GÜLMİSAL GÜRSOY
ZIRHLI GEMİ (Kubbealtı - Merhaba 49)

ZIRHLI GEMİ

Zırhlı bir gemi ile küçük bir yelkencik düşünün. Her ikisi de denizlerde ne de güzel salınır. Hele bir de üzerlerine güneşin cömertçe ışıklarını saldığını hayal edin. Durum daha da bir güzel olmaz mı!? Ancak hayat bu, hep güneşin altında seyrüsefer edilecek değil ya. Gün olur fırtına da kopar, kasırga da kasıp kavurur. Bizim küçük yelkencik fırtına da ne yapar feryat figan sığınacak bir liman aramaktan başka! Onu da zavallıcık ya bulur ya bulamaz ama netîcede batış kaçınılmaz değil midir? Oysa zırhlı bir gemi acaba fırtınadan ne dereceye kadar etkilenir, bir düşünmek lâzım.


“Zırhlı bir gemi olmaya bakın, cılız bir yelkencik değil.” diyen görmüş geçirmiş -bilge- kişilerin seslerini duyar gibiyim. Kimimiz bu seslere îtibar ederiz, kimimiz ise umursamaz güler geçeriz. Fakat bir an kendimize fırsat tanır, ez-kazâ bile olsa kulağımıza çalınmış bu sözdeki mânâ ne ola diye düşünürsek, acaba nasıl cevaplara ulaşabiliriz? Gelin yeni bir beyin fırtınasına daha çıkalım, çıkalım ki gerçek bir zırhlı gemiyi gözden uzak ufuklara uğurlarken, ânıyla, şânıyla, insan olarak yaratılmanın vakarıyla selâmetleme gayretlerimizi ziyâdeleştirebilelim. Zîra bildiğiniz üzere, nice güzellikleri gölgede bırakan bir zarâfetle 07.11.2009 târihinde Sn. İlhan Ayverdi ebediyete intikal etti. Kendisi Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın Mütevellî Heyeti Başkanı, -takdîri bana düşmedi ama yine de söyleyeceğim- edebiyat dünyâsının bir devi, Türkçe’nin hâmisi, benim de İlhan Halamdı. O görülebilir ufukları çoktan aştı. Bir kusûrum varsa affola. Bir kusûrumuz varsa affola. Onun gibi güzellikle karşılaşıp şu dünya denilen yerde aynı havayı solumuşsak şükredelim. Seneler süren hastalığına rağmen çevresini kuşatmış kuşatamamış cümle insanlara hatta cümle canlılara sevgisini ilgisini cömertçe sunuştaki hikmetle sarsılıp soralım. Şu âlemden bir İlhan Ayverdi geldi ve geçti. Ondaki sır ne? Niçin Sn. Ayverdi zırhlı bir gemiye benzetilmekte? Zırhtan kasıt ne? Allah niçin bizlere bir İlhan Ayverdi tablosu seyrettirdi? Buradaki hikmet ne?


Madde dünyâsının dar kalıpları içine hapsolmuşlar, ne acıdır ki bakın bahse konu zırhı bile nasıl târif ediyor: “Efendim, Sn. İlhan Ayverdi’yi bu kadar güzel ve özel kılan şey ne bilmem ama tecrübelerim bana öğretti ki; yalnız ve yalnız bencillikler insanı zırhlı kılar. Güç, mevki, para, pul edindikçe, şan şöhret saldıkça insan zırhlanır. Böylece hayâta kuvvetli tutunarak kök salar. Erişilmez, dokunulmaz, yıkılmaz olur. Hiçbir tûfan, hiçbir fırtına böyle bir kimseye zarar veremez. Prestij üzerine prestij koyarak dostlar üzerinde hâkimiyet kurup egemenlik sağlandıkça, zırh şüphesiz daha da ziyâdeleşir. Yeter ki dostum, gemi misâli âlemde salınırken nefisle bezenmek becerilsin. Yeter ki dostum, nefisten bir duvarla zırhlanılabilinsin. Aksi halde yıkım kaçınılmazdır bilesin..” İyi hoş da bu tarz düşünenlerin Sn. İlhan Ayverdi’yi yakından veya uzaktan az da olsa tanımalarını çok isterdim. Zîra yukarıda anlatıldığı gibi bir nefsâniyeti hiç bilmeyen, dolayısıyla da kendi dünyâsında hiç yer vermemiş Sn. Ayverdi’deki hâli nereye oturtacaklardı şaşarım.


Son birkaç aydır hastalığımla ilgili tutulmuş olduğum fırtınada, cılız bir yelkencik misâli dik durmaya çalışırken, âriflerin de dikkat çektiği zırhlı gemi ile cılız ve yaygaracı tekne karşılaştırması zihnimi çok kurcaladı. “Mal da yalan, mülk de yalan; var biraz da sen oyalan!” hesâbı, seneler ve seneler geçirmişken, hangi nefsânî değer acaba bir zırh kesilip de insan olarak yaratılmışlığın hakkını koruyabiliyordu?.. Başta Prof. Dr. Tarık Akçal olmak üzere desteğini benden esirgemeyen bütün doktorlarıma, hastahâne görevlilerine, telefonlara çıkmama rağmen geçirdiğim seyri tâkip edip duâlarıyla destek olan büyüklerime, küçüklerime, bütün dostlarıma, siz değerli okuyuculara ve tabiî âileme çok teşekkürler. Allah cümlesinden râzı olsun. Allah’ın izniyle bir şeyler geldi ve geçti inşaallah. Fakat bu seyir esnâsında bir kez daha anladım ki; yalnız ve yalnız Allah’ın dediği oluyor, gayrısı yalan. Ne vücûdunuza, ne paranıza pulunuza, ne başınıza gelen hâdiselere hükmedebiliyorsunuz. Hal bu olunca da nerede kaldı nefisle zırlanmak! Bu hakîkat noktasından hareketle maddeci zihniyeti bir kenara koyalım ve bir de mâneviyat cephesine  kulak verelim. Bakalım bu cephe bizlere neler söyleyecek, zırh tâbiriyle İlhan Ayverdi arasındaki bağlantı hakkında nasıl ipuçları içerecek?


Zırhın mâneviyat cephesi:
“Dünya denilen şu âlemde beden geminle seyrüsefer etmektesin. Elbet ki sana barınak olan bu gemiyi maddî mânevî besleyip büyütecek, koruyacaksın. Ama dikkat! Uğradığın her limandan, soluduğun her bir andan kendi gemine dâhil ettiklerin var. Bu yolda nefsinin süfliyeti (alçakları) sana öncü olursa, beden gemini ancak pislikle donatırsın. Oysa özgür olmalısın. Âit olduğun hakîkatin rengine büründükçe özgürleştiğinin farkında olmalısın. Şâyet bunu başarırsan, alışverişinde (seçiminde) yöneldiğin her bir değer sana bir mânâ katar. Sen hayra yönelip gayret gösterdikçe de vicdânın doğru sözlü kesilip, gönlünde karakol misaâi taht kurar ki; gayrı ne istiyorsun? Bak, sen insan olmuşsun. “Rabbim Allah.” deyip istikāmet ettikçe, râzı olup “Hayır olandadır.” diyebildikçe yollar aşıyorsun. Kahrı da lûtfu da bir görüp Yaradan’dandır diyerek, acıdan bal tadı alan da sen değil misin? Paran gitse üzülmezsin, şöhretin bitse düşünmezsin, eşinden dostundan çoluğundan çoçuğundan darbe yesen güler geçersin, hastalığı imtihan kabul edip Hakk’a koşarsın, üzerinden fırtınalar tûfanlar akıp gitse zırhlı bir gemi misâli güçlü, zarif, vakur bir edâyla enginlere akarsın ve artık an gelir zırhlı olup olmamayı da umursamazsın. Zerre misâli varlığını Hakk’ın deryâsında öylesine yok kılarsın ki o derya sana zırh kesilir, şaşacak vakit bile bulamaz, yokluğun zevki içinde haşr olursun.”


Zırh tâbirinin îzâhına yönelik bu iki düşünce tarzını örneklendirmek gerekirse; Sn. İlhan Ayverdi ulviyet çizgisinin en güzel temsilcilerinden biri olarak yorumlanır. Buna karşılık, maddesel zihniyete gömülmek, süfliyet çizgisinin zehir zemberek tadını âşikâr eder, denilir. İkisi birbirine taban tabana zıttır. Bu noktada bizlerin hâli; süfliyete yöneldikçe, şüphesiz fırtınaya tutulmuş bir yelkenciği andıracak ve  batmaya mahkûm olacak, ancak ulviyete yöneldikçe de Sn. İlhan Ayverdi ve onun gibileri örnek kabul edip yollar aşmaya aday kesilecektir... Takdir edersiniz ki böyle bir durumda da ister istemez hâtıraların seyri başlar. Neden? Çünkü artık hayatta yollar aşarken, hayran olduğumuz örnek aldığımız kişi veya kişileri, anılar içersinde değerlendirip, onlar yaşasaydı meseleler karşısında ne yapardı, diye sorgularız. Böylesi bir durumda geçmiş gözümüzde canlanır, içlerinden, kendimizce sorularımıza cevaplar bulmaya uğraşırız. Yâni hâtıraları yol gösterici ve öğretici kılarız. İşte onlardan bir küçük örnek:


Rahatsızlığım sebebiyle hastahânede yatıyorum. Sn. İlhan Ayverdi’nin vefâtından bir iki ay önce. Sn. Ayverdi hasta, duyuyoruz. Konuşmakta, hareket etmekte büyük sıkıntısı var. Buna rağmen ziyâretine giden ortak bir yakınımızın kendisine iyice yaklaşmasını istemiş ve ona güçlükle, büyük bir enerji sarf ederek şöyle söylemiş: “Gülmisal’e söyle, onu ziyâret etmeyi isterdim. Fakat o benim hâlimi biliyor, ne çâre ki gidemiyorum.” Nefsime lânet! Bu selâm benim için ne büyük bir mutluluk vesîlesi. Fakat selâm bir kenara, değerli büyüğümün özeni, hayâta tutunuşu, başkasının acısıyla acılanması, sevinciyle mutlu olması, ben senin yanındayım demesi vs. vs. benim gibiler için ne de büyük bir örnek! (Ben de kendimce önemli bulduğum bir hastalık geçirdim ama hastayken (de?!) kendimden başkasını düşünmüyordum. Fakat O!)


Sn. İlhan Ayverdi’nin bir başka husûsiyetini ortaya koyduğunu düşündüğüm, küçük bir tespîti de dikkatlerinize sunmadan geçmek istemiyorum. Maalesef ki o da hayâtın acı bir gerçeğidir.


Bildiğiniz üzere kimse kimseyi sevmek, beğenmek zorunda değildir. Terbiyesizliktir ama bunu açıkça da dile getirebilir. Yâni; rahatsız olduğumuz şahısla görüşmeyebiliriz. Onu muhâtap kabul etmeyebiliriz. Fikrimizce o bir yerlerde bir yangın çıkarmıştır, suçludur, değildir, kaşının altında gözü vardır, yanımızda olsun istemeyebiliriz. (Eyvallah?!). Ancak, “Ey ahâli! Bir yerde bir yangın çıkmış, elbet ki o yangın söndürülecek. Bu yangını söndürmekte her yol mubahtır. Yangını çıkan da şu kişidir.” diyemeyiz. Dersek; vasıflarımız, eğitimimiz, bilgi dağarcığımız, elimizdeki verilerimiz yeterli olmadığı halde yargıç kürsüsüne çıkıp oturan, maalesef ki küçük şımarık bir çocuğu andırırız. Üstelik bu hal sâdece çocuksu bir tavır mâhiyetinde kalmaz, istemediğimiz -beğenmediğimiz- kişiyi de herkes için bir hedef olarak gösteririz. Oysa, bir dostumuzda yangın çıkabilir. Elbet ki koşup o yangını söndürmek için -en azından- çabada bulunmak bizim görevimizdir. Ancak, bu uğurda her yol nasıl mubah görülebilir! Biz her yolu mubah görürsek; fitneyi, fesatı, yalanı, dolanı, iftirâyı, bütün bunlardan medet ummayı da yangını söndürmek bahânesiyle mubah görürüz. Bunun getirisi hem bizim de hem toplum için fâciadır. Recm bildiğiniz üzere taşlayarak öldürmek mânâsına gelir. Yukarıdaki tablo, bu gün İran’da Afganistan’da gördüğümüz recm vakalarının, modern toplumlardaki yansımasına zemin hazırlar. Bir topluma bu mikrop bulaştı mı, o toplum iflâh olmaz. Etrâfını da zehirler. Bu gün kurban “A” ise yarın kurban “B” denilen bir başkası olur. Devamlı bir kurban arayışı gözlenir. Öte yandan recm vakalarından -hem recm eden, hem de recm edilen anlamında- kurtulan var mıdır? Bilmem. Varsa bile bıyık buranından para sayanına varıncaya kadar, muhtelif tiplerin muhtelif oyunlarına direnç gösterme yolunda lüzumsuz bir mücâdele kapıda demektir. Zîra birileri bir yerde malzeme edilmiştir. Elbet ki birileri de istismar görevini üstelenecektir. Bu doğaldır. Yaşlısı genci artık toplum olarak bir buhrânın içine iyice itilir. Herkes birbirinin kuyusunu kazar hâle gelir, birbirinin ayağını kaydırmak için fırsat kollanır. Bırakın diğer taşları, bir fitne okunun dahî ucu, bu noktalardan geçerek uzadıkça uzar. Ve... vay toplum vay...


İşte Sn. İlhan Ayverdi hasta yağında yatsa bile masalsı bir dünyânın değil, hayâtın tam içindeydi. En basit toplumdan en modernine varıncaya kadar, hepsinde maalesef ki gelişebilecek bu ve benzeri olayları eşinden, dostundan, yakın - uzak çevresinden pek çok büyük insanda olduğu gibi ırak etmiş, bu konuda laf değil refleks geliştirmişti. Dolayısıyla O, bu âleme bakan cephesiyle zırhlıydı. Nefis ondan uzak durur, cümle süfliyet ondan ürker, korkar, kaçardı. O kardeşi kardeşe düşürerek değil, birbirine dost kılarak yollar aştı. O hanımefendiliği, zarâfeti, gönlünün paklığıyla ulaşılamayacak kadar üstün, bir o kadar da şefkatliydi. O, âile birliğini, bütünlüğünü korumak, yaşatmak, en başta da âile bilincini aşılamak için uğraş verdi. İnsanlığa örnek olarak yürüdüğü yolda, fırtınaya yakalanmış, oradan oraya koşuşan yelkencikleri de yücelten, güçlendiren, gerektiğinde kucaklayıp, zırhlı bir gemiyi andıran varlığıyla kol kanat geren de O değil miydi?


O, vasıflarını sergiledi. Biz bunu gördük veya görmeyi beceremedik, ama O prensiplerinden hiç ödün vermeden yaşadı. O beni beğensin, bu beni takdir etsin diye değil. Doğru bildiği neyse, onu uyguladı. Bunun için hayranlıkla sevildi. Şimdi artık Allah korkusuyla yücelmiş, Allah aşkıyla şahlanmış olarak bilinmez ufuklara yol alıyor ki o mutlu, biz ise hüzünlüyüz. Çünkü bu âlemden bir İlhan Ayverdi geçti kıymetini bildik mi? Acziyetle mahcûbuz. Umarım, onsuz bir yaşamda kendimize düşeni gerçekleştirerek bu mahcûbiyetten bir parça da olsa kurtuluruz.


Allah, İlhan Ayverdi’ye -İlhan Halacığıma- rahmet eylesin, nurlarda yatırsın, hâlinden, tavrından feyzler alarak yaşamayı nasip etsin inşaallah. Âmin.

İLETİŞİM BİLGİLERİ:       Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -  Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı