BİR KÜLTÜRÜN IŞIĞINDA; TESLİMİYETTE GÜLLER, KUYULAR VE DİKENLER
SEYREYLE CAN SEYREYLE
GÜL DİYÂRINDA DA OLSAN FİKREYLE…
Peygamberimizi bir sembol ile ifade etmek isteyenler, bütün güzelliklerle birlikte bildiğiniz üzere ona gülü yaraştırmıştır. Gül, peygamberimizin sembolüdür ve aynı zamanda da imanın da sembolüdür. Bu çerçeveden bakıldığında neşrettiği kokusunda, renginde, edasında, dalında, budağında hatta adeta bin bir çeşit oluşunda imanı bir lezzet aranır ve Cenâb-ı Hakk’ın birliğine, Peygamberimizle âleme bildirilenlere, var olma sebebine vurgu taşıdığı düşünülür. Gül, muhabbeti, sevgiyi, saygıyı, aşkı ifadelendirir âidiyeti dile getirir. Teslimiyet anlayışı da gül diyârında bir gül bahçesi gibidir. Burada da rıza, tevekkül, sabır, doğruluk, iyi niyet ve bilhassa da tevhid gibi nice güller mis gibi kokarlar ve insanı, peygamber efendimizden açığa çıkan nur ile buluşturup avlarlar. Avlanan insan ne olur? Sarhoş mu olur, aklını mı yitirir? Hayır, tam tersine mestlik içinde uyanarak diri olur. Böylece görür ki; gül bahçesi esasen insanın gönlündedir hatta daha da ötesi bilincindedir. İnsan, Peygamber nuru ile aydınlandıkça gönlünde uyanan rıza, tevekkül vs. gibi gülleri fark eder. Ancak hep söylediğimiz gibi; kişi, karşısındaki ne söylerse söylesin, onu ve söylediklerini kendi kabiliyetince algılayabilir. Bu mantıktan hareketle de Peygamber efendimizden yansıyan nuru da kendi kabiliyetince algılayabilecektir. Bu nur ile (hakikat ile, bilgi ile…) ünsiyet, kişinin kendisini tanımasına, yeryüzü toprağında yeşertmesine vesile olur. Kendini tanıyan ise gönülde sebeb-i mevcudatın izi bulunur. O ize tutunup Cenâb-ı Hakk’a yol alır. Artık kişi, -namütenahi bir zenginliğin yanı sıra- bu temel hakikati de anlatacak, tattıracak, kavratacak bir rehber hatta gönlündeki gül bahçesini daha da yeşertecek bir bahçıvan arayışına girişir. Onu bulduğunda der ki; “Ey bahçıvan, bana öyle şeyler anlat ki gönlümdeki bahçe daha da yeşersin, güzel olanı neşretsin. Sen gönlüme ak da yabani otlar temizlensin, bu gönül güzelliğe zuhur mahalli kesilsin. Bu beni bana buldurmak demek, güzel olana kavuşmak demek, gül diyârında bir gül bahçesi olmak demek, var sandığım ama Hakk’ın varlığında zaten yok olan beni, aslıyla, -esasıyla, özüyle- buluşturmak demek.” Bahçıvanı arayan, aradıkça bıkmadan usanmadan dağlar, tepeler aşar. Bulduğunda önünde diz çöker ondan yansıyana bağır açar. Onun, hakikate pınar olmuşluğundan nasibini alarak aşk deryasına dalıp ummanlara yönelir, nice düşünce ufuklarından geçip nice muhabbet deryalarında çağlar. Gel gelim günümüzün dünyasında bin türlü hile hurda ile boğuşurken böyle bir tabloda yine saflık ve samimiyet olduğuna inanmak hepimiz için ne de zor! Fakat değil ummanlar aşmak, bir küçücük gül bahçesinde filizlerin yeşerebilmesi bile öyle büyük sınavlardan sonra mümkün olabiliyor ki! Yanlış hesaplar çoğu zaman Bağdat’a bile varamadan dönüyor dönüyor da acı oluyor, elem oluyor, keder oluyor, onlardan istifadeyi başarabilirsek de ilerlemeye vesile oluyor. Lakin kulaklarda bir garip mâni de var; Seyreyle can seyreyle, gül diyârında da olsan fikreyle. Bu diyarda ne sarhoşluğa yer var ne ahmaklığa, sen aklını da gönlünü de nefesini ömrünü de yol yakınken Allah diyip de sırat-ı müstakime kurban eyle… Yoksa işin zor…
Dilerseniz bu sayımızda da köşemiz aracılığıyla teslimiyet anlayışına gücümüz nispetinde yer vermeye çalışalım. Sizin de bildiğiniz gibi gül diyârının gül bahçeleri, gülleri zaman zaman köşemizde işleniyor. Bu sefer de ülkemizin de içinde bulunduğu şartları dikkate alarak gül bahçesi olan teslimiyet anlayışının güllerinden öte dikenlerine, kuyularına, tuzaklarına odaklanalım… Öncelikle, yöneliş ve teslimiyetin yaşama yerleşmişliği nasıl bir hâli anlatır? Bunun örnekli izahı;
TESLİMİYETE YÖNELİŞ VE TESLİMİYET ANLAYIŞININ YAŞAMA NASIL YERLEŞTİĞİNE DÂİR;
Asya isminde üniversite öğrencisi bir hanım kız, yukarıda anlatılan ruh hâliyle aradığını -hatta bahçıvan diye niteleyebileceğimiz o kişiyi- bulmuş fakat bahçıvan kızla ilgilenmeye yanaşmıyor. Ona bir teslimiyet anlayışından bahsedip duruyor ve “Sen bunları beceremezsin. Beceremezsen de sana anlattıklarım bir işe yaramaz beni boşuna uğraştırma” diyor. Olurdu olmazdı derken kızcağız bir gün bir dolmuşa biniyor. Yanına sakallı, sarıklı, hatta poturlu, cübbeli bir adam düşüyor. Adam, Asya’nın kıyafetinden belli ki hoşlanmıyor ve başlıyor ileri geri söylenmeye “Seni keseceğum, biçeceğum. Senin gibi giyunenlerun hepuçuğunu doğriceğum.” Asya telaşlanıyor. Ya bu adam gerçekten ona bir kötülük yaparsa? Mesela ineceği yerde o da inip de bir de peşine düşerse… Başlıyor kendi içinde alıp vermeye 1. Safha: “Nereden çattım bu manyağa!” 2. Safha: “Allah’ım, bak ben sana inanıyorum. Bunu sen de biliyorsun. Kurtar beni bu adamdan.” 3. Safha: “Ey mübarekler, ey erenler, pirler, Allah’ıma benim sözüm geçmez ama sizin sözünüz geçer. Ne olur siz söyleyin de bu adam peşime düşmesin. Kapasın çenesini otursun oturduğu yerde.” 4. Safha: “Dost olan o bahçıvan, bu hâlimi görseydi acaba ne derdi? Ya da benim yerimde o olsaydı ne yapardı?” 5. Safha: “Allah’ım senin gücün her şeye yeter. Bunu biliyorum. Lütfet bana bir yol göster. Ama bahçıvan hep der ki bunu da biliyorum; “kulun tedbirine Allah’ın takdiri gülümser. Sen sev ve sığınmayı bil”. Acaba ben seni sevmeyi, sana sığınmayı mı bilmiyorum Allah’ım!” 6. Safha: “Ya Rabbi Sen benim için en hayırlısı bilirsin. Takdirine boynum kıldan ince. Murâdın kabulüm. Mübareklerin de sana nazı sözü geçmediyse, bizim bahçıvan gibi bir mübarekle dostluğum da işe yaramadığıysa ne diyeyim. Peki kesecekse de kessin. Ne söyleyeyim. ” Bu sırada Asya ineceği yere gelmiş. Bu düşüncelerle o kadar zihin dolu ki şoföre seslenecek ve müsait bir yerde inecek var diyecek “Şoför bey, şoför bey” diyor “mübarek bir yerde inecek var.” Bunu duyan şoför durur mu? Bıyıklarını bura bura o da cevap veriyor: “Abla, Mekke de mi durayım Medine de mi?”... Nihayetinde dolmuş bir kenarda duruyor. Ve 7. Safha: Asya’dan yükselen bir ses : “Allah!” Evet Asya sadece “Allah” diyip susuyor ve dolmuştan iniyor, sözüm ona şaşırtmacayla evinin yolunu tutacak ama buna bile gerek kalmıyor. Adam dolmuştan inmiyor bile, yoluna devam edip gidiyor… Yüzleri gülümsetse de tecrübesiz bir genç kız için tatsız sayılabilecek bu hadiseyi de dikkate alarak soralım; teslimiyet kelimesinin sözlük anlamı ne? “Boyun eğme, teslim olma, kendini verme” Tasavvufî anlamı ne?“Allah’ın hükmüne itirazsız razı olma, boyun eğme, mukadderatı kabullenme. Kelime anlamıyla birlikte yukarıdaki hadiseye ve bilhassa da düşünce safhalarına da bakarsak, tasavvufî anlamda kime teslimiyet söz konusu? Netice itibariyle Cenâb-ı Hakk’a teslimiyet söz konusu. Rehber olan ne yapmış? Kendisiyle alış verişte olanı daha alış verişin ilk anlarından itibaren Hak yolunda yürütmüş ve yürütüyor. Peki, kendisiyle yakınlık kurmak isteyeni nasıl yürütüyor? Bir düşünce sistemini kavratarak, ulvi bir aşk ile yandırarak, Allah için yaşamayı, Allah için sevmeyi, sevilmeyi, Allah’a sığınmayı, o benim için neyin iyi neyin kötü olduğunu benden daha iyi bilir anlayışını öğreterek, benimseterek hatta örnek teşkil ederek yürütüyor. Üstelik belli ki “eğer bunlara talipsen gel” diyor “değilsen gelme”…
MÂHİYETTE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLARDAN BİRİ DE;
Rehber “A” yolunu işaret ediyor ben “B” yolunda yürümek istiyorum. Böyle bir durumda rehber ile benim aramda tasavvufî anlamda olması gereken bağ doğmaz. Rehberin işaret ettiği “A” yolunda yürümem gerektiğini benimsemezsem ben o “A” yolunda yürümem de yürüyemem de. O yolda yürümenin bana cazip gelişi, beni bütünlüyor olduğu gerçeği benim iç dünyamda zuhura gelmeli. Bu neye göre olacak? Bu hakikat yoluna baş koymuşluğuma göre olacak. O hâlde rehberden hakikat yolunu öğreniyor olmalıyım. Öğrendikçe o rehberden sadece kemal değil, insanlığın kemalinden lezzetler bulmalı, bulduğum lezzeti de insanlığın kemalinden diye değerlendirebilmeliyim. Böylece rehberi tanıdıkça Muhammedî hakikate, Muhammedî hakikati idrak ettikçe Cenâb-ı Hakk’a yönelebilmeliyim. Bu yapı yoksa veya bir şekilde zafiyet içersinde ise siz bir gül diyarında gül kokulu bir teslimiyet bahçesinde olsanız bile tuzaklarla, kuyular ve dikenlerle yakînen muhatapsınız. Elbette ki gül bahçesinde dahi yürüseniz ayağınızın taşa takılıp da düşmeyeceğinizi garanti edemezsiniz. Ancak taşa takılmamak için nasıl gayrette isek hayatın her safhasında da aynı gayrette olmamız gerekmez mi? Ola ki teslimiyet bahçesinde kuyu diplerine de düştük, dikenlerle de kan revan içinde kaldık, tuzaklara da belki bin kere yakalandık. Bu hep böyle gidecek diye de bir şey yok. Yeter ki problemleri biraz daha yakından tanıyalım, detaylarına vakıf olamasak bile haklarında hiç olmazsa fikir sahibi olarak bilinçli yürüyelim… Gücümüz nispetinde tespit edebildiğimiz ve bu sayımızda da özellikle altını çizmeye gayret edeceğimiz teslimiyet problemlerine yönelik kuyular ve dikenler ise şöyle:
KUYULAR:
KUYU-1: Sarhoşluk Kuyusu; Sarhoş, eğriyi doğruyu birbirinden ayırt edemez zîra herhangi hoşa giden bir etkiyle hatta maddeyle kendinden geçmiştir. Tasavvufta ise kendinden geçmek yani kendisini aslından –esasından- ayıran özelliklerinden arındırmak, uzaklaştırmak erdemdir. Arınmanın neticesinde hep söylediğimiz gibi nefsin bencilliklerine, asiliklerine, kirine, pasına dair perde yırtılır ve aslî yapı ortaya çıkmaya başlar. Ancak bir gül bahçesinde bile olsanız, güllerle, bülbüllerle, renklerle, kokularla vs. uyuşmakla ya da afyon yutmuşluk edasıyla yaşamı algılayamazsınız. Tasavvufun kast ettiği mestlik seviyesine yaşam alanı üzerinden sınandıkça, geliştikçe ulaşılır. Ne eğridir ne doğrudur bunun ayrımını yapamayan nasıl yol alır? Sarhoş, en iyimser tahminle şaşı görür ama mesele bununla bitmez görmek istediğini de görür, yeri gelir siyahı beyaz, beyazı siyah olarak görebileceği gibi ona, ne nasıl telkin ediliyorsa o öyle kabul etmeye hatta bu uğurda doğru yanlış demeden harekete geçmeye de razıdır. Üstelik , –Cenâb-ı Hakk’ın birliği diyârından, dünya kirinden uzak- ufak bir kırıntı olsun karşısında gördüğüne inanmakla, tıpkı bir uyuşturucu madde tutkunu gibi buna müptelalık dahi sergileyebilir ve değer atfettiği kişiye yaranabilme tatminini yaşamak için de ezip geçebilir, yıkıp dökebilir, kuklalaşmayı, piyon olmayı dahi kabullenebilir. Bütün bunlar ise başa olmadık işler de açar, olmadık kişilerin –nefislerin- elinde oyuncak olmaya da sebep olur. O hâlde yapılacak iş, yukarıda da izaha çalışıldığı üzere gerçek bir teslimiyet anlayışına sığınıştır. Bu, kişiyi adeta bir mânâ efesi hâline getirir. Dünya ise Allah aşkıyla, Allah için, nefsimizle gerçekleştirdiğimiz bir cehd alanı kesilir…
Gül bahçesinde bir diğer kuyu;
KUYU -2: Kölelik Kuyusu: Genç bir öğretmen hanım ağlıyor ve bir arkadaşıyla dertleşiyor diyor ki;
“Bu kaçıncı yalan? Sağdan sola dönene kadar önemli önemsiz ne kadar konu varsa gözümün içine baka baka yalan söyleyebiliyorlar. Yalan bir süre sonra bakıyorsun dedikoduyu, dedikodu bir süre sonra iftirayı getiriyor. Ben bu yapıdan kurtulmak istiyorum. Çırpındıkça da batıyorum. Üstelik bu kadar yalan söyleyebildiklerine göre umrede Nur Dağı’ndan indiğimde peygamber efendimizin beni kucakladığını gözleriyle gördüğünü söyleyenler de mi yalan söylediler, şüpheye düşüyorum. Ben onlara inanmak istedim. Bana Muhammed’in (s.a.v.) yolunu öğreteceklerine, bu yolda yürümenin zevkini yaşadıklarına, bu zevki de benimle paylaşacaklarına iman ettim. Üstelik umre masraflarımı da ödediler. Minnettarım. Fakat madem bu kadar yalanları ardı ardına dizeceklerdi umreye gitmeye ne gerek vardı? Bu mânevî değerlerle alay etmek gibi bir şey. Utanıyorum. Bir de Hazreti Muhammed’in adını andık durduk. Başı da belki bin kere secdeye koyduk!...” Kölelik kuyusuna düşmemek için direnen bir öğretmenin sözleriydi bütün bunlar. Sonra ne oldu bilinmez fakat şu bir gerçek ki; kimileri paraya aç, kimileri de iltifata muhtaç, kimileri ise sadece maddi değil mânevî açlıkla bile koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi demeye çok hazır. Açlıkları tatmin peşine düşüldüğünde istismar etmek isteyenlerse çok çıkabiliyor ve birden kendinizi bir piramit inşasının orta yerinde bulabiliyorsunuz. Birileri basamak oluyor birileri de basamakların birbiri ardına gelmesiyle oluşan yapı içinde zirve çıkıp oturuyor. Burada herkes hayatından memnun gözüyor ama safın biri soruyor: “Bu piramit ne iş işler kardeş? Yağmurdan mı korur çamurdan mı, mezar mıdır hayrat mı konu ne?” Minnettarlığım Allah’a. Beni vasıflarla donatan, eğriyi- doğrudan ayırma gücü veren Allah’a, deseniz bile tıpkı öğretmen hanımda olduğu gibi minnettar bırakılışınızın prangası boyunda. Artık siz bir basamaksınız. Yalnız bırakılıp iftiralarla muhatap olabileceğiniz, açlıklarınızın yeniden hortlayabileceği gerçeğini de nasıl bir kenara fırlatıp atacaksınız?! Teslimiyet, doğru ölçülerle hayata yerleşmiş olsaydı kuşkusuz bu kıskaçta yer almazdınız. Kim bilir bir mânâ efesi edasıyla atınızı şaha kaldırır, içinizde kırıntı kadar da olsa varlığını hissettiğiniz belki de o ummanları aşardınız. Zîra siz utanansınız. Yol yakınken basamak oluşa dur diyecek, kuyu diplerinden yukarı tırmanabilecek güç kendisine sunulansınız…
Gül bahçesinde karşımıza çıkan bir kuyu daha;
KUYU-3: Yanlış Cevap Kuyusu: Geçen sayılardan birinde üstünkörü değinmeye çalıştığımız bir örneğe müsaadenizle ülkemizin de şartlarını dikkate alarak tekrar dönelim. Denilir ki; Afrika’dasınız ve inancınız gereği bir kumaş parçasına sarındıkça sarınmanız gerekiyor, nasıl yaşayacaksınız? Sıcaktan herhalde boğulursunuz. Yine denilir ki; kutuplardasınız, şeklî meselelere de nefret yüklüsünüz. Çaput mu bu diyip bulup buluşturduğunuz bir kumaş parçası da olsa onu fırlatıp attınız. Nasıl soğuktan korunacaksınız? O hâlde şekli doğru kullanıp ondan istifadeyi bilmek gerek. Şekil amaç değil amaca taşıyan bir araç... Şeklin ortaya gelişinin ardında ise uzmanların dikkat çektiği gibi iklim şartları, âdet, örf gibi konular var. Peygamberimizin giyimine baktığımızda ise yaşadığı zamana, mekâna, iklime, örfe âdete aykırılık göremeyiz. Peygamberimiz temiz olan, nazik olan, insanlara iyi davranan, Allah için yaşayan, görgü kurallarıyla şeklî yönü ortaya koyan, bu şeklî yönle kimseyi rahatsız etmemeyi, huzursuz etmemeyi öğreten, örnekleyen, öğütleyen... Bu hakikat ile birlikte elbet de şekli araç değil de amaç olarak görmeyi de tercih edenler olabilir. Hâl bu ise inancımızı da böyle ifadelendirebiliriz. Abes görmemek, yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmek, hoş görmek şimdi girmelidir devreye. Sadece sözle değil fiille… Üstelik şekille bozmak ne kadar problemse şekli reddedip de mânâyı idrake uzanan yolda disiplini kaybetmek ve akabinde de kendini bilememek, yabancılaşmak, kutuplaşmak sevgisizleşmek saygısızlaşmak aynı derecede problemdir. Bunlarla geçirecek vakit olmadığı idrak edilirse esasa odaklanmak için fırsat yakalanır. Fırsatı yakalayışın ise ilim, fen gibi alanlara da yansımaları olur. Düşünmeyi bilenin, Allah’ını, peygamberini, kitabını idrake soyunanın, saymayı sevmeyi hoş görmeyi üslup edinenin ufku açılır. Bu hâl, teknoloji, sağlık gibi alanlara da sıçrar. Cenâb-ı Hakk’ın ilim, fen gibi alanlarda da bildirmek istediklerini âleme duyuruşuna hizmetkâr olunur ki bu, Müslümanların dünya nizamı içinde de hak ettiği yerlere koşmaları demektir. Ancak yollar, özellikle de teslimiyet anlayışını yanlış değerlendirerek nasıl aşılır? Olsa olsa kendini bilmezlere ya da takıntılı zihniyetlere alet olunur. Sorulara ve sorunlara kutuplaşmaların etkisiyle cevaplar verilmeye kalkışıldığında ise teslimiyet anlayışı zaten hiç tanınmaz bir hâle bürünür ve yanlış cevap kuyusunun diplerine iyice yapışıp kalınır. Buna karşın tevhidi bir anlayışı yaşam üslubu haline getirdiğimizde ise çok şey değiştiği gibi daha da değişir. Kuyu dibinde de olsak önümüzde bizi selamete çıkaracak bir yol belirir.
Gül bahçesinde bir başka kuyu daha;
KUYU-4: Şaşkınlık Kuyusu; Upuzun bir boy, iri de bir cüsse. Koskoca adam ağlıyor. Arkadaşı soruyor “Ne oldu? Adam ağlaya ağlaya şöyle diyor: “Hanıma sadece nefis terbiyesi uygulamak istemiştim. Biraz ilgi göstermedim biraz da sert çıktım galiba. Hanım kaçtı. Çocuklar aç, ben perişan.” Arkadaş düşünür, ara bulmak için varır gider Hanımın yanına. “Aman bacım” der “Ne oldu böyle? Hiç yakışmıyor size.” Hanım cevap verir: “Bey tutturdu bir nefis terbiyesi. Şeyhi uygulayın demiş. O da benim üzerimde uygulamaya kalktı. Bizim bey dozu aştı, maksadı şaştı. Şeyhçilik oynamaya kalkınca ne çocukları gözüm gördü ne evi barkı. Düştüm yollara, vardım anamın evine. Bir süre sonra kapısında pala bıyıklı bir adam. Bizim bey kapıya dayandı ama pala bıyıklıyı görünce tepesinin tası daha da attı. Şimdi dönülmez bir yola girdik. Kim bize bunları neden yaptı?...” Tasavvufî kavramlar, bazı kişilerin önünden gelir geçer ve onları fazlasıyla da etkileyip hayranlık yaratır, heves uyandırır ama sınar, mânâsını açmak ister ve yeri geldiğinde kendisiyle heveslisi arasına -kendisindeki mânâyı bildirerek- mesafe koyar. Zîra mürşit, dost, rehber, üstat hatta insan-ı kâmil, şeyh gibi sıfatları tasavvuf kültüründe hadi eş anlamı olarak kabul ettik diyelim. Heveslisi de geldi kendini böyle nitelemek istedi. Ancak biz artık biliyoruz ki bir kimsenin böyle nitelenebilmesi için ondan bazı özellikler açığa çıkmalı. Üstelik “Ben irşat eden -aydınlatan şeyhim- falanca organize eden şeyh ya da cemiyetin başında dolayısıyla da o bir şeyh” gibi tanımlamalar bile bir anlamda vazife şemasını bildirse de yukarıda sıralanan kavramların içini dolduramaz. Böyle kavramlardan bahsedilebilmesi için rehberlik, öğreticilik gibi tanımlamalar da yetersizdir. Mânevî mevki, makam bildiren niteleyişler için öncelikle nefsânî kaygılardan azat olmuşluk ve insanlığın kemalinden lezzetler söz konusu olmalıdır. Bu hâlin doğal sonucunda da bize yön verecek olanda Muhammedî ahlaka dâir hâller gözlenir. Yukarıda da bahsi geçtiği gibi bu hâle tutunarak peygamberimizi idrake, onu idrak ettikçe de Cenâb-ı Hakk’a yöneliş gerçekleşecektir. Dolayısıyla nitelemeler cazip olsa da bu alan öyle kolay kolay el uzatılabilecek bir alan değildir. Yakar, yıkar. Zaten aklı başında bir yol gösterici de, iki cümle öğretip “bunu git eşe, çoluğa, çocuğa anlat da uygulasınlar” demez. Heveslinin yanlış yönlenmesine mânevî bile olsa mevki makam saplantısına düşmesine müsaade etmez. Bizim insan olarak vazifemiz, kendimizi insan kılmaktır. Bu uğurda da bizden Allah aşkıyla ve bilinciyle yontulup şekillenme gayretinde olmamız beklenir. Öğrendiğimiz bilgileri değil başkalarının hayatına kendi hayatımıza uyarlamamız bile önemli bir maharettir kaldı ki biz bu bilgileri başkalarına üstünlük taslayalım diye kullanırsak elde patlar. Bununla birlikte hayatta yol alırken elbette etrafımızdakilerle de birlikte yürüyoruz ama kendimiz olarak, özümüzü ortaya koyma şevkiyle yürünür. Bunun doğal sonucu ise bize bahşedilen insanî değerler üzerinden örnek oluştur. Örneklik etki yaratır. Örnek insandan ise latif bir hal doğal olarak yansır. Örneklik yok, neyin ne olduğunu anlama, en azından üzerinde düşünme gayreti yok, buna karşın boş laf, emir hatta baskı ve korkutma daha da ötesi şiddet var… Elbet bu hâlin muhatabı bir süre için kukla hâline gelecektir ama küfre de sapar ve gün olur o kukla dediğimiz ya güçlenir ya da başka ellere geçer, neticesinde de vurmadık, yaralamadık kimse bırakmaz. Bu hâl yaşanmak istenmiyorsa kuyu dibine bağdaş kurup oturup da sıfatlarla makamlarla oynamak yerine haddi aşmamayı ve aczimizi idrak ederek yol almayı prensip edinmemiz gerekir.
Gül bahçesindeki belki de en büyük kuyu;
KUYU-5: İhanetin Kuyusu; Bu kuyu da diğer bütün kuyulardan beslenir ancak bir üst boyutu anlatır. Dilerseniz örnek hadiseler üzerinden kuyu dibine düşüren tuzakları ve kuyu dibi sakinlerinin özelliklerini görmeye çalışalım: Giyiminden, edasından mevki makam sahibi olduğu kolay anlaşılabilecek bir bey, şeyhinden çok dertliymiş ve arkadaşıyla bu konu hakkında konuşmaya başlamış. Demiş ki: “Eşim benim yolsuzluk yaptığımdan hatta kendisini aldattığımdan şüphe ediyordu. Gitmiş bu şüphelerini dini bütün bir dosta anlatmış. O da aldı beni karşısına. “İtibarın yerle bir olmasın sadaka ver de kurtul yanlışlarından, günahlarından arın” dedi. “Bir miktar para verdim o da bana sadece cemiyetin için de değil dizinin dibinde mevki makam verdi, iltifatlara boğdu yüceltti. Ancak sonra sadakaların ardı arkası kesilmedi. Bir sadaka, iki sadaka, beş sadaka, on sadaka… Bunlar beni haraca bağladılar. İlim, irfan yolunda da kullanılsa ben artık sıkıldım bu işten. İtibarım çok şükür yerinde. Şimdi sıra bu haraçtan kurtulmaya geldi de nasıl olacak bu iş hiç bilemiyorum! Toplum içindeki sarsılmaz yerime güveniyorum güveniyorum da ya toplumu bana karşı kışkırtırlarsa, müşterilerimi kaybetmeme sebep olurlarsa. Bu dini bütünler benden akıllı mı çıktı ne?...”
Kuyu dibi sakinlerinin özelliklerini tanıtan bir başka örnek hadise daha; İnsanlar ağız birliği etmişçesine şöyle diyordu:“Biz tasavvufu sevdik, gönül verdik, kendimize bir âidiyet ortamı bulduk ve böylece bir gurup teşekkül etti, maddi olarak da bu grubu destekledik. Gurubun da, öğretisinin de yolu açmak istedik. Ancak, bizden daha fazla para verenler çıkınca toplum içinde güçlükle elde etmeye çalıştığımız yer eridi gitti. Zorlukla bulup buluşturduğumuz paralara rağmen madem biz bu kadar itibarsızlaştırılacaktık ödediğimiz paralar haramdır. Hem sonra Amerikalı, Alman, hatta Yahudi dostlarımız var bizim. Tasavvuf da zaten bildiğiniz üzere dinler üstü bir yapı. Onlarla aramız gayet iyi. Onlar zaten ılımlı İslâm’ı destekliyorlar. Bu uğurda organizasyonlar bile yapıyorlar, bizleri de masraflarımızı karşılayarak davet ediyorlar. Hayırseverler. Türkün ve İslâmiyet’in cazibesine kapılmışlar. Bizler niçin onlarla işi götüremiyoruz? Anlayan varsa beri gelsin…” Bu konuşmalar ve hadiseler uzayıp gidiyor ve mesele gittikçe daha da yoz bir yükseliş kazanıyordu. Sonra ne mi oldu? Kuyu dibindekiler kuyu dibinde tutulamadı ve bu ülkede darbe, bu ülkede işgal teşebbüsü oldu. Daha ne olsun! Bazı kişiler tarafından suçlansa da öğretisini sunarak yine önümüze ufuk açan tasavvuf kültürü. Zîra bu kültürle gerçek bir yakınlık nefsânî bütün kaygıları siler atar, ortada ne mevkii endişesi bırakır ne makam. Bu kültürle yakınlığı olan yalnız Allah için nefes alır. Allah için nefes alan ise kimin canına kıyar, kimi ağlatır? Kimi satar kimi birbirine katar? Bu idrakte olmayan eninde sonunda kuyu dibini boyalar ve o dipte değil başkaları nefsinin –hırslarının- canını yakmasıyla daha çok ağlar.
Gül bahçesindeki seyrimizde yolumuzu kesen yukarıda da bahsi geçtiği üzere bir de dikenler var. Bu dikenler ise batıyor, can yakıyor, kanatıyor hatta düşürüp yoldan çıkarabiliyor, kuyu diplerine yuvarlayıveriyor. Bunlardan da gücümüz nispetinde tespit edebildiklerimizin üzerlerine, ufak bir büyüteç tutalım ve nasıl bir manzarayla karşılaşıyoruz hep birlikte görelim.
DİKENLER:
“Tasavvuf dinler üstüdür” dikeni; Bu ifade doğru bir ifade değildir üstelik diken gibi batıcı ve can yakıcıdır. Zîra Tasavvuf dinler üstü değildir muhteviyatı itibariyle evrenseldir. Belirtmeye gerek var mı bilemiyorum ama İslamiyet bir dindir. Kendinden önceki bütün dinleri tanır ve kucaklayarak üzerinde yükselir. Her dinde tasavvuf anlayışı gelişebilir. Tasavvufun konusu zaten dinin muhteviyatını –öğretisini- (felsefesini) hayata taşımak yerleştirmektir. İslam tasavvufu ise İslamiyet’i hayata taşımaya yerleştirmeye yönelik olmakla İslamiyet’ten kaynaklı olarak kapsayıcıdır. Öte yandan bildiğiniz üzere İslamiyet son dindir. (Â’li İmran Suresi 19. Âyet) “Tasavvuf dinler üstüdür” dediğiniz zaman, İslamiyet’in de üzerinde bir yapıyı kast edersiniz. Böylece imanınız zedelenmekle kalmaz, kötü niyetlilerin vermek istedikleri alt mesajlara da yem olursunuz. Maksadını şaşarak söylediğiniz ifadeye de gün gelir bir peygamber, bir imam arayışı içindeyken kendinizi yakalarsınız. Yeni bir peygamberin gelmeyeceğini benimseseniz bile hadislerde geçtiği üzere İslam sancaktarı mehdi olma hevesine kapıldığınız takdirde ya da birini mehdi ilan edip hadiselerle sınandıkça da bunun böyle olmadığını fark etmeniz durumunda yine yıkım ve perişanlık kapınızdadır. Bütün bunların pompalanışı ise sizce de, dinimiz, dindaşlarımız, ülkemiz, vatandaşlarımız üzerinde oynanan ve oynanmakta olan “parçala, böl, yık” oyununun varlığının ispatı değil midir?
“Âlimler tarih boyu birbirini çürütmüştür” dikeni; Tasavvufta birbirini çürüten değil tam tersine birbirini tamamlayan Kur-an’ı Kerim temelli, Kur-an’ı anlamaya, anlatmaya yönelik fikrî yapılar mevcut. Âlimler bu yapılar üzerinde düşünmüşler, aralarında detaylarda küçük farklılıklar olsa dahi hatta birbirleriyle aynı zaman diliminde yaşamamış olsalar bile, kendi katkılarını da sunarak temel yapıyı açıp geliştirip günümüze bir zenginlik hâlinde taşımışlar. Bu noktada; biz bir âlimin ne söylediğini anlayamamış olabiliriz. Bir başkasının bunu açmasına, tanıtmasına muhtaç da olabiliriz. Bu gayet doğal bir durum. Fakat burada dikkat edilecek husus; bunun böyle olması ne o âlimi küçültür ne de savunduğu prensibi. Kişiyi eksik mi değerlendiriyorum, eksik mi ifadelendiriyorum diye düşünmekten ala koyan ise nefsinin sığlıkları olmakla birlikte algı yanılgıları ve maalesef ki algı yanılgısına bilinçli sürükleyenlerdir. Bu da pek masum nitelenmez. Bu hâl kişiyi, araştırmaktan, öğrenmekten, tanımaktan, zamanın şartları ile birlikte konuyu değerlendirme mücadelesinden uzak tutar. Neticesinde kişi yalan yanlış bilgilere yönelir ve öyle noktalara sürüklenebilir ki mesela gayet haklı olarak “İslam’da ruhban sınıfı yoktur” derken öğreticiyi, (tâbiri câizse) yeşerticiyi reddeder bir hâle gelir. Buna bir reaksiyon geliştirip her öğreticiyi de Muhammedî ahlakın temsilcisi olarak değerlendirmeye kalktığında, en olmayacak nefislere alet kesilebileceği gibi hiç olmayacak işler yaparken de kendini bulabilir.
“Sen seçilmiş insansın” dikeni; Siz de takdir edersiniz ki bu dünyada biri “A” görevinde ise diğerinin bir başka görevi vardır. “A” görevindeki ne kadar o görev için seçilmiş olarak değerlendiriliyorsa karşısındaki de kendi görevi için o kadar seçilendir. Şüphesiz üstün olan sadece Allah’tır. Mesele bu şekilde ele alınmazsa kişi kibir batağına kolayca düşer ve kendisi için tayin edilmiş görevine uygunluğu da anlam yitirir. Öte yandan kişi nefisinden uzaklaşıp kendini Hakk’a teslim edebilme lütfüne mazhar olunduğu ölçüde birim oluşuna lütfedilen nur, üzerindeki nefsanî perdeyi, dünya kirini, pasını yırtar atar ve gerçek hâliyle âleme taşmaya başlar. Bu ise şahsın seçilmişliğini değil nurun taştığı birimi şereflendirerek onu özel ve örnek kılışını anlatır. Dünya nizâmı içinde de elbette ast üst ilişkileri bulunur. Her şeyin başında da insan, insan olarak yaratılmakla insan olma makamındadır. Bu makamın içini doldurabildikçe devleşir elindeki işi, aşı parlatır. İşten ise bir takım özelliklerin yansıması o işin astlık üstlük konumunu belirler. Kişiler yetersiz olabilir, yetersizse de insana yaraşır yollarla değişir ama makama hürmetsizlik insanı ve insanlığı bitirir. Üstelik skalanın altları olarak ifadelendirilebilecek dünyevî makamlara saygıyı bilmeyen, uhrevî makamları nasıl idrak edebilir?
Ilımlı İslam ve küreselleşme dikeni; Küreselleşme kaynaklarda geçtiği üzere; ürünlerin, fikirlerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin alış verişinden doğan bir uluslar arası bütünleşme süreci. Konunun ehli pek çok kişi ise küreselleşmeyi, gücün ya da etkinin yerel toplulukların elinden alınıp küresel arenaya aktarılması olarak da değerlendirebiliyor. Bu da şahsiyetli bir duruş sergilenmezse tehlike işaret etmekte… Zira bilinçsiz ve şahsiyetsizce sergilenen bir tavır, vatan ve iman anlayışını dahi yozlaştırabilecek bir etkiye bağrı açmak demek. Öte yandan ılımlı kelimesinde bir cazibe olduğu da muhakkak. Zîra İslam’ın özünde barış, sevgi, kucaklayıcılık bulunuyor. Buradan da anlaşılıyor ki ; İslam’ın doğasını sergilemesi zaten ılımlılığın ortaya çıkması demek. Ilımlı bir İslam anlayışını arzulamak ise; hurafelerden nefsânî oyunlara alet edilişlerden uzaklaştırılmış doğal yapının ortaya çıkmasına duyulan hasretin ifadesi. Ancak yabancı hayranlığı tavan yaparsa, kişi kendi değerlerine yabancı olursa neyin ne olduğunu veya ne olmadığını araştırmanın peşine düşmezse ya da melankolikliği araştırmacılık zannederse ılımlı İslam ve küreselleşme de kendisinden istifade edilebilecekken bir diken olup boyuna dolanacaktır ve bizi kuyu diplerine düşürmekle kalmayıp mahkûmiyet yaşatarak da çürütebilecektir. O hâlde aman bu dikene de takılmayalım.
VE HER ŞEYE RAĞMEN MUTLU SON
Gül diyarında bir gül bahçesi olarak adlandırdığımız teslimiyet anlayışı içinde hep birlikte birkaç adım atmaya çalıştık. Kendimizce tespit edebildiğimiz güllerin yanı sıra kuyular, dikenler oldu. Onları daha yakından tanımaya gayret ettik ve gördük ki hepsinde tefekküre açık ucu bucağı olmayan bir derinlik… Umarım bu satırları okuduktan sonra da bu derinlik hakkında, milletçe yeni bir acı yaşamadan düşünme fırsatımız olur. Zîra son dönemde, ülkemiz üzerinde dolanan karabulutların altında acılı ve kanlı bir süreçten geçtik. Doğru bir eğitim, yasal düzenlemeler, akıllardaki sorulara doğru, makul, ayakları yere basan tatmin edici cevaplar veren din adamlarımızın varlığı, iman zevki diye bir zevkin önce kabullenilmesi sonra aşılanması ve laubalilikten uzak paylaşılması, kavramların özellikle de tasavvufî kavramların doğru mesnetlerle ortaya gelip tartışılabilinmesi, kişinin neye yöneldiğini sorgulamaktan korkmaması veya neye yönelmediğini idrak edebilmesi için fırsat yakalaması, bilhassa beni de fazlasıyla ilgilendiren taraf sanat eserleriyle de temiz ve doğru yapının yerleştirilmesi, pekiştirilmesi hatta daha da ötesi yanlışlıkların makul ölçülerde hiciv sanatına konu edilebilinmesi gibi çözüm yolları artık ufukta ve inanıyorum ki kara bulutları dağıtacak. Üstelik eskiden küçücük nefesimle kendi dünyamda bu bulutları dağıtmaya uğraşırdım şimdi koca bir ülke -bir gün unutur mu ya da yan konularla uğraşmaktan ana konuyu dışlar atar mı bilemem ama- şu an için problemin en ileri denebilecek boyutuyla farkında. O zaman da diyorum ki keşke bunca acı olmasaydı fakat vakit, temiz yapının ortaya çıkma vakti. Böylece görülüyor ki buruk ama mutlu günler yakın. Yeter ki biz bize düşeni yapalım açıp gözü seyreyleyelim gül diyârında da olsak düşünmeyi bilip kuyulardan, tuzaklardan hatta dikenlerden uzak durmak için gayret sarf edebilelim. Gayret kuldan himmet Allah’tan. Gayreti de lütfeden Allah’a hamdolsun.
Kaynakça: wikipedia / Ali bardakoğlu – Taha Akyol - Eğrisi Doğrusu 06.08.2016/ Son imparator- Bertolucci-1987