GÜLMİSAL GÜRSOY
HAZRETİ ŞEMS VE HAZRETİ MEVLANA (Kubbealtı - Merhaba 47)

Hz. Şems ve Hz. Mevlânâ arasında geçtiği rivâyet olunan ve genel anlatımlara aykırılık göstermeyen, çağımızın kitle iletişim aracı internette de sık sık karşımıza çıkan üç hâdiseye, bir kültürü biraz daha yakından tanıyabilmek için kulak verelim. Bakalım o hâdiseler bizlere neler anlatıyor?


Bir gün Hz. Şems, Hz. Mevlânâ’ya “Bir testi şarap al da getir.” dedi. Hz. Mevlânâ “Hay hay.” diyerek bir Rum meyhânesine gitti. Bir testi şarap aldı ve cübbesinin kollarının arasına  koydu. Tam çarşının orta yerinden geçerken testi yere düştü, kırıldı. Hz. Mevlânâ, Hz. Şems’le tanışmadan önce de bilindiği üzere, ilimle irfanla bezeliydi. Bugünkü dille söylersek, devrin rektörü ve aynı zamanda hadis hocası diye de anılırdı. Testi yere düşüp kırılınca “Bu nasıl iştir ey hoca?” diyen elbet çok olacaktı. Hz. Mevlânâ başını eğdi ve yere dökülmüş şarabın gül suyuna dönüştüğüne şâhit oldu. Etrâfa gül kokusu yayılıyordu. Hz. Mevlânâ, hocasının arzusunu yerine getirmek için tekrar meyhâneye gitti. Fakat şarap dolu zannedilen bütün fıçılar, gülsuyu ile doluydu. Meyhâneci şaşırdı, gözlerine inanamadı. “Beyim, olamaz böyle bir şey! Şarabın en iyisi ben de bulunur.” dedi ama, kısa bir süre sonra meseledeki hikmeti o da gördü ve müslüman oldu. Zîra onun gönül meyhânesine, aşk ile talebesine ufuklar açan Şems-i Tebrîzî hazretlerine teslim olmuş bir Celâleddîn-i Rûmî değmiş ve bu değiş şarapları gerçek hüviyetine kavuşturmuştu.
* * *    

                                           
Hz. Mevlânâ’nın zengin bir kütüphânesi vardı ve kitaplarına tutku ile bağlıydı. Bir gün Hz. Şems ondaki bu aşırı düşkünlüğü farketti ve “Bir Hakk âşığının gönlüne, her ne olursa olsun, dünya tutkusunun gölgesi dahî düşemez.” diyerek kitapları havuza attı. Bir gönül ki yalnız Cenâb-ı Hakk’ın mânâsıyla dolmalı ve yalnız o gönüle Cenâb-ı Hakk’ın nûru vurmalı deniliyordu. Olayın üzerinden bir iki gün geçti. Hz. Mevlânâ’yı üzgün gören Şems, bunun nedenini sordu. Hz. Mevlânâ “Sizin yaptığınız hiçbir şey beni üzmez.” dedi. “Lâkin kitapların arasında Ferîdüddîn-i Attar’ın imzalayarak verdiği Pendnâmesi vardı. Onu kaybettiğime biraz üzüldüm, hepsi bu.” Bunun üzerine “Hâtıraya hürmet nefisten değil, nefsin hakîkatinden ileri gelir.” diyen Şems, aşk kaftanını giymiş, mûcizeleri kendine dost kılmış bir yüce gönül ile, elini havuza daldırdı, bir hamlede “Pendnâme”yi çıkartıp Hz. Mevlânâ’ya verdi. 
* * *


Bir gün, bir ziyâretçi gurubu toplanıp üç sual sormak üzere Hz. Mevlânâ’ya gitti. Hz. Mevlânâ, onları hocası Şems’e yönlendirdi. Ziyâretçilerden biri sözcü seçildi ve konuşma başladı. Sözcü: “Biz de Allah’a inanmak isteriz ama onu göremiyoruz, gösterin de inanalım.” dedi. Hz. Şems sessiz kaldı. Bunun üzerine sözcü “Efendi!” dedi, “Şeytana hem ateştendir diyorsun hem de şeytana, ateşle azap edileceğini söylüyorsun. Hiç ateş ateşe azap edebilir mi, bu nasıl iş?!” Hz. Şems yine cevap vermedi, sessiz kaldı. Hal bu olunca da, sözcü kendinden pek de emin bir tavırla, biraz da azarlayarak “Efendi, efendi!” dedi, “Ahrette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyor, insanları korkutuyorsun. Bırak bunları, insanlar canları ne istiyorsa yapsın, kafalarını karıştırma.” Hz. Şems sükûnet içinde yere eğildi ve bir kerpiç aldı, sözcünün başına indiriverdi. Ziyâretçiler şaşırdı, hatta kaçıştı. Sözcü ise baş ağrısıyla kıvranmaya başladı ve kadıya gidip şikâyet etti. Bunun üzerine varıldı, kadı efendinin yolu tutuldu. Hz. Şems “Kadı efendi!” dedi, “Evet bu kimseler ziyâretime geldiler ve bana bu sözcü, Allah’ı göster de inanalım dedi. Ben de onun başına kerpiç ile vurdum, ancak ne var bunda hiç anlayamadım. Bir zarar mı görmüş, yoksa başı mı ağrıyormuş?! Başı ağrıyorsa göstersin de inanayım.” Sözcü başının ağrısını nasıl gösterebilirdi, şaşırdı, kekeledi. “Yaa!” dedi Hz. Şems, “İşte böyle, Allah da vardır fakat senin bu kör gözün ile görülmez.” Şems tekrar kadıya döndü. “Efendim” dedi, “Şeytana ateştendir diyorsun ama, ateş ateşe ne yapabilir ki? diye de sordular. Ben de topraktan olma bir kerpiçle, topraktan olma bir bedene vurdum. Yâni dedim ki; toprak toprağa ne yaparsa, ateş de ateşe onu yapar. Anlamamışlar mı acaba? Ziyâretçilerin soruları bununla da kalmadı. Karşıma geçip, hem insanları rahat bırak ne istiyorlarsa yapsınlar dediler, hem de benim canım onun kafasına kerpiçle vurmak isteyince şikâyetçi oldular. Şu küçük dünyâda küçük meseleler için hak arayıp da, ebedî diyar ahrette hak aranmasına şaşıp kaldılar. Bu nasıl iştir kadı efendi? Hiç akıl sır erdiremedim vesselâm.”
* * *


Yukarıda okuduğumuz bu bölümlerden acaba hangi sonuçları çıkartabiliriz? “Şarap içmek haram değildir, kitapları çöpe atalım, ilim sâhibi olmak kötü bir şeydir, karşımızdakinin düşüncesi bize uymuyorsa ona yapacağımız her şey mübahtır.” tarzı sonuçlar mı çıkarmak doğrudur, yoksa anlatılanların içine gizlenmiş hikmetler mi vardır demeliyiz? Meselâ şarap misâli dünya mestliğinden geçip, gül kokan Hz. Muhammed ilmine koşalım, tutkularımızı, -takvaya, ilme bile- düşkünlüklerimizi frenleyip yalnız Hakk’a yönelelim. İlmimizi, bilgimizi bir benlik vesîlesi değil, gerçek ilmin deryâsına sunarak, Cenâb-ı Hakk’ın nûruna açılan bir kapı kılalım ve bunu yaparken de karşımızdakine zarar vermek için değil, meseleyi îzah edebilmek için çabalayalım, gibi sonuçlar mı çıkarmak yerinde olur? Üzerinde tefekkür etmeye çalıştığımız hâdiseler, görülen o ki bize bir kültürün konusu hakkında ilk ipuçlarını verir.


Bilindiği üzere Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de “Rûhundan ruh üfledim.” diye buyurur. Nefis ile verilen mücâdele nefsin hakîkatine yol aldırır. Yol aldıkça, üflenen o ruh hazînesi âşikâr olur. Yâni her şeyin var edeni şüphesiz Allah’tır. Nefsin de var edeni şüphesiz O’dur. Bir meyve hayal edelim. Kabuğuyla da özüyle de meyve bir bütündür fakat, kabuktaki lezzet ile özündeki lezzet bir değildir. O halde maksat, kabuk değil özdür. Hazîne bu noktada gizlidir. Kabuktan öze bir seyir gerçekleştirilir. Cümle mevcûdattan yansıyan Hakk’ın isimleri sıfatları zerreleridir. Ancak bu zerreler, nefis kabuğu yüzünden dışa yansırken gerçek hallerini yitirir. İnsanoğlu, onları lûtfedildiği gibi yansıtabilmek için, kendisine sunulan kābiliyet ölçüsünde mücâdele verir.


Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere, Hz. Şems ve Hz. Mevlânâ arasında cereyan eden alış veriş de özdeki bu hazîneyi âşikâr edebilmeye yönelik, geçmiş dönemlere âit bir eğitim hâdisesidir ve tasavvuf kültürü içersinde bu hal, mürşit-mürit ilişkisi olarak nitelendirilmiştir. Bu günkü dille mürşit kelimesi üstat, öğretmen mânâsına gelebilir. Mürit ise tilmiz (çömez) öğrenci şeklinde değerlendirilebilinir. Ancak bu ifâdeler kültürün canlı olduğu dönem dikkate alındığında, tanımlama için yetersiz kalır. Çünkü dönemin anlayışına göre, burada bir matematik ya da bir coğrafya hocasından bahsedilmez. Ortada söz konusu olan da zîra matematik ya da coğrafya dersi değildir. Hz. Muhammed’den yansıyan mânâ üzerinde bir yol alış vardır. Mürşit, Hz. Muhammed’den yansıyan mânâ ile donanmış olandır. Nefisten uzak olduğu için, verdiği eğitim paha biçilemeyecek ölçüde kıymetlidir ve hazîneyi açığa çıkarmaya yöneliktir. Dönem ve kültür mürşîdi böyle algılar, böyle tanımlar ve mürşit-mürit arasında cereyan eden bu eğitim, Kur’ân-ı Kerîm’in mânâsını -âyetlerdeki hakîkati- hayâta taşıma ve taşıtma gayretiyle örülüdür. Görüldüğü üzere mürit, mürşitten aldıklarıyla, onun Hz. Muhammed’i ve Hz. Muhammed yolunu okuyuşuyla şekillenmektedir. Bu sebeplerle tasavvuf târihinde mürşit-mürit ilişkisinin son derece önemli bir yeri vardır. Hz. Şems ve Hz. Mevlânâ arasında da böylesi ciddî ve önemli bir alış veriş gerçekleşmiştir.


Öte yandan bu anlayış “Mürşîde ne gerek var, mürşîdi aradan kaldıralım, kendimiz doğrudan Hakk’ı bilmeye, bulmaya çalışalım.” düşüncesini reddetmiş ve kişi ne yaparsa yapsın, zâten bu düşüncesine uygun yaşayamayacaktır, demiştir. Çünkü bu hal, mâdem kitap var, o halde öğretmene ihtiyaç yok demeye benzetilir. Mâdem Allah var, o halde bize doğrudan seslenirdi, peygâmbere ne gerek var? demeye benzetilir. Hatta hatta Allah var, peygamberi var, vahiy meleği Cebrâil (a.s.)’a ne gerek vardı? Allah, Cebrâil (a.s.) vâsıtasıyla hitap etmemeliydi, yanlış yapmış, demeye de benzetilir.


Fakat, bir gerçek de vardır ki, o da tasavvuf kültürünün günümüze taşınırken muhtelif nefislerin elinde zarâra uğratılarak lekelenmeye çalışıldığıdır. Ehil olmayıp da ehillik iddiası taşıyan kimselere yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi bir teslîmiyet gösterildiğinde ya da ehil olanlara gösterilen teslîmiyet yeteri kadar kuvvetli olmadığında, yozlaşma kaçınılmaz olmuştur. Fakat yozlaşan kabuktur, kişidir. Şüphesiz ki mânâ değildir.


Tasavvuf bir aşk yoludur. Hz. Şems’in de Hz. Mevlânâ’yı ilim noktasından alıp, aşk ile Hakk’a yandırdığı âşikârdır. İlim ile bezenerek Cenâb-ı Hakk’ın nûrunu her yerde her şeyde seyredip hayretin varabileceği en son noktaya ulaşmak, tasavvuf kültüründe esastır. Bu noktada da “Ko yanarsam ben yanayım.” diyen kişi, peygamberin mânâsından kendi payına düşeni alıp, cennet-cehennem gibi endîşeleri de bir kenara atarak, yalnız “Rabbim Allah.” demenin zevkiyle secdeye kapanır. Bu hal kişinin kendi mîrâcına varması demektir. Hz. Şems de böylesi bir yolculukta Hz. Mevlânâ’ya yol arkadaşı olmuş ve onu, aşkın deryâsına daldırmaya, kendi mîrâcına vardırmaya hazırlamıştır. Fakat bilir ki bu bir vuslat eğitimidir ve bir noktadan sonra bu eğitimin devâmına, kendi varlığı bile engeldir.


Nefis kademelerinin en alt basamağı, bencilliklerin tatmîni peşinde koşulan seviyedir. Bunun bir ileri safhasında kişi, kendini beğenmez ve düzeltmesi gerektiğine inanır, böylece düzeltme çabalarına girişir. Hâlin netîcesi, Yaradan’ın varlığını teşhis edip ondan gelene râzı olma dönemi başlar. Bir süre sonra ise râzı olmak, yerini Yaradan’ın aşkıyla onun arzusuna göre şekillenme sürecine bırakır. Kişi artık “Yâ Rabbi, senin murâdın ne ise, benim murâdım odur.” der. Kahır ve lütuf birlenir. İkisinden de aynı tat alınır. Daha sonra, kişinin zerre misâli varlığı anlam yitirir. Çünkü kendine âit murâdı kalmayan zerre, Hakk’ın murâdına uygun şekillenmiştir. Artık var olsa da yoktur. Onu farklı kılan değerler yoktur. Böylece zerre, zerreliği nispetinde -Hakk’ın mânâsının sembolik ifâdesi- okyanusu anlatan bir yapı sergiler. Bu, kopup gelinen diyârın izlerinin bir yansıyışıdır. Zerrenin, zerrelik kaydından da kurtularak mânâ ufuklarına yönelmesi, muhtelif mânâ seviyelerine karışarak o mânâ seviyeleriyle bir ve bütün olarak okyanusa kavuşması, okyanusta yokluğu, yalnız ve yalnız, tâbiri câizse okyanusun var oluşu, aynı zamanda en saf hâlin ifâdesidir. Hz. Şems, Hz. Mevlânâ’yı kendinden hareketle, kendinde böylesi bir seyre çıkarandır. Ancak bu yol kanlı yoldur. Çünkü, nefsin her bir kademesinden diğerine geçerken, geride bırakılan seviyedeki nefis, kanlar içersindedir.


Hadîs-i Şerîf’te “Âlimler, peygamber vârisleridir.” buyrulur. Hz. Şems yaşadığı dönemin âlimlerindendir ve öylesine peygambere vâris olan âlimlerdendir ki, peygamberin çilesine de mîrasçı olmuş, ne yaşarsa yaşasın doğru bildiği yoldan dönmemiştir. Bunu ne için yapmıştır? Rabbini bildirmek, Rabbine yandırmak, kendine mürit olanı Hz. Muhammed’in hakîkatiyle besleyerek, yol aldırmak için yapmıştır. Bu hâliyle de Hz. Şems, bir kültürün içersinde yer alan mürşit-mürit ilişkisine örnektir. Fakat ne var ki Hz. Mevlânâ’nın eğitimine tâlip olduğu andan îtibâren bildiği gerçek, bir gün Hz. Şems’in kapısını çalar ve Şems’in bedeni Hz. Mevlâna’ya uygulanan ilâhî eğitimin devâmında önce, Mevlânâ’nın yanından, ardından da yeryüzünden çekilir. Hz. Şems artık yoktur, ölmüştür. Bu, vuslat eğitiminin kendini firkat (ayrılık) eğitimine devretmesi demektir. Gelişen bu süreç gösterir ki bir noktaya kadar mürşit ile yol almak mümkün olmuş ama, yolun devâmında bir dost beden bile o ilâhî aşkın yaşanmasına -o aşkta yok olunmasına- engel teşkil edeceği için, bir vesîleyle mürîdin hayâtından çekilmiştir.


Hz. Mevlânâ, Hz. Şems’in ayrılığından, -vefâtından- büyük ıztırap duyar, yemeden içmeden kesilir, kimseyle görüşmez, kendisi de ölümün eşiğine varır. Yüreği yaşadığı yangın ile âdeta kavrulmaktadır. Fakat baştan aşağı Şems vesîlesiyle aldıklarıyla âdeta Şems kesilip, aşk ile yeniden doğar ve etrâfına ışık saçar. Hz. Şems’in vefâtından sonra ise kaynaklara şu not düşülür: “Asıl adı Şemseddin Muhammed bin Ali bin Melik. 1185’te Tebriz’de dünyâya geldiği sanılmakta. Eğitimi, öğrenimi hakkında bilgiler yetersiz. Ancak, bâzı kaynaklarda Ebû Bekir Sellebaf’a, bâzı kaynaklara göre de Necmeddîn-i Kübrâ’nın halîfelerinden Baba Kemal’e mürit olduğu söylenmektedir. Şems-i Tebrîzî’ye uçan güneş anlamında “Şems-i Perende” de denilir. Çünkü o, talebelerin bulunduğu yerlere âdeta uçarcasına giderek onları yetiştiren bir zâttır. Konya’ya gelmeden önce de Erzurum, Erzincan, Tokat gibi Anadolu’nun çeşitli yerlerinde dolaştığı da bilinmektedir. Hakkında sohbetlerini içeren “Makālât” isimli bir de eser mevcuttur. Fakat, şüphesiz ki en önemli eseri Hz. Mevlânâ’dır.


Ben neredeyim? Niçin buradayım? Kimim? Benden -insan oluşumdan- beklenen ne? Din nedir? Dinden gāye ne? vs., vs... gibi soruları ân olup da kendimize sorduğumuzda, kültürümüzün sesini ister istemez duyacağız. Çünkü, insan geçmişiyle, ânıyla, geleceğiyle bir bütün. Fakat geçmişiyle doğru alış veriş edip, ânı tecrübeleriyle doğru örüp, geleceğe doğru yönelebildiği sürece insan. Yoksa siz böyle düşünmüyor musunuz?! Sorularımıza cevaplar aradığımız nice derinliklerde buluşabilmek dileğiyle...

Kaynakça:
Şems-i Tebrîzî, Makālât, çev.: Mehmet Nuri Gençosman.
Kenan Rifâî, Sohbetler.
Kenan Rifâî, Şerhli Mesnevî Şerif - Cilt 1.
Dr. Halûk Nurbâkî’nin konu hakkındaki araştırmaları.
Konu hakkındaki muhtelif internet siteleri.

Hicr Sûresi: 29. âyet, Sad Sûresi: 71-72. âyetler.

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:            Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -  Türk Kültür ve Sanat Derneği-/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı