BİR KÜLTÜRÜN IŞIĞINDA; DUA, BÜYÜ VE…
ÜFÜR PÜFÜR TÜKÜR
Seher Hanım, sinirliydi bağırmaya başladı. “Teyze, Hülya’ya ödediğim paranın haddi hesabı yok. Bu işi ya olduracak ya olduracak. Eğer yaptıkları bu sefer de bir işe yaramazsa bilsin ki ne yapar eder bir kuruşumu dahi onda bırakmaz geri alırım. Kapısına polis dikerim. Basına veririm. Müşterilerinin yolunu keserim onun nasıl bir soyguncu olduğunu her önüme gelene anlatırım. Alt tarafı yapacağı bir üfürük iki tükürüktü. Beceremedi…” Seher Hanım konuşmasını kontrol edemiyor, öfkesini, heyecanını dizginleyemiyor konuştukça bağırdıkça daha celalleniyordu. Karşısında süklüm püklüm kendisini dinlemekte olan teyzesi ise onu sakinleştirmeye çalışmıştı ama nafile. Seher Hanımın öfkeden burnunun ucunu görecek hali yoktu… Bu bağrış çağrışın geçtiği mekân İstanbul boğazının eşsiz güzellikteki tarihi yalılarından biriydi ve bu yalı şahsa aitti yani özel bir mülkiyetti. Sahipleri ise bahçelerinde bağlı oldukları hayır kurumu yararına bir organizasyon düzenlemişti. Davetliler bir hayli kalabalıktı. Atmosfer son derece hoş olmasına rağmen, bu iki hanım arasında geçen konuşma nahoştu ve dikkat çekiyordu. Bu nahoşluğun orta yerinde ise Teyzeden cılız bir ses yükseldi. “Ölmüş bir arkadaşımı dün gece rüyamda gördüm. Mavi elbisesini bu organizasyonda satışa çıkartacaklarmış, git parasını öde de onu oradan satın al dedi bana. İyilik sever, ışığı dikkat çekici bir genç hanım mı ne varmış. O da ne yapar eder bana yardım edermiş ama onun da adını sanını söylemedi, yüzünü gözünü tarif etmedi.” Seher Hanım bu sözler karşısında daha da kontrolünü kaybetmişti “Ben ne diyorum sen ne diyorsun be!” diye gürledi. Teyze azarını hazmetme çabasıyla sendeledi, sustu ve sessizlik içinde rüyasının peşine düşüp kalabalığın içine karıştı. Çok geçmedi organizasyonda küçük bir müzayede başladı ama bahse konu elbise bir türlü satışa çıkmadı. Teyze telaşlandı, sordu soruşturdu lakin elbiseden bir iz bulamadı. Ümitsiz bir ânında yalının sahibi ailenin evlatlarından Ayşe isminde genç bir hanım kendisine yardımcı olmak istedi. Teyze, Ayşe Hanımın yüzüne şaşkınlıkla bakıyordu. Ayşe Hanım ise çok geçmedi ne yaptı etti buldu buluşturdu elbiseden bir haber getirdi. Evet elbise organizasyon mekânındaydı. Üstelik vefat etmiş birine ait olduğu için satıştan kaldırılmış dip köşe saklanmıştı. Rüya sahibinin, şaşkınlığına doğrusu yeni bir şaşkınlık daha eklendi. Demek rüyası haktı. O ölmüşlerle iletişim kurabiliyor ve onlardan bilgi alabiliyordu. O ne kadar da mübarek bir zattı! Ancak meselede ilginç olan ayrıntı; Ayşe Hanım denilen kişi, defalarca üfürüp püfürdükleri kişinin de ta kendisiydi. Bulundukları mekân da Ayşe Hanımın ailesine ve dolaylı da olsa Ayşe Hanıma da aitti.
O gün geldi geçti. Yine aynı yalıda bir başka organizasyon düzenlendi. Seher Hanım, bu organizasyona da katıldı ve bu sefer ayağının tuzuyla kendisini tuvalete kapattı. Bir süre sonra bir ahbabı, Ayşe Hanımı buldu ve ondan kadınların özel günlerine ait bir malzeme alarak tuvaletteki dostuna! götürdü verdi. Seher Hanımın yüzünde güller açıyordu. Anlaşılan üfür püfür tükür için toplanacak malzemeler sepete bir bir dolmaya başlamıştı. O günden sonra kim bilir nelerle neler yapıldı ama görülen o ki pek işe yaramıyordu. Günler geçtikçe Seher Hanımın yüzü kararıyor aklını anlamsız, olumsuz düşünceler kemiriyordu. Ama hep karamsarlık içinde kalacak değildi ya genç kadın! Yine aklına bir fikir geldi ve leziz bir mercimek köftesi yapıp içine Allah bilir ne kattıysa kattı. Daha sonra onu aldı Ayşe Hanımın da bulunduğu organizasyonlardan birinde başta Ayşe Hanım olmak üzere bütün katılımcılara bir güzel yedirdi. Bu arada Ayşe Hanımın arabasının sol arka teker üstü kaportasında oto yıkamacıların “bu domuz yağıdır” diye ısrar ettikleri bir leke zuhur etmişti. Bu neyin nesidir derken genç kadının işletmecisi olduğu antika mağazasın en olmayacak yerinde yağlı ilginç bir şekil oluşmuştu. Görenler, bunu da pek hayra yormuyordu ama Ayşe hanım suskunluk içindeydi. Üstelik antika mağazasının dört bir tarafında, hatta genel olarak da antika Kur-an’ı Kerim içlerinde -yeni yazılmış- muskalara da rastlanıyordu fakat bu iş son sürat gittiğine göre üfürükçüler istedikleri sonucu elde edemiyor dolayısıyla da olay, başta Ayşe hanımın gözünde itibari hiç hak etmiyordu. İyi ama bütün bunlar acaba niçin yapılmaktaydı dersiniz?
Bundan birkaç sene önce kuaförde hanımlar arasında geçen bir konuşmadan esinlenerek kaleme almaya çalıştığım bu hikâyede aslında son bir hayli ilginç ama hanımların konuya ilişkin değerlendirmeleri daha da ilginç. Hanımlar, “her şeyi herkes biliyor, yaptığımız bir dedikodu değil, biz de dedikoducu değiliz. Taraflarla defalarca konuştuk, biz açığız, netiz, sözümüzün eriyiz” dediler ve Seher Hanımı haklı buluşlarındaki sebebi rahatlıkla anlatmaya başladılar. Onlar şöyle diyorlardı: “ Ayşe Hanım, Seher Hanımın eşinin, eski bir tanıdığıydı ve Seher Hanımın eşi, her vesileyle Ayşe Hanıma olan öfkesini, nefretini dile getirmekten çekinmiyordu. Seher Hanım bu hali gözledikçe, öfkenin ardında, aşk ve unutamamışlık olduğunu kanaatine kapılmıştı. Ayşe Hanıma, o çevreden uzaklaşması gerektiği açıkça söylendi -biz de söyledik- ama o buna aldırmadı. Ayşe Hanımın çevresinde dolanmamak ve Ayşe Hanımsız yeni bir hayat kurmak bütün bunlarla uğraşana kadar evet daha tercih edilebilir bir yoldu ancak bu konuda da Seher Hanım, eşine söz geçiremedi. Geriye tek yol kalmıştı. Ayşe Hanım, Seher Hanımın eşi Orhan’nın yanından, bulundukları çevreden, eş dost ortamlarından ne yapıp edip uzaklaştırılacaktı. Kadıncağız, öyle yaptı olmadı böyle yaptı olmadı ve çareyi üfürtüp püfürtmekte, tükürtmekte buldu.” Hanımlar “inanın buna anlayış göstermemek için hiçbir sebebimiz yok” dediler. Hadiseye bakıp gerçi büyü demediler ama kibarca kuvvetli duanın gücünü uzun uzun öven cümleler ettiler. Bu arada dua ve büyü bir birine bu kadar yakın iki kavram mı diye de insan doğrusu düşünmeden edemiyor! Konunun dedikodu cephesinin yol kesmemesine ve bu konu üzerinde de düşünülmesi gerektiğine hatta konunun yazıya dökülerek işlenmesi gerektiğine inancım o gün doğrusu daha da artmıştı. O gün kuaför salonunda biraz da hedefime hizmet etmesi için söze kendimce iştirak etmeye çalıştım “Bir tarafı yaparken diğer tarafın vebali niçin üstelenilsin” dedim. Fakat sözümü dinleyen ya da ne demek istediğimi anlayan pek çıkmadı. Hanımlar hararetli heyecanlı, “Ayşe Hanımın hayatına bak da duanın gücünü fark et” dediler ve önüme adeta bir tablo serdiler. Bu tabloya baktığımda gördüm ki; Evet, Ayşe Hanımın işleri zaman içinde alt üst olmuştu. Bu arada karşısına bir bey çıkmış ve bey herkesin içinde bağrış çağrış şöyle demekteydi: “Hangi kadını istedimse benimle birlikte oldu. Üstelik hiç kimseden hiçbir şey saklayarak yaşamadım bu güne kadar. Eşim de beni böyle kabul etti. Ancak vakit olmayan evliliğimi nihayete erdirme vaktidir. Eşimin de benden kurtulmak, yeniden sevmek sevilmek hakkıdır.” Bey bunları söylemişti ve söylemekteydi de ancak fatura ilginç bir şekilde Ayşe Hanıma kesilmişti. Ayşe Hanıma her yaklaşanın karalanması her uzaklaşanın sözüm ona aklanması da dikkat çekiciydi. Genç kadının aleyhine olabilecek, potansiyel kişilerin dolduruşa gelmeleri ve olmayacak şeyleri söylerken yaparken kendilerini bulmaları da ayrı bir enteresanlıktı. Ayşe Hanımı elektrik prizine benzetenler aman dokunma yanarsın diye espri yapanlar bile türemişti. Kuafördeki hanımlar Ayşe Hanım aleyhine ne koysan gitmeye başladı diyip duanın gücünden dem vurmaya devam ettiler. “Birisi ona eşek dese onun eşekten doğma bile olduğunu iddia edenlerin türemesi yadırganmazdı artık” diyip gülüştüler. İşin daha da ilginci ve beni de tereddütte bırakan husus şu; Bir çevreden o veya bu şekilde rahatsız olunuyorsa o çevreyi terk etmek, daha rahat edilebilecek bir çevre içinde yaşamak için mücadele vermek doğal bir durum olsa gerek. Fakat rahatsız edici çevrenin orta yerinde durup da yumruk üstüne yumruk yemeyi kabulleniş çok ilginç ve ister istemez neden sorusunu sorduruyor? Kuafördeki hanımlar buna da –sözüm ona kuvvetli duanın - gücüdür diye cevap veriyorlar. Haklılar mı yoksa bu işin içinde başka bir iş aramamak ahmaklık mı? bilemiyorum...
Müsaadenizle burada hikâyemize ufak bir virgül koyalım ve bu sayımızdaki köşemiz aracılıyla biraz da büyü konusunu irdelemeye çalışalım. Büyü var mıdır yok mudur? İslamiyet’teki yeri nedir? Dua ve büyü arasında ne fark var? Kimler büyüye tenezzül eder? Büyü evliliği kurtarırsa mubah mıdır? Tasavvufî bakış büyü hakkında ne söyler? Büyü dua ve enerjileri… Neden büyü tesir ediyor veya etmiyor? Büyüye karşı nasıl zırhlanılır? Vs.
Enerji: Bu gün için çevremizdeki her şeyin atomlardan oluştuğunu canlı ve cansız dediğimiz her varlığı oluşturan atomların da nihai olarak enerjiden oluştuğunu biliyoruz. Kabaca söylersek enerji; ortaya bir iş çıkarmaya yarayan güce deniliyor. Canlı cansız her varlık yaratılış tablosunu inşaya hizmet ediyor. Bunu yaparken de kendisinden açığa çıkmakta olan enerjiden faydalanıyor. Enerjinin de muhtelif sınıflandırmaları söz konusu: Mesela ısı enerjisi, elektrik enerjisi, manyetik, mekanik, kimyasal, nükleer, kinetik, potansiyel, durgun, ses enerjisi gibi… Enerji ne yaratılabiliyor ne yok edilebiliyor sadece bir biçiminden farklı biçime sokulabiliyor. Evrendeki benzer enerjilerin açığa çıktığı öğeler ne kadar bir aradalar ise o kadar toplam enerji oluşumuna da hizmet ediyorlar.
Kelimelerin Enerjisi: Her şeyde olduğu gibi kelimelerin de enerjisi var. Düşüncelerimizdeki enerjiyi kelimelere giydiriyoruz. Kelimelerin gerek titreşim dolayısıyla ses, gerek yüklendikleri mânâ, yazıya dökülmüşlerse şekilleri (kütleleri, kalıpları)… itibariyle tesirleri söz konusu. Yani kelimeler enerjilerini yayıyorlar. Elbette yaydıkları enerjiye uygun olarak da enerji çekiliyor. Adeta manyetik bir alan oluşuyor. Mesela küfrediyorsak kelimelerimizin enerjisi negatif ve buna uygun bir çekim alanı yaratılıyor. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkartır diyiş bile esasen bu yapıya bir vurgu.
Büyü Nedir? Büyü; hayatın doğal akışına etki etmeye yönelik bir takım (hayvan, kukla, kan, kişisel eşya gibi) malzemeleri kullanıp ve/veya belli sayılarda sözcükler, hareketler tekrar ederek, şekiller, semboller yapıp, hatta karışımlar içererek, içirterek, yedirterek ortaya -niyetle şekillenen- karşı durulmaz etki çıkarmak demek. Yani büyü vs. ile ortaya bir enerji çıkıyor. Bu enerji ile doğal akışa müdahale etmek mümkün. Bu ise hedeflenen kişi veya kişilerin ruhunu tesir altına alabilme imkânı veriyor. Enerji bahsinde geçen izaha da bakarsanız evet elbette bunun olabilirliği çok yüksek… Ruhu tesir altına almak demek ise o ruha istenilenin yaptırılıyor olması ve dolayısıyla hadiselere müdahale demek. Bu seyirde kullanılan sözcükler ise dua algısı da yaratabiliyor ancak buradaki yakarış takdire isyanın sesi, isyankâr dua olmaz. Dua Allah’la yakınlaşma vesilesidir. Allah’tan kopartıp dünyaya gömen her şey masum dahi gözükse şeytani bir oyunun ta kendisidir.
Büyü Allah’ın takdirinin dışında gelişen bir hadise olamayacağına göre konu İslami açıdan dolayısıyla da tasavvufî boyutuyla da nasıl değerlendirilebilinir? İslam’da büyü yoktur demek İslam da büyüye yer yoktur demektir. Buhari ve Müslim’e ait hadis kaynaklarına baktığımızda; Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) de büyü yapıldığını öğreniriz. Hatta bu büyüyü bir Yahudi’nin yaptığı, mübareğin tarağını saçlarını kullandığı, tarağın dişlerini kuyuya attığı, kuyunun Hz. Ali (r.a.d) tarafından boşaltılıp tarağın dişlerine ulaşıldığı kaynaklarda anlatılmaktadır ve Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimize bu olay üzerine vahiy geldiği, büyüden felak ve nas surelerini okuyarak kurtulabileceği kendisine müjdelenmiştir. Peygamberimizin bu sureleri okuyarak büyüden kurtulduğu, kendisi için atılmış düğümleri bu sureleri okuyarak çözdüğü, çözdükçe de feraha kavuştuğu yine kaynaklarda bildirilmektedir. O halde büyünün varlığı âşikârdır ancak Allah’ın takdiri haricinde hiçbir şey olmaz. Şayet büyünün tesiri altında kalış söz konusu ise orada Allah’ın, büyülenen için takdiri söz konusudur. Ancak bu böyle olduğu gibi büyüyü yapan yaptıran için de takdir söz konusudur. Bütün bu yaşananlar şüphesiz ki ezeli bir nasibin yeryüzü toprağında yeşertilişidir. Ancak birine sevap değerine günah takdir biçilmiştir ve yeryüzü toprağında takdir yeşerir.
Cüzzî irade kişiyi yanlışa düşmekten korumaz mı? Eğer biz bizden açığa çıkmakta olan tabiri caizse malzemeleri, güçleri, isimleri, sıfatları yerli yerinde kullanamazsak, kendimizi yeryüzü toprağında layıkıyla gerçekleştirmeye kapatmışızdır. Hep verilen örnektir; makas kesmek için vardır ama o makasın kesmek maksadıyla var olması yetmez. O makasın kesme fonksiyonunu icra etmesi gerekir. O makasın kötü ahlakı kestirip atabilmesi için her türlü donanıma sahipken kesememesi netice itibariyle baktığımızda Allah’ın bizi bize göstermesi, bildirmesidir. Allah her şeyi bilendir. Şüphesiz kulunu da bilendir. Allah; hadiselerle, bizden açığa çıkanlarla bizi bize gösterirken kapasitemizi, konumumuzu mülk âleminde ortaya çıkartır ve zerre kadar hayır edeni hayırla zerre kadar şer edeni şer ile buluşturur. Böylece yaratılış tablosu şekillendiği gibi ahret de inşa edilir. Buna mukabil, hiç şüphe yok ki kul kendisi için tayin edilmiş takdiri bilmez. Dolayısıyla daima gayretle mükelleftir. Kulun gayretinde ise Cenâb-ı Hakk’ın takdiri seyredilir ve gayretle takdir yeşerir.
Neden büyü kimilerine tesir eder kimilerine tesir etmez? Hadis kaynaklarına baktığımızda büyü Hazreti Muhammed (s.a.v.) tarafından da önemsenmiş hatta ona dahi tesir etmiştir ki Hz. Ali’nin (r.a.d.) kuyuya varıp suyunu boşaltarak büyü malzemesi olan tarağın dişlerini kuyu dibindeki taş altından çıkartmasına vesile olmuştur. Ancak öbür boyu da büyü ve kurtuluş yolu peygamberimize bildirilmeyebilirdi. Buradaki hikmeti peygamber ahlakında aramak gerekir. Ne kadar peygamber ahlakı benimsenirse o kadar büyü tutmaz, tutsa bile kurtulmanın yolları ortaya çıkar. Dolayısıyla peygamber ahlakı büyünün çürümesine eriyip süzülüp gitmesine sebeptir. Bu izahın bir başka noktadan okunuşuyla da görüleceği üzere; bir anlık gafletimiz bile büyünün tesirine altına kalışımıza zemin hazırlar. Kuluz aciziz. Mükemmel olan ise yalnız Allah’tır. Allah gaflette bırakmasın, gaflete düşürmesin ama olur a gaflete düşebiliriz. Bu noktada da en önemli yardımcımız tövbe kapısıdır. Kendimizi mümkün olabildiğince görüp hatalarımızı teşhis edebilmeli bunun neticesinde de onarmaya, güzele çevirmeye gayret göstermeliyiz ki her türlü kötülükten korunabilelim. Ama bu da yetmez. Bu yapıyı hayır hasenatla, zekatla sadaka ile pekiştirmek gerekir. Ama bu da yetmez. Kuluz, eksiğiz aciziz. Sığınmayı bilmedikçe kendi yapıp ettiklerimizle bir arpa boyu yol alamadığımız ortadadır. İyi diye yaparız kötü olabilir. Kötü deriz iyi çıkabilir. Dolayısıyla bizler himmete şefaate muhtacız. Gayret bizden himmet ise Allah’tandır. Gayrette de şüphesiz takdirin, himmetin izi vardır. Peygamberimizin nuru, gönlümüzü açmanın mümkünlüğü ölçüsünde bize ulaşır ve yolumuzu aydınlatır ve o zaman öyle bir zırhlanış ortaya çıkar ki bu zırhı giymiş olana ne büyü işler ne fitne ne de fesat. Bunun ispatı peygamberimizin bizatihi kendisidir. Nuru, büyüyü başta kendi üzerinde tutmamış defetmiştir.
Büyüden kimler medet umar? Sanıldığı gibi büyüden çaresizler medet ummaz. Allahsızlar dolayısıyla da cahiller medet umar. Zira düşününüz dünya üzerinde kim dertsizdir? Kimin tasası yoktur? Herkes kendince bir çileyle boğuşur ama gidip de kolay kolay kimse büyüye el uzatmaz? Çünkü işin günahı bir yana, kendisi için neyin iyi, neyin kötü olduğunu, neyin hayırlı, neyin hayırsız olduğunu kimse bilemez. Aczini bilmek erdemdir. Düşünün ki evlat sahibisiniz evladınız incinsin, kırılsın, canı yansın, üzülsün ister misiniz? Biz bunu istemezken âlemin var edeni, varlık sebebimiz bunu niçin istesin? Niçin onun takdiriyle savaşa girilsin ve niçin o bizi darda koysun zorda koysun? Allahın her yaptığında bir hikmet, bir güzellik vardır. Çirkinlik bizim ısrarlarımızda isyanlarımızda. Israr ve isyan ancak felaket hazırlar.
Mübarek zatların da sözlerinde hatta bakışlarında şüphesiz ki tesir var. Büyünün de gücü dikkate alınırsa büyücünün mübarekliğine mi kanaat getirmek gerekir? Yoksa mübarek zatlarda büyü etkisi mi aranır? Mübareklikle, nefsin endişeleri, hazları, ego tatmin arayışları bir arada yer almaz. Dolayısıyla her önümüze geleni mübarek diye nitelendiremeyiz. Kendisinden açığa çıkanlar ile nefse hizmet sunuluyorsa orada hayra alet oluşu aramamalıyız. Gerçek bir mübarek, Allah için söyler Allah için işler. Bu sebeple sözleri bakışları tesirlidir ve böyle kişiler muhatabını isyan kanalizasyona düşmekten kurtarır, onlardan açığa çıkanlarla miski ambere çekiş yaşanır. Zira onlar ne şart altında olursa olsun, hayrı görmeyi öğretir. Allah’a teslim olup hayır duadan baş kaldırmamayı telkin eder. Allah’ın takdirinin en doğruyu, en güzeli anlattığı gerçeğini onlar benimsetirler. Bu ise şahsiyetli bir duruş ile kendini bildirir. Tabii ki iyi için, doğru için, hakların korunması için mücadele verilir ancak işin içinde isyan varsa, hedefe ulaşmak için her yol mubah kılınmışsa, bu hâl teşvik görüyor ya da bu hâle göz yumuluyorsa, bir türlü “hayır olandadır” denemiyorsa, insanlık şerefi nefsaniyete satılmayıp de ne yapılmıştır sizce? O hâlde büyücü, üfürükçü, hipnozcu vs. mübarek zat demek değildir. Evet her insan bir yere kadar saygıyı hak eder ve ortada bugün için yeteri kadar çözülememiş bir ilim olduğu da muhakkaktır ama ilmi bilmek, ilim sahibini mübarek kılmaz. Gerçek ilmin sahibi, Allah’ın takdirinin dışında bir şey olmayacağını bilendir ve Allah’a rağmen diyen bir anlayışın peşine düşmeyeceği gibi bir tarafı yaparken öteki tarafı yıkmak için mücadele gösterende Allah’ın ilmi yer almaz. Hazreti Merkez ismiyle anılan Müslihittin Efendi ile hocası Sümbül Sinan Hazretleri arasında geçen bir hadise vardır. Kısaca söylersek Hoca Sümbül Sinan Hazretleri “Âlemi değiştirecek kudret sizde olsa ne yapardınız” diye öğrencilerine sorar. Herkes farklı şeyler söylerken Müslihittin Efendi “Âlemin düzeninde bir hata yoktur efendim. Nasıl geldiyse öyle devam etmesini sağlardım” diye cevap verir. Böylece hocasının iltifatını kazanan Müslihittin, Sümbül Sinan Hazretlerinin halifesi olur ve o günden sonra kendisi her şeyi merkezinde bırakması dolayısıyla “Merkez Efendi” ismiyle anılır. Bu hadiseyi bilerek veya bilmeyerek Merkez Efendi kabristanına varıp kaşıkları ters çevirerek oraya buraya sokanlara, çul çaput bağlayanlara gülecek misiniz kızacak mısınız ne yapacaksınız?
Allah’ın isimleri olan esma ül hüsnayı belirli sayılarda tekrarlamak bir çeşit büyü demek midir? El attığımız her değer bizim ona yüklediğimiz anlama göre masumlaşır veya canavarlaşır. Şayet esma ül hüsnayı da tekrarlayarak nefsimizi tatmine, bunu yaparken de bir tarafı yapıp bir tarafı yıkmaya yol arıyorsak bu safiyetimizi zedeleyip nefsimizi azdırmayı hedeflemek demektir. Bu yapılanın hayra alet olduğunu iddia edemeyiz. Ancak öyle kelimeler vardır ki bunları tekrar etmekle bilincimizde uyuyan alanı uyandırırız. Buna isterseniz, kelimelerdeki titreşimin getirdiği enerjinin işi diyin, ister düşünce gücünün marifeti diyin vs. bilinçte kapalı olan alan kendisini etkileyecek kelimeleri tekrarlamakla uyanır. Zira esma ül hüsna dediğimiz zaman bu kelimeler Allah’ın isimleridir. Allah’ın sözleridir. Başlangıçta bunları tekrarlamaktaki maksat her ne kadar nefsanî olursa olsun git gide bu yapı değişir. Bilhassa Allah’ın isimlerindeki, sözlerindeki enerji tekrarlana tekrarlana bizi etkisi altına alır, uyandırır, açar ve bize insanlığımızı hatırlatır. Dolayısıyla kötünün içinde yer alıyorsak da kötüden sıyrılıp çıkmaya bize lütfedilen enerjinin gerçek hâliyle mülk âleminde zuhuruna vesile teşkil eder.
Yukarıda anlatılan hadisede Teyze karakteri ölmüş bir arkadaşından rüya yoluyla bir bilgi aldığını dile getirmekte bu olay üzerinden de konuya ilişkin nasıl bir değerlendirme yapılabilir? Bu yapının da ilmi bir izahı elbet bulunabilir, pek çok kişi için mübarekliğin işareti de kabul edilebilinir. Ancak nefis hortlamışsa, hortlayan nefse hizmete soyunuluyorsa orada mübareklik vs. barınmaz. Orada hakikatin aksedeceği duru gönül de bulunmaz. Allah, duymasını görmesini bilen gönle, yarattığı her zerresinden konuştuğu gibi lütfettikleriyle, bildirdikleriyle de seslenir. Yukarıda anlatılan hadisede de farz edelim ki dalavere yok ve ulvi bir sesleniş, üst bir maharet hatta belki üst bir ilim var. Mavi elbisenin oradan satın alınması kimin ne işine yaradı? Yukarıda anlatılanlar üzerinden söyleyelim; bu iş en fazla Ayşe Hanıma yaradı. Üfürüp püfürülen genç hanım bir çeşit rüya vesilesiyle iltifat gördü. Bu rüya, rüyayı gören için; ne yapmaktasınız bir düşünün demek olmasın sakın?
Yukarıda anlatılan hadisenin sonundaki ilginçlik; Kuaför salonunda dinlediğim hadise yıllar içinde küçük küçük değişim göstermekteydi aralıklarla da bu konu hep konuşuldu. Bugün varılan noktada Seher Hanımın evliliği kurtulmuştu. Yani görünüşte üfür püfür tükür işe yaramıştı ancak işe yararken yıkılıp dökülmedik kimse kalmadı. Seher Hanımın ailesine ait ne kadar olumsuz hadise varsa sağır sultanın bile dilindeydi. Tapındığı kocası, itibarı, imkânları vs. -hayat bu- indi çıktı tökezledi. O mukaddes yuvasından ise şu seslerin yükseldiğine istense kırk şahit bulunabilirdi. “Seni kim sardı benim başıma be adam! Miskinsin. İlgisizsin. Umursamazsın. Sosyal hiçbir yönün yok. Para desen o da yok. Ben olmasam… Bak falancanın kocasına…” Bu bağrışın yanı sıra Seher Hanım vaktiyle muradına ermek için kimi nasıl kullandıysa, kullanılanlar da gün olmuş onu aynen öyle kullanmak için kendilerinde hak görmüşlerdi. Bu durum kocası dışında Seher Hanımın son zamanlardaki en büyük derdiydi. Ayşe Hanım deseniz sözüm ona üfürük tükürükten fazlasıyla nasibini almışa benziyor ve ortalıklarda hiç gözükmüyordu ama reklamın iyisi kötüsü olmaz derler adeta efsaneleşmişti aradan yıllar geçse de hangi diyarda hangi mücadelelerin içindeydi bilinmez lakin ismi bir masal kahramanıymışçasına hatta aşk sembolüymüşçesine ortalarda dolanıp durmaktaydı ve bu durum da Seher Hanımın canını sıkmaya yetiyordu. Ne yapmalıydı acaba Seher hanım? Yine üfürüp püfürüp tükürmeli miydi dersiniz? Yoksa Allah’ın takdiri dışında bir şey olmaz diyip üfürükçülerden medet ummayı kesmeli mi, günahla, isyanla hatta şirkle kol kola gezmek yerine olanın içinde hayrı görmeyi öğrenmeli miydi?
Kahramanlarımız için şüphesiz ki takdir buymuş, bu yaşandı. Ama birilerinin bir yerde sizin aleyhinize üfürüp püfürüp tükürdüğünü bilmek çok da mutluluk verici bir durum olmasa gerek. Allah böyle bir hissi hiç birimize yaşatmasın. Bu hallerden korunmanın yollarını ise hep bilelim. Peygamber efendimiz bu konuda felak ve nas surelerini sık sık okumanın gerekliliğini işaret ediyor. Bizler de sık sık okumayı inşallah alışkanlık haline getirelim ve şu niyazla bu bölümdeki yazımızı nihayete erdirelim. Cahiliz, nereden ne gelir bilmeyiz! Görünür, görünmez, biliniz, bilinmez her türlü kötülükten, fitneden, fesattan, hileden, hasetten, sihirden, büyüden, her türlü beladan ancak Allah’a sığınırız. Sensin yaratan Ya Rabbi, var eden Sensin. Sensin velim, Sensin vekilim. Koruyan ve koruyacak olan, zırhlandıran ve zırhlandıracak olan ancak Sensin. Beni, sevdiklerimi peygamberimin aşkına, sevdiklerinin aşkına arındır, koru, zırhlandır felak ve nas sureleri başta olmak üzere cümle ayetlerinle kuşat, kötülükleri üzerimize değdirme, defet, var olan kötülükleri her türlü belayı tesirsiz et ya Rabbi. Senin gücün her şeye yeter. Amin.