GÜLMİSAL GÜRSOY
SEMPOZYUM (Kadem 20)

BİR KÜLTÜRÜN IŞIĞINDA; “Bir 20. Yüzyıl Münevveri Ken’an Rifâî Adlı Sempozyumdan Notlar”


SEYRAN
Ken’an Rifâî Hazretleri daha önce de bahsi geçtiği üzere 1950 senesinde vefat etmiştir. Yıl 2015. 30 Nisan 2015 günü ise hazret için Cenan Eğitim Kültür ve Sağlık Vakfı tarafından bir sempozyum düzenlendi. Bu geç kalınmış bir etkinlik miydi? Kanaatimce evet geç kalınmış bir etkinlikti. Ama Allah dilemezse yaprak dahi kımıldamıyor sempozyum veya muadili bir etkinlik nasıl düzenlensin? Bu gün müsaadenizle sizlerin dikkatine gönlüne, bahsi geçen etkinlikte tuttuğum notları sunmak istiyorum. Şunu da öncelikle belirtmeliyim ki sempozyumda yaşadığım benim için bir seyrandır. Aşağıdaki notlara baktığınızda sizde göreceksiniz birçok ilim adamı Ken’an Rifâî hazretlerini muhtelif yönleriyle ve kendi zaviyelerinden bakarak değerlendirir, anlatır. Bu ise -en azından benim için- bir hayalken geçekleşendir.  Allah demenin zül sayıldığı zamanları, ortamları bildiğimiz gibi, bağnaz zihniyetlerin hayale sığmaz zenginliklerle hortlayabildiğine de tanık olduk. Şimdi ise karşımızda bu iki cepheden uzak bir Hak aşığı ve o Hak aşığı fikirlerini, inancını empoze etmek yerine “düşün” diyor “düşün” diyor ama aşağıdaki notlarda da fark edeceksiniz,  düşünmekle  her bir ilim adamı ondan açığa çıkmakta olan farklı bir zenginliğe işaret ediyor ve seyrine doyum olmaz bir tevhidi manzara ortaya koyuyor. Dilerseniz bu sayımızda; acizane idrakim ölçüsünde bu ilim adamlarının tebliğlerinden tutabildiğim notlar üzerinde duralım ve tefekkür anahtarını kullanıp gönlümüzün kilitli kalmış kapılarını aralamaya gayret edelim ve gördüğümüz tevhidi manzaranın esasen bir keyif oluşunun güzelliğini yaşamaktan kendimizi mahrum etmeyelim. 


Bir 20. Yy.  Münevveri Kenan Rifai adlı Sempozyum spiker hanımın konuşmasıyla başladı. Spiker, Sempozyumda koordinatörlük görevi üstlenen sayın prof. Dr. Semahat Yüksel’in hazırlamış olduğu bir metni seslendiriyordu.  Bu konuşma sırasında organizasyonun hedefi şöyle ifade edildi: Cenan vakfı manevi kurucusu Kenan Rifai nin fikir ve gönül dünyasını yaşadığı dönemdeki akislerini müstakilen ele alarak günümüze taşımak. Konunun bu şekilde ifadelendirilmesi  ilk anda gözüme çarpan bana göre çok net ve net olduğu ölçüde de önemli bir ayrıntıydı.


Vakıf Başkanı Felsefe profesörü, Prof. Dr. Kenan Gürsoy açılış konuşmasını yapmak üzere sahneye davet edildi. Heyecanını mutluluğunu dile getirirken aynı zamanda hangi sıfatla misafirlerine sesleneceği konusunda tereddüt geçirdiğini de söylüyordu. Zira kendisi, Vakıf başkanı, Kenan rifai enstitüsü müdürü, Kenan Rifai torunu ve felsefe profesörüydü.  Sempozyumda yer alan konulara işaret etti ve Kenan Rifai Hazrtelerinin çok yönlülüğüne dikkat çekti. İlginç bir ayrıntı; Sempozyum başlığında da yer aldığı üzere Kenan Rifai Hazretleri “Münevver bir zat” olarak nitelendiriliyordu. Münevver kelimesiyle hem tevhid ehli hem de entellektül oluşunun kast edilmekte olduğunu vurguladı. Hazretin imanı aşk, aşkı iman bilişi, yaşadığı dönemdeki sosyal, siyasi, kültürel vs. buhranlar içindeki tavrı, annesine olan düşkünlüğü, annesi Hatice Cenan Hanım’ın öğüdünün onun hayatında işgal ettiği yer vs. dile geldi. Bu girizgah bana göre, sempozyumdaki tebliğleri idrakte adeta bir hazırlık süreciydi. Ancak Kenan Gürsoy’un da dikkat çektiği gibi Hazretin annesinin öğüdü üzerinde düşünmeden Kenan Rifai’yi anlamak adına adım atılamazdı. Dilerseniz biz de oturumlara ait bölümlere geçmeden önce bu öğüdü hatırlayalım.


“İnsanları seveceksin. Senin içinde tükenmez af, merhamet ve müsâmaha (hoşgörü)  hazineleri var. Onun için yalnız insanları değil, bütün mahlûkatı (yaratılmışı)  aynı yorulmaz hız ve aynı tükenmez iştiyakla (özlemle, heyecanla) seveceksin. Sende mevcut cevherleri cömertçe harcamalısın. İnsanları, insanlara iştirak ederek hatalarında ve sevaplarında onlara bir olarak seveceksin. Doğumları ile çoğalıp, ölümleri ile eksilecek kadar onlardan olacaksın. Senin bir insan olarak vazifen; insanların yüzünü müşterek, samimi bir gayeye, bir ideale çevirmektir ve bunun birçok yolu vardır. Fakat en kestirme, en güzel, en büyük yol aşk ve îman yoludur. Hudutsuz bir insanlık aşkı beşeriyetin tek selâmet kapısı her zaman budur. İnsan kemâle beşerilikten ulûhîliğe kısaca Allah’a  ancak ve ancak bu yoldan ulaşır.”

Prof. Dr. Kenan Gürsoy , saygı ve muhabbetle misafirlerini selamladı ve oturumları başlattı.
*
1. Oturum: Oturum Başkanı: Prof. Dr. Mustafa Fayda / Konuşmacılar: İsmet Binark, Prof. Dr. Mehmet Demirci
Oturum Başkanı Prof. Dr. Mustafa Fayda Bey, henüz talebelik yıllarında Sayın Samiha Ayverdi’nin eserlerini okuduğunu, çok etkilendiğini ve onun hocasına olan muhabbetine hayran olduğunu ifade etti.  O, hayran olduğunun hayran olduğuna yönelip bir anısını paylaştı. 1969 yılında görevle Medine-i Münevvere’ye gidiyor. Burada Ken’an Rifâî hazretlerine talebelik etmiş üç kişi olduğunu öğreniyor, çok heyecanlanıyor. Bunlardan bir tanesi Ahmet er Rifâî ismini taşıyor. Ahmet er Rifâî, rüyasında gördüğü Resulallah’ın emri üzerine Ken’an Rifâî Hazretlerine  icazet veren Hamza Rifâî Hazretlerinin oğlu.  Ahmet er Rifâî o dönemde Medine’de harem-i şerif müdürlüğü yapıyor ve Mustafa Bey’in akrabası Mahmudiye kütüphanesi müdürü Ali Rüveyde’nin bürosuna komşu. Bir gün Ahmet er Rifâî Mustafa Bey’i yemeğe ısrarla çağırıyor ve üstündeki cübbeyi göstererek diyor ki; “Bunu ikinci ziyaretinde Ken’an Bey bana Şam’dan hediye getirdi” ve başlıyor heyecanla talebeliğiyle, Hamza Rifâî Hazretlerinin  Ken’an Rifâî Hazretelerine muhabbetini izhar eden anılar anlatmaya. Mustafa Bey bu vakayı naklederken çok duygulu ve çok heyecanlıydı. Oturumu bu anısını paylaştıktan sonra  başlattı. İlk tebliği İsmet Binark Hoca veriyordu.


İsmet Binark Bey, “Devlet Arşivi” eski genel müdürü ve Ken’an Rifâî Hakkında araştırmaları bulunan, Hazret hakkında eser vermiş, kıymetli bir zat. Şunu da belirtmeden geçmeyelim; pek çoğumuz için kendisi bir kaynakçadır. İsmet Binark Hoca, tebliğinde Ken’an Rifâî Hazretlerinin hayat hikâyesine kısaca değindi. Ancak burada Kenan Rifai’nin hayat hikayesinden ziyade İsmet hocamızın altının çizilmesi gerektiğine inandığım birkaç cümlesini, konu hakkında bilgi sahibi olmak isteyen siz değerli okuyucuların dikkatlerine sunmak istiyorum.


İsmet Hoca,   tebliğinde diyor ki; “Ken’an Rifâî, bir maarifçi olarak, memleketin çeşitli köşelerinde ve çeşitli kademelerde bulunduğu gençlik yıllarında olsun, sâkin köşesine çekildiği müteâkip devrelerinde olsun, hizmetini, hep insan üstüne harcamış, insanı işlemiş. İnsana, kendi kendinle ayıklanıp arıtma yollarını göstermiş, öğretmiştir.  -  Ken’an Rifâî hem tasavvufî gelenekle, hem de çağdaş olanla kucaklaşma yolunu tercih etmiş bir gönül eridir.- Kütleleri, düştükleri kesret, kesâfet ve nefis girdabından kurtarmak için aşkını, şevkini seferber etmiş, söylemiş, göstermiş, öğretmiş, anlatmış, bezl etmeğe, verdikçe vermeğe doyamamış kanamamıştır. - Ken’an Rifâî Müslüman kalarak çağı, içinde yaşadığı dönemi benimsemenin; kendi kültürümüzden, mâzî mirâsımızdan kopmadan çağa ayak uydurmanın mümkün olabileceğini örnek yaşayışı ile göstermiştir. - Ken’an Rifâî, Filibe’de Şeyh Edhem Efendi’den Kâdirîlik icâzeti almış olmasına rağmen, şeyhliğe soyunmamış; 1908’de ‘Ümm-ü Ken’an Dergâhı’nı kurana kadar da tarîkat şeyhliği sıfatını kullanmamıştır. Ken’an Rifâî’nin, Kâdirîlik ve Rifâîlik icâzetlerinin yanında Mevlevîlik ve Şâzelîlik icâzetleri de bulunmaktaydı.- “Ken’an Rifâî dergâhını, bir dergâh şeyhi unvânı kazanmak için açmamış, gâyesini zamanın şartlarına göre tahakkuk zemînine getirebilme vâsıtası olarak kabullenmiştir. O’nun bu karardaki ihlâs ve samimiyeti, aynı zamanda hedefinin gâyet berrak ve temiz oluşu, dergâhını pek kısa zamanda münevver bir zümrenin baş başa verdiği bir irfan ocağı hâline sokuvermesiyle de sâbittir. O kadar ki zamânın kalbur üstü münevverlerinden şâirler, mütefekkirler, ilim ve fen adamları, hattâ şeyhülislâmlar, patrikler, papazlar bu çatının kalabalığının ekseriyetini teşkil etmekte idi. –Dergâhında; dönemin aristokratlarını, din adamlarını, yazar ve san’atkârları, aynı zamanda dergâhının yakın çevresinde oturan halktan insanları da buluşturan, değişik sosyo-kültürel çevreden insanları halkası etrâfında toplayabilen (bir yapı vardı.)  Aynı zamanda hocalık ve idârecilik vazîfelerini de ihmal etmeden sürdüren, Fransızca, Arapça, Latince, Yunanca, Rumca ve Çerkezce gibi yabancı dillere vâkıf; ney üfleyen, piyano ve keman çalan, beste yapan, tasavvuf muhitlerinde pek de görülmeyen bir şekilde felsefeye de ilgi duyan farklı kimlikteki entelektüel bir tarîkat şeyhi portresi (çizmekteydi.)”


İsmet Binark Hoca her zamanki gibi tevazu sahibiydi ve tevazu ile devleşerek tebliğini nihayete erdirdi.
Birinci oturumun ikinci tebliği, Prof. Dr. Mehmet Demirci’ye ait. Mehmet Demirci Hoca,  9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi emekli öğretim üyesi. Kenan Rifâî Hazretleri’nin manevi dünyasını konulu tebliğinden idrakim ölçüsünde tesiri altında kaldığım birkaç not:


“Tasavvuf, ferdi olarak başladı, mürid-mürşid ilişkisi içinde küçük gruplar meydâna geldi. H. 6 / M. 12. asırdan sonra kurumlaştı ve tarîkatler ortaya çıktı. Tarîkatler, tasavvuf geleneğinin ve Hz. Peygamber’den başlayıp silsile yoluyla nesilden nesle intikal eden mânevî himmet ve bereketin devâmı yolunda önemli hizmetler gördü. Amma tarîkat, tasavvufun olmazsa olmazı değildir. “Allah’a giden, ulaştıran yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır” ifâdesi, tarîkatlerin sayıca çokluğunu izah için kullanıldığı kadar, farklı şekillerde mânevî hayatı geliştirmenin imkânını gösterir. - Kenan Rifâî’nin bir mutasavvıf olduğunu söyledik. Onun mânevî gelişmesi, tarîkatlerdeki geleneksel ve yaygın usullerle başlamadı. Onun çocukluğu ve gençliği bir tasavvuf ve tarîkat çevresinde geçmedi. Kendileri bu dönemiyle ilgili şunları yazar: “On dokuz yaşına gelinceye kadar, etraflıca incelemem, okuduklarım, zevkim, Batının eserleri, hayâtı ve felsefesiydi. Din ile sıkı bir bağlantım olmadığı gibi, bulunduğum çevrelerde bu husûsu okşayacak ve beni teşvik edecek bir şeyler yoktu. Misal olarak haftada ve bâzen ayda bir kere, geldiğim evde pek muhterem olan ve sabahlara kadar seccâdesi üzerinde gözyaşları döken annemden başka kimsenin namaz kıldığını görmezdim.” - Bununla birlikte ilerideki gelişmelere bakarak, çocuk Kenan’ın zengin bir mânevî  potansiyele sâhip olduğunu belirtmemiz gerekir. Küçüklüğünden îtibâren annesi Hatîce Cenan Hanım’a tarifsiz bir sevgi ve aşkla bağlı olduğu görülür. O, annesini her şeyin üstünde bir aşk ve hürmetle seviyordu. Bu sevgi, her evlâdın anasına göstermesi tabiî olan vefa, minnet ve muhabbet gibi duyguların hiçbiri ile kıyaslanmayacak kadar derin, köklü, mânâlı ve şuurlu idi.- Kenan Rifâî’nin mânevî gelişmesinde âmil olan hususları ise şöylece sıralayabiliriz: 1. Yaradılış îtibârıyla mistik potansiyele, mûsikî ve şiir yeteneğine sâhip birisi olduğu görülüyor. 2. Annesi Hatîce Cenan Sultan aşklı, şevkli ve biricik oğlunu çok seven, onu sâdece sütü ile değil, sonsuz muhabbetiyle de doyasıya besleyen bir mübârek hanımdır. Evlâdı da kendisine aynı aşkla bağlıdır. Bu durum bereketli, mânevî bir nüve olarak Kenan Rifâî’nin ruh yapısında belirleyici bir özelliğe sâhip olmuştur. 3. Annesinin mürşidi Edhem Şah ona ilk riyâzet uygulamasını yaptırmıştır. Ethem Efendi ney üflemeye de yönlendirendir.  4. Medîne-i Münevvere’de Hz. Peygamber’in rûhâniyetinden doya doya istifâde etmiştir. 5. Nihâyet aynı mübârek şehirde Hamza Rifâî’den tarîkat icâzeti almış ve bu sûretle geleneğe göre Ümm-i Ken’an Dergâhı’nın şeyhi olmuştur.- Teorik olarak bütün tarîkatler ise   üç ana grupta ele alınır: 1- Tarîk-ı Ahyar: Çok ibâdet ederek Hakk’a ulaşanların yoludur. 2- Tarîk-ı Ebrar: Mücâhede, riyâzet, yani nefisle savaş ve huyları güzelleştirerek Allah’a ulaşma yolu. 3- Tarîk-ı Şüttar: Aşk, cezbe ve muhabbet sâhiplerinin yolu. Allah’a ulaşmanın en kestirme yolu bu üçüncüsüdür, fakat böylesi, istîdat ve kābiliyet işidir. İfâde ettiğimiz gibi bu teorik bir tasniftir. Her üç sınıf arasında kalın duvarlar yoktur. Hepsinde belli ölçüde ibâdet, riyâzet ve muhabbet bulunur. Ama bunlardan biri üzerinde daha fazla yoğunlaşma söz konusu olunca, gālip gelen bu yönleri îtibâriyle üç sınıftan biri içine girmeleri söz konusu olur.”
*
İkinci oturum: Oturum Başkan: Prof. Dr. Mustafa Tahralı. Kendisi Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi emekli öğretim üyesi. Konuşmacılar: Prof. Dr. Mustafa Kara -  Doç. Dr. Levent Bayraktar. Mustafa Kara Hocamız Kenan Rifai ve Sohbetler adlı eserden hazrete ait kırk cümle seçtiğini söyleyerek teblisini başlatıyor.  Türkiye Büyük Millet Meclisi Milli Saraylar Saray Koleksiyonları Müzesi Sanat Galerisi salonunda davudi sesiyle hazeretin fikirlerini aşkını muhabbetini çağlatan bu kırk cümlesi böylece seslendiriliyor. Bu hal gerçekten mekanda hoş ve hoşluğun da üzerinde etkileyici bir atmosfer oluşturmuştu. Bir detay bilgi olarak bunu belirtmek isterim. Biraz tadımlık olacak ama bu kırk cümleden müsadenizle birkaç örnek verelim. Kenan Rifai Hazretleri buyuruyor ki; Şeriksiz iman Hakk’ın muhabbetine dünya muhabbeti karıştırmamaktır. Bunu ise aşıklardan başkası yapamaz. -  Edep, kalbiyle ve haliyle Allah’tan gafil olmamaktır. Hiçbir suretle de kendine vucut vermemek yani kendinde bir varlık görmemektir. Tarikatten de maksat edeptir – Dervişlik kalben masivayı bırakıp Allah’ı bir bilmektir. Yoksa eline tespih alıp köşeye çekilmek demek değildir. – Derviş ne geleceği düşünür ne de geçmişi. Haline bak. Halik’ina (yaradanına) şükreyle…


Mustafa Kara Hocamızın ardından Doç Dr. Levent Bayraktar’ın Kenan Rifai de ilim ve irfan başlıklı tebliğini dinledik. Bu tebliğden idrakim ölçüsünde tutabildiğim notlar ise şöyle: “Kenan Rifaî, bilhassa son asırlarda büsbütün keskinleşmiş olan bu ilim ve din ayrılığı hususunun iyi anlaşılmamış bir din ve iyi anlaşılmamış bir ilim görüşünden kaynaklandığını düşünür. - O, İslâmiyet’in haksız yere uğramış olduğu ilim karşıtı olduğu iddiasından rahatsız olur. Sohbetlerinde sık sık, Hz. Peygamberin ilim hakkında söylemiş olduğu sözleri örnek verir. - İnsana sınırlı bir ilim verilmiştir fakat bu ilim insanı eşrefi mahlukat seviyesine çıkaracak kabiliyet ve imtihandır.- Bugün insanlığın içine gömüldüğü gafletten uyanması için ilim, irfan gerekir ki önce tevhid edebilsin, mesela madde ile ruhu tek kuvvet haline getirsin Hakkı hakkıyla bilsin. – Kenan Rifai Hazretleri İnsanlık, “saadetsiz zevk, ilimsiz saadet ve hikmetsiz ilim aradığı için huzur-ı kalbe ve saadete malik olamıyor” diyor. Yani bu nedenle bir gönül daralması, zihin bulanıklığı yaşıyoruz.-. Âlemdeki düzeni kavramak, ilim ile olur- Âlem, Allah’ın sonsuz ilim ve yaratma sıfatlarının tecellisidir. İnsan da yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Şüphesiz bu büyük bir sorumluluk ve makamdır. İşte insana verilmesi gereken de bu şuurdur.-Bu dünya algısı, bu insanlık ideali ve medeniyet tasavvuru, alternatif bir dünya görüşü olarak okunabileceği gibi, hem İslam dünyasının hem de dünyanın geri kalanının ihtiyaç duyduğu evrenselleştirilebilir bir ufuk olarak da okunabilir. Zaten dünyanın önünde iki yol bulunmaktadır: Ya bugün gittiği şekilde küresel bir kapitalizm düzeni içerisinde, insanın makineleştirildiği ve köleleştirildiği bir sömürü çıkmazı ya da insanoğlunun gerçek anlamını ve değerini fark edeceği yeryüzünde halifetullah olarak tekâmül edeceği, dînî, millî, manevî ve insanî bir düzen. Bu ikincisini inşa etmek için Ken’an Rifai en anlamlı yol olarak Maarifçiliği seçmiş ve insanı kendisine uyandırıp kazandırmadan onun Hakk ve Hakikat talibi olamayacağını düşünmüştür.- Zaten Tarikat de bir irfan mektebidir ona göre. Salike (talebeye, talip olana, yolcuya) dört şey öğretir: itikat, ilim, amel, ahlak. Belki de bu sebeple, dergâhların bir gün akademiler halinde işlevlerini sürdüreceklerini öngörüyordu.”…

Bu konuşma da benim için en ilginç olabilecek taraflardan biri; konuşmacı Levent Bey’in kimliğiydi. Levent Bayraktar Bey bir felsefe doçentidir.  Etrafımda meseleyi Levent Bey’in tebliğinde işlediği, zaman zaman fikiyatıyla hissiyatıyla desteklediği tarzda  görme eğiliminde bazı felsefeciler var elbet. Fakat felsefe ve felsefeci diyince genel itibariyle  takdir edersiniz ki konuyu Levent Bey’İn tarzında bir alış beklemezsiniz.  Elbetteki ben bir otorite değilim (estafurullah ne haddime) ama insan olarak hayattan kopuk da değilim. Bir felsefeci bu noktaya gelse bile bu  çok uzun yıllar alabiliyor. Levent Bey ve aşağıda teliğinden notlar okuyacağınız yine bir felsefeci olan eşi Fulya hanım  çok gençler. Buna istinaden soruyorum acaba günümüzde  felsefe diyince fikri nice zeminde seyran ediş yerine, bir fikriyatı hayata geçirip yaşamak mı yeğleniyor?  Allah Muhammed derken yanan dudaklar olsa bile la ilahe illallah’a baş koymuş bir yapı da mı türüyor?


İkinci oturum nihayete erdi fakat tebliğlerin sunumunun ardından soru cevap bölümüne geçildi. O bölümden de ilginç birkaç not şöyle:
Bir izleyici diyor ki; Hazreti Mevlana gibi Hazreti Ken’an Rifâî gibi zatların seslerini daha çok kişiye duyurabilmenin dünya barışına büyük katkı sağlayabileceği kanaatindeyim.
O an için zleyici konumunda bulunan hocamız Saaddetin bey diyor ki;  Medeniyetler kendi mimarilerini yaratır. Bu sebeple insan ve mekan ilişkisi göz ardı edilemez.


Mehmet Demirci Hocamız diyor ki;  dergah, akademinin, akademi dergahın alternatifi gibi bakmamak doğru bir yaklaşım değildir. Zamanın şartları, bilgi öğreti ve irşatın akabileceği zemini hazırlar ve hazırlamıştır da. Bu mevzu da göz ardı edilmemeli. 
Oturum başkası Mustafa Kara Hocamız ise bir görüş bildiriyor:  Önemli olan insanın yetişmesidir. Bunu engelleyen ise üç put var.  Kapitalizm (sermayeyi –parayi- merkeze alış), Metaryalizm (maddecilik), Sekülarizim (maneviyatı dışlayıp dünyayı merkeze alış).
Pek çok izleyici gibi ben de düşünüyorum. Dergahlar devrini bitirmiş niçin ilimin irfanın akacağı akademiler var olmasın. Fakat bu konuşmadan sonra da görüyorum ki üç put yıkılmadan mekanların, teşekküllerin adının sıfatının ne olduğunun veya ne olacağının bir önemi yok.  Putlar yıkılmadıkça çöküş hatta hiç doğamamışlık kaçınılmaz. 


*
3. Oturum: Oturum başkanı: Devlet eski bakanı Mehmet Aydın, kendisi ilahiyat ve felsefe profesörü Konuşmacılar: Doç. Dr. Gülgun Uyar, Prof. Dr. Saadettin Ökten


Sayın Doç. Dr. Gülgun Uyar hanımın tebliğinden notlar;
Bu tebliğde Kenan Rifai Hazretlerinin peygamber efendimize ve ehlibeytine hürmetinden muhabbetinden bahsedildi. Hatta bu aşk ile Hazretin Medine-i münevvere de göreve koştuğu, oranın köpeklerine dahi aşık olduğu, esasında değil orada idadi müdürlüğü hademeliğe bile razı olabileceği dile getirildi.   Hazretin peygamber aşkı ehliybet sevdası şiirlerinden taşarak  mekanda hoş bir atmosfer yarattı.  Kerbala vakasını işleyen şiirlerinden bölümler ise gözleri yaşartıyordu.  Gülgun hanım Kenan Rifai hazretlerinin ehlibeyt sevgisinin mahiyetini ve bu sevgiye yükledği manayı anlama gayretlerinde üç esas nokta belirlemişti. Meseleye silsile ve nesep, hikmet, muhabbet açısından bakıyordu. Bununla birlikte Kenan Rifai hazretlerinin peygamber efendimizin soyundan sülbünden gelmiş olabileceğine de dikkat çekti. Bu konuda da ispat mücadelesinde olmadığını ancak bir hakikati ortaya koymak açısından dayanaklarını bildirmek istediğini söyledi. Bu dayanakları ise şöyle izah etti.


Ken’an Rifâî hazretlerinin şiirinden bir beyit;
“Rûh-ı ashâb-ı vefa, yâ Mustafâ gavsen meded!
Ceddim, ey şemsü’l hüdâ Tâhâ’r Resûl va’dül emîn”
Ceddim ifadesi atam soyum demektir. Doğrudan nesep bağını gösterir. Aşağıdaki ifade de Kenan Rifai hazretlerinin kelimeyi bu anlamıyla kullandığını bildirmektedir.


Kenan Rifai ve Sohbetler sayfa 383; Resullah bir gün buyurmuş ki; “Ey ashabım size ced bakımından en şerefli kimdir söyleyeyim mi? Söyle Ya resulallah diyince Hasan ile Hüseyin’dir. Ceddinin biri Allah’ın resülü biri Haticetü’l Kübra’dır.  
Bir başka sohbet notu: Ceddimden, resulallahtan aldığım terbiye gereğince, bir şey olmadan vukua gelmeden evvel ona olmuş nazarıyle bakamam.”

Ocakzade ifadesi Hazreti peygamberin soyundan geldikleri seyit oldukları kabul edilen Bektaşi babalarının soyundan gelen dedeler için kullanılır.   Samiha Ayverdi’nin  Dost adlı eserinde Ken’an Rifâî Hazretlerinin dedesi Hacı Hasan Bey’in konağından bahsederken bu ifade geçer ve şöyle denilir; Konağa heybe ile altın girdiğini, selamlıkta misafir olan konukların sırasında altı ay, bir sene kaldıktan sonra Hacı Hasan Bey’e veda ederken eli açık, kapısı dayalı ve hanedanlık vecibesini bir ibadet zevkiyle yapan bütün ocak zadeler gibi, beyin de uğurladığı misafirlerinin ellerine birer kese altın verdiğini gene bu küçük Filibeli görmüştür.
O halde Hacı Hasan Bey’in ocakzade olarak nitelinişi bir işaret ve mesnet olarak kabul edilebilinir.

Bir başka işaret taşıyan husus;
Hazret yine bir beyitinde şöyle der;
Ehli Beytin masdaru mehdi, benim sultan nenem
Pek muazzezsin, münevversin benim sultan nenem

Burada geçmekte olan “sultan nenem” hem aidiyet bildirir hem Hatice annemize bir hitaptır. Dolayısıyla da  soydan gelişe işaret kabul edilebilinir. Nitekim Hazret şöyle de buyurur. Ehli Beytin masdarı, mü’minlerin ser-tâcısının, Hazret-i Zehrâ Betül’ün valde-i üftâdesi.

Gülgün hanım tebliğinde bu izahın bir ıspat mücadelesi olmadığını ısrarla söyler ancak insanı kemiler, tarikat ı Muhammediye ye olan sağlam bağları sebebiyle hazreti peygamberin manevi varisleri yani manevi sülbünden gelen evlatları yani ehli beyti kabul edilirler inancına da dikkat çeker.
Kenan Rifai hazretelerinin ise konuya yaklaşımını bildiren bir cümlesi ise şöyledir: . Allah indinde hasep ve nesep yoktur… Allah indinde seyitlik ve seriflik ancak kalbi selimdir.

Müsaadenizle yeri gelmişken Gülgun hocamınız tebliğinde bu açıklıkla geçip geçmediğinin farkında değilim fakat  mesnetlere acizane ufak bir ilavede bulunmak isterim.  Ne kadar merkez noktaya yakınsanız -ehlibeyt çilesini gözününüz önüne getirin, Kerbela vakasını düşünün, o kadar şiddetli çileye de yakınsınız demektir. (Çünkü Allah ehlibeytini tertemiz kılmak ister) Bu çile ne kadar kerbela vakasından kırıntılar taşıyorsa aynı zaman da o kadar da merkez noktaya yakınlık açısından işaret taşıyordur. Zira dinden, maneviyattan buna bağlı olarak muhabbetten, aşktan, ilimden irfandan bahsediliyorken  iktidar savaşlarını gözlemliyorsanız, merkeze konulan şahsın hane haklı aleyhine gruplar teşekkül ettiriliyorsa, kişiler aleyhte bileniyorsa , aklar kara karalar ak haline gelip mesele hiç sorgulanmıyorsa, sorgulandığında gerçek teşhis edilse bile gerçek kimsenin işine gelmiyorsa, gerçeği saptırmak zevkse körlük vesilesiyse orada bir duracaksınız.  Elbette ki bu yapıda bir hikmet vardır elbette bu yapı da Allahın sevdiğine çile çektirdiğine muhabbeti iltifatı vardır ama orada bir kerbela tortusu da vardır. Bunu acizane merkez noktaya yakınlık işareti olarak görürüm.  Allah şaşırtmasın. Allah kimsenin sinesinde Yezitliği hortlatmasın.   Ama biraz bunun için tetikte olmak gerekmez mi? Acaba Yezit sinemde bağdaş kurmuş oturmuş mu diye bir kendimize bakmak gerekmez mi?

*
Üçüncü oturumun bir diğer tebliği Prof. Dr. Saadettin Öktem beye ait. Saadettin Öktem Hoca, mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi emekli öğretim üyesi. Tebliğinde gelenekten geleceğe konusunu işliyor. Ben acizane bu tebliği dergah, akademi, tasavvuf, tarikat çerçevesinde görmeye çalıştım. Malumunuz tasavvuf kültürü medeniyetimizin bir parçasıdır. Bu yapı, geçmiş dönemlerde dergahları, tarikatleri ortaya getirmiş şeklî ifade bulmuştur. Zaman içinde bu şeklî boyut bildiğiniz üzere yozlaşmış neticesinde de tekke geleneği bu topraklarda nihayete erdirilmiştir ama bu, tasavvuf ve muhtevasını oluşturan inanç, iman gibi değerlerin ölümü anlamına gelir mi? Bakalım   Saadettin Öktem Hocamız akademik boyutuyla bu konuyu nasıl izah ediyor ve  Oturum başkanı Mehmet Aydın beyin de dikkat çektiği gibi Ken’an Rifâî hazretlerinin yaşadığı dönemin Osmanlı medeniyetinden Türkiye Cumhuriyetine geçişi içerdiğine de düşünecek olursak gelenekten geleceğe dâir  aşağıdaki ifade bize ne söyler?
Prof. Dr. Saaddetin Öktem Bey diyor ki;


Toplum ve şüphesiz onun içinde yer alan birey, bir medeniyet tasavvuruna sahiptir ve bu tasavvurun gösterdiği istikamette yaşar.-hayat macerası sırasında insanın bu maceranın bir kesitinde gerçekleştirdiği özel bir biçim veya beyan ettiği bir fikir gelenek olarak ortaya çıkmaktadır. İlerleyen zaman içinde medeniyet tasavvuruna ait değerden üretilen biçim ya da beyan toplumsal yapıda tekrarlana tekrarlana yerleşir ve gelenek böyle oluşur. Ancak bu süreç zarfında biçim, yani gelenek ön plana çıkar, bunun ardındaki değer ile olan ilişki unutulur -Uygulanan gelenek, maddi bir imkân ve ferahlık sağlamıyor ve manevi bir huzur vermiyorsa o zaman toplumda bir gerilim ve bunalım zuhur eder. Hal böyleyse toplumsal kimliği tanımlayan değerler sisteminden yeni bir yorum ile hayata çözüm getiren bir başka biçimin üretilmesi icap eder. Değerin sabit kalması, kimlik açısından zorunludur ama değerden üretilen biçimin sabit kalması gerekmiyor. Değerin zamana ve zemine uyan yeni bir yorumuyla, kimlik yaşar ve zenginleşir hale gelebilir. Bu yorumu yapmak için değer ve biçim ilişkisini hep hatırda ve diri tutmak ve bu ilişki üzerinden yeni yorumlarla bir başka gelenek üretmek icap eder. Bu yeni yorumla ortaya çıkan biçim de bir çözüm üretemezse bu süreç birkaç defa tekrarlanır ve yine çözüm ortaya çıkmazsa bu defa biçimin, yani geleneğin ardındaki değer sorgulanır. -Gelenek çözüm üretmediği zaman onun ardındaki değerden yeni bir geleneğin oluşturulmasının bir zorunluluk olduğunu belirtmiştik. Bu yapılamadığı zaman çözüm gibi görünen, ancak gerçekçi ve doğru bir çözüm olmayan yabancı bir biçim, yani yabancı bir gelenek toplum tarafından uygulanmaya koyulur. Her biçimin ardında bir değer vardır. Dolayısıyla yabancı biçimle beraber yabancı bir değer de yavaş yavaş gelir ve toplum tarafından benimsenir. Bu süreç net bir şekilde fark edilemez. Kitle, yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi değer ile biçim ilişkisini kuramadığı için ve kendisinden böyle bir ilişkiyi kurması beklenmediği için gelen yabancı biçimin ardındaki değeri de fark etmez. O yabancı biçimi uygulandıkça fark etmeksizin onun ardındaki değeri de benimser. Böylece kimlik bütünlüğü bozulur ve yabancılaşma ortaya çıkar.”


Hocamız bunları söylüyor. Peki bu durumda ne yapmak lazım? Saddettin Beyin öncelikle verdiği cevap insan haddini bilecek. Bu bilinçle yürüyecek.


Prof. Dr. Saadettin Öktem Hocamız tebliğini bitirdiğinde oturum başkanı Prof. Dr. Mehmet Aydın Bey diyor ki; Osmanlı devrinin kapanışı medeniyetteki zenginliğin örtülüşü anlamına gelmesin düşüncesiyle Ken’an Rifâî acelecidir. ( Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın ışığında Müslümanlık adlı eserde de geçtiği üzere;) Onun akademilerden bahsedişi gelenekteki güzelliği kaybetmeden yeni düzene uygun olarak devamına duyulan isteğini anlatır.


Oturum nihayetinde Prof. Dr. Mehmet Demirci Hocamızın ısrarıyla Saadettin Öktem Bey bir anısını da paylaştı. Babası çok mutasıptır. İlhan Ayverdi  Hanım -ki Ken’an Rifai’nin öğrencisi eserleriyle çığır açan Samiha Ayverdi Hanımın gelini, Misalli Türkçe Sözlüğün yazarı- henüz öğencidir ve bu mutasıp beyden Arapça ders almak ister. Böylece Saaddetin Beyin babasının kapısını açar ama babası taassubundan dolayı İlhan Hanıma ders vermek istemez. Fakat bir gece rüya görür. Bir masa başındadır. Yanında İlhan Ayverdi ile Ken’an Rifâî Hazretleri vardır. Ken’an Rifâî hazretleri cebinden para çıkartır ve Saaddetin Beyin babasına uzatır. Babası uyandığında bunu bir ikaz olarak alır ve İlhan Ayverdi’ye ders vermeyi kabul eder. O günlerin ardından Saaddetin Hoca, İlhan Ayverdi ile dostluğunun  vefatına kadar kesintisiz devam ettiğini de vurguladı.


Bu oturumun nihayetinde bir konuk şöyle bir soru yöneltti. Kenan Rifâî hazretlerinin inan değil düşün dediğinden hareketle medeniyet tasavvurunda bireyin rolü ne olmalı. Mehmet Aydın Bey, Kenan Rifâî mevzuna hakim olmasının da etkisiyle Hazretin tefekkür anlayışından bahsetti  ve mealen şöyle dedi: Allahı’nı bilen insanlarda  hoşgörü vardır. Allah’Inı bilen insanlar da etkileyicilik vardır. Allah’ını bilen hayranlık uyandırır teşvik uyandırır. Onların yetiştirdiği her bir fert ise bir eser niteliğindedir ve yetiştireni temsil eder.
Oturum izleyicilere teşekkürle sona erdi.
*
4. Oturum: Oturum Başkanı: Cemalnur Sargut.  Kendisi TÜRKKAD İstanbul Şube Başkanı. Oturama katılan konuşmacılar:  Prof. Dr. Fahrettin Olguner. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi emekli öğretim üyesi. İslam Felsefesi profesörü, Aysel Yüksel emekli edebiyat öğretmeni aynı zamanda Kubbealtı Akademisi Ayverdi Enstitüsü Müdürü, Doç. Dr. Fulya Bayraktar Gazi Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Temel Sanat Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi, felsefeci.


Oturum başkanı Sayın CEMALNUR SARGUT oturumun açılışına yönelik kısa bir girizgah yaptı. Bu girizgahında şöyle diyordu: “ Züleyha’lar olmasa Yusuf’un güzelliği nasıl anlaşılacak? Peygamber olmasa Allah nasıl anlaşılacak? Ken’an Rifâî olmasa biz tevhidi nasıl anlayacağız? Halimizden memnun olma sanatını nasıl idrak edeceğiz? Asıl Samiha Ayverdi olmasa Ken’an Rifâî’yi nasıl bileceğiz?! … Hocam bize yaşamayı öğretti. Bize yaşamaktan zevk almayı öğretti. Fitneden fesattan uzak etti. Bize birliği beraberliği öğretti. Bize hakaret bile görsek yolundan ayrılmamayı öğütledi. Birbirimize yapışmayı kenetlenmeyi öğretti. Safları sıklaştırmayı öğretti. Öyle bir mürşidin evlatlarıyız ki bence sadece yirminci yüzyılın aydınlatıcısı değil o, bütün yüzyılların aydınlatıcısı… Medeniyet kavramı tevhitle anlaşılacaktır. Hocam bence Medine’dir. Tıpkı peygamberini kalbinin içine kabul eden Medine olabilmektir medeniyet. Bizler de medeni olma çabası içinde Ken’an Rifâî’yi anlamaya, görmeye, idrak etmeye çalışıyoruz. Onun için yapılacak her konuşma her sempozyum bizim ufkumu biraz daha açacaktır.” Bu sözlerin ardından tebliğ sunumuna geçildi.  İlk tebliğ Prof. Dr. Fahrettin Olguner Bey’e aitti ve şöyle diyordu.
Bu tebliğininden idrakim ölçüsünde tespit edebildiğim notlar:  


“Darüşşafaka, İstanbul Erkek Muallim Mektebi, Numûne-i Terakkî… gibi Onun (Ken’an Rifâî Hazretlerinin) hizmet verdiği okullar. (Bu okullar), imparatorluğun payitahtında (Başşehrinde) bulunan  okullardır. Bu kurumların hepsi, dönemin Osmanlı aydınının yetiştiği okullardır. Hemen ilâve edelim ki Cumhuriyeti kuran, onu yöneten şahsiyetlerin yetiştiği kurumlar da bunlardır. Yine ilâve edelim ki bu kurumların hepsi, devrin modern eğitim kurumlarıdır. Şu halde Ken’an Rifâî, devrin modern eğitiminin, hem yetişme, hem yetiştirme açısından, içindedir. Gerek Osmanlı Dönemi eğitimi, gerekse Cumhuriyet Dönemi eğitimi içinde onun, hem hizmeti ve emeği, hem de payı vardır. – Osmanlı payitahtındaki okullar dahil hemen okulların bu kurumların tamamı Osmanlı dönemi münevveri veya aydınının yetiştiği müesseselerdir. Bu Osmanlı Eğitim sisteminde yetişen zevatın büyük bölümü Cumhuriyet dönemi eğitimini de üstlenmişlerdir. Hatta bizzat Cumhuriyet dönemi eğitimde de maarifinde de görev almış insandır. O bakımdan bu büyük insan her şeyden önce bir maarifçidir. - Bu büyük insan, aynı dönemler içinde ve resmi görevlerini sürdüğü sırada, yine resmi olarak, kendi konağının köşesinde, kendi emeği ve kendi imkanı ile “Ümmü Ken’an” isimli kurumu (Dergahı) inşâ ettirip klasik tarzda (mistik,tasavvufî usulde) eğitim-öğretim vermiştir.- Onun bizzat kaleme aldığı kitaplardan biri “Mukteza-yı  Hayat – Bu Hayatın Vazgeçilmez İhtiyaçları”, ikincisi ise “Rehber-i  Sâlikîn – Mânâ Yoluna Girenlere Rehber” adını taşımaktadır. Her iki eseri de devletin resmî  müesseselerinde  bizzat görevde bulunduğu sırada kaleme almıştır. Demek oluyor ki bu büyük maârifçi, hem modern eğitimi, hem de klasik ve mistik denen eğitimi birlikte yürütmüştür.- Eğitim, bilgi değildir. Fakat, bilgisiz eğitim de mümkün değildir. Öyleyse ilk şart, insana bilgi vermektir. Ancak bu bilgi veriş, moda tabiriyle bir “CD” doldurmak değildir. Çünkü insan, daha önce de söylediğimiz gibi, iradeli bir varlıktır. Ken’an Rifâî de bunu böyle kabul etmekte, sık-sık da bunu vurgulamaktadır.- Görülen o ki; insan eğitiminde ele alınması gereken öncelikli şey onun iç dünyasıdır. Önce onu insana yaraşır hale sokmak yumuşatmak, ince zarif ve hassas hale getirmek sonra da bunun üzerini işlemek gerekmektedir. Bunun en güzel yolu insanı sanat ve estetikle tanıştırıp barıştırmak ve onunla dost etmektir. İşte onun şiire, edebiyata musikiye fazlaca değer vermesi bunlarla doğrudan ve bizzat meşgul olması şiir yazması beste yapması piyano çalması ney üflemesi kemanı konuşturması bundandır. Fahrettin Hoca konuşmasını Sokrat ve öğrencisi Platonun değerlendirmelerinden hareketle  de mealen şöyle sürdürür: Dialog hakikat arayışında karşılıklı söz ve fikir alış verişi demektir. Bu usulü (metodu)  Palaton Akademi denen yere yerleştirip müesseseleştirdi, kurum haline getirdi.-  Ken’an Rifâî hazretlerinin de meclisinde de pek çok düşünür ve felsefecinin de fikirleri ağırlandı ancak Ken’an Rifâî hazretleri  sevgi ve aşk yolunu kendisine düstur edinmişti. “cünûna-mecnunluğa” yer vermeyen, sevgilinin eline tutuşturduğu dünya gülünü, dikenine rağmen elinden düşürmeyen bir ilâhî sevgi ve aşk yoluydu bu ve bununla birlikte sakın benim baskım altında kalma kendin bul doğru yolu. Ben işaret edeceğim kabul etmek veya etmemek senin hakkın ve tercihin diyerek de bilhassa maneviyattaki eğitim üslubunu ortaya koymaktaydı. Bununla birlikte insana acizliğini yetersizliğini fark ettirmek onun  düşünce dolayısıyla da eğitme, şekillendirme sisteminin merkezindeydi.” Bu ifadelerden Ken’an Rifâî hazretlerinin eğitim anlayışına dair inanıyorum ki tıpkı sizin gibi kendimce sonuçlar çıkarmıştım fakat acizane çıkardığım sonuçların başında onun şahsiyetinin örnek alınışının başlı başına bir eğitim metodu olduğu yönündedir.


Bu oturumun bir diğer tebliğsi Doç. Dr. Sayın Fulya Bayraktar’a aitti.  Fahrettin Hocanın ardından Fulya Hanımın Ken’an Rifâî Hazretlerinin kadın anlayışı konunu tebliğine geçildi. Fulya Hanım şöyle diyordu: “Ken’an Rifâî’nin kadın anlayışı insan anlayışından ayrı değerlendirilemez. - Bu büyük insan, cins ve mezhep zincirlerini kırıp, insanı insan olarak, hilkat (yaratılış) sırrına mazhar ve Cenâb-ı Hakk’ın kâinat manzumesinin birer cüz’ü olarak görmüş ve ona göre muamele edilmesini öğretmiştir. - Kadınların, Ken’an Rifâî’nin irşad halkasından hiç eksik olmayışını dikkate aldığımızda ise (kendilerinin) İslâm eğitim tarihinde bir reformcu olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz.-  Kadını tahsile sevk etmiş, halka ve Hakka hizmete sevk etmiştir.” Fulya hanım tebliğinde Ken’an Rifâî’nin kadın anlayışını incelerken hazretin annesi Hatice Cenan hanımdan beslendiğine, işaret edip hanım öğrencileri ile iletişimini temel alarak meseleye baktığını ifade etti ve konuşmasını şöyle sürdürdü: “İhtirassız, iddiasız, bencillikten uzak, kıskançlıktan azade kadınlar, bu vefa, sadakat, aşk, iman ve hizmet timsali kadınlar, Ken’an Rifai’nin kadın anlayışının vechesidir. – Ken’an Rifaî, yaratıcılık bakımından bir imkân olan kadın tabiatını, ince bir biçimde işliyor ve işte bugün Samiha Ayverdi, Semiha Cemal, Sofi Huri, Nezihe Araz, Safiye Erol olarak biz (kendilerinin) eserlerini okuyoruz. - Kadın, erkek bütün nev-i beşer, Halifetullahtır. Bu nedenle kendilerinin başlıca telkini; hayırlı insan olmaktır. Bunun için hayatın içinde kalmaktır. Kadını da hayatın içine çekiyor bu yüzden.  Ancak burada gürültülü, şaşaalı bir dava adamı gibi değil, sükunlu bir mürebbi olarak görüyoruz onu. Amacı, insanlığın yüzünü ferdî dert ve davalardan, menfaatlerden kurtararak, kütle namına ve onun menfaatleri yönüne çevirmek… ferdin gözünü, gönlünü, elini, dilini küçük zaaf ve zevklerden kurtararak ona iyi, doğru, güzel olanın kemalinin hasret ve iştiyakını aşılamak.” Fulya Bayraktar hocanın tebliğinde bu etkileyici ifadelerden ayrı, dikkat çekici bir başka husus Kenan Rifai öğrencisi Semiha Cemal Hanım hakkındaki zenginliktir. Semiha Cemal Hanım ilk kadın felsefecilerden ve Fulya Hanım, bir felsefeci üzerindeki Ken’an Rifâî etkisinden bahsederken bunun esasen ilahi aşkın bir tezahürü oluşundan bahsetti.  Felsefecideki arayıcılığın netice itibariyle ilahi aşka çekiliş olduğunu ifadelendiriyordu.  Semiha Cemal Hanımın hocasından aldığı feyzle, eğitimle Hakk’a yönelişini örnek gösterdi ve bu yapının kişiyi taşıdığı noktayı işaret etti.  Tebliğde artık öyle bir noktaya gelinmişti ki Cenabı Hakk’ın ben seninleydim sen kiminleydin hitabına seninleydim diye cevap verebilişte bu feyz alış bu eğitiliş bu el tutuş pek kıymetli diyordu. Bir insana bunu söyletebilene teşekkür etti. Şükür etti. Doğrusu içinde bulunduğumuz  mekanda bu cümleleri duymak, duygusal bir atmosferi iliklerimde hissetmeme de sebep olmuştu. Bu noktada ilmi toplantılarda duygulara yer yoktur zihniyeti benim için de anlam yitiriyordu. Ama unutmamalı ki her şey dozunda ve yerinde güzel. Biz bu tebliğde yerindeliğin, ölçülüğün en güzel örneklerinden birini izledik. 


Oturumun diğer bir konuşmacısı Sayın Aysel Yüksel hanımefendi. Ancak mazereti sebebiyle toplantıya iştirak edememişti. Fakat daha sonra tebliğine ulaşma şansım oldu. Müsaadenizle bu tebliğden de birkaç notu sizlerle paylaşmak isterim. Tebliğin konusu; Ken’an Rifâî’nin çevresi ve talebeleri.  Öncelikle Aysel Yüksel hanım tebliğinde Ken’an Rifâî hazretlerinin hayatından muhtelif kesitler veriyor ve dostları hakkında ufak detaylar işliyor. Dilerseniz hazretin dostlarından talebelirinden bazılarını az da olsa yakından tanımaya çalışalım zira o dostlarının pek çoğu Kenan Rifai Hazretlerinin talebesidir ve talebeleri de Ken’an Rifâî hazretlerinin en güzel eserleridir. Server Hilmi Bey (1861 - 1931) Ken’an Rifâî hazretlerinin  Galatasaray Sultanisinden arkadaşı. Okul bitiminde kısa bir ayrılık süreci yaşansa bile bir gün karşılaşıyorlar ve hiç ayrılmamacasına dostluklarına kaldıkları yerden devam ediyorlar. Server Hilmi Bey doktor. Sıhhiye müfettişi. Ken’an Rifâî arkadaşına “Ağabey” diye hitap ederken Server Hilmi Bey’de  Ken’an Rifâî hazretlerine  “Babacığım” diyor ve Ken’an Rifâî hazretlerinin manevi eğitimine ilk baş koyanlardan birisi. Aynı zamanda  bu zat Hazretin halifesidir ancak Kenan Rifai hazretlerinden önce vefat etmiştir. Hattat Aziz Efendi ( 1872 - 1934 ); Devrinin ve devirlerin meşhur hattatı. Taassubuyla tanınıyor. Ken’an Rifâî Hazretleriyle tanışmasının ardından taassubundaki aşırılıkları törpüleme gayretine soyunuyor.  Cemal Bey ; Nişan mümeyyizi olarak pâdişah tarafından verilen mücevherleri, murassa nişanlarını devlet hesâbına hazırlatmakla vazîfeli bir zat. Mücevherden çok iyi anlaması, haramdan sakınması ve dürüstlüğü,devlet hazînesini zarara girmekten korumuşluğu ile anılıyor. Ken’an Rifâî’nin halîfelerinden olan Cemal Bey, aynı zamanda mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi’nin dayısı, aşağıda da kendisi hakkında kısa bilgi bulabileceğiniz Nazlı Öğretmen’in de kocası, ilk kadın felsefecilerimizden Semiha Cemal’in de babası.   Nazlı Öğretmen  (1878 - 1962); Meşhur Türk akıncılarından Evrenos’ların soyundan gelen Nazlı Öğretmen Ken’an Rifâî’yi kocası kanalıyla tanımış ve maddeden, gösterişten kolaylıkla vazgeçebilmesiyle nam salmış muhterem bir hanımefendi. Herkese karşı muhabbet ve şefkati, îmânı, sonsuz cömertliği ve kendisini dâima arka planda tutup çevresindekileri öne çıkarması bâriz özelliklerinden birkaçı. Ziyâ Cemal Büyükaksoy (1898 – 1953); Prof. Dr. Ziyâ Cemal, Nazlı Öğretmen ile Cemal Bey’in oğlu. Semiha Cemal Hanım da ağabeysi, Hazretin kızı Aliye Hanım’la evlenmesi dolayısıyla da hazretin damadı. Diş mütehassısı. Çene cerrahisi hakkında kitapları bulunan bir zat. Günümüze ulaşmış Ken’an Rifâî’nin sohbet notlarının büyük bir bölümü kendisinden temin edilmiş.  Mehmed Dede (Mehmed Örtenoğlu,  ö.1965 )            Dişçi mektebinde öğrenci olduğu yıllarda henüz kendisi de bir öğrenci olan Ziyâ Cemal Bey’le tanışıyor. 1. Dünya savaşı sırasında asker ve esir düşüyor. Esaretten kurtulduğunda Ziyâ Cemal Bey’i buluyor ve onunla birlikte Ken’an Rifâî yoluna baş koyuyorlar. Mehmet Dede;  akıllı, bilgili, efendi tavırlı, güvenilir, saygılı, edebli kişiliğiyle anılan bir zat. Kur’ân-ı Kerîm’i çok iyi tefsir edebilen kimselerden biri, devrinde her cumartesi yaptığı sohbetlerle etrâfındaki gençlerin bilgi ve irfan dağarcığını zenginleştiriyor. Semiha Cemal  ( 1905 – 1936 )Nazlı Öğretmen ile Cemal Bey’in küçük kızı olan Semiha Cemal, ilk kadın felsefecilerimizden. Ken’an Rifâî’yi tanımadan evvel, kendi mânevî değerlerinden habersiz,  içine kapalı, güzel, mağrur, etrâfına kayıtsız bir aristokrat çocuğu. Hazreti tanıyışla bu yapı farklılaşıyor. Kenan Rifai ve  Semiha Cemal mürşit mürid ilişkisinin en güzel örneği olarak gösteriliyor. Ancak Semiha Hanım genç yaşta hastalanarak vefat ediyor. Eflatun Külliyâtı, Marc Orel ve Epictet’den 9  tercüme, 3 telif eser arkasında bırakıyor. Sâmiha Ayverdi ( 1905 – 1993 ) Ken’an Rifâî hazretlerinin en güzel eserlerinden. Sülâlesi baba tarafından Ramazanoğulları’na, anne tarafından Kanûnî Sultan Süleyman’ın  Budin Seferi’nde şehid olan  Gülbaba’ya dayanıyor. Sâmiha Ayverdi ve âilesi, büyük dayısı Server Hilmi vâsıtasıyle Ken’an Rifâî’yi tanıyorlar. Sâmiha Ayverdi, kitapları ve sosyal faaliyetleri ile Ken’an Rifâî’nin düşüncelerinin geniş kütlelere sağlam bir yapıyla yayılmasında çok etkili oluyor.          Şimdiye kadar basılmış 45 eseri var. Türk Kadınları İstanbul Şûbesi ve Kubbealtı Kültür Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın da kurucularından. İstanbul Fetih Cemiyeti ve onun bünyesinde kurulan İstanbul Enstitüsü ve bununla birlikte bâzı sivil kuruluşlarda da faaliyet göstermiş.    Ekrem Hakkı Ayverdi  (1899 – 1984) Sâmiha Ayverdi’nin ağabeyisi. Yüksek Mimar ve Sanat Tarihçisi. Samîmiyeti, mertliği, dürüstlüğü, civanmertliği ve garazsız muhabbeti ile nam salmış. Husûsî imkanlarıyle Osmanlı İmparatorluğu içinde Anadolu ve Rumeli’yi gezerek târihi eserlerimizin envanterini çıkartıyor, rölövelerini yapıyor, Osmanlı Mîmârîsinin İlk Devri, İkinci Devri, İlk 250 Senesi gibi kitaplarıyla tarihi eserleri kaybolmaktan kurtarıyor.  Bu konuda yazdığı kitaplar, mîmarlık fakültelerinde, sanat târihi bölümlerinde ders kitabı olarak okutulmakta.  Bütün bu çalışmaların yanında İstanbul  Fetih Cemiyeti’nde  kurucu üyesi. Cemiyetin başkanlığını da uzun yıllar yapmışt. Fetih Cemiyeti bünyesinde Yahya Kemal Enstitüsünü kuranların arasında yer alıyor. Kız kardeşi Sâmiha Ayverdi ve eşi İlhan Ayverdi ile birlikte Kubbealtı Vakfı’nı da kurmuş ve ömrü boyunca bu vakfa maddî ve mânevî bütün imkânları ile hizmet etmiş. Eşi İlhan Ayverdi hanım da esasen bir dil bilimci. Edebiyat öğretmenliği de yapmış. İlhan Hanımefendi Mehmet Dede tarafından yetiştirilip 1949 yılında Kenan Rifai hazretleriyle tanıştırılmış. 1959 yılında Ekrem Hakkı Ayverdi Beyle evlenmiş.  Böylece  İlhan Ayverdi hem Sâmiha Ayverdi’nin hem de eşi Ekrem Hakkı Ayverdi’nin en büyük yardımcısı olmuş.  İlhan Ayverdi 3 ciltlik Misâlli Büyük Türkçe Sözlük isimli  mühim bir esere ömrünü adayarak kaleme almıştır. Müsadenizle bütün bu bilgilere ek olarak şunu da söylemeden geçemeyeceğim Benim de hayatımda çok etkisi bulunan bir kişidir hatta yazmamı teşvik edip önüme imkanlar sunandır. Müjgân Cunbur (1926 – 2013)                Ken’an Rifâî’ye intisap edenlerden Seniye Hanım’la Sâlih  Cunbur’un kızıdır. Hakkında üç doktora tezi yapılmış bir ilim adamıdır. Bibliyografya, katalog, araştırma, antoloji, yayına hazırlama konularında yirmi beşten fazla eseri vardır. 1978’e kadar iki dönem UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Yönetim Kurulu’na üye seçilmiş, yurt içinde ve dışında çeşitli konferanslar ve üniversitelerde kütüphânecilik hakkında dersler vermiş, Millî Kütüphâne Müdürlüğü vazîfelerinde bulunmuştur. Bütün bu faaliyetleri yanında gençlerin millî ve mânevî değerlerimizi öğrenmeleri yolunda evini bir kültür ocağı olarak açmış, her türlü müşküllerinde onların yanında olmuştur.  Sâde bilgisi ile değil, gönlünün zenginliği, herkese karşı şefkatli, muhabbetli ve yardımsever oluşu, doğru bildiklerini hiç çekinmeden söyleyen mert kişiliği ile de tanınmıştır. Meşkûre Sargut (1925 – 2013) Annesi  Şâdiye Hanım’ın intisâbı dolayısıyle küçük yaşlarından îtibâren Ken’an Rifâî’nin terbiye halkasına dâhildir. İngiliz  filolojisinde öğrenciliği döneminde Ken’an Rifâî Hazretlerinin derslerine devam onun esas gayesi olmuş. Ken’an Rifâî’nin bu âlemden ayrılışından sonra  1951-1962 yılları arasında Nazlı Öğretmen ile manevi eğitimine devam  etmiş. Âriflerin Bahçesinde, Gönülden Gönüle, Hak ve Halk Yolunda Mevlânâ adıyle üç eseri bulunmakta. Ömrünü, “Seni gergef işler gibi işledim” diyen Ken’an Rifâî’den aldıklarını geniş gruplara  aktararmakla  geçirmiş bir muhterem hanımefendi. Bilhassa günümüzde  gençlerin Ken’an Rifâî öğretileriyle bilgilendirilmesinde, Ken’an Rifâî aşkını tatmalarında büyük emek sarf etmiştir. Nezîhe Araz (1922 – 2009) Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık adlı eseri kaleme alanlardandır.                Eski Ankara Milletvekillerinden Rıfat ve Müzeyyen Araz’ın kızıdır. İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümünde Mustafa Şekip Tunç’un asistanlığını yapmış, daha sonra gazeteciliğe başlamıştır. Ken’an Rifâî hazretlerinin de talebesidir.   Yazar, gazeteci, ansiklopedist, oyun yazarı ve şâir olarak 22 eseri vardır. Ayrıca bâzı televizyon programları hazırlamış,  genellikle Türk İslâm değerlerini ele aldığı biyografik eserler yazmıştır.      Safiye Erol (1902 – 1964) Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık adlı eseri kaleme alanlardandır.Son Havâdis, Tercüman gibi bâzı gazetelerde makaleler yazmış, romanları tefrika edilmiştir. Bilhassa  tasavvufî çizgilerle Türk akancılarının ve onların torunlarının hayâtını anlattığı yarı destan niteliğindeki Ciğerdelen kitabı ile tanınır.  1948 yılının ortalarında Batmayan Gün’ü okuduktan sonra  kitabın yazarı Sâmiha Ayverdi ile tanışır ve onun vâsıtasıyle Ken’an Rifâî’nin talebeleri arasına katılır. Sofî Hûri (1897 – 1983) O da Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık adlı eseri kaleme alanlardandır. Hıristiyan - Arap bir papazın kızıdır. Ken’an Rifâî’yi  bir Hıristiyan olarak tanıyan Sofî Hûri 1983 yılında Atina’da tam bir Müslüman olarak vefat etmiştir. Aysel Hanımın tebliğinden birkez daha öğreniriz ki Ken’an Rifâî Hazretleri sadece öğrencileriyle değil herkesle dosttur. Herkese yardır vefadardır. Balıkçı da, şair, patrik, şeyhülislamlar, hatta kabadayılar da… bu halden nasibini alanlardan sadece birkaçıdır. İlginç olan ayrıntı Kenan Rifai her kim ile muhatap olmuşsa o kendiyle barışık, Allah için kötü vasıflarını teşhis edip bunları terk etmenin mücadelesine soyunandır. Bunun için de dostaları talebeleri onun yazma eserlerinin yanı sıra hakiki eserleri olarak muamele görür. Nitekim tebliğde zaman zaman bu hatırlatmaya rastlarız.


*
Sempozyumun son oturumu Değerlendirmeler başlığını taşıyor ancak bu bölüme geçmeden önce şunu söylemeliyim ki bizler bilhassa oturum aralarında musiki eserleri dinledik. Bunların pek çok Kenan Rifai Hazretlerine aitti ve yüksek mimar bestekar Özcan Ergiydiren Bey İlahiyat-ı Kenan ve Kenan Rifai Besteleri başlıklı oturum harici bir konuşma yaptı.  Bu konuşmadan birkaç notu da dikkatlerinize sunmak istiyorum. Mutasavvıf şairler inançlarını ve söylemek istediklerini şiir tarzında söylüyorlar. Şiirin kendine mahsus bir kudreti var. Düz kelamın anlattığı şeyi şiir anlatıyor. Ama şiirin de söyleyemediği bazı şeyler var ki onu da musiki söylüyor. Kenan Rifai bu ikisini de kullanmış. Niçin kullanmış ? Bir vasıta olarak. Buna eskiler “sayd aleti” diyorlar yani av aleti. Bir silah gibi insanların gönlünü avlamak için, her ikisini de kullanmış. -  Kenan Rifai’nin güfte ve besteleri İlahiyat-ı Kenan Başlığı altında ilk kez 1925 senesinde notalarıyla birlikte basılmış. Yani dergahlar kapatılmadan iki üç ay önce basıldığı anlaşılıyor. Notaları İzzzeddin Hümayi bey yazmış ve güfteleri de eski yazı halinde neşredilmiş. Bunlar Samiha Annenin gayretiyle 1974 senesinde tekrar elden geçti ve yeni yazıya döküldü. Yusuf Ömürlü kardeşimiz notalarını yazdı ilk baskıya ilaveler oldu. Kendilerinin bazı şiirleri de bu süreç içinde  bestelenmişti onlar da bu sayıya ilave oldu. Daha sonraki yıllarda ise ilahiyatı Kenan defalarca basıldı. Bu girizgahla sempozyumun ilerleyen saatlerinde tanıştık ama biz salondaki izleyiciler olarak bilhassa oturum aralarında  hazrete ait muhtelif eserler dinliyorduk.  Fakat an geldi sempozyumun yoruculuğunu üzerimizden attık ve değerlendirme konuşmalarına geçildi. 


Değerlendirme oturumu: Konuşmacılar: Prof. Dr. Mehmet Aydın, Prof. Dr. Kenan Gürsoy.
Sayın Mehmet Aydın değerlendirme konuşmasından notlar;


Tefekkür ve pozitivizm, rasyonelizim: Hazret diyor ki;  Tefekkür insanların her şeyi kendilerinin yaptığını zannederek ve kendilerine bir kuvvet ve varlık vererek atfederek gerek bu günkü hallerinde gerek yarınki hallerinde ne kadar gülünç bir mevkiye düşebileceklerini ve düştüklerini düşünmektir. Mehmet Aydın hoca bu nakledişin üzerine bir bilim adamını bu noktaya varabilmesi için zorlayamayız diye de ilave ediyor. Mesela pozitivim denen modern felsefi akımda böyle bir tasavvufî  bilgiye yer yoktur diyor. Burada akıl, günlük hayatımızda kullandığımız akıl düzeyinde kalıyor. Bu aklı da aslında inkâr eden yok fakat ne zaman ki akıl, aşk tarafından tevir edilirse aydınlanmış akıl olur. O halde aydınlanmış ve aydınlanmamış akıl var. Aydınlanmış akıl daha ileri daha şumüllü güce sahip. -Akılın bilgisi de gönül bilgisi de bize lazım. Asıl istenen bunların bir araya gelmesidir. - Tefekkür içinde muhtelif öğler barındırır: Baktık, anlamaya çalıştık, uyanmaya çalıştık (uykudan uyanma değil her derecede mertebede uyanma vardır. Bir ufuktan bir ufka uyanmayı düşünelim).  - Batı ilim adamlarının telakkilerine göre ilim; hadiseleri tahlil ve izah etmekten ibarettir. Oysa hazretin değerlendirmesine göre de gönül bilgisi devreye girmeden nazarı bilgi seviyesinde kalırsınız. Buna mukabil pozitivistler kapıyı kapatıyor. Daha ilerisi ilmi değil diyor. Gördüğüme, duyduğuma, dokunduğa itibar ederim ötesine gidemem. Zannediyorum 20. Yy. en büyük sıkıntısı kapıları kapatmaktır.   Ken’an Rifâî fikriyatında sezgiye dayalı gönül bilgisi olmazsa kemale yönelik adım atmak mümkün olmaz görüşü vardır.  Rasyonel düşüncenin sezgisel  düşeyle birlikte bütünleşerek yürüyüşleri tevhidi üslubu ortaya koyar. Bizim medeniyetimizde rasyonellik imana karşı değil, rasyonellik bizi imana götüren yollardan biridir. Bakarsınız, bakarsınız, bakarsınız dersiniz ki bir yaratan olmadan bu olmaz. Böylece ilimden imana gidersiniz.  Bu da yeterli değildir. Dil ile ikrar kalp ile tasdik halde tavırda görünmek ister. Dolayısıyla da ahlak ortaya çıkar, edep doğar. Ahlakta da aşkına gittiğimiz zaman emniyetli güvenli bir noktada duruyoruz. Yoksa onun ahlakı ayrı onun ahlakı ayrı o da izafi o da izafi böyle bir yapıyı aşamayız. - Batıda önce ilim paramparça oldu. Dolayısıyla o paramparçalık zamanın seyri içinde kişiyi paramparça kılmaya başladı. Onun (batının) gönül dünyası ile akıl dünyası arasındaki tevhid (bütünlük) bozuldu. Biri biriyle mücadele etmeye başladı. Bireyi mahalle baskısından kurtarmaya çalıştık ama birey toplumu unutan bir varlık oldu. Sorumluluklarını idrak etmedi. Modern yaşam bizleri bu noktaya (girdaba) itmeye başladı.  Türkiye geleneğinden evveliyatından dolayı bu yapıya direndi. Çok şükür ki direndi yoksa biz bugün bu konuları bile konuşamazdık. 


Muhabbet; Tebliğler arasında bir arkadaşımız Ken’an Rifâî imanı aşk ile tarif ediyor dedi. Bana göre de bu çok doğrudur. Bu aynı zamanda Kuranîdir de. “İnanlar ki onlar muhabbette de en ileri derecededir.” (……? ayet) Buyrulur. “Bizi bırakıp gidenleri sevmem” (…. ? ayet) buyrulur. O halde bir sevgi bağı söz konusudur. Bu hali idrak kapı açar. Rasyonel düşünce ile sezgisel düşüncenin birlikte tevhide yürüyüşleri vardır. Akıl ve gönül bilgisinin tevhidi asıl arzu edilendir. - Akıl ve gönül bilgsi esasen birbirinde çok da ayrı değildir. Tevhidi epistomoloji (epistomoloji: Bilginin kaynağı değeri)  Ken’an Rifâî’de hakimdir.  Şüphesiz ki tevhidi epistomolojinin kaynağı Kurandır. Kenan Rifai epistemolojisinde büyük İslam geleneği takip eder. Akıl,  gönül, fert, cemiyet, madde, mânâ, ahlak, bilgi, güzellik, şükür müteal (aşkın) olana götürmelidir.” Mehmet Aydın Hocamız Decart’a yönelik felsefi araştırmalarından da yola çıkarak “inanç için mesnet arayacaksanız en güzel duygu şükürdür” diyor. İnsan şükredeceği, teşekkür edeceği varlığı arar.” Hocamız, Mustafa Kara hocamızın da üzerinde durduğu modernitenin üç hastalığını Kanadalı Charles Taylor’un ifadesiyle de dile getiriyor. “Birey birey dedik toplumu yıktık. Bu yapı topluma ihtiyacı olan bireyi yıktı. Bencillikleri hortlattı. Mânâya maneviyata kapalı olarak dünyevileşmeye hapis kalındı ve meseleri akılla çözmeye kalktık akılın araçsal kullanımından öteye geçemedik. Modernitenin bu hastalıklı boyutundan nasıl kurtulunacak? Bütünleyici yapıyı fark ederek, yaşayarak kurtulunacak. O da müetal olana (aşkın olana) kişiyi götürür. Nitekim Ken’an Rifâî de bunu görürüz. O, “la faile illallah, la mevcude illallah, la ilahe illallah boyutunu yaşamakla bu yapının üzerine çıkar.


Prof. Dr. Kenan Gürsoy’un değerlendirme konuşmasından notlar:  Kenan Gürsoy, konuşmasına bilhassa aramızda olmasından ve bu muhteşem felsefi tahlili gerçekleştirmesinden dolayı eski bakan  Mehmet Aydın Hoca’ya teşekkürle başlattı ve izleyiciye dönerek sempozyuma yönelik onların da değerlendirmelerini almak istedi.  Bunun üzerine Mehmet Demirci Hocamız şöyle bir iştirakte buldular: “La ilahe ilah” anlayışını öne sürüp Ken’an Rifâî’nin pasif bir tavır içinde olduğu düşünülebilinir. Oysa bu doğru değildir. Mesela milli konularda çok hassastır. Nitekim Rumeli’deki maarif müdürlüğü sırasında  önemli bir yabancıya rehberlik ederken Türk askerlerini görürler. Perişan kıyafetler içersindedirler. Kendileri (Ken’an Rifâî Hazretleri) o kadar zekice bir hamle yapar ki; askerler için “onlar der şu anda eğitim yapıyorlar. Dolayısıyla böyle perişan haldeler.” Böylece milli haysiyeti kurtarma gayretine soyunmuştur.


Ayşe Sucu hanımefendi bir soruyla birlikte konuşmalara katkıda bulmak istedi ve o da kısaca ifade edersek şöyle dedi; Son on yılda tasavvuf kültürünün popülist yapıya kurban gidişine tanıklık ediyoruz. İçinin boşaltıldığını dahi söyleyebiliriz. Acaba bunu neye bağlıyorsunuz? Neden bu noktaya gelindi? Felsefenin olmayışı ya da ilahiyat fakültelerinden bile kaldırılışı, zengin bir kültürümüz olmasına rağmen akıl bilgi ve gönül bağını doğru kuramayışımızda bir etken midir? 


Prof. Dr. Kenan Gürsoy, felsefe atölyesinden Fisun Hanıma da mikrofon ulaşmıştı. Fisun Hanım da bu atölyede yapılan çalışmaları anlattı ve sempozyumdan dolayı memnuniyetini dile getirdi.  Bu seyrin ardından Kenan Gürsoy Bey’in değerlendirme konuşmasına geçilmişti. Kenan Gürsoy, iştirakten, tebliğlerden, muhteviyattan, konuşmaların yarattığı tesirden dolayı çok mutlu olduğunu ifade ediyordu.  2017 yılının Ken’an Rifâî hazretlerinin doğumunun 150. Yılı olduğuna dikkat çekti. Bu yapılan etkinliğin ileriki yıllardaki etkinliklere de ışık olabileceğini belirtti ve mealen idrakim ölçüsünde tutabildiğim notlarda şöyle denilmekteydi:


Aşk; Ken’an Rifâî hazretlerinin, yaratılışın sırrı itibariyle ruhunun derinliklerinde keşfettiği hal, aslında ezelden kendisinde emanet edilmişçesine bir aşk halidir. Neyi bildiyse o bildiğini varoluş itibariyle derunileştirdiyse bunun mutlaka ilahi mânâda yaşanan aşk haliyle alakası vardır. Yaratalışın temelini de düşündüğümüz zaman, Allah’ın “Aşk ettim ki bilineyim” hitabıyla karşılaşırız. Bu ilahi aşk nüvesi her şeyi ihata edebilecek güçte ve vüsattedir. İnsanın arayışının, hasretinin ardında  aşk hali dahi ilahi aşka çekilişi anlatır. 


Tevhid; Tebliğden konuya ilişkin olarak mealen şu sonuçları çıkartabiliriz; Tezahür eden, ortaya çıkan, kendinden ifade edilenin, kendisinin; Allah’ın kudretinin tecellisi dışında olduğunu düşünmek hatadır. Bu hataya düşmek küfür olarak görülür, değerlendirilir. (Neden? Çünkü; cümle yaratılmış her ne varsa şüphesiz Allah’In eseridir. Allah dilemezse yaprak kımıldamayacağı kimi yaratılmışın kendine mahsuz bir varlığı yoktur. Hak’tan aldığını aktarır. Yaratılmıştan açığa çıkan bütün isim ve sıfatların kaynağı ve mükemmeli Allah’ındır. Yarattığından da Allah’A ait isim ve sıfatların zerreleri açığa çıkar. Bu yapıyı idraksizlik küfürdür deniliyor.)


Sorumluluk; Tevhid sorumluluğu da beraberinde getirir. (Tevhid görüleceği alanı ister bu da sormululukları doğurur) Kenan Gürsoy konuya ilişkin olarak şöyle söylemektedir: Halk ile bütünleşerek ya da halkta tecelli eden o Hak ile bütünleşerek asli talebi dinamizim halinde yaşamak durumundayız. Bu hal aşk halinin de ta kendisidir. (Allah için söylemek Allah için yaşamak bu bilinçle hareket etmek aşk halinin hakikatini anlatır ve bu hal aksiyon dinamizm olarak ortaya çıkar) Hz. Allah “Rabbinin adıyla oku”(… ayet) buyurur. O halde asıl olan sadece okumak -nesnel anlamda tezahürleri okumak değildir- hangi tezahürler varsa onda Allah’ı görmek,  Allah’ı fark edebilmek gerekir. Bu bakış açısıyla hayata yaklaştıkça bir bağlanma varlığı olduğumuz fark edilecektir. Allah bilinciyle bakmaya başladığımızda her nokta bizi Allah’a yöneltir zaten Allah’tan gelmekte oluşu birliğin eseri oluşu  fark ettirir.  Öte yandan aşk sadece Allah’la kulu arasındaki ya da başka bir diyişle kendinden hareketle özündeki cevhere yöneliş hali değildir, aynı zamanda sorumluluk olarak da sirayet etmesi gereken bir haldir. Bu yapı Ken-an Rifâî hazretlerinin mürebbi olarak terbiye etmeye çalıştığı alanı ortaya koyar. Ondan açığa çıkmakta olan aşk tetikler harekete geçirir ve bu gerçekleştikçe de mürebbi sıfat işler insan kemaline koşar, koşmak için de iştiyak hisseder.


Buhranlı yıllar; Kendileri (Ken’an Rifâî hazretleri) bunalımlı bir dönemde,  buhranın en dip noktasında yaşayan insanlarından biridir. Yaşanılan topraklarda Rumeli’deki bozgundan, toplumdaki çöküntüden, değerler sistematiğindeki biganelikten dolayı buhranlı bir süreç hakimdir. Buhran sadece tarihte yaşanan bir medeniyet krizi de değildir. İçte cereyan eden her türlü hadise aynı zamanda tarihsel alanda, içtimai alanda, medeniyet alanında medeniyet buhranı olarak da hissedilmek durumunda olan hadiselerdir. Kendileri, roğu ve batı çatışmasında bunun doğurduğu bunalımlardan itibaren iç sentez gerçekleştirmek durumundadır.   Çözüm yolu da insanın kendi kendisine bi hakkın kazandırılmasından geçer demektedir.


Mekan ve insan; Bu konu hakkında da Kenan Gürsoy şehir ve insan, mimari ve insan medeniyet ve insan, ümran ve insan aslında bir bütündür der. Bu noktadan hareketle yine mealen olduğunu belirtelim şöyle devam eder: Dergâh mimarisi, mütevazı ölçüler içinde yapılan, gerçekleştirilen bir mimarîdir. Büyük süsleme sanatlarına orada rastlamazsınız. Mümkün olan en sade veçhesi içinde yapılmış olması umûmîdir. Küçüktür, yüzden fazla insanı almayabilir. Özellikle “Ümmü Kenan Dergâhı”nın yüz,  yüz yirmi kişiyi aşmayan bir istihab haddinin bulunduğu ortadadır. Zira samimiyet ve tevazu esastır. (insanı şekillendirmek, insana hizmet, insanı yetiştirmek esastır.)Bunun aktarılmak istenen İslâmî temel ruhla elbette bir ilgisi vardır. Öte yandan camî çok daha geniş, daha büyüktür; mahallenin veya şehrin dînî anlamda resmî tarafını aksettiriyor olabilir. Ama dergâh mimarisinde mutlaka bir sıcaklık var. Bu sıcaklığın mahiyetini ifade ederken, Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi öğretim üyelerinden Mimar Prof. Dr.İbrahim Numan Bey  “sanki Hz. Peygamber’in evinin tarzının devam ettirilişi gibi” demişti.


Akademi; Ken’an Rifâî hazretleri akademi fikriyle neyi kastediyor acaba diye düşünecek olursak; her halde kastettiği sadece mevcut akademilerin kurum yapıları çerçevesinde bilimsel yönleriyle tasavvufun öğretmeleri değil. Fakat bilim, felsefe, sanat bütünleşilerek öyle bir eğitim alınması düşünülmüş olmalı ki orada asli amaç, insanın kendi kendisiyle barış ve biliş kurması. Daha sonrasında ise orada insan evrensel bir sorumluluk bilinciyle kendi şahsiyet mimarisini oluşması gerekir ki böyle bir yapıya zemin olmalı … O halde akademi kavramından geniş kapsamlı bir bilinci, bir vicdanı muhabbeti ve asli bir insanlık temeli anlayışı tekrardan oluşturmayı anlamak durumundayız.


Ken’an Rifâî ve Ehlibeyt; Doç. Dr. Gülgun hanım tebliğinde Ken’an Rifâî hazretlerinin peygamber efendimizin soyundan gelebileceğine işaret etti.  Acizane Kendilerinin (Ken’an Rifâî hazrelerinin) peygamber efendimizin sülbünden değil, manevi soyundan geldiği kanaatindeyim. Allah hepimizi peygamber evlatlarından eylesin. O manevi soyun devamından olalım inşallah. Tasavvuf, ehli beyt fikrini müşahaslaştırarak bütün bir insanlığa doğru yayıyor ve bir muhabbet ortamının oluşmasını sağlıyor. Bir ve bütün olalım ve peygamber ümmeti ve evladı oluşu fark edip bu sıcaklığı yaşayalım inşallah.


Akıl ve gönül ayrımı; Şuursuz teslimiyet olabilir mi? O halde akıl ve gönlün birbirinden ayrılmaması gerekir. Bunlar bir bütünün oradan ya da buradan fark edilişidir. Aklın bir aşkı, aşkın bir aklı olabilir. Ama isterseniz şöyle söyleyelim; “edep” bunların uzlaştığı seviyeyi bildirir. Kendileri ısrarla edep diyor, “Ayıran âdemi hayvandan bil ki edeptir” Kendileri (Ken’an Rifâî hazretleri, en başat, en yüksek seviyeye, edebi yerleştiriyor. Edep, akıldır ya da akıl edeptir. Ama edebin aşksız olması da mümkün değildir. Aşk edeptir. O halde akıl da aşk da edeptir. Bunları birleştirirseniz ancak, tevhîdî bir İslâm şuuruna vâsıl olursunuz. Bana kalırsa Kendileri,  bütünleştirici, tevhid edici ruhu (buhranlı süreç içinden sıyrılarak) tekrardan kazandırmaya çalışıyor.


Felsefi bakış;Mehmet Aydın hocam, hatırlayacaklardır, “ama” demişti, “neden tasavvufun bir felsefî ifadesi yok? Neden felsefeci de kendisini bu yolla ifade edemiyor?” Ona da cevap verecek, onunla da bütünleşecek, onunla da diyalog kurabilecek bir bütünlük, bir zemin neden oluşturulamıyor? Bu soruya bu gün adına verilmesi gereken bir cevabın bütün bir İslâm medeniyeti adına fevkalade önem taşıdığını düşünüyorum. -Eğer siz tefekkür ve mâneviyat insanı olarak, kadîm olanı fark etmiyorsanız, aslında bugünü de fark etmiyorsunuz demektir. (Felsefenin bunu fark ettirebilecek böyle bir yönü var.)


Popüler kültür malzemesi olma kabusu; Tasavvuf adına eğer bir takım yanlış uygulamalar diyebileceğimiz, dudak bükebileceğimiz, biraz ciddiyetsiz bulabileceğimiz durumlar varsa, bunlar tasavvufun kendinden kaynaklanmaz. Bunlar tatbikatla alakalı bazen yanlışlık, bazen cehalet, bazen doğru zannedip de yanlış yapma anlamında örneklerdir. Bazı hallerde de de aşırı heyecan eğilimleri göze çarpabilir. İslâm tasavvufu; ne aksiyondan uzaktır ne de zihnî mânâda sürdürülebilecek derin bir tefekkürden. İnce bir teemmül dedi Fulya Bayraktar. İnce teemmül bizi nereye götürür? Birliğe. Vahdet prensibine. Bire doğru yönelmeye. Kenan Gürsoy’un bu sözlerinden hareketle tasavvuf ve pöpülarizm hakkındaki soruya acaba şöyle bir net cevap vermek mümkün müdür? Evet düşünmesini bileceğiz, didişmek yerine saygı duymayı hedefleyeceğiz ancak bu sorumluluklarımız göz ardı etmek demek değildir. Biz bize düşeni en başta bizde yapacağız ötesi Allah’ın takdiridir. Bunun olabilmesi için ise anlaşılan Kenan Gürsoy’un altını çizdiği gibi Kenan Rifai ifadesiyle bir bilmek, bir görmek bir sevmek gerekiyor.


Kenan Gürsoy teşekkürleriyle konuşmasını nihayete erdirdi ve musikinin seyranına sahneyi daha da kuvvetli olarak teslim etti. Mekanda Kenan Rifai hazretlerinin nameleri güfteleri çağlıyor, seyranımız ise muskiyle bütünleşiyordu. 
Başarılı bir çalışma sergilendiğine inanıyorum. Araştırmacıların önüne bir derya sunuldu. Doğrusu bunun da şükrü içersindeyim. Siz değerli okuyucuların da bu sempozyumdan keyif aldığınıza inanıyorum. O kadar çok Allah derken yanan dudaklardan yada bunun tam tersi bağnazlığın sınır tanımazlığından yıldık ki böyle etkinlikler bu yapının dışında kalan benim gibiler için ümit verici oluyor. Emeği geçen herkese her şeyin başında bir izleyici olarak teşekkür ederim.


Kaynakça:
30 Nisan 2015 Bir 20. Yüzyıl münevveri Ken’an Rifâî Sempozyumu ve dolayısıyla bu sempozyumdan tuttuğum notlar
Bir 20. Yüzyıl münevveri Ken’an Rifâî Sempozyumu Bildiriler Kitabı- Cenan Eğitim , Kültür ve Sağlık Vakfı neşriyatı 2015
Bir 20. Yüzyıl münevveri Ken’an Rifâî Sempozyumuna ilişkin Cenan Vakfı internet yayını

 

               

 

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:            Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı