GÜLMİSAL GÜRSOY
ÖZGÜRLÜK AİDİYET VE SORUMLULUKLAR (Kubbealtı - Merhaba 48)

Bundan yaklaşık on, on beş sene önce, yaşlı genç birkaç  ahbap toplanmış, ellerinde kayıt cihazları, yazar Nezihe Araz’ın evinin yolunu tutmuş. Maksatları hem bir dost ziyâreti hem de eski İstanbul günleri hakkında, usta bir gönül erbâbı ile hasbıhal edebilmekmiş. Yorucu bir yolculuğun akabinde yazarın evine varılmış, kapısı çalınmış ve sıcak bir karşılamanın ardından derin bir sohbet başlamış. O gün orada bulunup da cereyan eden sohbetin tesirinde kalan bir hanımefendi, aradan yıllar geçmesine rağmen o günü anarken bakın neler söylüyor:


“Nezihe Hanım’ı gördüğüme sevinmiştim. O da bizi gördüğüne sevindi. Gençler hemen bu mümtaz şahsiyetin çevresini kuşatıverdiler. Sağ olsun Nezihe Hanım da bizi çok güzel ağırladı, tatlı bir sohbet açıldı. Yalnız bir ara içi yanarmışçasına o, derin bir âh etti ve ilginçtir gençlere dönüp aynen şöyle dedi: ‘Âh âh canlar, gördüğünüz gibi İstanbul’da Yeniköy sırtlarında bir apartman dâiresinde oturuyorum. Yalnızım. Önüm sıra uzanan güzel bir manzara var, bahçede ise misk kokulu çiçekler. Şimdi burada oturup da acaba apartman âidâtını ödemesem olur mu?! Ya da televizyonun sesini sonuna kadar açsam, bahçedeki ağaç manzaramı bozuyor diye onu kaşla göz arasında kestirtiversem, çöpü çöp konteynırına attırmak yerine bahçedeki gülün dibine boşalttırıversem... Sizce bunları yapsam olur mu?! Olmaz. Neden? Çünkü bir yere âit olmanın getirdiği bir takım sorumluluklar (yaptırımlar) vardır. Mâdem burada oturuyorum, o halde aklıma estiği gibi yaşayamam. Burada oturmanın îcap ettirdiklerini bilmek ve yerine getirmekle mükellefim. Tıpkı sizlerin de bir yere âit olup, bir takım sorumluluklar taşımanız gibi bir hal bu!...’

Nezihe Hanım’ın sesi kulaklarımda, sanki dün söylemiş gibi. Konuştuğumuz konu gerçi İstanbul’du, o da eski İstanbul’dan bahsediyor ve günümüzdeki yozlaşmaya dikkat çekip, geçmişe atıfta bulunuyordu. Fakat, sen gel bana sor. Onun sözlerini işittikten sonra kendimle garip bir halleşme içine girdim. İçimde ne fırtınalar koptu bir bilsen.”
Bu fırtına ister istemez günü gelince gāliba bizde de kopacaktı. Zîra kendimizi dünya vatandaşı olarak görmek, canlılar topluluğunun bir parçası olarak kabul etmek, bu memleket benim memleketim demek, yaşadığımız şehri, mahalleyi, Nezihe Araz’ın dediği gibi evi barkı, hatta eşi, dostu, anayı, babayı, evlâdı, torunu torbayı, hocayı, atayı... bir âidiyet hissiyle anabilmek, sanırım her zaman kolaylıkla yapabildiğimiz bir iş değildi. Bizler ister âilevî bir bağlantı netîcesi, isterse sudan sebeplerle bilinçli bilinçsiz hayâtın içinde bâzı noktalarda yer alabiliyorduk, ama neredeydik ve bunun getirdiği en azından bilgi ve görgü açısından, bir sorumluluk var mıydı yok muydu? Bununla bile maalesef ki pek ilgilenemiyorduk. Oysa ki hayat şartları zorlayacak ve kültürümüz, eğitimimiz her ne seviyede olursa olsun bizi konu üzerinde düşünmeye elbet teşvik edecekti. Bu durumda da doğal olarak soracaktık: “Biz kimiz? Anne, baba, çocuk, konu komşu, vatandaş, insan her kimsek hayattan ne bekliyoruz? Hayat bizden ne bekliyor? Maddî - mânevî bulunduğumuz yerden hoşnut muyuz yoksa bir zorlayıcılık netîcesi bu diyarlara sürüklenip geldik de debelenip duruyoruz? Acaba bulunduğumuz yerin hakkını vermekten bilinçsizce kaçınmakta mıyız?...”


Ellerimizle gözümüzü kaptığımızda dünya yok olmadığı gibi, şüphesiz sorumluluklarımıza karşı da kör olmayı tercih ettiğimizde, sorumluluklar yok olmayacak. Onları lâyıkıyla îfâ etmeye soyunmadıkça da âidiyet hissi mânâsına elbet ki kavuşamayacak ve bu, benim anam, babam, evlâdım, atam, hocam, yolum, evim... demek bile, pek de bir mânâ ifâde etmeyecek. O halde bizler dünya üzerinde hangi noktada (maddî - mânevî) yer alırsak alalım bir takım sorumluluklar taşımaktayız ve bunları da yerine getirmeye çalışarak, insanlığımızı -kimliğimizi- ortaya koyuyoruz. Fakat bu uğurda (çoğunlukla) özümüzde barındırdığımız özgürlük(!) hissi ile sorumluluklarımız(!) arasına sıkışıp kaldığımız ortada. Zîra, zaman zaman aklımıza eseni yapmak isteyip başkalarının hakkını farkında olarak-olmayarak çiğneyerek, yaptığımızın adına “özgürlük” diyoruz. Fakat zaman zaman da “İyi ama özgür olmak ne demek?”, “İnsan neye göre kime göre özgür?”, “Bu özgürlüğün sınırlarını, şartlarını kim tâyin etmiş?”, “Sorumluluk dediğimiz şey de nereden çıkmış?”, “Yok yok! Ben kısıtlanamam, ben özgürüm kayıtlanamam, dolayısıyla da sorumluluk alamam.” vs., vs. deyip tefekküre dalıyoruz. Bu tefekkürümüzün bir netîcesi ise, aklımızı fikrimizi kurcalayan pek çok soruyu cebimize alarak, târihimizin derinliklerinden yükselen tasavvuf kültürünün kapısını çaldığımızda, bakın o bizlere özetle ne söylüyor? Özgürlük, âidiyet ve sorumluluklarımızı tasavvuf kültürü bakın nasıl değerlendiriyor?


Tasavvuf, gerçek mânâda özgürlüğü tanımlarken “Özgürlük nefsinden arınmaktır.” der. Çünkü nefis bencillikleri tatmîni emrettiği sürece, tesiri altına aldığı bünyeyi oradan oraya sürükler, âdeta kendisine köle kılar. Meselâ şahıs özgürdür. Özgür olduğu için de içki içmek ister. Bana karışmayın, der. İçer. Fakat, bir süre sonra şahıs sâdece kendi bedenini tahrip etmekle kalmaz, âilesine, çoluğuna çocuğuna, işine gücüne, hepsinden önemlisi îmânına ve îmân sâhibi olmanın zevkine zarar verir. Bütün benliğini içki içmek ve içki parası bulmak fikri kapladıkça da artık o kişi, içki tarafından esir alınmış bir köleyi andıracaktır. Köle olanın özgürlüğünden söz edilemeyeceğine göre, nefsinin tesirinde olan da gerçek mânâda özgür kabul edilemez. Dolayısıyla da böyle bir kimsenin fiilleri özgürce olmaz.


Ancak daha önce de ifâde edilmeye çalışıldığı üzere, özgür oluşu mânâsına kavuşturan nefis de, şüphesiz her şeyde olduğu gibi Hakk’ın eseridir. Öz îtibâriyle bakıldığında dâima her yerden Hak konuşur. Nefisten de Hak konuşur. Dolayısıyla nefis dâhil her yerden Hakk’ın nûru yansır. Bunun böyle olması, kulun sorumluluğu yoktur anlamına gelmez ve bize nefsimize uyma hakkını vermez. Neden? Şöyle ki: Beden içiyle - dışıyla, maddesiyle - mânâsıyla bir bütünlük arz eder, Hakk’ın eseridir ve bir kuyuyu andırır. Bu kuyunun dışı, nefsimizin bencillikleriyle örülüdür ancak içi, nefsimizin hakîkati olan rûhu bildirir. Yâni; nefisle ruh bir bütünlük taşır. Tıpkı kuyunun içiyle dışının birbirinden ayrışamadığı, bütün olduğu gibi. Kuyunun mülk âlemine bakan ağzı örtülüyse, nefsimizin bencilliği emreden kirlerinden arındırılamamışsa, derinliklerindeki rûhun güzelliği dışarıya lâyıkıyla aksetmez. Dolayısıyla, hazîne nefse çarparak dışarı yansır ve duyulan hakîkat seviyesinin sesine göre de doğal olarak, Hakk’ın elinde âlet olarak nitelendirilen yaratılmış, fiillerini işler. Her ne kadar nefsin bencillikleri emreden seviyesinden uzaklaşılırsa, o kadar, âit olunan hakîkate uygun fiiller sergilenir. Çünkü onu lâyıkıyla duymak yolunda adımlar atılmıştır. Bu durumda yaratılmışın, ilâhî nizam içersinde Hakk’ın lütfettiği isimleri, sıfatları kullanarak Hakk’ın sesini lâyıkıyla duymak, duyduğunu da işlemek gibi bir vazîfesi olduğu gerçeği ortaya çıkar. Sorumluluk da bu vazîfeyi yerine getirmekle ruh bulur.


Hangi kalıp, hangi şekil üzerinden olursa olsun esas îtibâriyle sorumluluk, Yaradan’adır. Her bir yaratılmış zerre (kalıp-şekil-vücut) vesîle kesilir. Her değerin ardındaki hakîkat Hakk’ın nûrudur.  Her şey Hakk’ın eseridir. Bu gerçekle muhatap olunduğunun farkında olarak hareket eden, sorumluluklarını da buna göre îfâ eder. O halde ana, baba, hoca... olmanın getirdiği sorumluluk da ancak bu bilinç taşındığında lâyıkıyla sergilenebilir. Aksi söz konusu olduğunda, en mâsum değerler bile nefis kesilir ve sinsi veya âşikâr çıkar, kokar.
* * *


Allah, yarattığını kendi isim ve sıfat zerreleriyle bezerken aynı zamanda “küllî irâde”sinden de zerreler lütfetmiştir. Lütfedilmiş küllî irâde zerresine, “cüz’î irâde” adı verilir. Her şey küllî irâdeyle, küllî hakîkatle kapsanır. Başa gelen hâdiselerle, hatta ete kemiğe bürünüp dünyâya gelmekle, lütfedilmiş cüz’î irâde, küllî hakîkat tarafından âdeta tetiklenir. Her şey birin içinde ve birle cereyân eder. Başka bir ifâdeyle, cüz’î irâde, küllün içinde, külle cereyan eder. Yâni yaratılmışın kendisine âit bir ismi, sıfatı yoktur, külden aldığını külle işler.


Hakk’ın elinde âlet olarak nitelendirilen yaratılmış, Hakk’ın isimlerini, sıfatlarını sâdece aksettirmekle değil, kendisine lütfedilen kābiliyet nispetinde lâyıkıyla aksettirmekle mükelleftir. Bunun için teçhîzatlandırılmıştır. Lütfedilmiş isimler, sıfatlar bizdeki kābiliyetin ölçüsünü anlatır. Bu isimlerin, sıfatların ölçüsü herkeste farklı farklıdır. Herkes kendi payına düşeni gerçekleştirmeye çalışarak yâni ezel tohumunu dünya âleminde yeşerterek yollar aşar. Hakk’tan aldığını lâyıkıyla yansıtıp yansıtamamak, bizdeki isimleri, sıfatları lâyıkıyla zuhur ettirip ettirememek, başarılarımızı veya başarısızlıklarımızı ortaya döker. Lâyık olan dâima lâyığıyla muhatap kılınarak ilâhî nizam içinde seyran gerçekleşir. Zerre kadar hayır eden hayra, zerre kadar şer eden şerre maruz kalır. Bu şekilde isimler, sıfatlar birbiri içinde açılarak zuhur bulur. Bu yolda görülür ki; suç ve ceza bile ezâ, cefâ etmek için değil, zerreyi hakîkate lâyık kılmak için gelir. Lâyık olan lâyığıyla muhatap kılınarak ilâhî nizam içinde nefisten uzaklaşmaya sürüklenilir. Netîcede, âit olduğumuz hakîkatin, cüzlüğümüzden parlayabilmesi için adımlar atılmıştır. Bu hâlin doğal sonucu, özgürleşmektir.
* * *


Allah bildirmek istediği hakîkatinin zirvesini Hz. Muhammed’le açığa çıkarmış ve Kur’an’la âleme duyurmuştur. Peygamberimize kulak veren, buradan yansıyan hakîkate şekillendiği ölçüde nefis perdesini yırtıp, özünü âşikâr kılacaktır. Yâni; biz Allah’ı ancak peygamberimiz vâsıtasıyla, onun bildikleri aracılıyla tanımaya gayret ederiz. Dolayısıyla da nefsimizle nasıl başa çıkacağımızı peygamberimizden -Kur’ân’ı Kerîm’den- öğreniriz. Bunu da bize lütfedilen isimlerin, sıfatların sunduğu kābiliyet nispetinde başarabiliriz. Dolayısıyla da algılayışımız ne boyutta olursa olsun, hakîkatin bütününü anlatamaz. Hakîkatten, kendi payımıza düşenin ne olduğunu bildirir. O halde peygamberimizden yansıyanla şekillenerek, aslında kendimizdeki Allah’ı bilmeye, tanımaya çalıştığımız açıktır. Kendimizdeki isimlerin, sıfatların -varlığın- sâhibini bilmeye çabaladığımız açıktır. Bu yolda başaralı oldukça, kopup gelinen diyarla bütünleşilir. O zaman bu diyardan âzat olmadığımız gerçeği bir kez daha ortaya çıkar. Böyle bir durumda da nefsin hakîkati olan o ruh hazînesinin üzerindeki örtü kalkar. Örtü kalktı mı hazîne parlar. Beden rûha hapsolmaktan öteye geçip, hem bir tecellîgâh kesilir hem de Hakk’ın nûrunun seyredildiği bir mekân hâline dönüşür. Gerçek özgürlük de ancak böyle bir durumda söz konusu olur. Küllün, cüzzünden bildirmek istediği hakîkati zuhur bulur.
* * *


Bu tasavvufî değerlendirmelerin ardından, bakışlarımızı halk arasında kullanılan muhtelif tâbirlere çevirdiğimizde, meselâ şu ifâdelerle karşılaşırız: “Ben Allah’tan başkasından korkmam; Rabbim Allah deyip istikāmet etmek; Seni Allah söyletti; Kalbinden al fetvâyı; Allah hayra âlet etsin; İyi yazılar yazmış olsun; Allah yanıltmasın.” vs... Bütün bu ifâdeleri, mânâlarını göz önüne alarak değerlendirdiğimizde,  tasavvuf ve hayâtın iç içe olduğuna da şâhitlik edilir. Ancak ne var ki; deyimler, ata sözleri, hikâyeler vs. kültürün topluma yansıyışının bir ifâdesi kesilmesine rağmen, anlatılanların hâle tavra taşındığının bir delîli sayılmaz. Ne zaman ki toplumda bir kardeşlik havası hâkim olur, fânuslaşmadan uzak durulur, fanatikleşmeye sırt çevrilir, anlayana anladığı dilden hitap ederek cümle âlemle bir ve berâber olunur, sevgiyle âlem kucaklanır, böylece zenginleşip kendimizden kendimize bir seyran gerçekleşir, o zaman bu kültürün, bireylerde ve topluluklarda soluk alıp verdiğine kanaat getirilir. Aksi söz konusu olduğunda, insanda da topluluklarda da bir tasavvufî lezzet aramak yanlıştır. Hoş, kalabalıklar içinde birbirini bilmez halde yaşarken, müşterek inançlara, tutumlara ve hareket tarzına sâhip, ortak fiiller sergileyen toplumsal guruplar teşekkül etmektedir. Bu guruplar da dîni ön plana çıkarırsa çoğu kez “cemaat”, çıkarmazsa “cemiyet” adını alır ve kendilerini, kimileri tasavvufî bir anlayışla yoğrulmuş olarak da gösterebilir. Fakat bu durumda, bir  Nezihe Araz çıkar ve sorar: “Ben şurada oturuyorum, bir takım sorumluluklarım var. Sen ki adın cemaat, cemiyet, câmia, dost, arkadaş, anne, baba, öğretmen, öğrenci, vatandaş, insan, kul... Hiç mi bir mükellefiyetin yok! Özgürlük, âidiyet ve sorumluluk ne demek bununla ilgili hiç mi bir derdin yok!”


Bir hanımefendinin, Nezihe Araz’ın konuşmasından etkilenerek geçirdiği duygu tûfânı burada da mı yaşandı bilemem ama özgürlük, âidiyet ve sorumluluklar deyince ne anlamak gerek, bunun üzerine yaptığım küçük, mütevâzı, -biliyorum eksiklerle dolu- ama samîmî bir tasavvufî araştırmayı sizlerle paylaşmak istedim. Ufacık aklımla, küçücük yüreğimle bu araştırmayı yaparken şâhit olduğum pek çok vak’a da bana öğretti ki; bir insan dinsiz olabilir, her şey hakîkati anlatır ama hakîkati mümkün olduğunca üst seviyesiyle algılamayı ret de edebilir. Ancak sağlıklı olup da Allah’ın lütfettiği düşünme kābiliyetini kullanamayana gāliba pek insan denemez. Allah hâlimize acısın. Bu sebeple yeri gelmişken  her çocuğu kendi olarak kabul edip saygı duyan, hoşgörüyü, sevgiyi, sorumluluk bilincini aşılayan, kendi yaş seviyesine uygun oyunlarla düşünmeye teşvik edip, düşünüp bütünleştiği değerleri sâhiplendiren, mutlu, huzurlu, karakteri sağlam, özgüvenli fertler yetişmesine sebep olan “İlhan Anne Çocuk Yuvası”na teşekkür etmek isterim. Keşke bu tip müesseseler çoğalsa da düşünen, düşündükçe kendini keşfeden bir nesil doğsa ve bırakın tasavvufla ilgilenmeyi; sorumsuz, özgürlüğün kışrında (kabuğunda) kalmış, kendini sâdece madde dünyâsına adamış bir gençlik yetişmese. Âit olduğu hakîkatin farkında olan, bu hakîkatin rengine büründükçe özgürleşen ve bu doğrultuda davranarak sorumluluklarını îfâ eden cesur yüreklere ne mutlu. Umarım bir gün Allah bana da bütün bu anlatılanları idrak edip lâyıkıyla bu doğrultuda yaşamayı nasip eder.


. Zilzâl sûresi 7. ve 8. âyetler.

. Kaynakça:   İlâhiyât-ı Ken’ân, Haz. Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç, İstanbul 1988.
Ken’ân Rifâî, Sohbetler, İstanbul 2000.
Ken’ân Rifâî, Şerhli Mesnevî-i Şerîf, İstanbul 2000.

İLETİŞİM BİLGİLERİ:     Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi     -   Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı