GÜLMİSAL GÜRSOY
AŞK SULTANI (Kubbealtı-Merhaba 41)
HAZRETİ MEVLANA

Yüzyıllardır genci yaşlısı, câhili âlimi  bilerek veya bilmeyerek hep aşkı tanımlamaya çalışmış. Şiirler yazılmış, şarkılar bestelenmiş nice eserler bu uğurda vücûda getirilmiş.  Şehveti aşk sanan pek çok kişi ise bu eserlere bile çok defa  kör kalmayı tercih etmiş ve  nefsinin  rüzgârında oradan oraya savrulup beyhude bir ömür sürmüş.

İşte bu noktada durup bir an olsun düşünmek gerek derim. Aşkın gerçek mânâsına yol bulan seçkinlere kulak vermek gerek derim...  Onlar; iki sevgiliye lütfedilmiş olan muhabbetten tutun, ayın, yıldızın, gezegenin ilâhî bir senfoniye uyarak raksetmesini, çiçeğin açmasını,  burnu akan bitli çocuğu, yerleri süpüren çöpçüyü, cümle yaratılmışı ve tabiî kendi varlıklarını farklı bir gözle izlemişler, böylece eser sahibi ile eseri arasındaki aşk hikâyesini fark edip akşın yüceliklerinde yok olmuşlar. Başka bir deyişle o yücelikle varlık kazanıp belki de âleme öyle gülümsemişler. Bu ne demektir? Bunun mânâsı Aşk sultânı Hz. Mevlâna’da gizli... O ise baktığı her yerde Cenâb-ı Hakk’ın nûrunu bulup her dâim onu zikredip aşk içinde eser sahibi o sevgiliye şöyle hitap ediyor.
...
Âdem’den doğdu Havva söyledi o Âdem’e
Sensin Âdem ve Havva, bunca doğan da sensin

Hurma da bir ağaçtan doğup da söyler ona:
Ağaçtaki meyve sen; mevye sunan da sensin

Değil senin dışında, ne Mecnun ne de Leyla
Hem ağlarsın niyazla, hem nazlanan da sensin1
...

 

Aşk Sultânı Hazreti Mevlânâ  kendisine yaklaşan gönüle bu şiirle de görüldüğü gibi öyle bir mânâ kapısı aralar ki, bu kapıdan giren  artık mâneviyat şerbetiyle mesttir. Ancak bu mestliğin yanında Pir, dostuna  hakîkat lokmaları da yutturur. Kimi zaman hayvanları konu edindiği hikâyelerini aracı kılar, kimi zaman rubâilerinden konuşur, insana insanlığını hatırlatır. Barışın önemi, ticaret ahlâkı, insana saygı, yaratılmışa saygı, îman zevki vs. vs. pekçok konu onunla dile gelir. Hazreti Mevlânâ sevebilme kābiliyeti olan her gönle seslenmekte ve onlara hiçbir menfaat gütmeden yalnızca Allah aşkıyla “Rabbim Allah” deyip yol almayı öğütlemektedir. Bu arada dünya bu sese duyarsız kalamaz ve nitekim 2007 senesi UNESCO tarafından Hazreti Mevlânâ yılı îlân edilir. Aşk Sultânı Hazreti Mevlânâ’nın şahsında bu açıkça mânâya dâvettir. Bu dâvete kulak verenler önce kendi mânâsını keşfetmeye başlar. Kimdir? Nedir? Nereden gelir, nereye gider? Kâinattaki yeri nedir? Soru soranlar onda aradıklarını bulurlar. Böylece insanlığının kulluğunun mânâsını idrâk ederek yürürler.

Ancak bir başka gerçek de vardır ki, Hazreti Mevlânâ 
“Ben yaşadıkça Kur’ân’ın kulu, kölesiyim.” der.
Ben, o temiz, pâk Muhammed’in yolunun toprağıyım.
Bir kimse, benim bu sözümden başka bir şey naklederse,
Onu söyleyenden de, o sözden de bîzârım.”
Görüldüğü gibi o bir İslâm âlimidir. Herkese anlayabileceği dilden hitâp ederek aslında Kur’an-ı Kerîm’deki mânâyı açmakta, aşk şûlesi ile Hazreti Muhammed’in hakîkatinin yolunu aydınlatmaktadır. Bu ışığa koşanlar ister farkında olsunlar ister olmasınlar, İslâmiyetle yansıyan nûra çekiliş hâlindedirler. Herkesi sevgiyle kucaklayan Hazreti Mevlânâ ise İslâmiyetin sıcaklığını kendi yaşadığı yüzyıldan günümüze taşır, yayar.  Ruh zenginliğini, coşkusunu, Hakk’a âşıklığını “semâ” ile de  ifâde eder.  Semâ foklorik bir gösteri değil, bir âyindir. Mevlit dinlenirken nasıl bir ciddiyet varsa,  âyin-i şerîf izlenirken de aynı ciddiyet içinde olunması doğaldır. Bu hâl, doğallıktan öteye bir gerekliliktir, saygıdır, edeptir. 

Şu gerçeği de teslim edelim ki sokak ta gezen sıradan insanın dahî Aşk Sultânı’nın hazînesinden bir lokma olsun tatmaya gerçek mânâda onu tanımaya, onu bilmeye hakkı vardır. Fakat Hz. Mevlânâ’yı biraz olsun tanıyanlar yâni acaba bizler kendimize düşeni tam olarak gerçekleştirebiliyor muyuz? Bu soruya gönül rahatlığıyla evet diyebilmek sanıyorum çok zor. Bu sebeple kulluğun zevkine, îmânın şevkine, Hazretin aşkının deryâsından küçük bir zerreye buyurun hep birlikte çıkalım ve buradan alacağımız nasiplerimizi hep birlikte toplayalım diyor, sözü gerçek sâhibine bırakıyorum. 

‘Himmet eder de, bu toprak durağını (yâni dünyâyı) kendine mekân edinmezsen yücelerin yücesinde, ötelerin ötesinde, mânâ âleminde kendine bir yer edinirsin.

Yalnız başına oturup başını önüne eğer de düşüncelere dalarsan, geçmiş zamanlardaki hatâlarını, yanlış görüşlerini anlar da onları düzeltebilirsin.

Eğer sen bu alçak nefisle benlikle savaşabilirsen; gönlün, canın Rüstem’i kahramanlar kahramânı olursun.

Eğer aşk derdine tutulursan, eğer yaratıcıya âşık olursan, imtihan için onun verdiği belâlara sabredersen; o zaman gönlün huzûra kavuşur.

Şu anda; nasıl, niçin, neden dikenliğinden kendini kurtarabilirsen ona kavuşursun. Daha dünyadayken cennette yaşamaya başlarsın.3
...
Ne zamana kadar, imânsızlığa doğru geri gideceksin? Küfre varma, ileriye gel artık, dine imâna gel.

Maddî varlığınla, bedeninle yeryüzüne bağlısın, burada dünyaya geldin, doğdun. Burada yiyor, içiyor dolaşıyorsun. Fakat sen, yeryüzünde yaşıyorsun, ama mânâ bakımından gökyüzünde yaşayanlardansın. Gerçek inancın incilerinin dizildiği iplik gibisin. Bütün güzellikler, hoşluklar, üstünlükler sende mevcuttur.

Hakk’ın nûr mahzeni sana verilmiş, sana emânet edilmiştir. Sen, ne olduğunu nereden geldiğini düşün de, aslının aslına gel!

Kendinden, kendi maddî varlığından, bedene âit nefsânî arzulardan kurtulmadan, kendini, kendi gerçek varlığını bulamazsın. Bu yüzden kendinden geçersen, kendi maddî varlığından kurtulmuş olursun.

O zaman yeryüzünde senin için kurulmuş olan, şehvet, hiddet, şöhret gibi binlerce tuzaktan sıçramış, kurtulmuş olursun. Aklını başına al da neden geldiğini düşün aslının aslına gel!

Sen pâdişahlar pâdişahının halîfesi Hz. Âdem soyundan geldin. Günahlarla kötülüklerle zulümle dolu şu kirli dünyada gözünü açtın.

Sen nereden geldiğini nereye gideceğini düşünmüyorsun da; şu dünyâ hayatından memnun pek neşeli görünüyorsun. Yazıklar olsun sana! Aklını başına al da şu alçak dünyaya gönül verme, aslının aslına gel!

Sen her ne kadar bu dünyânın zübdesi, özü, tılsımıysan da sen, iç yüzünle çok kıymetli paha biçilmez bir mâdensin.

Mezarda toprakla dolacak olan şu iki baş gözünü kapa; gizli olan gönül gözünü aç, hakîkati gör de aslının aslına gel!

Dünyâ malına tapıyorsun, çok zengin olmanın yollarını arıyorsun. Şehvet ve şöhret peşinde koşuyorsun. Yüksek mevkîlere çıkmak, baş olmak, ona buna hükmetmek istiyorsun. İstediğini elde edemediğin zaman, yâhut elde ettiğini kaybedince üzülüyorsun, harap oluyorsun. Bu hâl bu didinme, bu sızlanma, bu inleme, bu gözyaşları ne vakte kadar sürecek? İçine düştüğün acıklı hâli anla da aslının aslına gel! 4

Yazımızda bizlere Dîvân-ı Kebîr adlı eserinden seslenerek, birkaç gazelle de olsa deryâsından küçük bir zerre  tattıran Hazreti Mevlânâ,  bundan yaklaşık 800 yıl önce, 30 Eylül 1207 târihinde, bugünkü Afganistan sınırları içinde bulunan  Horasan’ın Belh şehrinde dünyâya gelmiş.  Babası Bahâeddin Veled isminde Sultân’ül-ulema (âlimlerin sultânı) sıfatıyla anılan önemli bir zât.  Gün geliyor Ulemâların Sultânı, saltanatta gözünün olmadığını hükümdâra bildirmek istiyor ve yavaş yavaş sesini duyurmakta olan Moğolların istilâsından da uzaklaşmak için sevenleri ile birlikte memleketinden ayrılıyor. Bunun üzerine  Hz. Mevlâna henüz beş altı yaşlarında iken  Nişabur’a geliyorlar.  Mevlânâ burada  yaşayan devrin önemli  mutasavvıflarından  Ferîddüddin Attar’ın dikkatini çekiyor  ve aralarında mânevî alışveriş başlıyor. Ardından Bağdat, Kûfe, Kâbe, Şam oradan da Malatya, Erzurum, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yollarını aşılıyor. Artık Karaman’a varıyorlar. Burada Subaşı Emir Musa’nın yaptırdıkları medreseye yerleşiyorlar. Sene 1222.  Hazreti Mevlânâ 1225 de Karaman’da  Şerâfeddin Lala’ının kızı Gevher Hâtun’la evleniyor. Bu evlilikten Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğul dünyaya geliyor. Ne var ki Gevher Hâtun genç yaşta vefât ediyor ve bunun üzerine Hazreti Mevlânâ  kocası ölen ve çocuğuyla ortada kalan Kerrâ Hâtun ile hayâtını birleştiriyor. Bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğul ile Melike Hâtun adlı bir kız evlât doğuyor.

O dönemlerde Anadolu’da Selçuklu devleti hüküm sürmekte... Konya başşehir... Sanatta, ilimde çok önde ve parlak bir dönem yaşanmakta. Hükümdar Alâeddin Keykubad, Sultan-ül ulemâyı Karaman’dan Konya’ya dâvet ediyor. 3 Mayıs 1228 yılında Bahâeddin Veled ailesini dostlarını topluyor ve Konya’ya ulaşıyor.  Sultan Alâeddin  büyük bir törenle gelenleri  karşılıyor ve  İplikçi Medresesi ikāmetlerine tahsis ediliyor. Hz. Mevlânâ’nın babası 1231 yılında Konya’da Hakk’ın rahmetine kavuşuyor. Sultân-ül ulemâyı aramak üzere Belh’ten gelen öğrenci Tirmizî hocasının oğlu müderris Mevlânâ’yı karşısında buluyor. Onunla kurduğu dostluk Mevlânâ’ya  zâhir ilminin yanında bâtın ilminin de  kapısını açıyor. Tirmizî Hazretleri’nin Kayseri’ye gidişinden sonra da bu iki Hak dostunun arasındaki bağ kopmuyor ve  Tirmizî’nin vefâtına kadar yâni dokuz sene devâm ediyor.

Hazreti Mevlânâ, Hazreti Şems ile 15 Kasım 1244’te karşılaşıyor ve  böylece Hazretin mânevî dünyasında  yeni bir dönem daha başlıyor. O yıllarda Konya medreselerinin başında olan ve bu günkü dille rektör diye anılabilecek Hazreti Mevlânâ için, ilimlerin ötesinde, Hakk’a âşıklığa yeni bir pencere açılıyor. İlâhi coşkuyla aşkın ufuklarında geziniliyor, fakat bu hâl de çok uzun süremiyor. Zaman oluyor, Şems Hazretin yanından ayrılmak zorunda kalıyor. Bu ayrılış Mevlânâ’yı üzüyor ve  “Rabbim Allah” diyebilmenin zevkini, coşkusunu paylaştığı ve onu alıp bir deryânın derinliklerine götüren Hoca Şems ânîden ortadan çekiliyor.  Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ’yı avutmaya çalışsa da Hazretin içindeki yangını söndürmeyi başaramıyor. Mevlânâ, eserlerinden coşup taşıyor.  Mesnevî’de hikâyelerle insanlığa insanlığını hatırlatıyor, Dîvân-ı Kebîr’de lirizmi devleşip Hakk’a âşıklığı ve bu âşıklıkla nefis mücâdelesinin bile zevk oluşu dile geliyor. Dîvân-ı Rubâiyat’la heyecânı, Fîhi Mâ-Fih’te nasihatleri, Mektûbât’la Selçuklu hükümdârına yazdıkları, Meclis-i Seb’a’da hutbeleri günümüze taşınıyor.   
Hazreti Mevlânâ 17 Aralık 1273 Pazar günü bir göz açıp kapayıncaya kadar geçen 66 senelik dünya hayatını tamamlıyor ve kendi değimiyle yârine,  yâni Yaradan’ına kavuşuyor. Mevlânâ için ölüm  bir vuslat ânı bir düğün dernek gecesi... Bu sebeple de  vefâtı, yıl dönümleri  mânevî bir düğün gecesi idrâkiyle yaşanıyor ve yaşanmakta...

Bizleri aşkın mânâsının derinliklerinde kısa bir gezintiye çıkaran ve bir nebze olsun hayat hikâyesini de burada zikretmeye çalıştığımız Hazreti Mevlânâ’nın nûrundan nurlanmak, feyzinden feyz almak nasip olsun inşallah.
Ancak; baktığımızı gördüğümüz, gördüğümüzü duyduğumuz, duyduğumuzu düşündüğümüz, düşündüğümüzü hissettiğimiz, hissettiğimizi de refleks hâlinde yaşadığımız bir dünyada soluk alabilmek, yaratılmışlığın hakkını verip kulluğun zevkini tadabilmek için, karınca misâli de olsa şüphesiz ki kendi şahsiyetimizin doğru bir şekilde inşâsına mecbûruz. Bu hakîkatin ışığında ulu zâtlardan feyz alıp, onlardan alabildiklerimizi kendi hayatımıza taşımanın gayretini hiç olmazsa bir gün gösterebilmenin, gösterebilmemin ümidiyle...

DİPNOTLAR

1 Mevlânâ / Dîvân-ı Kebîr - Çevirmen İsa Narezer /
Eser adı: Okyanusun Kendi Sesi / 2006 Şule yayınları/ Cuhuriyet Gazetesi Kitap eki Sayı:900’den temin edilmiştir.
2  Mevlânâ / Dîvân-ı Kebîr - Seçmeler / Hazırlayan : Şefik Can / Ötüken Yayınları / s.262
3  Mevlânâ /  Dîvân-ı Kebîr - Seçmeler / Hazırlayan : Şefik Can  / Ötüken Yayınları / s 271 272
4  Mevlâna / Dîvân-ı Kebîr - Seçmeler / Hazırlayan : Şefik Can / Ötüken Yayınları /  s 62 63

Bu yazının hazırlanışında Konya Müzesi ve Konya Vâliliği yayınlarından istifâde edilmiştir. 27/05/2007

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:      Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -   Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı