GÜLMİSAL GÜRSOY
SELAM (Kadem 24)

BİR KÜLTÜRÜN IŞIĞINDA; İnsanî değerlere bakış ve sözüm ona yol ayrımları  
SELAMDAN SABAHA

Kırk beş, elli yaşlarındaydı ne aksakalları vardı ne de ak pak olmuş saçları ama genci, yaşlısı, işçisi, patronu ona “İhsan Baba” diyordu. Herkesi sever sayar, herkes tarafından da sevilir sayılırdı. Asıl işi mimarlıktı fakat uzun yıllar müteahhit olarak da çalışmış, sayısız kere ciddi anlamda zenginliği tattığı gibi iflasın da ne demek olduğunu tatmıştı. Şimdi artık o büyük bir firmada kendisine bağlı on, on beş şantiye ile ilgilenen, sadece departmanında yirmi beş, otuza yakın şirket içi personeli bulunan maaşlı bir müdürdü. Genellikle pipo içerdi. Sanata, estetiğe meralıydı. Şık giyinir, hâlinde tavrında hep beyefendilik seyredilirdi. Odasında oturmayı da hiç sevmezdi. Kılığı kıyafeti her ne olursa olsun, zamanının çoğunu şantiyelerde geçirir ve yeri geldiğinde işçilerle birlikte tıpkı onlardan biriymiş gibi çalışmayı tercih ederdi. Ama o da artık yükü biraz da olsa hafiflesin istiyordu ve işe, uzun zamandır boş olan sekreter kadrosuna doğru bir ismi yerleştirerek başlayacaktı…  İş aldıkları küçük ama zamanının önemli bir firmasından henüz ayrılmış Bahar isminde bir hanım kızı, kendisine tavsiye ettiler.  Bahar, hem çalışıp hem okuyordu. O yıl da İşletme fakültesinde ikiden üçe geçmişti. Ayrıldığı firma yetkililerinin yönlendirmesiyle Baba’yla irtibat kurdu, ondan bir randevu alıp iş müracaatı gerçekleştireceği firmanın yolunu tuttu ancak vardığında nerede koptuğu pek de anlaşılamayan bir kıyametin orta yerine düşmüştü. Zîra bir hanım, kendisi görünmese de öfkeyle bağırıyor ve birini almış karşısına iyi küfrediyordu.  Bahar, şaşırmadı. Her şeye hazırlıklıydı ama yüzünün kızarmasına da engel olamadı, geri adım atmayı ise hiç düşünmedi. Bu sırada İhsan Baba imdada yetişmişti. Bahar’daki hâli sezdi. “Bizde böyle şeyler pek olmaz. Teklif departmanı müdiresi Tebessüm Hanım, kendi katından sana tebessüm etti” diyerek  Bahar’ı odasına buyur etti.  Onunla kısa ama derin bir konuşmaya dalmıştı. Sonuçta Bahar’ın eğitimi de karakteri de uygundu, işe kabul edildi. Ancak İhsan Baba, birkaç hafta firmaya hiç uğrayamayacak -şantiyelerde olacak- ve Bahar’ı da yanına alamayacaktı. Dolayısıyla Bahar, İhsan Baba tarafından telefonla işe alıştırılmaya çalışılacak ve yönlendirilecekti. Bu bilhassa genç Bahar için zorlayıcı bir süreç olmalıydı ama Bahar, son derece uyumlu çıktı. Taraflar birbirinden memnun, iş arkadaşları Bahar’ı kısa sürede benimsemiş, Bahar onlarla kaynaşmış, işe alışmış, hem samimi hem mesafeli. Kısaca her şey yolunda…


Günler günleri izledi. Baba, şantiyelerdeki işini tamamlayıp firma içine döndü ancak sabahları Bahar’la arasında ilginç bir olay yaşanıyordu. Baba, kapıda göründü mü -o ilk an- Bahar’da şafak atar ve hızla kendini Baba’nın görüş alanından çekerdi. Kimi zaman fırlar tuvalete gider kimi zaman en görünmez yerde eline saçma sapan bir dosya alıp onu karıştırır kimi zaman ise yere bir şeyler düşürüp hatta fırlatıp yayıp  -fark edilebilirlikten dahi uzakta- onlarla ilgilenirdi. Baba, bu hâlleri ilk sezdiğinde bir çeşit çekingenlik, genç kız mahcubiyeti ya da işe alışma sıkıntıları olarak değerlendirse de selamlaşamama hâlinden rahatsızdı. Sekreter masası başında hâl hatır sormak için oyalansa da nafile…  Bahar, Baba’nın onu göremeyeceği, sesini işittiğini reddedebileceği bir alana adeta sığınmayı hep başarmıştı.  Ancak o ilk an atladıktan sonra  Bahar, bambaşka Bahar’dı. Ataktı, saygılıydı, becerikliydi, işi kısa sürede kavraması bir kenara algısı çok açıktı üstelik İhsan Baba görüyordu;  dost canlısıydı, hatırşinastı, kibirsizdi, mesafeli bir yapısı olsa da utangaç –sıkılgan- olduğunu kimse görmemişti.  Günün o ilk anlarını saymazsak,  İhsan Baba ile aralarında hoş bir bağ da vardı.  Kısa zamanda oturmuş, art niyetten uzak, baba kız ilişkisini andırır saflık, sıcaklık, aynı zamanda da ölçülülük, en idraki kıt olan tarafından dahi rahatlıkla fark edilebilinirdi. İyi ama sabahın o ilk anları ne oluyordu öyle! Alt tarafı olacak olan amir ve çalışanının selamlaşmasıydı.


Bahar’ın bir başka ilginç hususiyeti; Baba’nın odasındaki telefonla başı dertteydi.   Baba: “Kızım” der “falancayı ara da şuradan bir konuş bakalım. Benim yanında olduğumu belli etme de durumu bir öğren.” Bahar, öyle yapar böyle yapar Baba’yı da yanına katar, ya kendi masasındaki telefonunun başına götürür ya da başka herhangi bir telefonu kullanarak istenilen bilgiye âlâsıyla ulaşır ama işin temposu gereği Baba uzatıp da eline vermek istese de o telefonuna asla dokunmazdı.  Bir gün Baba dayanamadı, biraz da şakayla karışık sordu: “Senden çok memnunum fakat ne bu hâller?!” Bahar, cevap vermek istemese de Baba’nın ısrarcı tavrı karşısında muhtelif zamanlarda kısa kısa cevaplar verdi. Sonuç olarak bu cevapları toparladığımızda Bahar şöyle söylemekteydi: “Sizden önceki patronum sabah sabah beni görmekten hiç hoşlanmazdı. Bu hâl işe başladığım ilk günden itibaren istikrarlı bir şekilde ayrılıncaya kadar devam etti. Burada yüz kişi varsa orada on kişi vardı ama göz göze gelsek ve ben ona defalarca selam versem de o bana bilinçli olarak selam vermiyordu.  Arada hatırlı tanıdıklar vardı. Hatta aileme çok da itibar ederdi.  Her hâlde onlar yüzünden beni işe almıştı ama pişmandı. Ben ise kendimi doğru tanıtabilmek için çok çırpındım bir işe yaramadı. Belki de orada çalışacağım diye lüzumundan fazla direndim. Ben direndikçe patron da beni galiba kelimenin tam anlamıyla kurda kuşa yem etti. Sonradan öğrendim zaten selamsızlık denilen bir silah mı ne varmış. İktidar sahibi onu bir kere tetiklemeye görsün, sadece bir yerden değil her yerden ateş alıyorsunuz. Ne işi tanıyabildim ne kavrayabildim ne şoför ne muhasebeci ne işçi ne çaycı… ne sözümü duydu ne işe el sürdürdü ne de işimi gördü. Yaşadığım daha doğrusu yaşatılan tatsız hadiseleri anlatsam mesai sırf bunlarla tükenmiş olur. Aslında kendimi sevdirmeye saydırmaya çalışarak, yapabilirliklerimi ortaya koyma gayretiyle o iş yerinde yaklaşık bir yıl da geçirmiştim. Direndim çünkü bütün bunların yaşanmasına bir sebep bulamıyordum. Ancak ağzımla kuş tutsam da yaşanan ve ısrarla da hiç değişmeyen yapı hep bu oldu.” İhsan Baba “Peki” dedi telefonuma niye dokunmuyorsun? Adamın oda telefonu mu çok kıymetliydi yani?” O an Bahar’ın yüzünde onun nesi kıymetli değil ki dercesine karma karışık bir ifade belirmişti ki masasındaki telefon çaldı. Arayan taşerondu ve taşeron yetkilisi;  “Aman Bahar Hanım, Baba’dan bir randevu istiyoruz. Aldığımız para kurtarmıyor ne olur bir görüşmek istiyoruz” diyordu. İhsan Baba, telefondaki sesi işitmiş olmalı “Söyle gelsinler” diyip işinin başına geçmek üzere yürürken Bahar’daki safiyet karşısında şaşkındı. Bu kız çocuğunun az kabacası, kötü bir iş mi yapmıştı da bu muameleyi hak etmişti?...  Sonra aklına, Bahar’ın eski patronu tarafından bu iş yerine önerildiği geldi… Gülümsedi. “Bahar, abartıyor. Lüzumundan fazla hassasiyet gösteriyor. “Bu hadisenin nesi önemli olabilir ki!” diye için için söylendi.    


Yine günler günleri izledi. Bu sefer küfrü bol Tebessüm Hanım’ın yüzünü düşünceli bir ifade sardı. Uzun zamandır Bahar’ın ayrıldığı firmaya teklif veriyor, teklifi kabul ediliyor, onlardan iş alıyor ve böylece çalıştığı firmanın para kazanmasına vesile oluyordu. Fakat Baba’nın orayı son ziyaretinin ardından durumda bir değişiklik vardı. Zîra İhsan Baba, Bahar’ın selamlaşma konusundaki hassasiyetini hesap sorarak değil, güleç hatta şakacı bir dille ortaya getirmiş ama o andan sonra işler garip bir şekilde allak bullak olmuştu. İşi kaybetmemek için konu kapatılmaya çalışılsa da bir şekilde tekrar açılıyor, Bahar’ı koruyup kollamak sağlam mesnetlerle İhsan Baba’ya ve Tebessüm Hanım’a düşüyordu. Bu süreç yaşanırken prens edasıyla ortalarda gezinen ve “Bahar” denildiğinde gözünü kulağını dört açan bir delikanlı, ikilinin dikkatini çekti.  Onlar önce düşündüler “acaba” dediler “Bahar’ı bu delikanlıdan uzak tutmak mı istediler de selamsızlık silahını tetiklediler?” Sonra Tebessüm Hanım “Sanmam” dedi. “Şayet böyle olsaydı selamsızlık problemi ilk andan itibaren başlamazdı. Gişe yapsın diye piyasaya sürülen eski Türk filmi imajları yol kesiyor. Hepimizin bu imajlardan kurtulması gerek. Hem sonra delikanlıyla arasında bir aşk hikâyesi olsa ne olmuş! Bu yaşananları tam olarak izah etmez ki! Bunun üstünde bir sıkıntı olmalı.” İhsan Baba atıldı “Belki” dedi “Bahar’ın görmesini istemedikleri bir tablo var ortada.” Tebessüm Hanım ona da “Hayır” dedi.  Çünkü kötüdür mührünü yemiş insanların kötülükleri sınır tanımaz. Bırak kızı bizim firmaya yerleştirmeyi, öyle bir iftira atarlardı ki Bahar, neye uğradığını şaşırarak oradan uzaklaşmak zorunda kalırdı. Böyle bir şey de olmamış.” İhsan Baba düşündü bu sefer kendince selamsızlığa daha kuvvetli bir sebep bulmuştu. “Bahar’ı bu firmaya zorla yerleştirmişler, o da başa dert olmuş” dedi. Tebessüm hanım bu fikre iştirak ediyordu ama önemli bir hakikatin de altını çizdi. “Orası bir iş yeri. Olur a Bahar’ı işe almak zorda kalmış olsalar ne fark eder! Orada bir iş üretilmiyor mu? Bahar da o işe katkı sağlayacak. Fırsat verildi de sağlayamamışsa sen bu yapıda birini bizim gibi köklü ve büyük bir firmaya nasıl tavsiye ettin? Bu kadar beceriksiz biriyse, sihirli değnek mi değdi de düzeldi?”  Tebessüm Hanım sinirlenmek istemiyordu kendini kontrol ederek “Üstelik” dedi “Biliyor musun İhsan, bu firmanın sahibini, çalışanlarının pek çoğunu yakından tanıyorum. Çok iyi insanlardır.  Onlar atadan mazluma kol kanat germeleriyle meşhurdurlar. Yıkıcı değil daima yapıcıdırlar.  Ramazanda erzak dağıtırlar, fakir fukaraya her dâim yardım ederler, yaşlıya dostturlar, genci desteklerler, eğitimi desteklerler, eşlerine sağdıktırlar iltifatkârlardır, şerefsizlikleri, haysiyetsizlikleri hiç duyulmadı. Böyle görmüşler, bunu savunurlar, bunu işlerler. Bir hanımla konuşmayı, çalışmayı reddeden tipler de asla değiller ama Bahar’ı o işe yerleştirenlerle aralarında bir kopukluk oldu da fatura Bahar’a kesildi galiba ya da Bahar’ı işe alarak görüntüyü kurtarmak istediler, selamsızlık silahını doğrultunca ayrılır gider zannettiler ama Bahar çetin ceviz çıktı.” İhsan Baba acı dolu bir ifadeyle gülümsüyordu “Kim bilir” dedi “Hem baksana güzel şeyleri de yapmışlar ama en temel şeyi  -bir selamı- verememişler. Bunun imâsıyla hatta esprisiyle bile deprem geçirdi bunlar. Şimdi artık emin ol, onları tanıdıkça Bahar’ı daha iyi anlayabiliyorum.”

O günden sonra Tebessüm Hanım aylarca mücadele etti hatta iz sürdü.  Sonunda öyle bir noktaya varıldı ki dosyasını kolunun altına aldı ve İhsan Baba’nın odasına daldı. Bahar’ı karşılarına aldılar. Tebessüm Hanım “Bir sekreter için işimi bu kadar yokuşa süren, yokuşa sürüşten de öte canıma okuyan bir firmayla ben çalışamam.” diyordu. İhsan Baba’ysa “Ben Bahar’dan vazgeçmem, ondan memnunum, sen işi alacaksın diye onu işten çıkarmam” diye diretti. Tebessüm Hanım’ın –en azından görünüşte-  böyle bir talebi yoktu. Sinirliydi ama anne şefkatiyle Bahar’a yönelerek şöyle söyledi: “Biz seni sekreter Bahar olarak tanıdık. Bunun haricinde kim olduğunu bilmiyorum. Senin de kendini bildiğini zannetmiyorum ama sana tavsiyem bunu bil. Kanaatimce bütün yaşadıklarının ve dolayısıyla da bize yaşatılanların sebebi bu. Senin kimliğin. Aynı kökten, aynı aileden, dost çevresinden, memleketten nereden gelirsen gel özde onlarla bir birliğin var, onlar bunu kabullenmişler ama zorla. Seni o işe yerleştirenlerin bunu görememesi çok acı! Hem sonra özde birlik olsa ne çare! Görmüyor musun? Konu ne olursa olsun dallar farklı, yollar ayrı, ne onlar senin yolunda yürümeye istekliler ne de sen onların yolunun farkındasın. Bırak insanlar istedikleri yolda yürüsün. Seni istemiyorlarsa direnme ama şunu bil ki her dal bütüne hizmet eder. Dalın köke olan bağlarını kopartırsan yaşayamaz,  erir, çürür, biter ve şunun da iyi farkına var ki; ne onlar kötü ne de sen. Ne onlar cahil ne de sen.  Fakat bir gerçek daha var ben artık bu işle uğraşmam. Koca bir firmada çalışıyoruz. Biz çalıştıkça bize iş mi yok bu piyasada?! Bu kadar hadisenin yaşanmasına sebep olan probleme de bak.  Selamsızlık…”

O günden sonra iki firma arasındaki iş birliği sonlandı, verilen teklifler geri çekildi, eski alacaklar ise zorla tahsil edilebildi. Bahar, okulu bitene kadar İhsan Baba’nın yanındaydı. Okulunu bitirip o firmadan gözyaşlarıyla ayrılarak daha iyi bir işe yerleşti. Bir ailesi olmasına rağmen daima İhsan Baba’nın da himayesinde oldu. Ne var ki Baba, bir türlü piposundan tütününden vazgeçemiyordu ve akciğer kanserine yenilerek vefat etti. Yıllar ilerledi. Tebessüm Hanım çalıştığı firmadan emekliye ayrıldı. Eşiyle birlikte kendilerini kimsesiz çocuklara adadılar ve özellikle onların on sekiz yaş sonrası iş ve eğitim konularına destek vererek eşsiz hizmetler gerçekleştirdiler. Bahar, hafızalarda iz bırakmıştı, hayatın içine kayıp gidiyordu ama  düşünmeyi ve düşündürmeyi başararak, vicdanını ve  vicdanları harekete geçirerek, hepsinden de önemlisi  kendine yakışanı sergileme gayretiyle kendine yakışanı sergileme hevesi uyandırarak…


Dilerseniz bu sayımızda “Ben selam vermeye mecbur muyum kardeşim?!” diyelim. Bu noktadan hareket ederek insanî değerlerden bahsedebilmek için illa tasavvuf kültürüne ihtiyaç var mı diye düşünelim. Kimliklerimiz ve tasavvufî anlamda da kimliklerimiz diyince karşımıza çıkan -sözüm ona- yol ayrımlarına da bir bakalım.

“Selamlaşmaya mecbur muyum kardeşim!?” Yunus’un dediği gibi “Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı/ Söz ola ağulu aşı /Bal ile yağ ede bir söz.” Sözün kıymeti, gücü, kudreti ortada ama bazı sözcükler vardır ki mesela selam ve teşekkür bildirenler, onların kıymeti bir başkadır ve içi boş dahi olsa (ki böyle olmamalı) yerli yerince kullanılması bir zarurettir. Bu sözcükler önemsenmeyip göz ardı edildiğinde ya da bilinçli olarak bunlardan uzak durulduğunda, tıpkı yukarıda anlatılan hadisedeki gibi doğal olarak bir takım tatsız olaylar tetiklenir. “Ben selamlaşmaya mecbur muyum kardeşim?!” sorusuna o hâlde net bir cevap verelim: En başta menfaatimiz icabı her kim olursak olalım, karşımızdaki de her kim olursa olsun yeri geldikçe evet selamlaşmaya mecburuz. Bunu da yaparken ilk aşamada kendi selametimizi, çıkarlarımızı, soysal ilişkilerimizin düzgünlüğünü, bunun ekonomik hayatımıza etkilerini, iç huzurumuza katkılarını… göz önünde bulundurabiliriz ama işin bir de mânevî cephesi vardır. Allah dilemezse yaprak dahi kımıldamaz. Dolayısıyla karşımızdakinden de açığa çıkanlar, bizi rahatsız etse de etmese de Cenâb-ı Hakk’ın eseri, diledikleri ve bir hikmet üzere var. Öncelikle selamımız bu hakikate… Öte yandan şüphesiz hepimizi Allah yarattı. Allah tek. Allah’tan başka olmadığına göre O kendinden zerrelerle donattı. Görünüşte her kime selam verirsek verelim netice itibariyle kulun –yaratılmışın-  Hak’tan azat bir varlığı yok ki. Dolayısıyla selam Allah’a. Her şey de olduğu gibi bu idrak noktasına yine Allah’ın bize bahşettiği vasıflarla varırız. O hâlde selam Allah’a ama aynı zamanda Allah’tan… Allah mükemmeldir. Gücün ve kudretin sahibidir.  Kul ise eksiktir, acizdir, kırılgan, sınırlı, Allah’ın lütfettikleriyle ancak varlık iddiasında…  Aczimizi bilip günaha eğilimli oluşumuzun farkında olunca, istemediklerimizle rastlaşma olasılığımızı en aza indirip günaha girmekten kaçmak için elbet çabalarız.  Ama ola ki selamlaşmayı istemediklerimizle rastlaştık –en başta kendime söylüyorum- her nefes olması gerektiği gibi o anlarda da selamın hakikatine tutunmamız gerekir…  Selam vermek, Hakk’ı bilişi; yaşama taşımaya vesiledir. Yerli yerince selam verişlerle,  Hakk’ı bilme lütfünün bahşedilişine şükür de ifa edilmiş olur. Selam verdirecek ve selamı idrak ettirecek vasıflar ise her şeyde olduğu gibi sunulmuş bir lütuftur, zenginliktir. Bu zenginliğin de zekâtının verilmesi gerekir. Yeri geldiğince selam verişlerde de zekât kendini hissettirir.


Değerler, ortak paydalar, aidiyetin zorlayıcılığı ve köklerdeki hakikatin yeri; Yukarıdaki örnekte de geçtiği üzere bir iş yerinde çalışmak; iş arkadaşlarımızla birlikte bir üretim gerçekleştirmek üzere, ortamı ve işi paylaşmayı anlatır.  Bu hâlin neticesinde de ne elde edersek edelim –para, pul, tecrübe, prestij, mevki, makam…- sonuç olarak bir değer hatta muhtelif değerler elde etmiş oluruz. Selamlaşmak da bir çeşit değer alış verişidir. Karşımızdakini merak ettiğimizi, bir müşkülü varsa çözmeye ya da onu paylaşmaya hazır olduğumuzu ifadelendirir. Bu ise “Sen benim için değerlisin.” demektir. Değer gören insan, değerini ortaya lâyıkıyla koyabilmek için mücadele verir. Hâl bu olunca verim, istikrar, başarı doğaldır. Selamsızlık, “Senin benim için bir önemin yok, önemli olan yalnızca benim” demek olmakla birlikte, bir arada tutan ortak paydaların yok olduğuna ya da var olana algının kapatıldığına işaret taşır. Ancak hayatta öyle ortak paydalar vardır ki onlar kök yapıyı oluşturur. Bunlar üzerinde düşünmemek, bunları önemsememek, ilkesizliği içselleştirmek; insanları kendine,  birbirlerine, çevresine, güne, geceye, taşa, toprağa, en başta da Yaradan’ına yabancılaştıracaktır. Böyle bir durumdan sanmayalım ki sadece şahıslar etkilenir, bundan toplumlar, toplumsal teşekküller hatta milletimizin birliği beraberliği dahi yara alır ve bu yapı, yıkımı, parçalanışı kolaylaştırır.  Ancak bizim nefsimize yenilerek görmezden geldiğimiz bağlar, biz göremiyoruz diye yok olmaz. Allah, bilhassa insanoğluna öyle bir hâl lütfetmiş ki; bu her sağlıklı bireyde az - çok vardır ve bir yerlere,  bir şeylere ait olma bir dürtü hâlinde kendini hissettirir. Böylece kişi aidiyet arayışına girişir.  Kimdir? Nedir? Kökleri, ataları, ailesi kimdir? Nereden gelir nereye gider? Köyü, memleketi neresidir? Hangi toplumsal teşekkül ona kendini buldurur, onu bütünler veya bütünlemez? İlla allame de olmamız gerekmez, bunlara en cahilimiz dahi kendi çapında yönelir, sorar, sorgular ve böylece çark başa döner. Aidiyet fikri ve bunun korunmasının yüceltilmesinin önemi, kişileri birbirine yaklaştırır ve köklerden yükselen bir selamlaşma geleneği, kendini hissettirir. Bu köklerin ucu ise görülür ki Cenâb-ı Hakk’a dayanır. Kök, özde birdir. En büyük ortak payda ise Cenâb-ı Hakk’a kul oluştur.  Allah, yaratmak ve kendinden başka olmadığına göre kendinden vasıflarla bezemekle, yarattığına değer verir, selam eder, gülümser, el uzatır ama birime lütfedilen bu değerin dünya kiriyle örtülüşü, birimden onun lâyıkıyla dışa yansımasına engeldir.  Nefis perdelese de yaratılmışın özü, kopup geldiği hakikati tanır. Bunu idrak eden yürekler, kendileri dâhil âlemin her zerresinden yükselen ve selamlaşma bildiren bir “hu” sesiyle -hatta özlerinin sessizliğiyle- birbirlerini selamlar ve Cenâb-ı Hakk’ın hakikati önünde baş eğerek Hakk’ın varlığında yok olunduğu bilincine koşar.

İnsanî değerlerden bahsedebilmek için illa tasavvuf kültürüne en azından değip de geçmeye gerek var mı? Elbette yok. Nitekim yukarıdaki karakterlere baktığımız zaman da onların tasavvuf kültürüne yakınlıkları veya uzaklıkları net olarak işlenmiyor ama onlardan -kiminde az kiminde çok- bir takım insanî değerler seyran edilebiliyor ve biz de hadiseye baktığımızda bilgimiz, görgümüz ölçüsünde bir tasavvufî değerlendirme yapabiliyor, bir tasavvufî lezzet bulabiliyoruz. O hâlde bu kültür, bir bakış açısı getirir fakat bu bakış açısı her kim olursak olalım bize uzak değildir tam tersine ona aşinayızdır. Ezelden aşinalık olmakla birlikte şu bir hakikattir ki; insanlık âlemi bu kültürün mihenk taşları olan Mevlana’yı, Yunus’u, Yesevi’yi, Ahmet er Rifâî’yi ve nicelerini ağırlamıştır. Bu ağırlanışlarla, din hayata taşındığı gibi aşkın hakikati olan Cenâb-ı Hakk’a yöneliş zevk edindirilmiş, bu seviye üzerinden aşk yaşanmış, yaşatılmış. O hâlde bu hakikate ezelden, atadan, genetik ve kültürel mirasımızdan hatta pek çoğumuz için ana baba terbiyesinden yatkınlığımız söz konusu olmuş olabilir ancak atası allame bile olsa atası allame diye çocuk allame olmaz. Alfabeyi öğrenen çocuk da kendinin her şeyi bildiğini zannedebilir lakin bilemez. İnsanlık etüdü de böyledir. Herkes kendini gerçekleştirmek ve böylece Allah’ın muradını işlemek için yaratılmıştır ve bilinç geliştikçe disiplin oluşur.  Şüphesiz ki Allah Rabbü’l âlemindir. Âlemlerin terbiye edenidir. Akla hayale gelmedik hadiselerle kişiyi yoğurur ve tasavvuf kültürüne değsek de değmediğimizi düşünsek de hep birlikte Allah’ın terbiye sürecinden geçtiğimiz âyândır. Tasavvuf kültürüne yakınlık; algıda açıklık, bilgide zenginliktir. Hayat, bu yapının yansıması ve uyarlanabilmesi için zengin bir zemin teşkil eder. Kültürden yansıyanla yoğruldukça, dostun dost elini tutup da yüründükçe kişi usta çırak ilişkisinden feyiz alıp insanlık nakşını bu zemine hünerle işleyecektir. Bu hâlin neticesinde artık öyle bir hakikat kendini hissettirir ki; bakılan her noktada Cenâb-ı Hak ile muhataplık solunur, Hakk’ın azameti, gücü, kudreti seyran edilir. Empati, hoş görü gelişir, muhabbet taşar. Nefisle, sığlıklarıyla cenk yaşanır, başa çıkabilme yolları aranır.   “Bu benim başıma niye geldi ” diyip de dövünmek yerine olanı hayır kabul edip de yaşamak bir maharet olarak belirir ve bu maharetle adımlar atılır.  Ufuklar aşıldıkça da Hazreti Mevlana’nın  buyurduğu gibi:  “Aşk Beni Arif Etti. İnceltti Zarif Etti.. Ben Aşk'ı Bilmezdim, Aşk Beni Tarif Etti...”  hakikatiyle karşı karşıya kalınacaktır. Hâl bu olduğunda “fakir fukara yardım ediyoruz,  erzak dağıtıyoruz, eşlerimize sağdığız, yaşlıya hürmetimiz büyük, genci okutuyoruz, mazluma kol kanat geriyoruz vs daha ne olsun” diyemeyiz. Çünkü bu bir ölçü olmaktan çıkar, âşıktan, Hazretin işaret ettiği gibi zarafet doğallık hâlinde taşar. Bütün bunları ise Allah için, Allah aşkıyla yapmak gibi bir ölçü karşımızdadır.  Zîra tasavvuf alınan her nefesi, nefsimiz için değil Allah için almayı, Allah yolunda Allah aşkıyla harcamayı prensip edindirir ve bir disiplin yaratarak kişiyi bu bilinçle yaşamaya teşvik eder. Bu bilinçten yoksun olarak yaşanır mı? Yaşanır ama kişi nefsine hayran olma noktasına çabuk takılır. Çıkarlar çatıştığında ise nefisler bin bir yüzüyle hortlar, kolay kolay da zapt edilemez.  Çünkü nefis disiplini yeterince tanımaz hatta tabiri caizse insanlık antramanları zayıftır. Bunun yanı sıra kömür gibi kararmış kalpler olduğu gibi, -tasavvuf kültürüne değen veya değmeyen- muhakkak onlardan çok daha fazla altın gibi kalpler de vardır ama unutmayalım, altın bile değerli olsa da işlendikçe parlar.  

Tasavvufta kimliklerin nitelenişi; Yaptığımız iş, zenginlik fakirlik, mevkiimiz, makamımız, kimin evladı, kimin eşi, kimin torunu torbası olduğumuz, hangi cemiyetin, cemaatin, toplumsal oluşumun adamı olduğumuz, …  takdir edersiniz ki züğürdün çenesini yorsa bile kim olduğumuzu netice olarak tanımlar. Ancak bu tanımlama yetersizdir.  İnsan, kendinden açığa çıkan, sınandıkça parlayan, -ışıldayan- erdemlere göre gerçek kimliğini kazanır.  Erdemler ise Cenâb-ı Hakk’ın arzusuna göre şekillenmişliğin eseridir. Kendisinden erdemler yansıyan kimse, özüyle bütünleşen ve özü sözü bir olandır. Öz, hep işlemeye çalıştığımız gibi Allah’ın yarattığına lütfettiği hakikatidir. (Herkesin Allah’ı vardır ve Allah tektir. Hiçbir kalıpla ya da kalıpların toplamıyla sınırlı düşünülemez. Aşkın olandır.) Birime lütfedilmiş olan hakikat payı ve seviyesi, üzerini kaplamış dünya kirlerini attıkça,  dünyevî endişelerden arındıkça, gerçek hâliyle –lütfedildiği seviyeyle- mülk diyârına taşmaya başlar.   Erdemler hâlinde yansıyıp insanlarla kucaklaştığında da elde ne iş olursa olsun onu parlatır. Bundan aş da muhataplıklar da nasibini alır. Bu hâlin gözlemlendiği kimseler, tasavvuf kültürünün nitelediği gerçek dostlardır. Beşeri planda mevkii, makamı yüce olanların bu özelliği taşımasıysa ayrıca önem arz eder. Bilhassa günümüzde maddiyata çekilen insanın, maddi lütufların (para, pul, mevkii, makam…) onlar tarafından nasıl kullanılıp değerlendirildiğine şahit olması, nefse esarete vurulmuş bir ağır darbedir. Bu tip kimseleri örnek alarak uyanan heves ve disiplin sadece bireyin değil milletin, insanlık âleminin de uyanışına vesile olur.


Tasavvuf kültüründe kimliklere dayalı sözüm ona yol ayrımları; Tasavvufun konusu gördüğünüz üzere insan. İnsanın olduğu yerde ise onun yetişmesine vesile olacak pek çok hadise cereyan eder. Bu hadiseleri, tasavvuf kültürünün temel yapısı üzerinden düşündüğünüz zaman, birini kuşak çatışması olarak teşhis edebilirsiniz.  “Ermişin soyundan gelenle yolundan giden arasında bir sürtüşme mi var?” diyen, “Bir takım değerlerin babadan oğla geçmesini doğru bulmuyorum.” diye ısrar eden de karşınıza çıkıp kimliklere dayalı sözüm ona yol ayrımlarına işaret edebilir. Üstelik yukarıda anlatılan hadisede böylesine ayrışımları çağrıştıran lezzetler de bulabiliriz. Zîra aynı kökten, aynı aileden, dost çevresinden, memleketten, nereden gelirsen gel özde bir birliğin olsa da yollarınız farklı. Problem bu deniliyor. Bu noktadan hareket edelim. Kimliklere dayalı yol ayrımlarına; kuşak çatışmalarını, soyundan mı yolundan mı bilmecesi ve intikal meselesini örnek alarak -kabaca da olsa- bakmaya çalışalım. Öncelikle dikkatlerden kaçmaması gereken ve yol gösterici olan birkaç husus: Her birey kendini yaşamak için vardır bir başkasının hayatını yaşamak için değil. Dolayısıyla çocuklardan, ana babalarının kopyası olmasını bekleyemeyiz. Kabiliyetler, nasipler birbirinden farklıdır. Toplumsal etkiler; siyasi yapı, sosyal, kültürel teşvikler ya da baskılar, onlara verilen tepkiler, popülaritenin tesiri altında kalışlar,  maddi imkânların cazibesi, vs… devri de etkiler bireyi de. Öte yandan tasavvuf kültürün solunduğu bir atmosfere şahit olan en ilgisiz evlat dahi yüzeysel anlamda da olsa bilgi sahibidir hatta tatbikinde aciz ve kabiliyetsiz de olsa görgü ve edep bilgisinin de sahibidir. Zîra yaşadığı ve iletişim hâlinde olduğu ortamlarda görür ki; tasavvuf; insanî hatalar tavan yapsa bile Allah aşkıyla bundan dönmenin telkinlerini solumak, gayretine koyulmaktır.  Tasavvuf kültürün solunduğu atmosfere şahit olan çocuk, düşünmenin, akıl etmenin zevk hâline geldiği ortamların varlığının da bilincindedir. Bir hadise yaşayıp bu kötü bile olsa bunun kişiye ne kazandırdığını sorgulayanlara tanıktır. Onun iyi ya da kötü diye nitelediğinde Hakk’ı bulup birlik idrakiyle yaşayanları gözleyendir. O Kur-an ve ibadet zevkini bilendir. Musikiyle coşmak, coşmuş yüreklerin farkında olmak, bunu kendi nefsiyle cehde hazırlığa vesile saymak ya da sayanların farkına varmak onun hayatında doğal bir manzaradır.  O, bütün ilgisizliğine rağmen, kültüre yakın olanın Allah lafzıyla gözünden süzülen iki damla yaşta, Allah aşkını bulur... Takdir edersiniz ki bu yapıya şahit olanla olmayan hatta çocukluğundan beri bu atmosferi soluyanla solumayan bir değildir.  Ancak bu yapıyı soluyanla, benimseyip yaşama gayretine girişen de bir değildir. Bununla birlikte bir ermişin soyundan gelenin yolundan da yürümesine mâni bir hâl mi var ortada? Yolundan gelenin soydan geliyormuşçasına yatkınlık sergilemesine bir mâni mi var ortada? Her yoldan gelen iyi, soydan gelen kötü ya da bunun tersi bir sonuca nasıl ve hangi ölçülerle varacağız? Demek ki burada farklı bir ölçü var. İlginç buluyorum ve soruyorum:  Bu kültür ne anlatır ne anlatmaz diye hiç mi kafa yorulmayacak?   Kültür mirasımızın hangi yapılardan süzülüp de geldiği ve o yapıların birbirini nasıl tamamlayarak bir muhabbet deryasını günümüze taşıdığı, koruduğu, yücelttiği hiç mi fark edilmeyecek? Kimlik ayrışmalarıyla hatta çarpışmalarıyla uğraşacak olsak konular bunlarla da sınırlı kalmayacaktır. Ancak sığlardan biraz da olsa enginlere açılmak gerekmez mi? Tasavvuf ayrışmalara takılıp kalmayı değil, tevhidî bir anlayışı prensip edindirir. Edep, mahiyet, estetik, gelenek, ibadet… hangi şahsî birimde yada hangi teşekkülde ne ön plana çıkarsa çıksın netice olarak bu, insan olarak yoğrulmaya hep vesiledir ve yoğruldukça Cenâb-ı Hakk’i idrake yol alınır. Ayrılıklardan –farklılıklardan- evet yola çıkılır ama istikamet bunlarla uğraşmak değil hak edeni hak ettiği ile buluşturarak yürümek ve böylece birliğin idrakiyle yaşamaktır. Bu yoksa -en azından gayreti bulunmuyorsa- orada tasavvuf kültürünü otur da mumla ara.


Bu sayımızda biz de selamsızlık probleminden yola çıktık. Birkaç düşünce durağına selam ettik ve gördük ki selamsızlık hiç kimseye yakışmıyor. O hâlde güne selam ederek başlayalım. Gün aydın olup gönülleri aydınlatınca yol da aydınlanıyor. Üstelik ağaç kovuğunda bile bulunmuş olsak; insanız. İnsan olarak yaratılmakla, bu âlemde bize Allah’ı bulduracak insanî köklerimiz var. Gün aydın olup gönülleri aydınlatmazsa kim bunların farkında olacak? Anlaşılan o ki bir küçük selamla işe başlanacak.

İLETİŞİM BİLGİLERİ:    Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -  Türk Kültür ve Sanat Derneği-/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı