GÜLMİSAL GÜRSOY
KARPUZ (Kadem3)

CEVAPLARIMIZ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ / KARPUZ

Bir kıssadan hisse…
“Yıllar yılı evlâtlarımı saramadım. Kucağıma alıp onları doya doya bağrıma basamadım. Şakalar yapıp da onlarla oyunlar bile oynayamadım. Aslında çocuklarıma ayıracak vaktim de boldu. Sanırım aldığım terbiye böyle davranmamı icap ettirmişti. Ben de böyle davranıvermiştim. Bir de kocam… O da pek hayırsızdı ya. Zaten yıllar önce türlü türlü hanımlar onu kandırmış, peşlerine takmış sürüklüyorken adamcağızım ölüverdi. Ben de kalakaldım şu koca âlemde tek başıma. Nedenini bilmem ama içimde bir buruk acı var. Bir yerde bir şeyleri yanlış mı yaptım ne? Bu gün yavrularım beni sevsin, saysın hatta yaşları kaç olursa olsun kucağıma otursun, sarılsın, benimle şakalaşsın, ben de onları bağırama basayım istiyorum. Yani tıpkı Hatice Hanım gibi olmak istiyorum. Ama yanımda hiç kimse yok. Torunlarım bile bana karşı çok mesafeli. Zaten bir kısmıyla aynı şehirde bile yaşamıyoruz. Herkes aldı başını gitti. Kala kala benim elimde torun diye bir haylaz velet kaldı. O da tembel mi tembel. Kafası da pek çalışmıyor mu ne? Yine Türkçe’den kalacağa benzer. Ne yapıp etmeli, el âleme torunu tembel dedirtmemeli! Acaba gitmeli, öğretmeniyle mi bir konuşmalı, bilemedim. Anası, babası duymasın ama, artık sanırım okulun yolunu tutmalı, öğretmeniyle de bir konuşulmalı.” 

Yaşlı kadıncağız bu düşünceler içersinde günler geceler geçirip meseleyi kendi zihninde daha da büyüttükten sonra, çok iyi bir şey yaptığına inanarak, delikanlılığa namzet, bahse konu torununu kolundan yakalamış ve öğretmenle konuşmak üzere büyükanne torun okulun yoluna koyulmuş. Yol boyuca çocuk “Vazgeç büyükanne! Gerekirse annem, babam konuşur, hem duyarlarsa üzülürler.” dese de nâfile. Bizim büyükanne hiç dinler mi torunu! Nihayetinde öğretmenin kapısına varılmış. Yaşlı kadın feryat figan edip, “Ah öğretmen, vah öğretmen, çocuğumu kurtar öğretmen.” dedikçe çocukta umursamaz tavırlar… Öğretmen bir çocuğa bakmış bir de büyükanneye. Yaşlı kadının hâline pek acımış ve “merak etme anacığım.” demiş, “Ben çocuklara zaten son bir sınav yapacaktım. Sınavda defter kitap da açık olacak, onlara bir cümle vereceğim, bu cümlede kaç öğe var onu soracağım. Evlâdımız bana “10”der. Sınavdan böylece iyi not alır, ben de sınıf geçirecek miyim, geçirmeyecek miyim yeniden değerlendiririm. Fakat çocuk, hiç olmazsa bu soruyu lâyıkıyla yapmış olmalı.” Bu arada öğretmenin gözü çocuğa takılmış. Çocuğun umursamaz tavırları hâlâ devam ediyor, bakışları ısrarla tavanda geziniyormuş. Öğretmen çocuğun dikkatini çekebilmek için onu hafifçe sarsmış. “Anladın değil mi evlâdım?” diye sormuş. Çocuk “Tamam.” demiş. “Elbette anladım öğretmenim!” Çocuk mutlu, büyükanne mutlu oradan ayrılmışlar.

Gel zaman git zaman sınav vakti gelip çatmış. Öğretmen soruyu sormuş, ama çocukta tık yok. Cevap üç müydü, beş miydi, sekiz miydi?! Öğretmen o gün bir şeyler söylemişti ama ne söylemişti? Çocuk soruyu yapamayınca doğal olarak bütünlemeye kalmış. Büyükanne ağlıyor hatta dövünüyormuş. Öğretmen hakkında ileri geri konuşmaktan bir an geri kalmasa da, günlerce gecelerce yine öğretmenin kapısını aşındırmaya devam etmiş. Derdi tasası torununa sınıf geçirtebilmekmiş. Ama nasıl? Ders çalışmadan geçen uzun bir zamanın ardından çocuk, bu sefer sadece kendi öğretmenin değil, diğer Türkçe öğretmenlerinin de içinde bulunduğu bir heyetin önünde bütünleme sınavına alınmış. Sınavda karşısına gelen soru, yine aynı cümleymiş. Dolayısıyla da verilecek cevap aynıymış. Çocuğun bu kez yanlışa düşmeyeceği ümidiyle öğretmen, heyetteki diğer üyelere dönmüş.  “Pek çalışkan bir talebemizdir, lâkin bu yıl bir aksilik oldu, bütünlemeye kaldı. Biz de şaşırdık.” deyince, çocuk oturduğu yerde hafifçe doğrulmuş. Kendine pek bir güveni gelivermiş. Bu arada da öğretmen, iki elinin parmaklarını karşılıklı birleştirip, cevap olan 10 rakamını, yaptığı yuvarlağı göstererek hatırlatmaya çalışıyormuş. Durumu fark eden çocuk, cevabı bulduğunu düşünüp yerinden fırlamış. “Cevabı buldum efendim!” demiş. “Cevap, karpuz.”

 

Karpuz mu? Bu da nereden çıkmış demeyin. Karpuz alâkasız gibi dursa da netice îtibariyle doğruluğuna inanılan bir cevaptır ve şüphesiz ki sağlıklı, bilinçli kimseler tarafından yanlış, ilgisiz hatta belki ahmakça bulunabilecektir. Ancak hayatta karşılaştığı sorulara bu tarz cevaplar verenin sadece o çocuk olmadığı da -kıssadan hissemize bile bakıldığında- ortadadır. Zîra büyük annenin tutumu, çocukla anne - baba ilişkisinin kopukluğu, anne - baba ile büyükannenin ilişkisindeki soru işaretleri, öğretmenin tavrı, başarısı veya başarısızlığı, çocuktaki umursamazlığın sebepleri, kopyaya rağmen doğruya ulaşamamak vb. konular üzerinde biraz düşünmek bile, birilerinin bir yerlerde zaten bu tarz cevaplar vererek yollar aşmaya çalıştığına dair, kuvvetli ipuçları içermez mi?! O halde bu ipuçlarını da dikkate alalım ve kendisine avuç açmışa, insan olma yolunda adımlar attıran tasavvuf kültürüne kulak verelim. Zîra yukarıdaki kıssadan hissemiz aracılığıyla bizlere seslenmekte ve iyi niyetlerimizin ardındaki hakîkati sorgulatıp şöyle demektedir: “Cevaplar öğretildiği hatta kopyalarla hatırlatıldığı halde yanlışta olabilirsiniz dikkat edin! Belki de çoğu kez o çocuktan farkınız yoktur.”

Bildiğiniz üzere kendini sınamayı –verdiği cevapların üzerinde düşünmeyi-, reddetmek, ders çalışmadan haksız yolla sınıf geçmeyi talep etmek, sevsinler saysınlar deyip de ne yaptığının farkına varamamak, büyüğü, küçüğü ihmâl etmek, onlara gereken özeni göstermemek, mesleğimizin hakkını vermemek vs. nefsin işaretidir. O halde yukarıdaki kıssadan hissemiz bize bizi anlatır ve hayatta karşılaştığımız sorulara olması gerektiği gibi değil de, nefis kokan –alâkasız- cevaplar verebildiğimiz noktasından hareketle, nefesin her nefes muhasebeye çekilmesi gerektiğine dair, hepimiz için tatlı bir uyarı olarak kabul edilir. Ancak nefsin doğru ve dürüstçe muhasebeye çekilmesinden ne anlamak gerekir? Nefis, nefis diyoruz, nefis de ne demektir? Niçin insanoğlu aldığı kopyalara rağmen maalesef ki sıklıkla olması gerektiği gibi bir nefis muhasebesi gerçekleştiremez, hayat sınavında karşılaştığı sorulara doğru cevaplar veremez ve verdiği cevapları da çoğunlukla sınayamaz? Gelin bu ve benzeri soru ve sorunlarımıza kıssadan hissemiz aracılığıyla, tasavvufî bir bakış açısından yola çıkarak cevaplar bulmaya çalışalım ve bakalım nasıl bir gerçek bizleri bekliyor, hep birlikte görelim?!

Bildiğiniz üzere yaratılmış olmakla, nefse bürünmüşlük süreci başlar denilir. Özbenlik, kişilik, bedene ait yeme içme vb. ihtiyaçların bütünü, bir şeyin içi, merkezi, kendisi; arzular, zaaflar, hayvanî istekler, hırs, haset, kibir, gazap, kıskançlık gibi kötü huylar; can, ruh, hayat, asıl cevher, döl suyu, meni nutfe nefis kelimesinin sözlük mânâları içersinde yeralır.
Kur-ân’ı Kerîm’de geçen nefisle ilgili âyetlerden birkaçı ise şöyle:

Peki, nefis kötü bir şey midir ki temizlenmeye vs. muhtaç? Kıyâmet sûresi 36. âyet, Muhammed sûresi 31. âyet, Bakara sûresi 155. âyette buyrulduğu üzere:

Yani; arzu ve emellerini yerine getiremeyen (nefsini tatmin edemeyen) gama düşer. Şeker hastasının tatlı yiyip hastalanması gibi, nefis de kendine neyin iyi veya neyin hayırlı geldiğini bilmeden yollar aşmaya kalkarsa, hastalanıp gamlanır. Bazı kimseler için gam, özdeki cevherin güzelliğinin ortaya çıkması konusunda bir lütuftur, fakat bazı kimselerin küfrünü, isyanını, inançsızlığını arttıracağı da ortadadır. Nefsimize olan muamelemiz, içimizdeki cevherin dünya toprağında gelişip yeşermesi, büyüyüp dal budak sarmasına sebep olur. Böylece nefisimizin tekâmül  (gelişim) için araç kesildiği görülür. Kimliğimiz, nefis sayesinde ortaya konulur ve nefsimize olan muamelemiz, insanlığımızın kıymetini belirler, bizi bize anlatır.

A’râf sûresi 23. âyette  ise şöyle buyrulmaktadır:

Burada da “Yâ Rabbi, verdiğin ihsanların kadrini bilemedik. Bunları yerinde kullanmak lâzımken boş ve abes yerlere harcadık. Böylece kendimize zulmettik.” dendiği açıktır. Konuyu biraz daha detaylandırırsak şunlar söylenebilir: Yaratılmış olmak bir lütuftur. Yaratılmakla, yaratılan ve yaratan ikiliği doğmuştur. Bu ikilik yaratılmışa, Hakk’ı bilmek, bulmak, sevmek lütfunü bahşeder. Yaratılıştaki mânâ da budur. Dolayısıyla da nefis, bu hakîkatini besleyebildiği ölçüde mutlu ve huzurlu olur. Öz olan hakîkatinden uzaklaştığında ise zulme uğrar. Kötü, beğenilmeyen, bayağı ve hayvânî arzularımız, huy ve fiilerimiz; kibir, gazap, kin, haset, hırs, tahammülsüzlük, hasislik dedikodu, şehvet, ihtiras gibi zaaflarımız, maddî- mânevî gerçekleri görmeyi engeller, bizi dünyanın kirine pasına hapsederek zulme uğratır. Bu hal elbette ki tasfiyeye muhtaçtır. Tasavvuf kültürü, nefisin kiri pası ile mücadele verir ve “Ey insan, sen bu musun?” diye sorar. İman sahibi bir kimse, Allah’ın kulu olduğunun farkındadır ve o der ki: “Allah tektir ve her şey bu teklikten zuhura gelmiştir. Dolayısıyla da verilen mücadele, cüzün (parçanın) özünü, zuhura lâyıkıyla çıkarabilmesi yönündeki bir çabadır. Bizler gerçeği, bu değerlendirme ışığında ister kabul edelim ister etmeyelim, herkes yaşamı boyunca öyle veya böyle nefsiyle mücadele eder. Çünkü hayat ve hadiseler kişiyi doğal olarak bu hâle sürükler. Bu hâle sürüklendikçe de insan, doğru nedir, nasıl davranmalıyım veya nasıl davranmamalıyım? gibi sorularla ister istemez yüz yüze kalır. Neticesinde ise ya hayvânî arzularına tutunur, meseleleri görmez, sorgulamaz, nefis muhasebesini de hiç tanımaz ve bunun bedeline de katlanır, böylece bir ömrü hebâ edip geçer gider ya da zaman zaman kopyalar alarak, zaman zaman da aldığı kopyalara rağmen yukarıda anlatılan çocuğun konumuna düşerek de olsa, yollar aşma gayretine girişerek ilerler. Bu noktada tasavvufî bir bakış açısına sahip olmak, gözleri görücü kulakları duyucu kılarak, gönülleri harekete geçirir. Yaşamın sunduğu kopyaları da doğru okuyabilme yeteneği kazandırır ki bu insanı bilinç sahibi kıldığı gibi kâmil (olgun), zarif, ince, latif de kılar. 

Peki niçin insan, -tasavvuftan nasiplensin veya nasiplenmesin- nefsi teşhiste ve ona karşı doğru tavrı sergilemekte yetersiz kalıyor, çoğu kez de gerçeklere karşı, aldığı kopyaya rağmen, kör ve sağır olmayı tercih edip, alâkasız cevaplara kilitlenebiliyor? Bu soruya da şöyle cevap vermek mümkün: İnsan, her yerde insandır. Kabiliyetleri, uygulayabilirlikleri ise farklı farklıdır. Tasavvufa meyletmek demek; insanı er ya da geç, az veya çok, evet bilgi sahibi yapar, ancak öz de ne varsa dışa o yansır. Üstelik özde var olsa da, anlatılanlar tatbik edilemez ise, edinilen bilgi kişiyi olgunlaştırmaz. O halde insan, nefsinin özden uzaklaşmış hâline yenildiğinde hangi zaman diliminde, hangi ortamda bulunursa bulunsun gözleri kör, kulakları sağırlaşır. Artık sadece nefsinin sesini duyacak, onun gösterdiğini görecek, aldığı kopyayı bile artık nefsi üzerinden okuma gayretine girişecektir. Böyle bir durumda takdir edersiniz ki doğruları zenginleştirecek, kuvvetlendirip, kıymetlendirecek bilgiler bile yozlaşır. Kanaatimce fâcia da zaten bu noktadadır. Zîra teviller, bilgi tercihleri, göz ardı etmeler, konduramamalar girdabında doğrular hep şekil değiştirir. Doğru nefsin eline düştü mü, onun elinde şekillenip, onun doğrusu hâlini alır. Bu, nefsimizin kendisini vicdanımızın sesi olarak tanıtmasına sebeptir. Hal bu olunca da nefis muhasebesine girişilse de doğru cevaba ulaşılamaz. Çünkü içimizdeki ses daima doğru, daima haklı olduğumuzu söyler ki; bizler doğru ve haklı olduğumuz kanaatine nefsimizin seçtiği bilgi tercihleriyle varıyorsak vay hâlimize. Böyle bir durumda hikâyedeki çocuktan ne farkımız var? diyen soruyla karşılaşmamız doğaldır. Üstelik ders çalışmayan çocuğun sınıfta kalması gibi, zerre kadar hayra yönelen hayırdan, zerre kadar da şerre yönelen şerden cevap bulur ama, geçen zamana yazık.

Bir diğer husus: Tasavvufta “Mutlak hayır ve mutlar şer yoktur.” denilir. Kıssadan hissemize bile baktığımızda, herkeste bir kusur bulabildiğimiz gibi, herkeste mâsumiyet de keşfedebiliriz. Üstelik şer gibi gözüken hiçbir hadise de, dünyanın sonu demek değildir. Meselâ çocuğun sınıfta kalması, büyükannenin beni sevsinler, saysınlar beni diye hataya düşmesi, çocuğu yanlış yönlendirmesi, anne - babanın hem kendi çocuklarına hem de annelerine olan ilgisizliği ya da karşılaştığımız bizi hayal kırıklığına sürükleyen kötü olaylar, şer gibi gözükse de hayatın sonu demek değildir. Bir kimse için kötü olan, bir diğeri için iyi olabilecektir. Bir kimse de kendisi için kötü diye düşündüğü hadiseden olumlu sonuçlar çıkartabilecek ve hayırla kucaklaşabilecektir. Fakat bunun böyle olması demek doğruyu doğru, eğriyi eğri olarak teşhiste zâfiyet sergilememiz için mazeret oluşturamaz. Ne diyeceksiniz yani? “Aman evlâdım iyi ki sınıfta kaldın! mı diyeceksiniz!?... O halde bu iyidir, bu kötüdür şeklindeki ayrımı doğru yapmanın mücadelesini vermekle birlikte, olanın içinde hayrı görmemiz bizi insanlaştırır. Bu da hadiseleri olduğu gibi kabul etmemizin ardında “empati” ve “hürmet” gibi yeni iki kavramla bizleri buluşturur ki, bu iki kavram, doğru -olması gerektiği gibi- bir nefis muhasebesi için çabalamakta bir hayli önemli rol oynar.

Nedir “empati” ve “hürmet”? “Empati”; karşımızdakini hissedebilme sanatıdır. Onun yerinde ben de olabilirdim deyip, onun şartlarıyla meseleye bakmanın yolunu bulmak demektir. “Hürmet etmek” ise karşımızdakine hak vermek veya onun fiilerine katılmak anlamlarına gelmez. Karşımızdakine saygı duymak, hatta uzaktan bakıp hâline itiraz etmemek, “hürmet etmek” mânâsı taşır. O halde meseleler içersinde kendimizi sınarken, karşımızdakini anlamak için uğraşmak ve hürmet etmekten nasiplenmez isek, yine doğru bilgiye, görgüye ulaşamaz ve doğru bir nefis muhasebesi gerçekleştirdiğimizi iddia edemeyiz. Öte yandan “Çocuğum çalış.” demekle bildiğiniz üzere hiçbir çocuk yeterli atılımı göstermez. Öğretmenlerle konuşup, çalışma hâricinde bir yol bulma gayretine girişerek - sınıf geçsin diye uğraşmakla da-  problemler ortadan kalkmaz. Çocuğunuzun bir birey olduğunu, bir hayatın sahibi kılındığını ona anlatmaz, kavratmazsanız, ona, yaşama hakkına, hayatına hürmet ettiğinizi hissettirmezseniz, o çocuk da ne kendine, ne bir hayat sahibi kılındığı gerçeğine, ne de size, ne de bize, ne de bir başkasına hürmet eder. Yapacağı tek şey hayatı boyunca sendelemektir. Bu gün sınıfta kalır, yarın bir başka şer gözüken hadisenin içinde yer alır.

O halde kabul etmemiz gerekir ki, hürmet sadece küçükten büyüğe sergilenmez. Kucağımıza aldığımız ilk andan îtibaren çocuklarımıza hürmet etmez isek onlar da bizlere hürmet etmez. Zîra âlem bir aynadır ve bu aynaya biz ne yansıtırsak bize de o yansır. Bu hakîkate rağmen “empati” ve “hürmet” de nefis tarafından rahatlıkla yıpratılabilinir. Fakat bu sefer artık devreye bütün ihtişâmıyla gönül girer. “Kusursuzluk yalnız Allah’a mahsustur ancak sâfiyet, samîmiyet, içtenlik, riyâdan uzak yapmacıksız bir inanış, katışıksız tam doğruluk, bağlılık, sevgi, aşk neredesin?” diye seslenir. Bu seslenişi lâyıkıyla cevaplayabilmek kaç kişiye nasiptir bilemem fakat bu hâli giyinmenin gayretine girişmedikçe, sanırım adımıza yine insan denemeyecektir. Bir de iman sahibi olduğumuza inanıyorsak şirke düşmemek, riyâdan uzak olmak, Allah için solumak, Allah için hareket etmek boynumuzun borcu değil midir? O halde “ihlâs” denilen bir başka değerle daha tanıştık. Zîra ihlas; sâfiyete samîmiyete dayalı bütün bu güzellikleri ihtiva eder ve doğru bir nefis muhasebesi gerçekleştirmekte -empati ve hürmetten lâyıkıyla faydalanmakta- yol gösterir. Kişiyi samîmi bir gayrete getirir ve Hakk’ın murâdına -lütfedeceği nasîbe- hak kazandırıp, avuç açtırır.  

Yukarıdaki kıssadan hissemiz aracılığıyla, nefsin ne demek olduğundan hareket edip doğru nefis muhasebesi için doğru bilgi, empati ve hürmetin önemine değinerek ihlâsla buluştuk. O halde gelin  artık içimizdeki ihlâs anlayışının yüzündeki peçeyi yavaş yavaş da olsa kaldıralım, kaldıralım ki nefis muhasebesi dürüstçe gerçekleşebilsin, insanlar birbirlerine hürmet eder, birbirlerini anlayabilir hâle gelsin. İhlâsın yüzündeki peçeyi kaldıralım, kaldıralım ki aldığımız kopyalar, okuduğumuz kıssadan hisseler bir işe yarasın ve insanlığımız, insanlığının keyfine varsın.

Yukarıdaki kıssadan hisse Ken’an Rifâî, Sohbetler, s. 431’dan esinlenerek hazırlanmış, âyet meal ve yorumları ise yine aynı kitap s.432,626,456,442’den temin edilmiştir.

İLETİŞİM BİLGİLERİ:   Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -    Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı