GÜLMİSAL GÜRSOY
PIR İLE ZIR (Kadem 2)

PIR ile ZIR’ın ARDINDAN

 Bir  kıssadan hisse...

Vaktiyle küçük kare taşlarla döşenmiş dar sokaklar arasında, tek katlı ahşap evler zamanında, yaşmaklı hanımlar, fesli beyler, cübbeli, sarıklı zatların içersinde dillere destan bir hoca efendi varmış. Nur yüzlü, eli açık, etrafındakileri maddî-mânevî kollayan bu zat, güzel Kur-ân’ı Kerîm okur, huşû içinde namaz kılar, kıldırır, sözü sohbeti pek büyük bir heyecanla dinlenirmiş. Onun yüzünü gören, sesini duyan, sergilediği kerâmetlere hayran kalan, ne yapıp edip onun meclisine koşar gelirmiş. Bir gün hoca efendi, etrafını sarmış olan kalabalığa bakmış, “Her şey iyi hoş ama, artık ne beni dinleyen var ne de söylediklerimi uygulayan.” demiş ve eklemiş. “Kafası kopmuş bir kuşun bedeni ile, bedeninden ayrı düşmüş bir kuş kafasını birleştirdim. Allah’ın izniyle uçuverdi. Bu hâli gören, duyan etrafımı sardıkça sardı. Fakat mesele kerâmet mi? Hiç kimse bunu düşünmedi. Söylediklerimi kimse önemsemedi. Üstelik sözlerimi tatbikten bir nefes geri kalmayayım, aman dedikodu yapmayayım, aman harama el uzatmayayım, aman insanlara doğru örnek olayım diye çırpıyorum. Üzerime ufak bir toz değse, kendimi sîgaya çekiyorum da ahâlideki bu rahatlık ne, hiç anlayamıyorum! Bu namazlardan, oruçlardan gaye ne, hiç bilemiyorum!…”

Hoca dertlenmiş, dertlenmiş, için için bu minvâl üzere söylenmiş, söylenmiş ve en sonunda ahâliye bir oyun oynayayım da “Ak koyun kara koyun belli olsun.” demiş. Varmış gitmiş koyun kesilen bir yere. Oradan bir bağırsak parçasını bulmuş, içini havayla doldurup iki ucunu bağlamış. Gel zaman git zaman, namaz vakti gelip çatmış. Cümle ahâli namaz için saf tutmuş. hoca efendi de imam olarak önde namaza durmuş. Allahhuekber, deyip hep birlikte secdeye varmışlar fakat bizim hoca efendiden yükselen bir garip ses herkesi şaşırtmış... İkinci secdeye de varmışlar, yine hoca efendiden yükselen bir garip ses… Ahâli söylenmeye başlamış “Olmaz efendim, olmaz!” denmiş. “Hocanın abdesti bozulmuştur, bize namaz kıldıramaz!” Sünneti, farzdı derken namaz bitmiş. Hoca sağa sola selam verip, göz ucuyla arkasına bakmış, şaşkınlıktan gözleri büyümüş bir garip âdemden gayrı kimseyi görememiş. Zavallı âdem de “bu kalabalık nereye gitti?!” diyip duruyormuş. Hoca efendi cübbesinin cebinde sakladığı bağırsak parçasını çıkarmış, içinde kalan son havayı da elleriyle sıkıştırarak düğüm boşluklarından dışarı püskürtmüş. Püskürtürken de tabiî yine aynı ses duyulmuş fakat bu sefer bizim hoca gülümsüyormuş. Ậdeme dönüp “Ey âdem!” demiş, “Niye şaşkın şaşkın etrafına bakmaktasın? Kimleri aramaktasın? Pırla gelen elbet zırla gidecekti. Bunu bilmez misin? Hadi biz işimize bakalım.” 

Tarihimizin derinliklerinden yükselip gelen tasavvuf kültürünün bir ürünü bu kıssadan hissenin, sanırım günümüz insanına söylediği veya söyleyebileceği çok söz var. Bencileyin, karınca kararınca da olsa, düşünebilmeyi bahşedilmiş bir lütuf kabul edip keyif alınca, “Biz bu minik hikâyeden ne çıkardık?” diyerek, mütevâzı bir beyin fırtınasına teslim olmak da büyük bir zevk oluyor. Ve o zaman görülüyor ki; - Hüsnüzanda bulunmak insan olanın ödevidir, -elbette kendimiz de karşımızdaki de her zaman kusursuz olmayabilir, -kusursuzluk yalnız Allah’a mahsustur, dolayısıyla da kusur avcılığına çıkmak yerine meselenin özüne odaklanarak yürümek esas olmalıdır.” şeklinde sonuçlar çıkarmak ve bu sonuçları da geliştirmek mümkün. Fakat kişinin nerede, niçin bulunmakta olduğunu sorgulaması gerektiğine, bunun da bir heyecan veya bir kerâmet sarhoşluğu işi değil, bir şuur işi olduğuna, bu şuur doğrultusunda da edinilen bilginin, görgünün tatbik beklediğine vurgu yapıldığına değinmeden doğrusu geçmek istemem. Zîra hikâyeler bahane, hayat bir hikâye. Üstelik bizler ister aydın ister cahil, ister mühendis, ister öğretmen her kimsek, sosyal bir çevreyi hep birlikte örüyoruz. Bu çevre içersinden bize yansıyan, bizi bize anlatıyor. Şâyet biz nerede, niçin bulunduğumuzun bilincinde değil isek, bunu hiç sorgulamamışsak, bizi bir araya getiren gerçek ortak paydayı görmezden, bilmezden gelmeyi tercih etmişsek, hikâyede yer alan belki de kınadığımız o ahâliden ne farkımız kalır? Küçük bir hata, takdir edersiniz ki hayatın her safhasına sirâyet edebiliyor. Zîra hayat da sadece imamın arkasında saf tutmaktan ibâret değil.

Hikâyeden hareketle bir başka hakîkat noktası da şudur ki; farkında olarak veya olmayarak bir takım değerlere boyun eğerken kendimizi yakalayabiliyoruz. Bazen bir öğretmenden, bazen bir ustadan, bir dosttan, bilge bir komşudan, bazen bir yazardan, çizerden etkilenip hayatımız şekillendirebiliyoruz. Bu etkileşim de tıpkı hikâyedekine benzer bir hâli anlatır ve karşımıza teslîmiyet kavramını çıkartır. Nasıl mı? Şöyle îzah edelim: Ben, hiç bildiğini okuyan, kendi doğrusu ne ise onunla meşgul olup öğretmeni, müfredâtı, kitabı, kalemi reddeden bir öğrenci görmedim. O halde öğrenci öğretmene teslimdir. Onun öğrettikleriyle, onun tavrıyla, görgüsüyle, âdâbıyla şekillenir. Kezâ çırak ustaya, cemaat imama, seçmen seçip başa geçirdiğine, arkadaş bilge bir dostuna vb. -dile getirilmese bile- netîce îtibariyle teslimdir.  O halde teslîmiyet hayatın her sosyal katmanına ve her safhasına derece derece nakşolmuştur.

Peki teslîmiyet kavramının sözlük mânâsı ne? Teslim olma, kendini verme, boyun eğme.” sözlükteki îzah. Ancak, bu îzâhı da tasavvuf kültürü bir soruyla açıyor. Kime boyun eğer, kendini verir, teslim olursun? diye soruyor. Takdir edersiniz ki hangi ortak payda etrafında toplanmış isek öncelikle vereceğimiz cevap o doğrultuda olur.  Meselâ;  maddî değerler ve nefsânî hazlarla örülü bir yumağın içinden bu soruya şöyle bir cevap gelebilir. Paramızı ödeyene, bize mevkî makam verip bizi maddî-mânevî besleyene, bize dost(!) elini uzatana, hal hatır sorana boyun eğer, teslim olur kendimizi, ömrümüzü, servetimizi, her şeyimizi veririz. Burada görüldüğü üzere teslîmiyet nefsimizi okşayan değerleredir. Oysa nefsimizi okşayan değerler dâhil, her şeyin sahibi Allah’tır. Tasavvuf kültürü buna vurgu yapar. Bu doğrultuda da ortak payda ne kadar Hakk’ın yüceliğini idrakten uzak ise, o kadar nefsânî, kusur görücülüğü, fitneyi, fesatı tetikleyici olur ve bizi, nefislerin savaşının ortaya yerine sürükleyip nefsimize, muhtelif nefislere boyun eğdirir.

“Hakk’ın yüceliğini idrakten uzak olmak” ifadesini biraz açarsak ne söylenebilir?  Tasavvuf teslîmiyet kavramını zirvede yaşarken “Her şey Hakk’ı anlatır.” der. Yani; kahhar da (zâlim)  rahman (esirgeyen ve bağışlayan) da birbirine zıtmış gibi gözükse de Hakk’ın isimleridir. Zulmün üst seviyesi rahmânı, rahmânın alt seviyesi ise zulmü anlatacaktır. Zîra esirgeyip bağışlayıcılıkta dereceyi azaltalım, karşımıza zulüm çıkar. O halde her şeyin yaratıcısının Hak olduğunu bilmek, her hâdisenin Hakk’ın murâdının bir yansıması olduğunu kabul etmek, hayır da olduğu gibi şer gözükende de Hakk’ı görmek, teslîmiyet kapısını aralar. Hak’tan râzı olmak, hoşnut olmak, hayır olandadır diyebilmek, her zerrede Hakk’ı bulmak, ona sığınmak, onu lâyıkıyla âşikâr kılabilmek için mücadele vermek, teslîmiyet hâlinin bir ifadesidir. Demek ki teslîmiyet, ufuktaki bir hayal noktası değildir. Çünkü her şeyin sahibi Allah’tır. O halde neye elimizi atarsak atalım, o bizi Hakk’a vardırmalıdır. Para, pul, şan, şöhret, mevkî, makam, dost, sevgili vb. bizi Allah’a yaklaştırıyorsa, Allah korkusu bildirip Allah sevgisiyle hareket etmekte vesîle oluyorsa, yaşanan hal -bağışlanan maddî mânevî güzellikler- Hakk’ın birer lütfudur. Bunu idrakte yoksun isek; hâlimiz yine hikâyede geçen ahâliye benzer. Zîra hoca efendiyi Hakk’a varmaya yönelik bir vesîle, hatta bir lütuf olarak görüp arkasında o şekilde saf tutabilseydi, ibâdet edebilmenin zevki yaşanacak ve yaşanan hal de rahmânî bir bağış olacaktı… Böylesi bir demin zevkinden mahrum olanlar şüphesiz ki isyan eder, “Hocanın böyle bir sınav yapmaya hiç hakkı yoktu.” der. Ama biliriz ki; nasıl bir öğretmenin sınıf geçireceği, bilgisine bilgi, görgüsüne görgü ekleyeceği öğrenciyi tespite hakkı varsa, hikâyedeki hocanın da yoluna birlikte devam edeceği, bilgisine bilgi, görgüsüne görgü ekleyeceği, gelişip geliştirebileceği dostlarını belirleme hakkı vardır. Üstelik her insan türlü türlü hayat sınavlarından geçer. Allah, fiilini yarattıkları vasıtasıyla işler. Kişi de dostunu düşmanını görüp, tanıyıp, birtakım elemelere, birtakım beraberliklere saparak yollar aşar.   

Günümüz dünyasında, özellikle genç kuşak düşünülecek olursa, müthiş bir arayışın hâkim olduğunu kabul etmek gerekir. Bu arayış kimedir, neyedir, tartışılır ama netîcede hep bir arayış hâli hâkimdir. Çünkü, “Her canlı kendisine bahşedilmiş isim ve sıfatların dereceleri hükmünce istidat sergiler” denilir ve bu istîdâta uygun bir doğruya da kayar gider. Kendini tanıdıkça insan, aradığının ne olduğunu keşfedip ona uzanır ve böylece içinde soluğu sosyal çevreyi de örmeye başlar ve ortak paydalardaki birlik, insanları bir araya toplar. Muhtelif grupların teşekkül etmesine de sebep olur. “Benim bir Allahım var.” deyip hakîkati bu boyutta kabul edenler için şüphesiz en büyük ortak payda, Hakk’a kulluktur. Ancak hikâyede geçtiği üzere, türlü türlü heyecanlara takılıp kerâmet veya başka bir vesîleyle sarhoş olmakla, çoğu zaman da daldan dala konmakla, hatta hayata pır deyip konup zır deyip de  kaçmakla  yani “Ben bilmem, ben anlamam.” deyip, hayata değmeden yaşamakla ortak paydayı idrak nasıl mümkün olur bunu bilemem! Zîra bu soruyu da bir serzenişten ziyâde ciddî bir soru olarak ele alırsak, karşımıza “bilge şahısın önemi”  gerçeği çıkar. 

Bildiğiniz üzere, her bir sosyal çevre, içinde bulunduğu koşullar üzerinden, üstün donanıma sahip kişi veya kişileri ön plana iter. Bu kişiler, yapıp ettikleriyle etraflarını etkiler ve muhatapları üzerinde âdeta deprem tesiri yaratır. Bilge şahıs da bu mânâda, belki de o güne kadar bütün öğrenilmişlikleri, tecrübeleri, bakış açılarını sarsıp, muhatabının üzerinde deprem tesiri yaratacak ve böylece yollar aştırarak, merhaleler katettirecektir. Tasavvufî mânâda bir bilge şahsın en önemi vasfı ise, Hz. Muhammed’din mânevî mîrasını yaşadığı yüzyıla taşımasıdır. Hz. Muhammed, Allah’ın bildirmek istediği hakîkatine pınar olmuştur ve kemâlin (olgunluğun) zirvesidir. Bilge şahıs da kâmil vasfını üst seviyede taşıyandır ve kemâlin zirvesinden yansıyan hakîkate bulandıkça, kendine bahşedilmiş kemâli âşikâr kılar. Arayış içindeki insan, böyle bir güzelliğin zerresiyle bile sarsılır. Hz. Muhammed pınarından süzülüp gelen cevherle muhatap oldukça da, kendindeki güzelliği ortaya çıkartmanın yollarını aramaya başlar. Yukarıdaki hikâyede yer alan hoca efendiyi, böylesi bir kâmil vasfına sahip kabul edersek, teslîmiyeti de bu boyut üzerinden okursak hikâyedeki  tablo, galiba pek de hazin olacaktır.

“ Ben, beni bir adım öteye taşıyacak, özellikle de mânevî merhaleler kazandıracak dost kimmiş, bunu hiç bilmedim. Böyle birini de hiç görmedim, böyle birinin çıkabileceğine de hiç inanmıyorum” diyen, eminim çok olur. Yaşamın içinde birbiri ardına gelişen hîlelere, hud’alara (oyunlara) bakarsak belki de böyle düşünmek normal karşılanabilir. Ancak karşımızdaki pek de üstün vasıflara hatta kâmil vasfına sahip birine benzemiyor diye, insanlığımızdan ödün vermeye, bildiğimizi de okumaya, ne söylenirse söylensin kulaklarımızı tıkamaya sanırım hakkımız yok. Zîra dünya bir er meydanı, bırakalım da kemâlin cevheri her nerede parlıyorsa parlasın, sınandıkça da şahlansın. Biz bu arada insanlığımıza bir adım attırabiliyorsak; karşımızdaki her kim olursa olsun onunla iletişim kurup candan cana yollar aşabiliyorsak; Allah lafzını zevk edinebilmişsek; Allah korkusu ve sevgisiyle nakşolup bunu her hâlimize her tavrımıza yansıtabiliyorsak; bunun için en azından mücadele veriyorsak, ne mutlu bize. Yeter ki kusur görücü gözümüzü örtelim ve “Bir kahvenin bile kırk yıl hatırı var.” deyip dostlarımıza, onların dost seçimlerine, yâdigârlarına, hatta düşman dediklerimize bile sahip çıkalım. Her yerde Hakk’ın nûrunu seyretme gayretinden geri durmayalım. Bu hâli bencileyin, dilimize pelesenk etsek fiiliyâta dökemesek bile dinimize, vatanımıza, namusumuza sövülmediği sürece –her ne alanda olursa olsun, ne yaşamış olursak olalım- “Bu da geçer yâ hû” diyebilelim. Çünkü ortak payda nedir, sorusuna verdiğimiz cevabı iyi görelim.

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:   Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi  -   Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı