: şık hanımların beylerin, hanların, hamamların, arabaların, giysilerin, takıların, altınların, gümüşlerin hatta mevkilerin, makamların, kitapların, kalemlerin, madalyaların, takdir belgelerinin, iyilerin, kötülerin, cimrilerin, cömertlerin, zenginlerin, fakirlerin vb. en güzel örnekleri oradaydı. Eser hâlindeki her bir sûrete bakan büyülenir ve başından ayrılmak hiç istemezdi. Zenginler ise sûret kalesine zenginliklerine zenginlik katmak için giderlerdi. Mehmet Efendi de zaten bütün bunları kulaktan dolma da olsa gayet iyi biliyordu. “Rüyamdaki hazineye bir kavuşayım, sûret kalesine de giderim, başka yerlere de.” dedi. “Sûret kalesinden de sanat eserleri satın alırım, başka yerlerden de... Yeter ki bir zengin olayım.”


Mehmet Efendi zenginlik hayalleri kura dursun, Saffet Amca aklında bin bir düşünce,  gönlünde bin bir hayal ile yola koyulmuş arkadaşlarına bir baktı. Sadece Mehmet Efendi’nin değil aslında pek çoğunun gözünde hırsın, hasetin maalesef ki masum(!?) olan alevi vardı. Saffet Amca bunu fark etti ve konu açılmışken örnekler göstererek etrafındakileri uyarmayı, hayata dâir edindiği tecrübeler ile arkadaşlarını zırhlandırmayı kendine borç bildi. Bu sebeple de oğullarının hikâyesini içi yansa da anlatmaya devam etti. İlk olarak büyük oğul sûret kalesine gitmiş ve hoşuna giden sûretlerin başında belki günler, haftalar, aylar geçirmişti. Bu sûretlerin her birinin bir eser olduğunu fark edip eser sahibinin kim olduğunu aramaya koyulması ise, hoşa gitmiş ve gerçek sanatçının iltifatına büyük oğlu mazhar kılınmıştı. O, gerçek sanatçının artık sağ koluydu. Kahır yansıyan bir sûretten de lütuf yansıyan bir sûretten de aynı zevki alması, eser sahibinin yüceliğini bu eserlerde seyretmesi, sadece sanatçının gözünde değil, sûret kalesinin bütün sanat severlerinin gözünde de büyük oğlu farklılaştırmıştı. Fakat oğlun ömrü vefa etmedi. Baba oğul hasret gideremeden, oğul bu âlemden göçüp gitti. Saffet Amca bütün bunları anlatırken üzgündü, sessiz gözyaşları döktü, fakat sonra anlaşıldı ki esas yangın yürekteydi ve hiçbir gözyaşı bu yangını söndürmeye yetmiyordu. Zîra, ortanca oğul da ağabeysinden haber alamayınca sûret kalesine varmış ve ağabeysinin ölüm haberiyle yıkılmıştı. Ancak o “Ölüm hak miras helâl.” dedi. Elbet ki haklıydı, ölüm hak miras helâldi, ancak ortanca oğul, ağabeyinden kalma güzelliklere gönül rahatlığıyla yaslanırken kibir denen bir hastalığa tutuldu. Hal bu olunca ortanca oğul, “Sûret kalesinin hakikatini kaldıramadı.” denildi. “Karşılaştığı eserlerden zevk almayı, onlardan doğru alış verişi yapabilmeyi başaramadı.”


Oysa ortanca oğlun sûret kalesine varmasıyla tatlı bir koşuşturma ve telaş başlamış, herkes “Ağabeyinin emanetidir.” diye ortanca oğlu bağrına basmıştı. Kusurları bile görmemezlikten gelinmekteydi. Zîra o, eserlere zarar verse alkışlanıyor, üzerlerine tükürse sırtı sıvazlanıyordu. Böylece günler geceler geçirildi. Oğul zaptedilemez oldu. Sanatın ve gerçek sanatçının farkına hiç varamadı, sanatın güzelliğine hiç teslim olamadı. Ağabeyinin hatırına kusurlarının, hürmetsizliklerinin üzerinin örtüldüğünü ise hiç bilemedi. Israrla “Ben büyük adamım.” demeye de başladı. “O kadar büyüğüm ki ağabeyimin aptallıklarından ben de eser yok. Bütün sûretler ise öyle veya böyle kendileriyle muhatap olmamla kıymet kazanıyor.” vs., vs. Ortanca oğul bu düşünceleriyle sûret kalesi içinde sergilenen kibrin maalesef ki en güzel örneklerinden biri olup çıkmış ve meraklısı için akıl kapıcı bir avcı kesilivermişti. Eser sahibi sûret kalesi içinde bir temizlik yapma gereği hissettiği gün ise kıyamet koptu. Ortanca oğlun göğsüne, nereden geldiği belli olmayan bir ok saplanıverdi. Oğlun cismi, yerlerdeydi. Saffet Amca yaşanan hakikati dili döndüğünce anlatmaya çalışırken yutkundu ve “Oğlum Allah diyenlerdendi.” dedi. “Cismi düşse de elbet îmanı yere düşmemiştir. O, o ağabeye kardeşti. Allahımın lütfu umulur ki ondan el çekmemiştir.” Meraklı kalabalık şaşkınlık ve acıyla “Âmin, âmin!” dedi. Fakat bu sûret kalesi ne de ilginç, ne de baştan çıkarıcı bir yerdi.!


Kısa bir sessizliğin ardından kalabalık üçüncü oğlun başına gelenleri merakla sordu. Aslında o da kaleye varmış, ağabeylerinin âkıbetini öğrenince de çok üzülmüştü. Ancak o dönemde karşısına hoş bir hanım çıktı. Büyük bir aşkla ona bağlandı. Yaşanan öylesine büyük bir aşktı ki sûret kalesinin gerçeğini ve ağabeyleri bir anda ona unutturuverdi. Fakat ne olduysa oldu iki sevgili bir türlü kavuşamadı. Araya hep engeller girdi, yürekte acı, gözde yaş eksilmedi. Gerçi küçük kardeşin âşık olduğu hanım da, küçük kardeşin bizâtihi kendisi de sûret kalesi içinde sergilenen eserlerden biri değildi de neydi?! Başa gelen her hadise, eser sahibinin eserlerinin bir nîşânesi olmaktan öte neydi?! Küçük kardeş bunu idrak ettiği anda, engeller engel olma özelliğini kaybetti ve iki sevgili birbirlerinde eser sahibinin güzelliğini seyretti.


Saffet Amca’nın yüzünde sıcak bir tebessüm vardı. E ne de olsa Mısır’a yaklaşılıyordu ve orada biricik torunu, küçük oğlu, gelini onu sabırsızlıkla beklemekteydi. Saffet Amca onları düşündü ve mutlu oldu. Etrafındakiler ise yolculuk zorlu geçse de, bitsin hiç istemedi. Saffet Amca’yla sohbet, hayata dâir pek çok hakikati öğretmişti. Bizim Mehmet Efendi ise, itiraf etmeli ki önce Saffet Amca’nın anlattıklarındaki mânâ ile pek ilgilenmedi. O, “Of.” dedi, “Pof.” dedi, sakalını sıvazlayıp “Sûret kalesi tam olarak nerede acaba? diye bir düşündü, fakat gemi limana varmıştı. Saffet Amca’ya hiçbir şey soramadan vedalaşıp gemiden ayrıldı. Aklı fikri hazineyi bulup çıkarmak ve zengin olup sûret kalesindeki eserlerden satın alarak itibar sahibi olabilmekteydi. Rüyasında bildirilen adresi arayıp buldu. Bir kazma darbesi, sonra bir kazma darbesi daha... Aranan hazine bildirilen adreste yoktu. Sağı solu kazdı, hazineyi bulamadı. Günler geçti. Mehmet Efendi, bahsi geçen adreste neredeyse kazmadık yer bırakmadı, ama hazineyi bir türlü bulamadı. Cebindeki üç beş kuruş da tükenmeye başlayınca aç kaldı, açıkta kaldı. Neticede gündüz dilenmekten utanıp geceleri eline bir fener alarak avuç açtı. Birinci gece, ikinci gece derken polisler yanı başında belirdi. “Bunun hâli pek şüphelidir.” deyip Mehmet Efendi’yi karakola götürdüler. Mehmet Efendi baktı hapse atılacak, rüyasından başlayarak olan biteni anlattı. Polis, “Pek de aptalmışsın efendi!” deyip güldü. Hele içlerinden bir tanesi, “Hiç rüyaya inanılır da o kadar yol gelinir mi, şu sefalet çekilir mi? dedi. “Hem sonra, ben de yıllardır rüyamda bir ermiş görürüm. O da bana senin geldiğin yerleri anlatır, orada bir adres verip “Hazine var toprağı kaz, zengin ol.’ der. Ama ben hiç önemsemem. Rüyadır der, geçer giderim.” Birkaç dakikalık sohbetin ardından polisin rüyasında anlatılan yerin Mehmet Efendi’nin evi olduğu anlaşıldı. Mehmet Efendi şaşkındı, bin bir güçlükle borç harç biraz para buldu ve yine bir vapura atlayıp evinin yolunu tutttu. Gerçekten de hazine herkesin gözü önünde olmasına rağmen orada Mehmet Efendi tarafından âdeta âşikar kılınmayı bekliyordu.


O, hazineyi çıkardı ve kucağı bir anda çil çil altınlarla doldu. Artık çok zengindi. Fakat altınlara bakınca aklına, Saffet Amca ve onun anlattıkları geldi. Acaba bu altınlar da –hazine de- bir eşya –bir sûret- miydi? Akıl kapıcı, insanı avlayıcı denilen cinsten bir sûret! “Yok, yok!” dedi Mehmet Efendi. Zihninden bu düşünceleri savuşturdu ama gönlünden savuşturmayı başaramadı... Üstelik iyi olmak, doğru davranmak, eşyanın hakikatini görmek ve bu gerçeğe uygun yaşamak vs. demekten nedense kendini alamıyor, Saffet Amca ve oğullarının başına gelenleri ise hayal etmekten kurtulamıyordu. İşte o günlerde gönlünde, nefis evinin üzerinde sebebini hiç bilmediği bir yangın başladı. Bu yangın, nefse dâir pek çok çulu, çaputu süpürdü ve süpürmekteydi de, ama sonuçlarını şüphesiz ki hayat gösterecekti. Böylesi bir bilinmezlikle Mehmet Efendi, hayat romanının içine daldı ve yaşadığı Mısır seyahatiyle de bütün Mehmet Efendilere ve kim bilir belki de içimizdeki Mehmet Efendiliğe seslenerek kayıplara karıştı.

MEHMET EFENDİ’NİN MISIR SEYAHATİ / HAZİNEYE YOLCULUK
YORUM
Kadem Mûsikî ve Edebiyat Dergisi
Sonbahar 2011 / 5. Sayı / Sayfa 20
gulmisalgursoy@hotmail.com

Hayatın içinden yükselen pek çok hadiseyi aracı kılarak anlatmak istediğini örneklendiren tasavvuf kültürü, yine her zamanki gibi “Düşünmüyor musunuz? Akıl etmiyor musunuz?”1 hitabına muhatap olan bizlere seslenir. Tasavvufî bir lezzet taşıyan yukarıdaki hikâyede de şüphesiz ki sesleniş Mehmet Efendi ve diğer kahramanların şahsında bizleredir. O halde hikâyemizi temel alarak dilerseniz mütevâzı bir beyin fırtınasına daha çıkalım ve tasavvuf kültürünün ışığında birkaç noktanın altını çizebilme gayretine girişelim.


Öncelikle Mehmet Efendi’nin fakirliği ve rüyasına güvenip hazineyi bulmak üzere yollara düşmesini ele alırsak; karşımıza “Zengin ve fakir kimdir?” sorusu çıkar. Elbet ki zengin; malı, parası çok olan varlıklı kimseye denilir. Fakir ise bunun tam tersi durumda olana. Ancak tasavvuf, zenginliği ve fakirliği sadece bu şekilde ele almaz. Neden? Çünkü, Allah yaratmış ve yarattığını da kendine ait isim ve sıfat zerreleriyle bezemiştir. Böylece “Allah, yarattığını zengin kıldı.” denilir. İnsan mahlûkâtın üstün olanıdır. Dolayısyla yaratılmışlığa has zenginliğin zirvesindedir. İnsanoğlu bu zenginliğinin kıymetini bilmemekle yani kendindeki cevheri görmemekle –kendini tanımamakla- fakirleşir. O halde fakir, Hakk’ı idrakten yoksun olan, Hakk’ın hakikatine sırt çevirmiş olandır. Zengin ise kendindeki cevheri keşfeden ve bu cevheri lâyıkıyla sergileyebilme gayretine girişendir.


Her îman sabibinin bildiği ve îman ettiği gibi, Hakk’ın lütuflarını ortadan kaldırdığımızda yaratılmışlığın yaratılmışlığından dahî söz edilemez. Bu da bize gösterir ki insanoğlu gerçekte yokluk içindedir. Fakirdir. Hak’la var olmakta ve zenginleşmektedir. Bu hakikat doğrultusunda dervişler, pek çok kez kendilerini ifade ederken “fakir” diye niteler. Yani; “Acz içindeyim, Hakk’ın lütfüyle buradayım, ne yapsam Hakk’a lâyık değilim.” vb. mânâlar fakir sözcüğünün içine gizlenir. Zenginlik ve fakirliği bu noktadan ele alırsak, hazineye kavuşmak için yapılan seyahatin de mânâsı üzerinde derinleşmek kanaatimce yerinde olur. Zîra rüyada Mısır’da olduğu bildirilen hazine kişinin kendi evinde çıkmış, ancak kahraman pek çok merhaleden geçtikten veya geçirtildikten sonra bilgiye ve daha sonra da hazineye ulaşmıştır. Bu gerçek, bizleri “seyr-i sülûk” kavramıyla karşılaştırır. Seyr-i Sülûk; Hakk’a ulaşmak için yapılan mânevi yolculuk, demektir. Mehmet Efendi ne dereceye kadar böyle bir yolculuğun bilincindedir tartışılır, ancak “seyr-i sülûk”a davet gördüğü açıktır. Rüya ve bunun akabinde gelişen süreç bunun işaretidir. Mehmet Efendi’nin önce Mısır’da –yaban ellerde- olduğuna inandığı, fakat sonra kendi evinde çıkan hazinesinin gerçek yeri ise daha açık bir dille de ifade edersek, Mehmet Efendi’nin gönlüdür. Mehmet Efendi, gönlündeki hakikate “seyr-i sülûk”la yönelmiş ve bunun neticesinde de kendisi için tayin edilmiş hazineye kavuşmuştur.      


Hikâyemizde; hem kahramanımızın rüyasında, hem de polisin anlattıklarında “toprağı kazıp hazineyi çıkarmak” sözü geçer. Bu da üzerinde durulması gereken bir başka önemli husus olarak düşünülebilinir. Neden? Çünkü toprak, mülk âlemine işarettir. Dolayısıyla da burada dünya ve nefis anlamlarına gelir. Nefsin hakikati ise nasıl Hak’tan gayrı düşünülebilinir? Hak’tan gayrı diye bir şey yoktur. Nefsi eşelemek, onun üzerinde derinleşmek yani toprağı kazmak; bir çeşit hakikat arayıcılığıdır yani kabuktan öze yolculuğu anlatılır. Öte yandan kabukla öz, hepimizin bildiği gibi birbirinden ayrı değildir. Birdir, bütündür. Tıpkı nefisle gönlün bir olduğu gibi. Hakikati elden geldiğince kavrayabilmek ve bu hakikati lâyıkıyla sergileyebilmenin çabasını göstermek için  yapılan yolculukta verilen mücadele, çeşitli imtihanlarla daima sınanır. Zîra hikâyede geçtiği gibi, kimi zaman polisler alır götürür, kimi zaman gece gündüz demeden avuç açılır, yalvarılır, yakarılır vs. vs. O halde hadiseler imtihan vesilesidir, hadiseler karşısında sergilediğimiz tavır ise insanlığımızın derecesini bildirir ve bizi, “seyr-i sülûk”ta hakikati idrak noktasına doğru ilerletir veya geriletir.


Hikâyemizde, yolculuk sırasında karşılaşılan bilge şahsın adı ise Saffet’tir. Saffet ismi de hayata dâir önemli ipuçları içerir; temizlik, arılık, duruluk demektir. Bencilliğin getirdiği kir ile pasakla nefsin hakikati üzerinde derinleşmek mümkün olamayacağına göre, bu isim izlenmesi gereken doğru tavrı anlatır ve kahramanımız Saffet Amca, nefsin oyunlarını mukayeseli olarak gözler önüne sererken etrafındakileri de isminin hakikatine çağırır. Sûret sözcüğü de bildiğiniz üzere; dış görünüş, şekil, biçim, tarz, yol nüsha, tasvir, yüz çehre, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının şahâdet âleminde tecelî etmiş şekli, anlamlarını içinde barındırır. O halde ismiyle müsemma Saffet Amca’nın üzerinde durduğu ve yolun düşürülmemesi gereken yer olan “Sûret Kalesi” ile kasıt nedir? sorusu, artık karşımızdadır. Sûret kalesiyle kasıt; kabuğa hapsolmuşluk noktasıdır. Neden? Çünkü kabuktan da özden de yineleyelim, Hakk’ın cevheri yansır, ancak yansıtışta aralarında derece farkları vardır. Kabuğa hapsolmak demek; sığlarda kalıp derinlere yol bulamamak, hakikati görememek, insan olarak yaratılmışlığın keyfine varamamak, kulluğu idrak edememek ve bir ömrü böylece heba edip gitmek demektir. Hikâyede oğullar örneği ile kabuktan öze yolculıkta yol kesicilik rolü üstlenen sûretle, muhataplığın ölçüsü de fısıldanır.


Büyük oğul, -sûret kalesindeki sûretlere dalıp satır aralarında hissettiğimiz üzere babayı veya başka sorumluluklarını ihmal etse de- büyük ölçüde sûret kalesi içinde doğru tavrıyla bizlere örnektir. İkinci oğul ise kibir batağındadır. Oysa hakikati idrak edende kibir olmaz. Neden olmaz? Çünkü hakikati idrak eden acz içindedir ve yukarıda îzaha çalışıldığı üzere, fakirliğinin de bilincindedir. O halde ikinci oğul yanlış olanı gösterir. Üçüncü oğlun ise hakikati görene kadar acı çekyiğini hikâyeden öğreniriz. Bu da acıya görünüşte sebep olan sûretlerin, aslında tekâmül için bir vesile olduğunun göstergesidir. Tekâmül (gelişim) yolunda adımlar atıldıkça, taşlar yerli yerine oturur ve sevgiliden de her yerden de Hakk’ın nûrunun yansıdığı gerçeği bir kez daha ortaya çıkar. Öte yandan hikâyemizden anlarız ki zengin veya fakir olmak ya da âşık olmak, sevmek, sevilmek, han sahibi hamam sahibi olmak vb. sûrete hapsolmak demek değildir. Zîra hikâyede dünyadan el çekmişlik maharet olarak gösterilmez. Önemli olan bizim sahip olduklarımıza yüklediğimiz değerdir. Buna vurgu yapılır ve sahip olduklarımızın elinde oyuncakmıyız yoksa onları aracı kılarak hakikatimize –özümüze- yol mu alıyoruz, yol mu arıyoruz? bu hal sorgulatılır. Takdir edersiniz ki aksi söz konusu olsaydı küçük oğlun inzivaya çekilmesi ve belki de evlenmemesi, yuva kurmaması, Saffet Amca’nın torun sevmeye, evlâtlarını görneye gitmemesi, büyük oğlun da sûretlerle doğru muhataplığının neticesi gerçek sanatçının iltifatına mazhar olmaması gerekirdi.


Bir diğer hakikat noktası; hazine, Mehmet Efendi’nin evinde her kesin gözü önünde olmasına rağmen Mehmet Efendi tarafından bulunmuştur. Bilindiği üzere herkes nasibine uygun yol alır. Böylece kimi zengin, kimi fakir olur. Mehmet Efendi’nin zenginlik hayalleri arasında ise, hatırlarsak, sûret kalesine gitmek ve oradan sanat eserleri satın alarak itibar sahibi olmak da vardır. Zengin olmak, itibar kazanmayı istemek –hangi alanda olursa olsun (maddi ya da mânevî)- yineleyelim bir kusur değildir. Ancak bu hakikatle birlikte, zenginlik(?!), itibar sahibi oluş, kişiyi kibre götürürse, üstünlük ve benlikle muamelesine sebep olursa, zenginlik kişiyi zâlim kılarsa, yanlıştır. Zenginliğin ölçüsünü sûretlere mahkûmiyet yarışında görürsek de yanlışlığın boyutu vahim noktalara ulaşır. Meselâ; senin şu marka araban var, benim bisikletim bile yok. Sen şu kadar kazanıyorsun, ben bu kadar. Sen, falanca kez hacca gittin ben ise bu kadar. Sen şu tabloyu satın aldın da zenginler sınıfına girdin, peki ya ben! vb. gibi değerlendirmelere tutsaksak, insanlığımızın yıpranacağını, tanınmaz hâle gelebileceğimizi ve yetişme çabasına giriştikçe de tükeneceğimizi kabullenmemiz gerekir. Saffet Amca ve oğulları hikâyesi ile, hazine yolunda uyarılan Mehmet Efendi’yi nasıl bir gelecek bekliyor bilinmez. Zîra sanat eserleri satın alarak zenginliğini tescillemek hayalinden kurtulabilecek mi, maddî-mânevî hırstan, hasetten sıyrılıp zenginliğin keyfini sürebilecek mi? Hazine sahibi kılınmanın getirdiği imtihanı başarıyla geçenlerden mi olacak? Sanata gerçekten değer verip, gerçek sanatçıya yönelebilmeyi lâyıkıyla başararak bizlere örnek mi teşkil edecek? Son zamanlarında diline pelesenk ettiği eşyanın hakikatine dâir o güzel sözleri yaşamına –hâline, tavrına- taşıyabilecek mi? vs., vs. Hikâyede geçtiği üzere Mehmet Efendi için olumlu değerlendirmelerden bahsedilse de bütün bu soruların cevapları en azından hikâye kapsamında bizler için meçhuldür. Ancak elindeki sûretlere, -dolayısıyla da sahip olduğu zenginliklere- nasıl davranacağını bilemeyenin âkıbeti ortanca oğlun şahsında ortadadır.


O halde, bütün bu bilgileri göz önüne alarak, hakkında minik bir beyin fırtınası gerçekleştirmeye çalıştığımız tasavvuf kültüründen izler taşıyan yukarıdaki hikâyemizin seslenişini yineleyelim ve gerçek hazineyi arayacağımız yeri iyi bilelim. Neyin araç, neyin amaç olduğunu iyi görelim. Mehmet Efendi şüphesiz ki şanslıydı, onun karanlığına Saffet Amca bir fener yaktı. Bizde tanık olduğumuz fenerin ışığını ziyan etmeyelim ve tökezlesek bile düşmeyelim. Zîra unutmayalım ki bu hikâyeler bizler için.

Dipnotlar
1          Yunus Sûresi 62. Âyet / Râd Sûresi 19. Âyet / En’am Sûresi 50. Âyet / Araf  Sûresi 184. Âyet /  Yunus Sûresi 24. Âyet / Râ’d Sûresi 3-4. Âyetler / Nahl Sûresi 11, 44, 69. Âyetler / Rûm Sûresi 21. Âyet / Haşr Sûresi 21. Âyet / Bakara Sûresi 164, 179, 269. Âyetler / Âli İmran Sûresi 7, 190. Âyetler / İbrahim Sûresi 52. Âyet / Taha Sûresi 128. Âyet / Zumer Sûresi 9, 21. Âyetler

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:      Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi    -   Türk Kültür ve Sanat Derneği ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı