GÜLMİSAL GÜRSOY
BAĞLILIK VE BAĞIMLILIK (Kadem 1)

BAĞLILIK VE BAĞIMLILIK KARMAŞASI

Bazen çok iyi bildiğimize inandığımız mevzûlarda aslında pek de bilgi sahibi olamadığımızı veya olmadığımızı fark eder ve ister istemez başımızı kimseye belli etmesek de, rûhen öne eğeriz. Bağlılık ve bağımlılık karmaşası dikkate alındığında kast ettiğim mahcûbiyet her halde daha net anlaşılacaktır.  Zîra her türlü konunun özünde bu iki kavramdan bir iz olduğunu düşünüyorum ve bu iki kavram birbirinden çok farklı anlamlar taşımasına ve bunu da bizim bilmemize rağmen, sıkça birbirine karışabiliyor. Bu karmaşa ise içinde bulunduğumuz durumu değerlendirmekte, ona göre kendimize bir yön çizmekte maalesef problem çıkartıyor. O halde durumun getirdiği yüz kızarıklığından arınmak için çabalamakta ve bağlılık - bağımlılık ne demektir, diye yeniden gözden geçirmekte -en azından kendim için-  fayda görüyor, konuya ilişkin yapmaya çalıştığım küçük bir araştırmanın yorumu dikkatlerinize sunmak istiyorum. Bakalım siz de benimle aynı fikirleri paylaşacak mısınız?

Bildiğiniz üzere bağımlılık kelimesinin anlamı sözlükte aşırı düşkünlük, müstakil olmama ve bir takım güçlere tâbi olma durumu diye geçiyor. Yani bizler muhtelif değerlere / kişilere / kavramlara / nesnelere -bazen zorlama, bazen zorlama neticesi kazanılmış alışkanlıklarla ama genelde tutkuyla - gözümüz bir şey görmemecesine boyun eğer ve bunun sonucunda da rüzgâra tutulmuş yaprak gibi sürüklenip gideriz. Bu süreçte nasıl ki yaprak rüzgâra direnç gösteremez ise, bizler de bağımlısı olduğumuza direnç gösteremez, hatta o olmazsa varlığımıza bir mânâ dahi yükleyemeyiz. Bu takdir edersiniz ki bilincin esir düşmesi anlamına gelir.  Meselâ, sigara alışkanlığı bağımlılık hâline örnektir. Yaprak rüzgârın elinde, bağımlı tütünün peşinde  - bilinç kaybına uğramış bir halde, üstelik kendine zarar verdiğini bile bile – gider durur. Kimliğimiz sigara peşine koşmakla, onu içmekle mânâ bulur...

Ancak bağımlılık diyince akla sadece madde bağımlılığı mı gelmelidir!? Sigara yerine körü körüne benimsediğiniz değerlerimizi oturtalım, aşkların - âşıkların elinde oradan oraya sürüklenişlerimizi, hatta meslekî, sosyal, kültürel, ekonomik aşklarımızın bizi ne hâle getirdiğini veya getirebileceğini hayal edelim. Burada da tıpkı sigara bağımlılığında olduğu gibi bir bağımlılık hâli yok mu acaba? Bilinç kaybına uğramış bir halde, bir şeylerin ardı sıra sürüklenip giden, hırslarına yenik düşen, müptelâlık girdabında boğulmak üzere olduğunun dahi çoğu kez farkında olamayan kim?... İnsanoğlu değil mi? O halde bağımlılık değince akla sadece madde bağımlılığının gelmesi yanlış. Yaşamda akla hayale gelebilecek her şey bir bağımlılık vesîlesi olabiliyor ve kişi bir şeylere bağımlı iken kendini yakalayabiliyor.

Peki bağlılık diyince ne anlamak gerek? Bakın o da sözlükte şu şekilde yer almakta: Birine karşı sevgi - saygı besleme, yakınlık duyma, itaat etme, uyma, sadakat gösterme hâli. Bütün bunları yapacak olan kim? Birey. Bütün bunları yapabilmesi için demek ki bireyin bilinci açık, uyanık. Birey tutkuyla gelişen ve müptelâlıktan başkaldıramayan bir tâbi oluşluk içinde değil. Bu ne demektir? Bu, bilincin nefse teslim edilmediğini gösterir, göz hakîkate perdelenmemiş, birey çıkarlarına hükmedebilmeyi bilmiş, sinsi veya âşikâr menfaatler peşine koşmanın yolunu kesmiş, alışkanlıklarıyla başa çıkmış, özgürce bir seçim gerçekleştiriyor. Hayal kırıklıklarına uğrasa da uğramasa da hiçbir beklentiye düşmeden seviyor, sayıyor, itaat ediyor, sadakat gösteriyor. Böylece birey bağlılığını sergiliyor. O halde bağlılık ve bağımlılık, bilincin dolayısıyla da nefsin esir veya hükümran olması yani; müptelâlıktan kendini kurtarmak ve çıkarlardan arınabilmek noktalarında birbirinden ayrılır.

Bağlılık ve bağımlılık, anlamları itibariyle birbirinden bu kadar farklı olmasına rağmen neden birbirine bu kadar karışıyor olabilir? Bu soruya da evlilik örneği üzerinden şöyle cevap vermek mümkün: Toplumda muhtelif bağlılık unsurları vardır. Evlilikler de sevgi, saygı, sadakat, uyum üzerine kurulu ise bağlılık sembolüdür, ancak menfaatler üzerine yükselmişse yani kaşa, göze hayranlıktan gerçekleşmişse, güzellik elden gidince, çıkarlar da birbirine ters düşünce zedelenebilecek ve hangi çıkarın peşi sıra sürüklenip gidiliyorsa ona olan bağımlılığı anlatacaktır. O halde bu örnek bize gösterir ki; yaşamda olması gereken ile olanlar, zaman zaman da olsa  birbirinden farklılıklar arz edebilir. Bu ise kavramların içinin boşalmasına sebeptir. Kavramların içini boşaltmak ise yüz kızartır. Üstelik tıpkı evlilik örneğinde olduğu gibi her türlü konunun özünde bağlılık ve bağımlılıktan bir iz aradığımızda tablo çok daha ilginçleşir.  Bu noktada da  “Aman efendim biraz da bağımlı olunuversin canım, ne oluş?” diyenler çok çıkar. Böyle düşünenlere de saygı duymakla birlikte gelin, bir bebek hayal edelim derim. Bebek ana rahmine düştüğü andan itibaren anneyle bir ve beraberdir. Yani bebek anneye bağımlıdır.  Ancak doğumla bu beraberlik -bu bağımlılık- yavaş yavaş- biter. Artık bebek bir dünya vatandaşı olarak ferdiyet kazanmıştır. Bizler bebeğin ferdiyetini tanımazsak bağımlılığın kapısını aralarız. Yani; yaşı kaç olursa olsun çocuk adına düşünmek, onun adına karar vermek, onun için neyin iyi neyin kötü olduğunu ondan daha iyi tâyin ettiğimizi iddia etmek bizi çocuğa, çocuğu da bize bağımlı kılar. Bu bağımlılık yıllar içersinde bildiğimizi kabul ettirme adına empoze ve entrikalara başvuruşlarımıza hatta yanlışlarımızı; eşimize, dostumuza, çoluğumuza, çoğumuza, atamıza, değerlerimize bağlılık olarak tefsir edişlerimize sebep olur.  Bütün bu seyir,  başlangıçta insana  hiç de küçümsenmeyecek bir tahakküm zevki yaşatır.  Bu zevkin cazibesiyle de genç bir beden, genç bir dimağ elimizin altında, bizim doğrularımızı, bizim hayallerimizi işlemekte diyip mutlu oluruz. Fakat zevkimizin sonucu öz güveni gelişmemiş yaşı 30, 40, 50, 60 olan koca koca bebekler toplumda salınır. Bu koca bebekler kültürel, sosyal, ekonomik alanlara yayıldıkça neyi neden yaptığını bilmeyen birer fert olup çıkar. Oysa bu fertler yarınların cumhurbaşkanları, başbakanları olabilmelidir. Kurdun kuşun kuklası veya yemi değil... O halde “Biraz da bağımlı olunuversin canım ne olmuş?” diyenler, bağımlılık kapısını aralarken kendi bağımlılıklarını da perçinlemekle kalmaz, bağlılığın zevkini yaşamaktan hem kendilerini hem de sevdiklerini mahrum ederler. Bunun neticesi de hem bireysel hem toplumsal yıkımdır.

İyi hoş ama tarihimizin derinliklerinden yükselip gelen ve kültürümüzün bir parçası olan tasavvuf bile sık sık bağlılıktan bahseder ve bu hâli över. Ancak bağlı olanın da bağlandığı kişiye tâbi olduğu görülür. Tâbi oluş, bağımlılığı anlattığına göre bağımlılık her zaman, her durum için yanlıştır denemez, öyle değil mi?! Buna da şöyle cevap verelim: Bağımlılık hâli, her zaman her durum için yanlıştır. Anayla çocuk arasında gelişirse de yanlıştır. Karı koca arasında da gelişirse yanlıştır. Neden? Çünkü bağımlılık söz konusu ise tâbi olmakta ölçü kaçmış demektir. Tâbi olmak diyince içinde empati kurmak, bu empatiye uygun fiiller sergilemek, uyum ve hoşgörü de vardır. Tâbi oluş uyuşukluk ya da âdeta bir robota dönüşme sebebi değildir. Yapışmak ve artık onsuz hareket edememek, nefes dahî alamamak, bir müptelâlık hâlinde: “O olmazsa ben biterim, ölürüm; onu içmezsem kahrolurum; bunu yemezsem eririm.” , hatta “Bak tütün nasıl da beni çağırıyor, bak alış veriş yapayım diye nasıl da reklamlar var, onları nasıl duymazsın, onlara nasıl tâbi olmazsın?” vb. duygular, düşünceler tâbi olmak kelimesinin saf mânâsını yerle bir edip, onu bağımlılık boyutuna taşır. Tasavvuf kültüründe denilir ki nasıl kötü iyinin alt derecesi ise, bağımlılık da bağlılığın alt derecesidir. Bağlılığın üst derecesi îman noktasında gizlidir. Allah, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) kendisine muhatap kılmış ve bildirmek istediği hakîkatini yarattığı Muhammed kulunun ağzından âleme akıtmıştır. Hz. Muhammed’den (s.a.v.)  yansıyanla şekillenmekte olan şahıs, bilgeleşir ve bu hâlin neticesinde de geride kalanlara el uzatarak bir anlamda onlara rehberlik eder. Bu bir annenin evet çocuğunu emzirmesine benzer. Ancak burada emilen cevher, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile bildirilen hakîkattir. Rehber olan, kendi egosuyla başa çıkabildiği ve nefsini hâkimiyet altına aldığı için Muhammed cevherine pınar olmuştur. Nasıl ki emen  çocuk, aldığı besinin cevheriyle kendi ferdiyetini hayat toprağında yeşertirse, rehberden de beslenen, aldığı cevherin özelliklerini bünyesine katarak hayatına dalacak ve o da tıpkı bir çocuk gibi kendi ferdiyetini hayat toprağında yeşertecektir. O halde tasavvuf kültüründe, merbut olunan kökle alış veriş içine girip yalnız ve yalnız Allah ın kulu olduğunun bilincine vararak şekillenmenin mücadelesini vermek esastır. Bu yolda rehbere elbet ki bir tâbi oluş söz konusu olur, zîra “Ben biliyorum diyene ne söylenir, bilmiyorum diyen öğrenir”. Ancak tâbi olmak demek, yineleyelim yapışmak, artık onsuz hareket edememek, düşünememek, karar verme yetisini kaybetmek mânâlarına gelmez. Kültürün kast ettiği tâbi oluş, bağımlılığa değil bağlılığa zemin hazırlar. Bu bağlılık da nefse değil yukarıdaki îzahtan da anlaşılacağı üzere Hakk’adır.

Bütün bu bilgileri alt alta getirip topladığımızda; atasına, eşine, dostuna, çoluğuna, çocuğuna, değerlerine, işine gücüne, hatta tuttuğu takıma bağlılık göstermeyene insan denemeyeceği gerçeği ortaya çıkar. Ancak bağlılık netice itibariyle kişiyi Hakk’a vardırmıyorsa hep bir yerlere çarptırır ve bağımlılıklardan nasîbini aldırıp tökezletir. O halde çocuk, Allah için sevilir. Büyük Allah için sayılır. Sevgilide Allah’nın nûrundan zerreler seyredilir, evlât Allah’a kul olarak yetiştirilir...  Bu gerçeğe rağmen bir insanın bağımlı olarak yaşamayı tercih etme hatta inançsız olma hakkı elbet ki vardır. Fakat çıkarlardan arınmış olarak sevebilme, sayabilme, sadakat gösterebilme, uyumlu olma, hoşgörüyü soluyabilme kabiliyetlerimizi köreltmeye ne kadar da hak iddia edip mutlu olabiliriz, bilemiyorum. Zîra böyle davranmanın bir ömre yazık etmek olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple de hayatta yol alırken ve yol yakınken kendime sesleniyorum, bağlılık - bağımlılık çizgisi üzerinde hangi noktadasın, cesaret göster ve gerçekle yüzleş. Hangi noktada yer almak istiyorsun, buna karar verip onu istikamet edin. Bastığın yeri bil. Özgürce, doğru muhakemeler kurup ilerle, bunun için de  doğru donanıma  -doğru bilgiye, doğru görgüye sahip ol da yürü. Her nefes kendini muhasebeye çekerek bilinçli ve çıkarlardan arınmış olarak yürü. Yürürken de ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün de yürü.  

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:            Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği- / ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı