GÜLMİSAL GÜRSOY
BİR DEM YUNUS BİR DEM HAYAT (Kubbealtı - Merhaba 44)
YUNUS EMRE

Benim adım dertli dolap
Suyum akar yalap yalap,
Böyle emreylemiş Çalap (Allah)
Derdim vardır inilerim.
Yunus Emre

İnsanız, kimi zaman güler kimi zaman ağlarız. Doğaldır ki duygularımızı, düşüncelerimizi bir şekilde ifâde etmek, hatta cümle âlemle paylaşmak isteyebiliriz. Bu sebeple eğitimimiz, kültür düzeyimiz her ne olursa olsun sanata, edebiyâta yöneldiğimiz anlarımız olur. Zaman zaman şiirler karalarız, zaman zaman şarkılar mırıldanırız. Aslında yazdıklarımız, çizdiklerimiz veyâ yöneldiğimiz her bir eser; îtirâf edelim, kendi duygu dünyâmızın bir yansımasıdır. Bu hâli yaşadıkça kitaplar mı bizi okur biz mi kitapları okuruz, şarkılar mı bizi söyler biz mi şarkıları söyleriz, yoksa şiirler mi bizi coşturur biz mi şiirlerle coşarız, orası biraz karışır. Beni de böylesine bir duygu karmaşasına sürükleyen, hüzünlü anlarımda olduğu kadar sevinçli anlarımda da okumaktan, okudukça da kendimi okuyor olmaktan keyif aldığım Yunus Emre’nin yukarıdaki bu dörtlüğünü, sizlerle paylaşmak istedim.

Âcizâne buradaki mısrâların, hep insanlığı –hayâtı– yalın bir dille özetlediğini düşünmüşümdür. Onu her okuyuşumda derin kuyulardan yükseklere çıktığıma, Hakk’ın arzusundan gayrı bir şey olmadığını, olamayacağını bana bir kez daha hatırlattığına, böylece her şeyin Cenâb-ı Hakk’ın emriyle meydana geldiğini idrâke, bir arpa boyu da olsa yöneldiğime inanırım. Bu hal, üzerimde tatlı bir disiplin oluşturur, bu disiplini severim. Rahat eder “Her ne yaşanmışsa yaşanmıştır.” deyip, yoluma devam eder giderim. Fakat bugün farklı bir gün. Bu gün, şiirin bütününe bir bakayım dedim ve kendime çok güldüm. Çünkü, yıllarca dilime pelesenk ederek okuduğum bu dörtlükten önce bakın ne söylenmekte:

Dolap niçin inilersin,
Derdim vardır inilerim.
Ben Mevlâya âşık oldum,
Anın için inilerim.

Yâni, Yunus’un derdi, benim gibi nefsine ağır gelen herhangi bir olay karşısında Hakk’a sığınıp bu dörtlüğü yazmak, okumak değil. Yunus burada ilâhî bir aşktan bahsediyor ve dünya hayâtı, değirmenin su ile dönen dolabı misâli, bir aşağı bir yukarı hareket edip, zaman zaman kahrı zaman zaman lütfu sunar, ben birini diğerinden farklı görmem, her ikisinde de Hakk’ı bulurum, sevdiğimi –âşık olduğumu– onlarda seyrederim, diyor. Bu pek çok kişiye küçük bir ayrıntı gibi gelse de benim gibilerle, nefis tanımayan, Hakk’a âşık Yunus Emre gibi devler arasındaki önemli farklardan biridir. Hakk’a gerçek mânâda âşık olan, her an bu hâlin disipliniyle yaşar. Âşıklık böyle kimselerin hâlinden, tavrından doğal olarak yansır. Bir yükselip bir alçalan hâdiseler bile hakîkatlerini onlara âşikâr eder ve Cenâb-ı Hakk’ın aşkıyla yandıklarını, O’nun emirlerini yerine getirip, O’nu söylediklerini, O’nu andıklarını, âdeta O kesildiklerini fısıldar.

Yunus bütün bu gerçeği bir kenara itip, hayâtı ilmine, tâatine güvenerek geçirmeyi tercih edenlere şaşar ve bakın neler söyler:

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır.
...

Okudum bildim deme, çok tâat (ibâdet) kıldım deme,
Eğer hak bilmez isen, abes yere yelmektir (ardından gitmektir).
...

Yirmi dokuz hece, okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca, ma’nîsi (anlamı)ne demektir.

Yunus der, ey hoca, gerekse bin var Hacca
Hepisinden iyice, bir gönüle girmektir.

Yunus ile bir dem hayâtı soluyan, onun ilim anlayışındaki hakîkatle sarsılır. Şiirinde de açıkça görüldüğü gibi o, “İlim, kişiyi Allah aşkına götürmezse mânâsına kavuşamaz.” der. Şâyet kendimize, ilmimize saplanırsak, büyük işler başarsak, büyük keşiflerde bulunsak, engin ilerlemeler kaydetsek bile, iyimser tahminle, târihteki yerimizi alıp yeni buluşlar için basamak olmaktan öteye geçemeyiz. Bu, insanlığımıza ne katar? İlim, Hakk’ın hakîkatine açılan bir pencereye benzemelidir. Bu pencereyi bulduğumuz gibi, bir Hakk’a âşığın gönlüne girerek aldığımız feyizle onu aralamak, buradan da Hakk’ı seyretmek, hatta seyrettirmek gerekmez mi? Bir îman sâhibi için ilim, Allah’ın bildirmek istediklerini, kullarını aracı kılarak âleme sunmasından başka ne olabilir? Hak, gönül rızâsı ile Hakk’a hizmet etmeyeni, zorla halka hizmetçi kılar, denmektedir. Hakk’ı idrakten eksik bir ilme hizmetkâr olup, Hakk’a kul olmanın zevkinden, sorumluluğundan, hatta sorumluluğun zevkinden kendimizi mahrum bırakırsak, bir ömre –insan olarak yaratılmışlığa– yazık etmez miyiz acaba? 

Şüphesiz ki Yunus’un seslenişleri hep îman sâhiplerinedir. Fakat Yunus ile enginlere yol bulacakken, ola ki îman eksikliği taşıyan, Hakk’a teslîmiyette sıkıntı çeken pek çok kişiyle karşılaşabiliriz. Onlara kendilerinde gizlenmiş olan güzelliği hatırlatmak ve “Bir sen vardır senden içeri.” demek gerekir. Cümle varlık Hakk’ın eseridir. Allah tektir ve teklik noktasında kendinden başka var olan olmadığına göre, kendinden var ederek yaratmıştır. Cümle varlık ondan bir nur –bir zerre– taşır. İster farkında olalım ister olmayalım dünya, (teşbihte hatâ olmaz derler) cüz ile kül –parça (zerre) ile bütün– arasında cereyan eden gerçek sevda hikâyesinin yaşandığı alandır. Dünyâya çıplak gözle bile bakıldığında, sâdece yaratılan ve bu yaratılanı var kılan bir Yaradanın olduğu teşhis edilir. Hikâye bu ikisi arasında geçer. Gerçek aşkı mevcûdiyetinin mânâsı olarak kabul eden Yunus, gizli~âşikâr bütün menfaatleri arkasında bırakarak ve hiçbir görünüşe takılıp kalmadan, hakîkati örten bütün nefis perdelerini kahraman bir âşıkmışçasına yırtıp, öze –kopup geldiği diyâra–, tek olana –Yaradana, yâni gerçek sevgilisine– şöyle seslenir:

Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü, bana seni gerek seni
Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum, bana seni gerek seni.
...
Cennet dedikleri ne ki, bir kaç köşkle birkaç hûri
İsteyene ver anları, bana seni gerek seni.
Yunus-durur benim adım, gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksûdum, bana seni gerek seni.
...

Allah’ı seven her şeyi sever. Her şeyde Hakk’ı görür. Bu sebeple, ikilik diyârı diye anılan dünyâda çokluğa bakan, çoklukta birliği bulur. Birliği bulan ise dâima hoşgörü sâhibidir. Ona buna kızana, hoşgörüsünü yitirip öfkeye, şiddete sapana Yunus şöyle seslenir:

Elif okuduk ötürü
Pazar eyledik götürü
Yaratılanı hoş gör
Yaradandan ötürü.

Yüzyıllar ötesinden seslenen ve bu günün dünyâsında da ete kemiğe bürünmüşçesine varlığı hissedilen Yunus, belki de her iki cihanda huzûrun, mutluluğun anahtarını bu dörtlükte gözler önüne serer. Aslında düşünecek olursak, her yer özünü âşikâr edip Hak kesildikten sonra kim kime kızar, kim kime öfkelenebilir. Yapan eden özde Hak’tır. Fâil Allah’tır. Bunu bilen, hâliyle yaratılanı Yaradandan ötürü hoş görür. Dolayısıyla da başına gelen hâdiselere bakıp “Hayır buymuş.” der, takılmaz, geçer gider. Ancak bu sözleri duyup da, mâdem her şey Hak, o halde haksızlık diye bir şey yoktur, haksız muamele olarak değerlendirdiğimiz hâdiselerde de hakkımızı aramamamız gerekir, tarzı sonuçlara ulaşmak elbette ki doğru olmaz. Zîra insan sâdece cüzlüğüne lütfedilmiş haklara karşı değil, zâlimin zulmettiği mazlûma karşı da, hem hukûkî bakımdan hem de dînen –vicdânen– sorumludur.

Hz. Muhammed kemâlin zirvesidir, kendi nefsine yapılan zulme dayanmış bunun hârici konularda gerektiğinde savaşmıştır. Hz. Ali velâyeti sembolize eder, savaş esnâsında kılıcı saplayacakken yüzüne tükürüldüğü için bundan vazgeçmiş, nefsiyle hareket etmeye direnmiştir. Erenlerin de, yüzlerine  tokat yese bile “Kim bunu yaptı?” diye dönüp  bakmadıkları bilinmekle birlikte, onların da yeri geldiğinde –tâbiri câizse– çarptıkları, halk arasında dilden dile dolaşır. O halde haksızlıkla muamele etmekten kaçınmalı, nefis oyunlarına yer vermemeli, haklı da haksız da olsak bunun öyle veya böyle cevapsız kalmayacağını idrak etmeliyiz. Önce kendi nefsimizle alış veriş hâlinde olmak onu muhâsebeye çekmek, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği özü, nefis perdesini aralayarak âşikâr etmeye çalışmak ve buna rağmen yine bir haksızlık olduğunu düşünüyorsak, karşımızdakini  îkâz etmek, meseleyi hâle yola sokmak için kendimizce dürüst siyâsî metotlar geliştirmek gerekli olabilir. Bu hal, haklının da haksızın da kendi nefis perdesini yırtıp, hakîkatle yüzleşmesi için ister istemez vesîledir. Hakk’ın hakîkati, nefis perdesinin ardından gülümser. Bütün bunlara rağmen meseleyle yine başa çıkılamıyorsa mekânı terk, o da işe yaramıyorsa irtibâtı kesmek şart görünür. Önemli olan, her hâdisenin Hakk’ın murâdının yansıması olduğunu idrak ederek, konuları saplantı hâline getirmemek, adâletten, haktan, hukuktan ayrılmamak, nefisle hareket etmemek, insan olarak yaratılmışlığa yaraşmayacak davranışlar sergilememektir. Bunları gerçekleştirebilmek için de Yunus’un dediği gibi yaratılanı Yaradandan ötürü sevmek lâzımdır. Yâni elbette ki doğru bilinen yolda mücâdele verilir, bu da bir Hak tecellîsidir, fakat hayâta, insanlığa –kısaca cümle yaratılmışa– ve tabiî kendimize hoşgörüyle bakmamanın mâzereti olamaz. Kusursuz olan yalnız Allahtır.
İnsanı ve insanlığı çok iyi tanıyan Yunus Emre, hepimizin düştüğü yanlışları, hatâları bakın genel olarak hangi noktada görüyor ve nasıl bir gerçeğe dikkat çekip, neler söylüyor:
Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz
Sözünü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz.
Söz ola kese savaşı, söz ola götüre başı
Söz ola agulu aşı yağ ile bal ede bir söz.
...
Kişi bile söz demini (sözünün etkisini),demeyi sözün kemini (fenâsını)
Bu cihan cehennemini, sekiz cennet ede bir söz.
Yunus şimdi söz yatından (usûlünden), söyle sözü gāyetinden
Pek sakın o şah katından, seni ırak ede bir söz.

Yunus’un dediği gibi insan ne çekiyorsa, gāliba dili derdine çekiyor. Bu böyle gelmiş böyle gidiyor. Allahtan ki Yunus gibi hakîki mânâda Hakk’a âşıklar var da Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği özün üzerine örtülen, dünya kirleriyle pislenmiş nefis örtüsü biraz aralanıyor ve yolumuz onlardan istifâde edebildiğimiz ölçüde, bir parçacık da olsa aydınlanabiliyor.

* * *

Yunus Emre’nin araştırmalar sonucunda 357 adet şiirinin bulunduğu tespit edilmiş. Şiirlerinin toplandığı “Dîvan” ve “Risâletü’n-nushiye” adlı öğütlerini içeren 573 beyitlik bir eseri mevcut. Bektâşîliğe yakın olduğunu ve bu yüzden nahif ve nüktedan bir üslûp taşıdığını iddia edenler çok. Taptuk Emre ocağında yetişmiş. Anadolu Türk boylarından olduğu da söylenmekte. Bektâşîlik vilâyetnâmesinde Eskişehir’in Mihalıççık ilçesi Sarıköy’ünde 1240 yılında doğduğu belirtiliyor.

Gençlik yıllarında bir dönem çiftçilikle uğraşmış. Ardından  tasavvuf erbâbı Taptuk Emre’li yıllar başlamış, onun ocağına senelerce odun taşımış. “Bu kapıdan içeri eğri odun giremez.” deyip, kütüklerin düzgün olanını bulup getirmiş. Taptuk Emre’nin izniyle şeyhlik pâyesi aldığı da bilinmekte. Bir dönem ümmî olduğunu düşünenler çıkmış, ancak araştırmalar sonucu bu görüş geçerliliğini yitirmiş. Yıllarca yüreğindeki cevherle şehirden şehire dolaştığı da söylenmekte. Kayseri, Tebriz, Sivas, Nahcıvan, Maraş, Şiran, Azerbeycan, Şam onu ağırlamış derler. 1320 yılında vefat ettiği kesin olmamakla birlikte bilmekte. Fakat işin ilginç yanı pek çok yerde Yunus’a âit türbe var. Ancak hangi türbe gerçekten gerçek Yunus’a âit, bu bir türlü tespit edilememiş. Anlaşılan herkes onu kendinden saymış, onu kendine rehber edinmiş ve herkes onunla Hz. Muhammed’din yolunda Hakk’a yönelmiş. Bir dem Yunus bir dem hayat deyip yürüyen de gönlünde, hayâtında onu kendince âbideleştirmiş. Yunus’a vedâ etmek zor, bu gün bile zor ve kim bilir o dönemde bu dost yüreğin kaybıyla gözyaşları nasıl sel olup aktı. Ardından gözyaşı döken dostlarına bakın o nasıl sesleniyor:

Azrâil alır canımız, kurur damarda kanımız
Yuyıcağız (yıkayıp) kefenimiz, saranlara selâm olsun.
Gider olduk dostumuza, eremedik kastımıza
Namaz için üstümüze, duranlara selâm olsun.
...
Sözdür söylenir araya, kimse değmez bu yaraya
İltüp(iletip)bizi makbereye (kabre),koyanlara selâm olsun.
Âşık oldur Hakk’ı seve, Hak derdine kıla devâ
Bizim için hayır duâ edenlere selâm olsun.
...
Âşık Yunus söyler sözü, kan yaş ile dolu gözü
Bilmeyenler bilsin bizi, bilenlere selâm olsun.
...

“Dertli dolaba” bir bakayım dedim, önüme deryâ açıldı. Deryâya dalayım dedim, önüme yüzlerce kapı belirdi. Haydi, hiç olmazsa bir tânesinin tokmağına yapışayım dedim, içinden bunlar döküldü. Yunus ile enginlere açılanlara, enginlere açıldıkça  kendi hakîkatini okumakla berâber, bu hakîkatin ne söylediğine dikkat kesilip ufka yol bulanlara, yüzyıllar ötesinden bu güne uzanan Yunus’un o dost elini tutanlara selâm olsun, vesselam.

 

Not: Bu çalışmanın hazırlanmasında internet aracılığıyla Ankara Gazi Üniversitesi Şiir arşivinden yararlanılmıştır.

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:     Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -   Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı