GÜLMİSAL GÜRSOY
DÜŞÜNMEKTEN KORKMA (Kubbealtı - Merhaba 50)

DÜŞÜNMEKTEN KORKMA 

Öğretmen sordu: “Çocuklar!” dedi “ 2 liradan 2 kilo elma aldım, kaç para vereceğim?” Sınıftan yükselen bir ses: “4 Lira öğretmenim.” Öğretmen pek memnun oldu. Sınıf ne kadar da başarılıydı! Aradan birkaç ay geçti. Bir gün sınıftan bir öğrencinin, babasıyla birlikte kışlık kömür alması îcap etti. Baba oğul vardılar, kömürcüye gittiler. Tonu 200 liradan 2 ton kömür alındı. Oğlunun başarılarıyla övünen baba “Evlâdım” dedi “Tonu 200 liradan, 2 ton kömür aldık, amcaya şimdi kaç para ödeyeceğiz?” Çocuktan cevap yok... Çocuk düşünmeye başlamıştı. Kızardı, bozardı, sıkıldı. Baba oğluna destek verdi. “Sen aslansın, kaplansın bilirsin bunun cevâbını, hadi söyle bakayım canım oğlum kaç para vereceğiz amcaya?” Çocuk içini çekti “İyi de baba” dedi, “Ben ne bileyim, biz elma almayı öğrendik, kömür almayı öğrenmedik ki?!”

Bu küçük hâdiseden yola çıkıp okullarda uygulanan eğitim sistemine atıfta bulunsak, evet belki haklıyız ama gāliba biraz eksiğiz. Âilenin çocuk yetiştirmekteki zayıflığından dem vursak, burada da elbet ki haklıyız ama yine biraz eksik değil miyiz? Fakat bakışlarımızı cesâretli bir şekilde kendimize çevirsek, “Bu çocuk niçin böyle?” diye kendimize bir sorsak, mesele içindeki yerimiz her ne olursa olsun kendimizde hatayı aramaya kalkışsak, çözüme ulaşmak yolunda hiç olmazsa birkaç adım atmış olabilir miyiz? İşin aslında bundan çok daha önemlisi, bu tarz bir sorgulamayla  -yaşımız kaç olursa olsun- çoğu kez yukarıda bahsi geçen çocuk misâli yaşamakta olduğumuzu keşfedip, bu halden kurtulmak için gayrete girişebilir miyiz?

Bugün, bu yazıyla biraz olsun cesur davranıp, yukarıda anlatılan hâdiseden hareketle: ‘Muhâkeme nedir ve muhâkemenin insan hayâtı üzerindeki etkisi nedir? diye sormak istiyorum. Gāliba biraz da cesâretli olmaya teşvik ettirip sordurmak istiyorum.

Önce Kubbealtı Lugatı eşliğinde kelimenin anlamına bakalım. Muhâkeme:

  1. Bir konuyu dikkatle inceleme, iyice düşünme, akıl süzgecinden geçirerek karar verme.
  2. Bir meselede tarafları dinleyerek ileri sürülen farklı iddia ve görüşleri değerlendirip karâra varma, hüküm verme, yargılama.
  3. Bilinen ve kabul edilenler üzerinde düşünüp gerekli incelemeleri yaparak yeni yargılara varma işi, akıl yürütme.

                                                                                                  
Yâni bu  açıklama bize gösterir ki muhâkeme, sâdece yukarıda anlatılan çocuktan değil, insan olandan her gün, her sâniye zuhur etmesi beklenen bir haldir.  Okul, hayâta hazırlığı anlatır. Küçük küçük alıştırmalarla hayâtın içinde hayâta uyum sağlamanın yolu öğretilir. Fakat  hayat okulu sâdece matematik problemlerinden veya maîşet endîşelerinden oluşmaz. Burada hiç durmaksızın bizlere bir şeyler öğretilmekte ve sonra önümüze bir takım sınavlar çıkartılıp, o veya bu şekilde test edilmekteyiz. Bu sınavlarda, zaman zaman da olsa maalesef o küçük çocuk misâli yalpalayıp durduğumuz ortada...Ya tembellik etmişiz almamız gereken dersi almamışız ya da verilen dersi hiç fark etmemiş, hiç algılamamış, öylece yaşayıp gitmişiz... Hayat çok acımasız, şâyet bizler muhâkeme kābiliyetimizi kullanmakta sağlıklı olup da âciz kalırsak, gözümüzün yaşına bakmıyor ve bize “Peki evlâdım, mâdem elma almayı öğrendin o halde git elmanı al, kömürden uzak dur” demiyor. Kömür almayı beceremezsek soğukta kalarak donup ölüyoruz. Yâni doğru muhâkemeler geliştiremezsek, maddî mânevî donuyoruz. Donmakla kalsak iyi, madden de mânen de ölüyoruz.

Allah, yarattığı insanı kendine âit isim ve sıfat zerreleriyle bezerken, ona aklından akıl, aşkından da aşk lütfetmiştir. Bütün isimlerin, sıfatların kaynağı Yaradandır ve lütfettiği her vasıf, hikmet üzere yaratılmışa bahşedilmiştir. Yâni hiçbir şey boş değildir. Hiçbir şey abes değildir...  Allah murat edip âdemi –âlemleri, mevcûdatı- yaratmakla, aşkını sergiler. Bu aşk bir murat kesilip, yaratılmışlığı ortaya dökerken, yüce olan aklın netîcesi olduğunu fısıldar. Çünkü önce Cenâb-ı Hak sırlar diyârından murâdı, murat kılacak bir aklı zuhur ettirmiştir, diye kabul edilir. O halde akıl ve aşk arasında her zaman -mikrodan makroya- her noktada bir bütünlük gözlenir. Biraz konuyu açalım: Bir bitkinin topraktan yaptığı alışverişe baktığınızda bile hayrete düşersiniz. Çiçeğinize azıcık iltifat etseniz, çiçek şenelir şaşıp kalırsınız. Bastığımız taş, toprak bile havada asılı değildir. Kuş kuşluğunu bilir, toprak topraklığını, her şey yerli yerindedir. Bu nasıl iştir dersiniz, akıl sır erdiremezsiniz. Her şey nerede ve nasıl olması gerektiğini bilir, bilinçsizce de olsa vasfını (özelliklerini) sergiler. Öte yandan bir yaratılmışın vasfını sergileyişi, görülür ki buram buram aşk kokar. Hakk’a âit (sevgiliye âit) isim ve sıfat zerrelerini, -çekilen bütün acılara bütün ıstıraplara rağmen- mülk âlemine taşımak, ancak bir âşığın işidir. Âşık ister âşıklığını kabul etsin, ister etmesin her nefes o  sevdiğini anlatır, onu anar, onu tesbih eder. Çünkü ondan gayrısı yoktur. Âşık onunla vardır. Kendine âit bir varlığı söz konusu değildir. Bu bakış açısından hareketle; her mevcûdun içinde, akıldan ve aşktan derece derece kırıntılar gözlenir. Muhâkeme edişleri  -akıl yürütmeleri- de aynı bakış açısıyla değerlendirmek yerinde olur. Her şey de olduğu gibi muhâkemenin de içinde akıl ve aşk aranması gerekir. Muhâkeme, düpedüz aklın eseridir. Burada aşk ne gezer, diye düşünülebilinir. Bakın aşağıdaki örneğe dikkat edelim, bize neler söylüyor:

Ahmet çalışmakta, çalıştığı için de sınıfını geçmekte. O halde ben de çalışmalı, sınıfımı geçmeli, vatanıma milletime faydalı olmalıyım. Halka hizmet ederken Yaradana hizmet ettiğimi de bilerek, iyi ve doğru davranmalıyım. Hayâtımı bolluk ve refah içinde huzurla geçirmeliyim, demek doğru bir muhâkemeye örnektir. Fakat şöyle de düşünülebilinirdi. Ahmet çalışmakta, çalıştığı için de sınıfını geçmekte, ben de sınıfımı geçmek ve hayatta başarılı olmak istiyorum. O halde kopya da çekerim, hırsızlık da yaparım. Bu iki hal, şüphesiz ki içinde  akıl barındırır. Yine şüphesiz muhâkemenin eseridir. Fakat içinde aşk da vardır. Neden?!  Muhâkemeye yöneliş, bir aşkın ifâdesidir. Muhâkeme ederken vasıfların sergilenişi, aşkın ifâdesidir. Ulaşılmak istenen noktada -hedef-yine bize aşkı anlatır.

Bildiğiniz üzere aşktan kasıt, daha önce de îzah edilmeye çalışıldığı gibi, bizdeki isim ve sıfatların kendilerine uygun muhtelif isimlere, sıfatlara çekilmesi hâlidir. Burada da bir çekiliş görülür. Başarıya, güce, paraya, pula bir yöneliş, refâha, huzûra çekiliş vardır... Fakat, bu iki örnek arasında varılan sonuç îtibâriyle büyük farklar var. Bu nasıl îzah edilebilir?! Bu örneklerden biri, kişiyi nefsin hakîkatine götürürken diğeri nefsin süfliyetine (alçak seviyelerine) çeker. Nefsimizin alçaklarına, bencillikleri emreden seviyesine hizmet ediyorsak, çekilişimiz aşkın sığlarınadır. Rabbim Allah deyip, Allah için yollar aşıyorsak, muhâkememiz nefsimizin hakîkatinedir. Her ikisinde de akıl var, her ikisinde de aşk var. Bu inkâr edilemez. Peki şimdi ne oldu? İşte şimdi muhâkeme sâhibi akılla bezenmiş insana hitap oldu. Aklını öyle bir dereceye ulaştır ki, aşkını öyle bir ziyâdeleştir ki; sığlardan kurtulup enginlere yol bul, dendi. İşte tasavvuf “Ben biliyorum deyene ne söylenir, bilmiyorum diyen öğrenir” diyor ve bu hâle ulaşmanın yolunu gösteriyor. Daha doğrusu “Gönlünü öyle saflaştır ki gönlündeki hakîkat, dışa vursun.” diyor. Aklı reddediş yok. Aklı doğru kullanmaya teşvik ediş var. Kezâ aşka da gömülüş yok! Aşkı bir lütuf kabul edip, aşkla kulluğun hakkını vermek var.

Tasavvuf kültürüne ilişkin muhtelif kaynaklarda, zaman zaman  akla ve akıl yürütmelere pek de sıcak bakılmadığı gözlenebiliyor. Peki bu hal için, ne söylenebilir dersek, bakın nasıl bir gerçekle karşılaşıyoruz.

Kültür mîrâsımız olan tasavvuf, mîraç hâdisesini îzah ederken, çoğu kez akıl ile Sidre’ye kadar yol almaktan ve buradan öteye aşka teslim olup, ufuklar açmaktan bahseder. Yâni lütfedilmiş olan aklı kullanarak iyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırarak muhâkemeler geliştirip, bir denge üzerinde yürüdüğümüz takdirde Sidre’ye varmak mümkün olacaktır, buna vurgu yapılır. Bu ne demektir? Sidre, bildiğiniz üzere akılla varılabilecek son durağı anlatır. Buradan ötesi mîrâca eriştir. Yâni Hakk’ın birliğini idrak etmek, bu birlik içinde yokluğumuzu bilmek,  bilmekten bilmemekten de vazgeçip, Rabbim Allah, diyerek yokluğa varmak, ben senle varım Yâ Rabbi, sensiz yokum, var olan yalnız sensin, diyerek birlik deryâsına dalış -idrak edebildiğimiz kadarıyla- bize mîraç hâdisesini anlatır. Peygamberimizin şahsında açıkça da görülür ki  herkes kendi mîrâcını gerçekleştirmeye dâvet edilmektedir. Fakat bir düşünelim; alfabe bilmeyen, matematikten anlamayan mühendislik yapabilir mi? Bu nasıl mümkün olamayacaksa, Sidre’ye uzanan o koca yolu da gitmeden türlü türlü sınavlar geçirip, bu sınavlara doğru cevaplar vermeden, doğru muhâkemeler kurup basılan yer kontrol edilmeden, yâni doğru noktalara yönelmeden, Sidre kapısına varılmaz. Şâyet bu konuda bir ısrarcılık var ise, yâni yollar aşılmadan aşk deryâsına dalındığı iddia ediliyorsa,  ya burada küçük bir çocuğun âdeta mühendisçilik oynadığından dem vurulur ya da bu hal -maalesef ki- kibrin, azametin ifâdesidir, denilir.

Öte yandan, lütfen büyük zâtlarla kendimizi bir tutmayalım, derim. Çünkü onlar bu âlemde başlarına gelen her olayla, her nefes bulundukları yeri ispat ederler. Makamları, makamsızlıklarındadır. Makam endîşesi taşımadıkları için -ispat dertleri olmadıkları için- onlar birlik deryâsı içinde yokturlar. Bu hâlin tabiî sonucu olarak bulundukları seviye, onlardan doğal olarak yansır.  Dolayısıyla aşk her yerde, her zaman, her seviyede mevcuttur ve hepimiz için, her nefes vardır. Fakat aşkın enginleriyle sığları arasında ne de büyük farklar bulunmakta! Bence sığlarda yüzüp de, enginlerde yüzdük, demeyelim. Fakat enginleri hedef edinelim. Muhâkeme kābiliyetimizi doğru kullanarak, doğru noktalara yönelerek kulaç atabilelim. Yoksa nefsimizi kendimize dost ediniriz gibime geliyor.

Tasavvuf kültüründe, “Akıl kurban çün be pîşi mustafa...” ifâdesi sıklıkla karşımıza çıkıyor. Burada da aklı kurban etmekten bahsedilmekte.  Peki bu ne mânâya gelecek dersek, buna da şöyle cevap verilebilir: Allah cümle mevcûdatı yaratandır. Yarattıklarının en yücesi ise insandır. İnsanın yücesi peygamberlerdir. Peygamberlerin en yücesi ise Hz. Muhammed’dir. Hz. Muhammed son peygamberdir. Peygamberlik onunla gerçek mânâsına kavuşmuştur. Ondan sonra gelecek ve bu mânâyı bir üst noktaya taşıyacak olan yoktur. Bu noktadan hareketle, Allah’ın bildirmek istediği hakîkatinin en güzeli, en mükemmeli Hz. Muhammed’in mânâsında gizlidir. O halde ben biliyorum deyişler susmalı, Hz. Muhammed’den yansıyan hakîkate âdeta kurban edilmelidir. Burada da bu anlatılır. Yâni bu, yine akıldan  vazgeçmek değildir. Aklı doğru kullanmaya işâret vardır. Aklın nasıl doğru kullanılacağını da bildiren, gösteren Hz. Muhammed’dir. Bu vurgulanır.

Öte yandan, bildiğiniz üzere ârifler, peygamber vârisleri olarak anılırlar. Bu sebeple gerçek bir ârifin önünde diz çökmek, Hz. Muhammed’den yansıyan hakîkatin önünde diz çökmeye benzetilir. Ancak akıl devre dışı bırakılırsa ârifin önüne diz çökmek ne ifâde der! Bir bebek düşünün, eline bir nesne verilsin. Ne yapar? Önce onu avucunun içine almak ister, parmaklarıyla kavramaya çalışır, ağzına sokar, burnuna götürür, bir sesi varsa ona tepki gösterir vs. Bebek ne yaptı? Elindeki nesneyi tanımaya çalıştı. Bunun için de kendinde keşfettiği duyularıyla, onu algılamaya gayret etti. Yetişmiş insanın da bir bilinmezlik karşısında yaptığı bundan farklı değildir. Yetişmiş insan, duyularıyla ve kendinde keşfettiği bütün verileriyle, karşısındakini algılamaya tanımaya çalışır. Akıl ve dolayısıyla da muhâkeme kābiliyeti bu konuda kişinin elinde bir araçtır. Ancak, sâdece akıl değil, kabul edelim ki aşk da bir araçtır.  Kişiye lütfedilmiş isimler - sıfatlar, özlerinden kopup geldikleri hakîkat diyârından bir lezzet buldukları noktaya koşarlar. Ancak bir sevgili düşünün; size âşık, gözünüzün içine bakıyor. Ama dikkat! Hep bakıyor. Bir, iki, üç, beş... sizi tanıma gayreti yok, anlama çabası yok. Ağzınızdan çıkan sözü dinlediği yok. Hasbelkader karşınıza oturmuş. Bakıyor işte. Bu sevgiliye siz şimdi sevgili der misiniz? Ortada bir aşkın varlığından söz edebilir misiniz?  Burada nasıl bir bozukluk varsa, akılla aşkı ayırdığımızda da öylesine bir bozuklukla karşılaşılır. Üstelik akıl devre dışı kaldığı takdirde, her türlü bilgi,  değer üzerimizden akıp gider ve bir çekim olsa dahî, âidiyet oluşmaz, bütünleşilemez. O halde düşünmekten korkmayalım. Muhâkeme kābiliyetimizi nefisten arıtarak geliştirmekten çekinmeyelim. Âit olduğumuz hakîkatin rengine bürünerek özgürleşelim. Unutmayalım ki mesele, aşka âşıklık ya da akla tapıcılık değildir. Mesele, her ikisini de aracı kılıp hakîkate tırmanabilmektir.

Mutlak doğru olan şüphesiz, yalnız Allah. Her şeyin en iyisini, en doğrusunu bilen sâdece O. Akıl sağlığımızı da gönül diriliğimizi de lütfedecek olan o yegâne kudret, dileyelim ki bizi hakîkat ufuklarına –karınca kararınca da olsa- çekilmekten alakoymasın ve “Ben seninleydim fakat sen kiminleydim ey kulum?” deyip de yangınlara salmasın.

Kaynakça: Ken’an Rifâî, Sohbetler ; 2000   
Ken’an Rifâî, Şerhli Mesnevi; 2000
Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk (Zerredeki Okyanus); 2003

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:           Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -   Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı