GÜLMİSAL GÜRSOY
HİKMET KAİNAT BÜYÜKAKSOY (Kadem 19)

BİR KÜLTÜRÜN IŞIĞINDA; HAYATA DÂİR
HİKMET KÂİNAT BÜYÜKAKSOY
(1922-2015)

Moda dünyasının önemli isimlerinden biri olan Sayın Cemil İpekçi’den yıllar önce duyduğum bir söz vardır. O bir televizyon programı aracılığıyla demişti ki; “Bir hanımın hanımefendiliği, ayağına basıldığı zaman verdiği tepkide gizlidir.” Gel de inanma! Hayat hep bu sözü de haklı çıkardı…  Bu gün ise “Bir Kültürün Işığında” köşemizden Cemil Bey’in de tarifine uyan ve bu tarifi açan, zenginleştiren, örneklendiren, gerçek bir hanımefendi; “Hikmet Kâinat Hanım’dan” bahsetmeye çalışacağım. Zîra kendisini çok yakından tanıyan biri olarak diyebilirim ki; ayağına basılsa da basılmasa da, o her zaman asil, vakur duruşunu korumuş, o ölçüde de tevazünü hiç kaybetmemiştir. Tasavvuf kültürüyle yoğruluşa ömür adamış biri olmasıyla da dünya denilen bu er meydanının gerçek bir kahramanıdır.   Bu meydanda, sizler de bilirsiniz ya, atıp tutmak kolay da, kahraman olmak, hayat nasıl sınarsa sınasın hanımefendiliği hiçbir zaman kaybetmemek, alınan terbiyeyi hayata nakış gibi işleyebilmek kolay iş değil! Buyurun gelin, yıllar ve yıllar öncesinden seyranımızı başlatalım ve Hikmet Kâinat Hanım’ın hayatından kesitlere gizlenmiş güzelliklerle buluşalım.

Yıl 1922… Sizlere dergimiz aracılığıyla da muhtelif vesilelerle tasavvuf erbabı, öğretmen, eğitmen, şair, bestekâr Ken’an Rifâî Hazretlerinden bahsetmeye çalışmıştık. Hazretin, yaşamakta olduğu İstanbul Fatih semti Hırka-ı Şerif Mahallesindeki konağı, 1920’li yıllarda önemli bir tadilat görüyor. Bunun üzerine Ken’an Rifâî Hazretleri, ailesi başta olmak üzere çalışanlarından da bir gurubu alıyor ve  eşi Güzide Hanım’ın da teklifiyle -İstanbul’un meşhur semti Beylerbeyinde bir köşk olan- Güzide Hanım’ın baba ocağına geçiliyor. Bu ocak, Hazreti Ken’an Rifâî’nin küçük kızını da kucağına aldığı yer. 27 Haziran 1922 tarihinde akşam ile yatsı namazı arasında bu küçük kız dünyaya gözlerini açıyor. Hazret, “Acaba bu minik yavrumuza ne ad verelim” diye bütün köşk ahalisine danışıyor ve ortak bir heyecan çatısı altında bir vesileyle daha toplanılıyor ama farklı farklı pek çok isimler öneriliyor.  Bunun üzerine Ken’an Rifâî Hazretleri,  kâğıtlara harfler yazılmasını teklif ediyor ve bu harflerin çağrışım yaptığı -hatta birleşimiyle oluşan da diyebiliriz- “Hikmet Kâinat” kâinatın hikmetini idrak yolunda adım atabilmesi ümidiyle, yeni doğmuş yavruya, babası tarafından isim olarak konuluyor.  Hikmet Kâinat Hanım’ın annesi Güzide Hanım bir aristokrat (Önemli bir soydan gelir.) Güzide Hanım’ın dedesi -ki Beylerbeyindeki köşkün de gerçek sahibi 1846 1913 yılları arasında yaşamış -devrinin meşhur İslam âlimi Hacı Mehmet Zihni Efendi. Güzide Hanım’ın dayısı; döneminin “Gümrük ve Tekel Bakanı” Ali Rana Tarhan. Güzide Hanım’ın ağabeysi ( Yani; Hikmet Kâinat Hanım’ın dayısı) Şadi Karagözoğlu; o da döneminin önemli tiyatrocularından. Şadi Bey’in bizlere son derece aşina gelmesi de doğal.  Zîra “Bican Efendi” tiplemesiyle tanınır ve milli sahnenin kurucularından olup Türk sinemasına -özellikle de komedi dünyasına- büyük hizmetleri bulunan bir zat olarak tarihi belgelerde de gönüllerde de önemli bir yeri vardır. Bu tablo içersinde ilginç olan şu ki; Saide Güzide Hanım’ın soyu Hazreti Muhammed (s.a.v.)’ e dayanmaktadır. Bu bir rivayet olsa dahi gerçekliği kuvvetlidir.  Dolayısıyla Hikmet Kâinat Hanım’ın da soyu Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) dayandırılır.  Güzide Hanım, şüphesiz özünden gelen yatkınlıkla,  o dönemin özelliği olan aristokrasi düşkünlüğünü, Fransız kültürüne özentiyi, şıklık savaşlarını, hayatın her alanına yerleşmiş batı hayranlığını bir kenara atmıştır.   Kalemi son derece kuvvetli olmasına rağmen,  musiki aşkı, tiyatral kabiliyetleri dillere destan iken, sanatsal vasıflarının istikametini Ken’an Rifâî Hazretlerine çevirmiş ve Allah aşkıyla yanıp coşup, Allah aşkıyla yanana koşandır.  Hikmet Kâinat Hanım için, annesi Güzide Hanım, şüphesiz ki örnek alınan şahsiyettir ancak Hikmet Kâinat Hanım’ı ananesi Hadiye Hanım büyütür. Hadiye Hanım’a torunları Nenema da derler ve Nenema, Ken’an Rifâî Hazretlerinden aldığı feyzle torunu Hikmet Kâinat’ı adeta yoğurmaktadır. Ken’an Rifâî Hazretleri ise bir baba olarak evladını kucaklarken aynı zaman da Kâinat Hanım’ın mürşididir ve kimi zaman hikâyeler anlatarak kimi zaman misaller göstererek Kâinat’ın yolunu aydınlatır, kimi zaman ise dörtlüklerle, beyitlerle kızına seslenir... Bu manzumelerden dilerseniz yeri gelmişken örnek verelim:


Ken’an Rifâî Hazretleri der ki;
“Kâinat, sevsin seni istersen sen kâinat,
Dâim Allah’ını sev, gafil olma ondan hiç.
Herkesi kalbinle sev, incinme incitme sakın,
Aczini bil dâima, kibri gıybet etme hiç.”


Ken’an Rifâî Hazretleri, kızına eserlerinin de kıymetinin bilinmesini öğütler ve kıymet bilme yolunu da yine bir manzumesi aracılığıyla hatırlatır.


Ken’an Rifâî Hazretleri der ki;
“Kâinat’ın babası
Bak Kâinat’a ne demiş;
Bunları hâl eylesin,
Okudukça Kâinat.”
O hâlde Ken’an Rifâî Hazretlerinin eserlerinin kıymetini bilme yolu, anlatılanları, öğütlenenleri hâl hâline getirmekle, en azından bu gayrete soyunmakla mümkündür. “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” ifadesi ne de hoştur.  Acaba Ken’an Rifâî Hazretleri, kızının şahsında kimlere ve kimlere, hatta kaç yüz yıl ötesine, hata kaç mil uzaklığa seslenmektedir dersiniz?

Baba kız muhabbet ile, hikâyelerle, manzumelerle birbirini kucaklarken görülen odur ki esasen derunî bir alış veriş içersindedir ancak yıllar bir biri ardına geçer.  Kâinat Hanım büyür, serpilir ve evlenme çağına gelir. Bu sırada ise Anadolu’nun şirin diyârı Aksaray’da “Kemal” adlı bir delikanlı, eğitimi için mücadele vermektedir. Kemal Bey, önce Aksaray’da eğitim alır ve daha sonra Lise tahsili için Ankara’ya ağabeysinin yanına gelir. Ağabeysinin yanında günümüzdeki adıyla “Atatürk Lisesini” geçmişteki ismiyle de “Ankara Lisesini” bitirir,  ardından “Ankara Hukuk Fakültesi”ne girer, 1935 yılında mezun olur, Maliyede görev alır. Maliyede çalıştığı sırada devlet bursu kazanır, Belçika da Hukuk tahsilini sürdürür.   Dönüşünde doktorasını bitirmiştir ve “Ankara Hukuk Fakültesi”nde asistanlık görevine hazırdır. Ancak ikinci dünya savaşı usul usul patlak vermeye başlar. Çatalca Kızılcaali köyüne askerlik görevi için çağrılır.  Çarşı izni sırasında bir berberde tıraş olurken Ken’an Rifâî Hazretlerinin kızı Hikmet Kâinat Hanım’dan haberdar olur, onu tanımak ister ve Rifâî konağının kapısını çalar, kendini tanıtır. On dokuz yaşında bir genç kız olan Hikmet Kâinat, Kemal Bey hakkında bilgi edindikçe mutludur.  Zîra cesur, ayakları üzerinde durmakta ve tırnaklarıyla kazıyarak yükselmekte olan bir Anadolu delikanlısı, üstelik İslam âlimi Celâlettin Aksara-ı Hazretlerinin soyundan biri “Ben buyum ve kızınıza talibim.” diyerek Ken’an Rifâî Hazretleri’nin huzuruna varmıştır.  O dönemde Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” adlı romanından etkilenmeyen de kimse yok gibidir. Bu romanda bildiğiniz üzere bir İstanbul kızı olan Feride’nin Anadolu’da öğretmenlik yaparak yalnız ama âşık ve vakur duruşu anlatılır. Hikmet Kâinat Hanım için de Kemal Bey “Çalıkuşu” romanından fırlamış adeta bir kahramandır ve Hikmet Kâinat’a bir Anadolu macerası sunmaktadır. Bu hâlin cazibesiyle düğün dernek kurulur. Böylece Hikmet Kâinat Hanım ile Aksaraylı Kemal’in hayatları, gençlerin arzuları neticesi ailelerin de rızasıyla birleşmiş olur. Birleşmiş olur ama Kemal Bey, İstanbul kızı olan Kâinat’ı Çatalca’da bir köy evine yerleştirecek ve askerlik görevine devam edecektir. Gençler giderler,  Çatalca’ya varırlar, köy evine yerleşirler. Bu arada Kemal Bey de askerlik görevini sürdürmektedir ve gün olur eşine askeri hazırlıkları göstermek ister. Kâinat Hanım’ı alır, topun, tüfeğin arasında onu dolaştırmaya çıkartır. Kâinat Hanım, teçhizatın basitliği ve yetersizliği karşısında şaşkındır. Ülke bu yetersizlikle mi ikinci dünya savaşına hazırdır!  Kâinat Hanım oracıkta bayılıverir. Ancak teçhizatın basitliği karşısında bulunduğu yere yığılıveren Kâinat, gözlerini açtığı andan itibaren artık başka bir Kâinat’tır. Onurlu ve dik duruşunun yanındaki tevazu dolu yapısına güçlü bir Türk kadını portresi de eklenmiştir.

Bildiğiniz üzere; Türkiye Cumhuriyeti ikinci dünya savaşına girmez. Osmanlı imparatorluğunun çöküşüyle doğan yeni Türkiye o yıllarda kıtlıkla, açlıkla, darlıkla savaşmaktadır ve ikinci dünya savaşına aktif olarak katılmayış halk arasında da, genç çiftimiz için de mutluluk yaratır. Kısa sürede Kemal Bey’in Çatalca Kızılcaali köyündeki askerlik görevi sonlanır. Çift, Ankara’ya yerleşir.  Kemal Bey, “Ankara Hukuk Fakültesi”nde göreve başlar. 1942 yılında ilk oğulları Alican,  1950 senesinde de ikinci oğulları Kenan doğar. Hikmet Kâinat Hanım’ı o yıllarda sosyal hayatın içinde, dernek faaliyetlerinde de görürüz. Takdir edersiniz ki alınan terbiye, her nefes -yıllar geçtikçe daha da olgunlaşarak- hayata taşar ve Kâinat Hanım için de bu böyle olmuştur. O, hangi işle meşgul olursa olsun aldığı terbiyeyi doğallık içinde yansıtır. Üstelik ona, ne olursa olsun muhabbet duyabilmek, insanların doğumlarıyla çoğalıp ölümleriyle azalabilecek kadar onlarla bir ve beraber olmak öğütlenmiştir. O bu hâli tatbike soyunduğunda öyle de bir tablo ortaya çıkar ki;  o, vakur duruşunu, şahsiyetini, özünü hiç kaybetmemesine rağmen, kendisiyle taban tabana zıt olabilecek kültürler tarafından da kucaklanan, bağra basılandır.  Nitekim eşinin memleketi Aksaray’da ve Aksaraylılar arasında, -biraz araştırın, gidin bakın, şartlar nasıl gelişmiş olursa olsun- adeta Kâinat Hanım bir efsanedir.  Kendisinden Aksaray ve Aksaraylılara ilişkin pek çok güzel, esprili anılar dinlemiş biri olarak şuna da rahatlıkla şahitlik edebilirim ki; Kâinat Hanım da Aksaraylıları son nefesine kadar muhabbetle anmıştır.  Hatta onların her birini, dostlarını, arkadaşlarını adeta bir roman, bir efsane kahramanı gibi anlatmış ve yine onların her birini nadide birer çiçek gibi göğsünde, kalbinde, dimağında son nefesine varıncaya kadar hiç unutmamacasına taşımıştır.

Dünyanın bir masal diyârı olduğunu düşünen var mı? Hiçbir şey masallardaki gibi gelişmiyor ki aklı başında hiç kimse bunu iddia edemez herhâlde. Kâinat Hanım için de dünya bir masal diyârı değildir. Babasına çok düşkün bir ömür sürmüş, baba kızın arasına mesafeler girse de aralıksız onlar mektuplaşmış, görüşmüş, babanın desteğiyle Hikmet Kâinat Hanımın mânevî dünyası ışıl ışıl aydınlanmıştır  lâkin 7 Temmuz 1950’de Ken’an Rifâî Hazretleri vefat eder. Kâinat Hanım için yıkım, şaşkınlık ve kuvvetli sınavların ortaya çıktığı dönem başlar. Baba ve dolayısıyla da mürşit ile sembolize edilen her türlü değere, Kâinat Hanım adeta koruyucu bir kalkan kesilir, ne var ki dozu ayarlayamaz. Bu hâl karı koca arasında kutuplaşmaya, zaman içinde de kopmaya, ayrışmaya sebep olur. Oysa Kâinat Hanım sadece babasına değil, kaybettiği mânevi pınara hasret ile yanmakta, mânevîyat açlığıyla nasıl başa çıkabileceğine dâir bir çare aramaktadır. Kâinat Hanım çareyi, çekilmez bir hâle elbirliği ile gelmiş aile ortamını sonlandırmakta bulur. Kemal Bey’den boşanmıştır. Fakat bu, gözleri kamaştıran bir güzelliğin üzerindeki baba ve koca ile akıp gelen koruyuculuğun da iyice zayıflaması anlamına gelir. Artık Kâinat Hanım, sadece acımasız gerçeklerle değil kendi dünyasında –çevresinde- doğru, yanlış, eğri, büğrü yeter ki malzeme olsun diyen vasıfsız bir takım değerlendirmelerle de mücadele edecektir. Bu hâlden ise, ailenin her bir ferdi acımasız darbeler aldığı gibi, eş dost da derin darbe alır.  Hikmet Kâinat Hanım; “Rabbim Allah, peygamberim Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.), pirim Ken’an Rifâî” diyip yürür. Yürür de… Her bir adım atışında Allah’tan gayriye yandıran her ne var ise, o üzerinden bir vesile ile süzülüp gitmeye başlar. Kimi zaman para pul ondan uzaklaşır, kimi zaman evlatlarının, torunlarının yaşadıklarıyla yıkılır, bu noktada altını çizelim ki; evlatlarına, ailesine, dostlarına aşkla bağlıdır, onların tatlı ya da acı günleri Kâniat Hanımın da mutlu veya kederli olmasına sebeptir. Mesele bununla da bitmez, kimi zaman itibarı da yerle bir olur, kimi zaman istenmeyen kişi ilan edilir vs… O Türkiye de bir dul kadın olmanın, ana olmanın, önemli –hatta göz önünde olan- bir aileden gelip de zayıf düşmenin takdir edersiniz ki acısını da çilesini de yaşayandır. Şunu da söyleyelim tasavvufî öğretiler, önüne çıkan ve çıkacak olan tuzaklarla mücadelede yerini almayı bekler, Kâinat Hanım’ın işini kolaylamak için hazırdır ve bu öğretiler doğru istikameti vermek üzere Kâinat Hanım’ı hareketlendirir. Dilerseniz bu noktada bir tespite de yer vermeden geçmeyelim; Hayatta herkes muhtelif sınavlarla karşılaşır, değil karı koca ilişkisinin bitmesi, baba konumunda olan birini, bir dostu, hatta mürşit konumunda olan bir zatı kaybetmekle ortaya çıkan bocalamaları, fetret dönemlerini sadece şahıslar da yaşamaz, camialar, cemiyetler vs. dahi bu hâllerden nasibini alabilir. Lâkin, üniversite öğrencilerinin girdiği sınavlarla, ilkokul talebelerinin girdiği sınavlar biriyle eş değildir. Nitekim sınav sonuçları da kişileri de kurumları da birbirleriyle eş noktalara götürmez. Bu durumda bizim seviyemiz ne ise karşımızdakini de içinde bulunulan yapıyı da bu seviye uygun algıladığımız ortadadır ve üstelik üniversite öğrencisi seviyesinde sınava girmeye hak kazandırılmışlık söz konusu ise bilelim ki arkadan gelmekte olan ve içinde bulunulan seviyeye uygun bir güzellik vardır. Kâinat Hanım’ın hayatında da bu böyle olmuştur.  Celâl, cemâlin müjdecisidir ve celâlin şiddeti; arkasından sürüklediği güzelliğin derecesini işaret eder. Cemâl ise her zaman celâle gebedir. Peygamberimiz buyurur  “La rahatte fid dünya (Dünyada rahat yoktur)”


Müsaadenizle artık biraz da kendi kimliğimden de bahsetmek isterim. Ben, Hikmet Kâinat Hanım’ın büyük oğlu Alican Gürsoy’un kızıyım. Dolayısıyla da sizlere bu bölümde anlatmaya çalıştığım kişi babaannemdir. İzninizle babaannemin tasavvuf kültürüyle yoğrulmuşluğunu ve bu kültürü nasıl doğallaştırdığını anlatan birkaç anımı da paylaşayım.


Yetişkinim. Tatsız hadiseler yaşadığım bir dönemim. Babaannemle keyifsiz de olsam şakalaşıyoruz. Hamamböceklerinden konu açıldı. Hamamböceğinin üzerine “ilacı döküyorsun ( geçmişin ilaçları da şimdiki gibi değil) bir süre sonra silkelenip kalkıp gidiyor” dedim. Bunun üzerine babaannem durdu ve “Sen hamamböceği kadar bile değilsin galiba?” dedi. Belki ben hamamböceği kadar değildim ama onun bu sözü,  kim bilir kaç defa silkelenip de hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam ettiğinin işaretiydi.

Bir başka anım: Çocuğum. Belki ilkokul birinci sınıfta öğrenciyim ya da henüz okula başlamadım. Bir Allah lafzı duyurum. “Allah büyüktür. Allah bilir. Allah korusun vs.” Babaannemin yanına gittim. Oturmakta olduğu koltuğun koluna oturdum. Çok net hatırlıyorum. Ayaklarım çıplak, öfkeyle ayaklarımı sallıyorum. “Kâinatcığım,” dedim. “Herkes bir Allah’tan söz ediyor. Nerede bu Allah? Kim bu Allah?  Neden onu ben görmüyorum?...” Başladım ağlamaya. Sanki canımdan can kopardılar ne ağlamak! Babaannem gülümsedi ve “Allah kim biliyor musun” dedi “Seni böyle ağlatan.” Bu söz beni o yaş için çok ikna etmişti. Belki yıllar geçtikçe çocuk safiyetimi kaybettim, belki hatalarım çok oldu, belki günahlarım fakat o gün bu gündür gönlüm Allah’a muhabbetsiz hiç kalmadı.  İyi insan olmalıyım, muhabbet fukaralığına düşmemeliyim fikri ve gayreti –zaman zaman sendelesem de- anlaşılan o ki içimde hep diri kalmak için mücadele verdi ve vermekte.


Bir başka anım;
Öyle insanlar vardır ki bilirsiniz onlardan zarar gelir, dolayısıyla da onlarla görüşmek istemezsiniz. Babaannemim maalesef seçici olmak gibi bir lüksü yoktu. Dolayısıyla da darbelere bağrı açıktı. Karşısındaki insandan zarar görülse de, o insan bir kere “Allah” demişse,  Ken’an Rifâî pınarına hasbelkader bir kere dahi olsa avuç açmışsa, babaannem için görüşmeye de, evi, barkı, gönlü açmaya da yeterliydi. Bu arada şunu söyleyeyim “Kafasına vur ekmeğini al” denebilecek bir yapısı da asla yoktu. Son derece kuvvetli, otoriter ve disiplinliydi, zekiydi. Karşısındakine yeri geldiğinde sözcüklere dökmeden mesafe koyarak had bildirmeyi tercih ederdi.  Ben ise bu tavrı lüzumsuz bir meşakkat olarak değerlendiriyordum. Benim için meseleyi daha kolayca çözüme ulaştırabilecek bir yol vardı. Şayet gerekiyorsa karşılıklı konuşulabilmeli, olmuyorsa – bir hâl çaresi bulunamıyorsa- verici olmak, bağra basan olmak kesinlikle durdurulabilmeli hatta ilişkiler kesilebilmeliydi. Ben babaannem bu üslubuyla, o da benim bu anlayışımla çok mücadele verdi. Üstelik babaannem, yaşlılığının en çetin günlerinde dahi, aleyhinde olanları, aleyhinde gruplar oluşturup kulisler yapanları, zararları dokunanları çok iyi sezer ve tanırdı. Buna rağmen, sorgusuz sualsiz onlara da evini açan, ilerleyen yaşına rağmen onları da evinin kapısında karşılayıp kapısından uğurlayan, yediren içiren olmuştur. O tam bir misafirperverdi. Ama bu boyutta bir misafirperverliği yapabilir misiniz bilmem. İtiraf ediyorum, daha hâlâ bu beni aşan bir iş!


Babaannem “Ben bana düşeni yapayım ötesi Allah kerim, hesap görmek benim işim değil.” İfadesini de çok sık kullanırdı.  Sanırım babaannem bu ifadesiyle hep eli açık olmayı, işi kolaylamayı, işi kolaylayarak karşısındakinin bir takım maddi-  mânevî menfaatler kazanmasını zevk edindiğini de kastetmekteydi. Kıymeti bilinse de bilinmese de o hep vermeyi, kucaklamayı, bağra basmayı prensip edinerek, analığını sergiledi. Bundan aile fertleri olarak bizler -hakkını helal etsin- fazlasıyla nasibimizi aldık ama dost dedikleri de bu hâlin dışında değildi. Asla bir hesaplaşmaya da hiçbir zaman oturmadı. Hesap görmeyi kendine vazife edinmedi. Hesabıysa Allah’aydı.  O sırtını Cenâb-ı Hakk’a dolayısıyla da maneviyata yaslamakla zırhlandırılmıştı ve böylece yıllar içinde önemli bir kuvvetin ve yaptırım gücünün de sahibi kılınandı.  Şayet hesaplaşmaya otursaydı değil zavallı konumuna düşen “Canımı al Allah’ım” diye yalvaranlar da çıkardı. “Ben sizin için şunu yaptım da yaptıklarımın karşılığı bu muydu?!” gibi bir cümleyi -neredeyse kırk yıl nefes nefese babaannemle birlikte geçirdim- asla ağzından bir an bile duymadım. Zîra böyle bir cümlenin taşıdığı anlamı da hiç aklına getirdiğini sanmıyorum. O otoritesinin kuvvetini bilmesine rağmen bunu hiç tartmadı. Her nefes kendini silen ve karşılık ümidi taşımadan vazife bildiğini işleyendi ama hep şahsiyetli ve insan onurunu koruyarak hareket etti. Karşılık ümidi taşımadan vazife bildiğini işlemekle de devleşti.


Bu arada hiç başköşelere geçip oturduğunu da görmediğimi söylemeliyim. Ömrünün son günlerinde dahi bütün zorlamalarımıza rağmen ayağını uzatarak oturmaya da hiç yanaşmamıştır. Yalnızken dahi ayağını uzatarak oturmamış kendisini zorlayan biri, yanından kaybolur olmaz zorla tabureye yerleştirdiğimiz ayağını hemen tabure üzerinden indirivermiş acaba beni bir gören oldu mu diye çocuksu bir eda ile etrafına bakarken de defalarca aile fertlerine ve bilhassa da bana yakalanmıştır. Bu arada şu da bir gerçek ki;  namazlarının vaktini geçirdiğine de hiç tanık olmadım desem yeridir. Yakın zamana kadar da iskemlede değil eğilip kalkarak namaz kıldı. Ömrünün son aylarında güçlükle abdest alabilmesine rağmen namaz kılmaktan bir an geri durmadı. Onu, hiç üstüne başına özensiz de görmedim. Şık giyinirdi, bakımlıydı. İlerleyen yaşına rağmen alımlıydı ve hep Allah’laydı ve Allah için hizmete soyunandı, hep Allah’ın huzurundaydı. Bu bilinçle yaşadı. Bunun içinde o ayak, tabure üstünde yarım saat bile hiç ama hiç duramadı.


Babaannemle anılarımı anlatmaya doyamıyorum galiba. Müsaadenizle günde belki on kere aramızda geçen şaka ama muhabbet dolu bir konuşmayı da sizlerle paylaşmak isterim.


-Kâinatçığım, Kâinatçığım, seni seviyorum Kâinatçığım.
- Ben de seni seviyorum.
-Kâinatçığım, Kâinatçığım sana bayılıyorum Kâinatçığım
- Yok… Ben sana bayılmıyorum. Ben seni seviyorum. Çok seviyorum ama bayılmıyorum.
Babaannem Hikmet Kâinat Hanım, o kadar nefsin bertaraf edilişine dair hassasiyetler taşırdı ki; ufak bir nefis lekesine dahi tahammülü yoktu. Zîra babaannemin dünyasında bayılmak demek; nefse esaretti.  “Ben sensiz yapamam, ben sensiz olamam, nefes alamam” anlamlarına gelirdi. Hatta karşımızdakine tapınmak, karışımızdakini ilahlaştırmak anlamı da içerirdi.  Oysa elbet gerçek şu idi ki; birine bir sevgi besliyorsak esasen o sevgi Yaradan’ın yarattığından açığa çıkardığınaydı. Hep örnek gösterilir ve denilir ki; sevdiğiniz şurada ölse ondan uzaklaşır hatta korkar kaçarsınız e hani seviyordunuz!? O hâlde sevdiğimiz ruh idi. Ruh, bedende Cenâb-ı Hakk’ın elçisidir. Hicr suresi 29. Ayette de böyle buyrulur. Dolayısıyla da bayılmakta, yaratılmışlık seviyesine esaret ve gerçeği görememek, sevmek de ise Cenâb-ı Hakk’ın eserine, yarattığından açığa çıkardığına, dolayısıyla da yaratılmışın ardındaki hakikate muhabbet söz konusudur. Bir an bile babaannem bu şakalaşmamıza yenilmemiştir ve bir kere olsun ona “sana bayılıyorum” da dedirtememişimdir.


Biz babaannemi 10 Şubat 2015 tarihinde kaybettik. Yaşamı gibi vefatı da esasen devletliydi. Cenazesi, hava çok soğuk olmasına rağmen kalabalık bir dost grubuyla uğurlandı. Hastanede yattığı ve kan ihtiyacı olduğu sırada –kan bulabilmek için kıvranıyorum-  hiç tanımadığım insanlar dahi bir şekilde telefonumu bulup “Biz kan vermeye hazırız. Lütfen bizi çağırın, kan verilim” demişlerdi. Onların bir çoğu da gelip kan verdi. Teşekkür ediyoruz fakat onların arasında gençliğinden dolayı bizim engel olduğumuz henüz genç kızlığa yeni adım atmış olan biri de vardı ki onu düşününce insan gözyaşlarını tutmakta gerçekten güçlük çekiyor…  Şu gök kubbede baki kalan bir hoş seda değil de ne ki?  O sevdi. Allah’ı, insanı, kediyi, köpeği, mahlukatı sevdi. Sevdiği için de hep sevildi. İnsanları, erdemleri üzerinden değerlendirse de onlara küçük büyük demeden, erdemli erdemsiz tespitini onlara hiç sezdirmeden, kimseyi hor görmeyip itip ötelemeden hep saydı. Mesafeli duruşunun altında bir muhabbet vardı. Saydığı için de hep sayıldı. Ondaki tavır öylesine bir tavırdı ki; karşısındakini şekilden şekle sokuyor ve karşısındakine esasen yol da aldırıyordu. Nitekim evliliği kültür farkı sebebiyle bitmişti ama geçen yıllar içersinde dedem Kemal Bey, babaannemle birlikte Ken’an Rifâî konağının aslına uygun inşasında maddi mânevî seferber oldu. Babaannem de, dedem Kemal Beyden öğrendiği ve hayatına taşıdığı pek çok değerden bahsetmekten, zevk alırdı. Bilhassa İslamiyet’in dengeyi icap ettirdiğini, aşırılıktan kimsenin fayda görmeyeceğini söylerdi. Tasavvuf kültürüne bir zamanlar ocaklık etmiş tarikatların muhtelif sebeplerle yozlaşarak tarihin derinliklerine gömüldüğünün altını çizer ve tarikatlara ve onlara ait ritüellere kilitlenmekten ziyade, tasavvuf kültürünün mahiyete odaklanmak gerektiğini, Kemal Dedemin ona kattıkları ışığında olsa gerek söylemekten hiç bıkmadı.


Babaannem, bu gün zengin bir kütüphanesi olan, öğrencilere maddi destek veren, bünyesinde Ken’an Rifâî Tasavvuf Enstitüsü ve Müzesi barından “Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık” vakfının da kurucusudur.  Dostlarıyla birlikte babaannem Hikmet Kâinat Hanım önderliğinde, 2000 yılında bu vakıf kurulmuştur. Hep söylendiği gibi celâlin arkasından cemâl gelir. Tasavvuf kültürü ise sihirli bir değneğe benzer. Onun bize değmesine ve bize istikamet vermesine izin verdiğimiz sürece ve ölçüde kör kuyular da aşılır, dehlizler de yıkılır ama gayretsiz bu yollar aşılmaz… Babaannem son nefesine kadar gayretten hiç geri durmadı. Babaannem ilerleyen yaşına rağmen, haftanın belirli günlerinde ve genellikle de haftada iki veya üç kez, sabah saat on bir de, evine vakıf görevlilerini bilhassa da vakıf genel sekreterini çağırırdı. Onlar, birlikte nescafe içer ve böylece babaannem, sohbet edip vakıf ve hitap ettiği yapıya yönelik meseleleri takip ederdi. Son yıllarda buna cuma sabahları düzenlediği kahvaltılar da eklenmişti. Bu görüşmelerde muhtelif meselelerin çözümüne yönelik fikirler türüyor, prensiplerin doğru bir şekilde oturtulması ve kendisini doğru ifade edebilmesine yönelik titizlikler dile geliyor, kadro düzenlemeleri, etkinlikler vs. organize ediliyordu. Babaannem, aşağı yukarı ömrünün son bir buçuk - iki ayına varana kadar vakıf meseleleri ve faaliyetlerinde hep aktifti. Fiili olarak önde faaliyet gösterenlerin üzerindeki güçtü ve hayatın içinde yoğruluşuyla, -tecrübeleriyle, zekasıyla, ön görüsüyle, sevgisiyle, saygısıyla- meselelere ışık tutuyordu.  “Ben bana düşeni yapma gayretiyle yol alayım ötesi Allah kerim. Hesap görmek ise benim işim değil” prensibiyle hep ilerdi ve ilerletti. Bu gün ölüm ve babaannemi bir arada düşünmek doğrusu pek istemiyorum ama elbette ki can-ı gönülden ona Allah’tan rahmet diliyorum fakat merak ediyorum ve soruyorum; İçimdeki şu özlemin dindiği bir an olacak mı acaba? Ben bu hanımefendiyi, bu kahramanı, babaannemi özlüyorum da!


Değerli katkılarından dolayı Prof. Dr. Kenan Gürsoy’a teşekkür ederiz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:            Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı