GÜLMİSAL GÜRSOY
MECAZDAN HAKİKATE (Kubbealtı - Merhaba 46)

MECAZDAN HAKİKATE:

Filibeli Ahmet Hilmi’nin meşhur eseri Â’mâk-ı Hayâl’den bir bölümün kısa özetini, daha sonra üzerinde bir nebze de olsa tefekkür etmeye çalışmak ve bu tefekkür zevkini paylaşabilmek ümîdiyle dikkatlerinize sunmak istiyorum.


Kahrâmanımız hayâllere dalar, oradan oraya sürüklenip  yıllar öncesinin Belh şehrine uçup gider. Burada bir bayram şenliğine katılır. Fakat şenliğin yapılacağı er meydanın yarısı aydınlık, yarısı karanlık, ortası ise renksizdir. Şenliğe gelen herkes, o güne kadar yapıp ettiklerinin netîcesi bu meydanda kendine bir yer bulur. Kahrâmanımız da aydınlık grupta yerini alır ve etrâfında olup bitenleri izlemeye başlar. Önce her iki grubun da üzerinde birer taht, sonra onların da üzerinde -orta yerde- yücelerde bir başka taht olduğunu fark eder. Tek olan, yücelerdeki  tahtın yanı başında, âdeta dünyânın bütün güzelliklerini kendinde toplamış bir güzellik vardır. Güzellik elinde bir küre tutar, onu havaya kaldırır. İşin ilginci bu kürenin de yarısı aydınlık yarısı karanlıktır. Güzellik, şenliği başlattığını söyler. İki gurup birbiriyle mücâdele verecek, hangisi hâkim olursa güzeller güzelinin küresi o tarafın rengine bürünecektir. Şenlik bu yapı üzerine kuruludur.


Önce er meydanına karanlıklar adına bir pehlivan gelir. Başarı kazandıkça büyür ve devleşir. Bu pehlivanın adının “Nifak” olduğu söylenir. Nifak’ın başarısıyla küre kararır. Bunun üzerine aydınlıklar tahtında oturan Hürmüz , Salâh’ı (iyiliği), karanlığa nasihat etmesi için yollar fakat Salâh çâresizdir, söyledikleri işe yaramaz. Netîcede aydınlığın pehlivanı Muhabbet er meydanına çıkartılır. Muhabbet, büyük mücâdeleler netîcesi Nifak’ı yenmeyi başarır, ancak karşısında karanlığın pehlivanı Gazâb’ı bulur. Gazâba uğradıkça da biter, -tükenir-, -yok olur-. Muhabbetin silinişinin ardından sıra bizim kahrâmanımıza gelir. Ondan da üzerindeki hikmet elbisesiyle er meydanına çıkması istenir.  Artık adı “Hikmet”tir. Hikmet söyleneni yapar. Meydana çıkar. Bilgeliyle, karanlığın pehlivanı Gazâb’ı kalbinden vurmayı başarır fakat, karşısına da Emmâre çıkartılır.


Hikmet’in uysallık, ilim, kanaat, ağırbaşlılık tevâzu, sabır, kurnazlık gibi Emmâre’yi etkileyebilecek silâhları mevcuttur. Emmâre’nin de kin, hiddet, hîle, düşmanlık, nefret, şehvet gibi silâhları hazırda beklemektedir. Bu silâhlar birbirleri üzerinde hâkimiyet kurmaları için yeterli gelmez. Hikmet “güçlü irâde” silâhı olduğunu fark eder, tam onu kullanacaktır ki, karşısına hayal bile edilemeyecek bir güzellik çıkar. Bu güzellikten gözü kamaştığı için Hikmet, silâhını tetikleyemez ve Emmâre’ye yenilir. Karanlıklar tahtında oturan Ehrimen sevinç çığlıkları atar. Küre kararır. Hürmüz ise “Durun yapmayın, Allah’tan korkun!” diye feryât eder. “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın, güzel olan O’dur, her yerden O’nun nûru yansır, karanlığınızla bu nûru örtmeyin, gölgelemeyin.” diyerek de Ehrimen grubunu kendine getirmek için uzun süre çabalar. Fakat ne çâre ki, kimse Hürmüz’ü  dinlemez. Bu sırada er meydanına ejderha üzerinde bir pehlivan daha girer. Emmâre’nin ayakları altında ezilen Hikmet’i yerden kaldırır, ona “Dilindeki dâvâya elde delil isterdi, nerdesin be hey koca aptal?!” deyip serzenişte bulunur.


Pehlivanın meydana gelişiyle herkes mutlu olmuştur.  Hikmeti yerden kaldıran bu pehlivanın adı “Aşk”tır. Aşk, her iki tarafa da bakar ve onlara “Değeriniz çok büyük, her şey zıddıyla âşikâr.” deyip meydanın ortasına yürür, ellerini de göğe açar. Onun bu hareketiyle her iki taraftan sevinç çığlıkları yükselir. Başlangıçta ki aydınlık, karanlık seviyelerine ulaşılır, şenlik iyiden iyiye bir coşku havasına bürünür. Önce her iki grup kendi içinde, sonra da birbirleriyle kucaklaşır, bir kaynaşma yaşanır. Bu kucaklaşma ve kaynaşma ile ikilik kaybolur, teklik zuhur bulur.


* * *
Dünya ne ilginç değil mi?! Aydınlık olduğu gibi karanlık da var, cimrilik olduğu gibi cömertlik, merhamet olduğu gibi zülüm de var. Her bir isim, zıddı bir başka isimle biliniyor. Fakat her bir isim, aslında zıddının ya alt derecesi ya da üst derecesi. Meselâ cimrilik, cömertliğin alt derecesi, cömertlik de cimliğin üst derecesi. Cimriye para harcatıyorsunuz bunu kademe kademe arttırdığınız da,  cimri cömert oluveriyor. Cömertin de harcamalarını kısıyorsunuz, git gide cömert cimrileşiyor. Aydınlık ve karanlığı da aynı anlamda değerlendirmek mümkün. O halde isimler, birbirine zıtmış gibi gözükse de aynı düzlem üstünde birlikte seyrediyor, tek olan hakîkatten zuhur buluyor. Bizler cömert makbuldür, cimri değildir de diyemiyoruz. Çünkü her bir isme, hem dünya üzerinde hem bünyede ihtiyaç var. Aksi halde denge bir türlü oluşmuyor.


Yukarıdaki bölüm incelendiğinde de dengeyi sağlayacak unsurun adının, aşk olduğu söyleniyor. Çünkü aşk bir çekim, bir kavuşma dileği, bir dürtü olarak değerlendiriliyor. Bunun için de hem karanlık hem aydınlık, aşkı karşısında bulmaktan mutlu oluyor. Böylece her bir isim, kendi hakîkatine ulaşabilmek için fırsat yakalıyor. Nifak, daha yoğun bir nifak noktasına çekiliyor, muhabbet zirve bir muhabbete yöneliyor. Fakat aşk, bir ismi mânâsındaki derinliklere çektiği gibi, benzer isimleri de birbirine birleştiriyor.


Meselâ cömert merhametle, özveriyle hemen kaynaşıveriyor, ardından zıtlarla da bir yakınlaşma başlıyor. Meselâ cömertlik cimrilik ile dengeleniyor.  Böylece isimler birbirleri vâsıtasıyla âşikâr olmak için fırsat yakalıyor ve bir şenlik atmosferi zuhur buluyor. Biz de bu şenlik atmosferine  “hayat” diyoruz. Hayat ise isimler, sıfatlar düşünüldüğünde bir şenlik olsa da, acaba sarhoş olmak için bir mâzeret alanı mı? düşünmek lâzım. Zîra burada “Ben aydınlıkların insanıyım, benden de hep güzellikler zâhir oluyor.” diyen o kadar çok kişi var ki, dünyânın hâline bakınca “Acaba bunlar sarhoş mu?!” demekten kendimizi alamıyoruz. Her ne kadar sarhoş olursak olalım, isimler arası mücâdelenin her nefes yaşandığını gāliba kabul etmek gerek. Aşkın, karanlıkta kalan isimlere çarptığında edepsizliği, aydınlıktaki isimlere çarptığında ise  edebi zuhur ettirdiğini görmek gerek. Zîra dünyânın içinde bulunduğu durum, rûhumuzun bir yansıması olarak bizi, bize gösteriyor.


“Mâdem  bu kadar aydınlıkların insanıyız da, toplum niçin bu kadar kötü?!” sorusu karşımıza çıkıp, berâberinde getirdiği sorularla acı gerçeği yüzümüze vuruyor. Biz toplum olarak selâmlaşmayı, hal hatır sormayı, bir başkasının acısıyla acılanıp bir başkasının sevinciyle sevinmeyi unutmadık mı?! Egomuzu tatmin derdine düşüp, oradan oraya savrulmadık mı?! Yaşlının hâlini anlamamak için direnen, çoluğu çocuğu hoşlamayan, yetimi öksüzü yalnız bırakan biz değil miyiz?! Maalesef yalanı dolanı kendine prensip edinen, dedikodudan zevk alan, kendi yarattığı hikâyelere inanan, bu hâlin yarattığı  mestlikle kendinden geçen, insanları  aşağılamak için fırsat kollayan biz değilsek bile, bu toplumun fertleri değil mi?! Elimize herhangi bir gazete alalım ve biz, bize bakalım. Bütün bu hallere en mâsumumuz bile okuduğuyla, duyduğuyla, gördüğüyle maalesef itilmiyor mu?! Bütün bunlar toplumdan bize yansıyanlarsa,  toplumu bu hâle getiren kim? Mâdem biz bu kadar aydınlıktayız, iyiyiz, hoşuz, bu kadar ayığız da, bizi bize gösteren toplumun hâli ne?! İşte bu sorular birbiri ardına dizilip kulağımızda yankılanıveriyor. Hele bir de aydınlıkların insanı olduğumuz konusunda ısrarcıysak, sarhoşluğumuzu kabullenemiyorsak durum daha da çıkmazlara sürükleniyor.


Kendisine lütfedilmiş aydınlıkla, etrâfını aydınlık kılan Kubbealtı Akademisi’nin kurucularından, düşünür yazar, Sayın Sâmiha Ayverdi, takdîrinden âcizim fakat edebi zirvede yaşayarak örnek olmuş bir şahsiyettir. O, bir dost meclisinde “Ben bir toz bezini bile ortada bırakmam.” diyor. “Çünkü bilirim ki beni bir gören vardır. Kul görmüyorsa da Cenâb-ı Hak görmüyor mu? Hocama mahcup mu olayım, hocamı mahcup mu edeyim?”... Belki de insan bu bilinçte olmadığı  sürece, maddî-mânevî hep tökezleyecek, düşecek, kabul edelim düşürecek de. Gönül hânesi ise  dağınık, kirli ve pasaklı kalacak. Karanlık tarafları önce teşhis ederek, temizlemek için gayrette olup, Hakk’ın himmetine avuç açılmadıkça da, gönül hânesi nasıl düzene girecek?


Sayın Ayverdi, devrin maarifçilerinden mutasavvıf Ken’an Rifâî’nin öğrencisidir. Sözlerinde geçen “Hocam” ibâresiyle bu büyük mutasavvıfı kastetmektedir. Ondan aldığı feyz ile  pek çok kişinin mânevî hayâtına  ışık olmuştur. Bu sebeple de Sayın Ayverdi’nin sözlerinin ardında mecazdan hakîkate varan, Ken’an Rifâî menşeli hikmetler de aramak îcap emektedir. Acaba burada da kendi gönül hânesini temiz ve tertipli tutmaktan bahsettiği gibi, bizlerin de üzerindeki tozu aldığını, bunu hocasından yansıyan nur ile şekillenerek Allah için yaptığını, böylece beşeriyet kirlerini temizledikten sonra bunu gerçekleştirme yolunda kullandığı sözcükleri, tıpkı temizlik yapıp da ortadan kaldırılan bir toz bezi gibi ortadan kaldırdığını anlatıyor olmasın? Bu şekilde de dedikoduyu, ayıp görmeyi doğuran hallerin önünü kestiğini de bu îzahtan çıkartabilir miyiz acaba? Yoksa, tasavvufî bir üslûpla nice eserler vermiş Sayın Ayverdi’nin bu mânevî cephesini örtüp, “Haydi hanımlar temizliğe, aman toz bezlerini de ortada bırakmayalım!” dediğini mi düşünmeliyiz?! Bünyesinde aydınlığı hâkim insanın, maddesinden de mânâsından da gāliba refleks hâlinde hep edep yansıyor. Bu konuda basit bir toz bezi bile dile gelip, ardındaki gerçeği anlatıyor. Mâdem bizler de kendimize insanız diyoruz, o halde, dünyânın hangi köşesinde yaşarsak yaşayalım, hiçbir mâzerete sığınmadan  bu yüksek şahsiyetlerden örnek alıp, kendimizdeki çirkinlikleri ıslah etmek, güzellikleri âşikâr kılmak, gönlümüzü de, bu gönlün oluşumuna fırsat veren dünyâmızı da temiz tutamak ve aydınlatmakla mükellef olduğumuzu kabullenelim.


Kur’ân’ı Kerîm başta olmak üzere, bütün kutsal kitaplarda sıklıkla “Akletmiyor musunuz?, düşünmüyor musunuz?, sizin için ne hikmetler vardır görmüyor musunuz?, şöyle değil böyle davranmalısınız, sizden beklenen budur.” şeklinde ibâreler yer alır. İnsanın kendini sürekli sorgulaması, hatta beğenmemesi, her gün bir adım daha aydınlığa kavuşmak için çabalaması dînen de bir zorunluluktur. Tasavvuf erbapları Kur’ân’ı Kerîm ile hemhâl olup, yaşadıkları derin tefekkürün ardından -anlatılmakta olan konu çerçevesinde- özet îtibâriyle diyorlar ki: “Allah tektir, ahaddır , ebeddir ve o teklik noktasında kendinden başka var olan olmadığına göre O, kendinden var ederek yaratmıştır. Hiçbir isim, sıfat şahsın malı değildir. O şahıs ile var olmamış, o öldüğünde ise yok olmayacaktır.” Cümleden yansıyan Yaratıcının nûrudur, O’nun isimleri sıfatları âleme aksetmektedir. Cümleden zâhir olan isimlerin, sıfatların aslı ve mükemmeli Cenâb-ı Hakk’a âittir.  Âşık olan da odur ki; sevdiğini teşhis eder -yâni; kendisine lütfedilmiş isimler, sıfatlar nispetinde yöneleceği noktayı belirler-, O’nu istikāmet edinir, O’nun uğruna yollar aşar, O’nu anmak, O’na kavuşmak, O’nunla olmak için  çırpınır. Cümleden Hakk’ın nûru yansıdığına göre bu çırpınış, görünüşte her neye olursa olsun yâni; paraya, pula, mevkîe, makāma, evlâda, sevgiliye vs.’ye, her neye olursa olsun, özde Hakk’ın zâtına, dolayısıyla da O’nun isimlerine, sıfatlarına bir çekiliştir. Bir mânâ efesi karanlığın efesi olsa dahî, aşk ile yollar aştıkça farkında olmasa bile Cenâb-ı Hakk’ın nûruna  koşmaktadır. Bu hakîkati görücü olmak ise kişiyi, nefsinden uzaklaştırır ve aşkın zirvesi Hz. Muhammed’den yansıyan mânâ ile yoğurarak, ibâdetle disipline edip, kendini yok kılmasına sebep olur.


Çünkü mâdem cümleden Hakk’ın nûru yansır, mâdem cümle Hakk’ın eseridir, o halde şahıs, Hak’tan âzat bir varlık iddiasında nasıl bulunabilir? Bu düşünceler edebin mânâsındaki derinliğin bir ifâdesi olarak kabul edilir. Yâni; edep, sâdece eline, dilene, beline sâhip olmak demek değil, bütün bunları gerçekleştirip basamak kılarak  kulluğu idrak etmek, Hakk’ın önünde secdeye varış,  “Yaradan  ve beni kendi isim ve sıfatları zerrelerinle donatan sensin Yâ Rabbi.” deyiş, “Ben seninle varım, sensiz yokum.” hissiyâtıyla birlik deryâsına dalıştır. Artık bu noktada da “Ben varım ve Hakk’tan âzat bir varlığım.” demek, cüzzün (parçanın), küllün (bütünün) bir parçası olduğunu inkâr anlamı taşır ki, edepsizlik olarak nitelendirilir.


Tasavvuf erbaplarının -konuya ilişkin- değerlendirmelerinin özeti ışığında hareket ettiğimizde de, değil toplumun çok az kişinin dilindeki dâvâya elinde delille ulaşabileceğini, edebin bu hakîkat seviyesinin sürekli sınanacağını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Zîra an, an içinde cereyan eder. “Hayır olandadır.” diyemeyişlerimiz ya da “Ne yapalım benden de Cenâb-ı Hakk böyle davranmamı istedi ki, ben de böyle davrandım.” diyerek nefsimizi ilâh edinişlerimiz, incitmemiz, incinmemiz, abes görüşümüz, abes görmeyeceğiz diye her şeyi hoş karşılayıp nefisimizi başı boş bırakışlarımız, yine bulunduğumuz seviyeyi bize gösteren acı gerçek olarak karşımıza çıkıverir ve bu gerçek, maalesef ki, her ne kadar ulvî şahsiyetleri örnek alsak da, bizi, ebedin zirvesinden hakîkatimize çeker alır. Bütün bu hakîkatler bir kenara, şöyle yücelerden etrâfımıza bakacak olduğumuzda ise, her şey ne de tatlı bir âhenk içersinde bize bizi anlatır.


Değil mi ki her şeyi Allah yarattı, O, gücünü kudretini sergilemekte, esmâları sıfatlarını zuhur ettirmekte, o halde abes bir şey -tasavvuf erbaplarının dediği gibi- nasıl düşünülebilir?! O neyi, nasıl murat ediyorsa o zuhur bulur ve O kendini hangi isim sıfat altında âşikâr etmeyi diliyorsa, âleme o yansır. Fakat bütün bunlar da yineleyelim bizim sorumsuzluğumuz yoktur anlamına gelmez. Şâyet böyle olsa, kutsal kitaplar niçin var kılınacaktır?... Bu noktada kendimizi aydınlık kılma  gayretlerimiz, gafletten kurtulma çabalarımız, Hakk’ın murâdına birer âlet oluşumuzun ifâdesi olarak bize tebessüm eder ve bir mânâ efesi kesilip çabalamanın da Hakk’ın murâdı olduğunu anlatır.


Gelin hep birlikte biz, bize bir fırsat verelim. Yukarıda anlatılan kısa hikâye özeti vesîle olsun, kendimizi mecazdan hakîkate uzanan yolda keşfedebilmek için tefekkür edelim. Kim bilir belli mi olur, belki de bu tefekkürün netîcesi; “Biz kendimizden mesûlüz.” gerçeğiyle şekilleniş, toplumsal aydınlanışa -toplumsal huzûra- da vesîle olacak, belki de güzeller güzelinin küresi hiç olmadığı kadar aydınlanacaktır. Allah murat etti mi O’na güçlük mü var?! Allah hayra âlet etsin. Âmin.

Kaynakça:
Filibeli Şehbenderzâde Ahmet Hilmi, Çev.: Esra Keskinkılıç, Â’mâk-ı Hayâl.
Ken’an Rifâî, Şerhli Mesnevî Şerif - Cilt 1.
Sâmiha Ayverdi - Sofi Hûri - Nezihe Araz - Safiye Erol, Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık.

 

Filibeli Şehbenderzâde Ahmet Hilmi, Çev.: Esra Keskinkılıç; “Hayâlin derinlikleri”.

İran’ın Horasan bölgesinde bir şehir.

Ara bozuculuk, fesat çıkartıcılık.

Zerdüşt tanrısı, iyiliğin sembolü.

Hiddet, intikam alma duygusu, öfke.

Bilgelik.

Günâhı ve şehveti emreden nefis mertebesi.

Zerdüşt tanrısı, kötülüğün sembolü.

Tek, bir, başlangıç noktası.

Sonu olmayan.

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:  Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -   Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı