Bir Kültürün Işığında; Suç, Ceza ve Dostluklar
BIÇAK SIRTI
Bir gece oğul, geç vakitte eve döner. Babası, pek telaşlı ve üzgündür. Oğul, “Neyin var baba?” diye ısrarla sorunca, Baba, perişan bir hâlde “ Oğlum” der “elimden hiç istemediğim hâlde bir kaza çıktı. Ben bir adam öldürdüm.” Delikanlı heyecanlanır, telaşlanır “Ölü nerde?”der. Baba, yerde duran çuvalı gösterir. Ölü, o çuvalın içindedir. Baba - oğul düşünürler, ne yapsınlar, ne etsinler? Delikanlının aklına hemen bir fikir gelir. “Üzülme babacığım” der. “Benim çok iyi dostlarım var. Hangisine gitsem bana yardım eder, onlar bu işi çözer.” Babanın yüzü, sır dolu bakışlarla aydınlanır ve oğluna çaresizlik içinde rıza gösterir. Oğul, alelacele ölü yüklü çuvalı sırtlanır. Kan ter içinde az gider uz gider, bir dostunun kapısına varır. Dosta kendince durumu anlatmaya başlar ama daha bir iki cümle etmişken dost, hemen kapıyı oğlun yüzüne kapatır. Oğul, şaşkındır. Bu sefer bir başka dostunun kapısına varır. Ama o kapı da oğlun yüzüne kapanır. Bir dost, iki dost derken anlaşılır ki hiçbir dost böyle bir hadisenin içinde yer almaya yanaşmamaktadır. Oğul, dostlarını suçlar “Bu nasıl dostluk!” der. “Oysa ben onlar için neler neler yaptım. Ne fedakârlıklarda bulundum. Onlar bir müşkülüme el uzatmaktan ne kadar da acizler!...”
Delikanlı, söylene söylene sırtındaki çuvalla kan ter içinde eve döner. Mahcubiyetle, babasına durumu anlatmaya çalışır. Baba, çuvalın başa dert olmasından ziyâde oğlunun yaşadığı hayâl kırıklığına bakıp yıkılır, güçlükle “Üzülme.” diyip oğlunu teselliye çalışır ama çok geçmez yine gözler bir kenarda duran o melun çuvala takılır. Baba - oğul “Bu işten kurtulmanın bir yolu olmalı.” der. Bu sefer babanın aklına bir fikir gelir. “Eh oğul ne yapalım. Sen, şunu bir de benim dostum olan ihtiyara götür bakalım.” Ümitsizce de olsa delikanlı, babasının sözünü dinler ve çuvalı yüklenir. Sabah ezanları okunmadan, babasının yaşlı dostunun kapısına gelir ve kapıyı çalar.
Kapı açılır. Sabah namazı için abdest almakta olan ihtiyar dost, delikanlıyı görünce şaşırmıştır. “Hayrola bu vakitte ne ola?” der. Delikanlı, “Babam selâm etti” diyip meseleyi kendince ve usulünce anlatır. İhtiyar, çuvalı bir yoklar, bu çuvaldaki ne kadar da soğanı andırır! “Neyse” der ihtiyar, dostunu gözünün önüne getirir. “O değil adam öldürmek geyik bile vuramaz.” diyip söylenir. “Hem böyle bile olmuşsa dahi o suçunu gizleme ve beni de suçuna ortak etme yoluna asla gitmez” diye düşünüp oğlu bir tepeden tırnağa süzer. “Bu işte bir iş olmalı. Sabah ola hayır ola” der. Oğlu kapıdan içeri buyur edip sırtındaki çuvalı indirtir. Delikanlı tam bir iki laf daha edecektir ki; ihtiyar, delikanlıyı ensesinden yakalar “Hadi bakalım” diyip kapının dışına atar. “Hadi sana, güle güle, babana selâm söyle.” Oğul ne oldu ne bitti doğrusu pek anlamaz ama elindeki çuvaldan kurtulmuş, babasını da selâmete kavuşturmuştur. Bu rahatlıkla evine döner ve bir köşede uyuklamaya başlar. Çok geçmez Baba, oğlun başına varır. “Oğlum” der “İçim içimi yer. Biz galiba bir hata yaptık, ihtiyarı büyük bir sorumluluğa soktuk. Buna hakkımız yok. Gidip çuvalı oradan al da gel. Başımızın çaresine kendimiz bakalım.” Oğlun, canı sıkılır ama ne yapsın ister istemez babasını haklı da bulur. Varır gider ihtiyarın kapısına dayanır. “Babam selâm etti fakat pişman oldu. Emaneti geri almak istiyor.” der. İhtiyarın kaşları çatıktır. Bahçede yarısı boşalmış o meşhur çuvalın yanı başındaki bir soğan karığını gösterir. “Baban bana soğan karığımı bozdurmak mı ister yoksa?” diyip öfkelenir. Onlar kapı ağzında konuşurken birden baba görünür ve söze atılır. “Evet, dostum” der. “Çuvalda soğanla birlikte, kuzu eti de vardı. Kokmadan çıkartalım da gerçek dostluk adına vereceğimiz ziyafet gecikmesin, kazaya uğramasın demeye geldim.” Anlaşılır ki Baba, genç oğluna sözle anlatamadığını yaşatarak öğretmek istemiştir. Gerçek dost ise, kolay bulunacak nimet değildir. Gerçek dostluk kuruldu mu, dost, ne yapar ne yapmaz bilinir. Hatayı hata ile örten ya da örtmesi istenen değil, Allah bilinciyle gözleri açık olan dost seçilir.1)Yazar Nazik Erik’in“Dünden Bugüne Kadın Çocuk Aile” adlı eserinde, sayfa 147-149’da yer alan hikâyeden uyarlanmıştır.
Gördüğünüz üzere bıçak sırtı denebilecek bir hikâye… Dilerseniz bu sayımızda bu hikâye üzerinde biraz düşünelim ve konuya ilişkin bir beyin fırtınası gerçekleştirmeye çalışmadan önce, üstüne basa basa şunu söyleyelim ki; Allah, neyi nasıl murâd ediyorsa o yaşandığına göre, “Ben böyle yapmam. Ben böyle davranmam.” diyecek cesaret her halde kimsede yoktur. Bu sebeple bu hikâye, gerçek de olabilirdi ve belki de biz de bu hikâyedeki kahramanlardan biriydik. Hep birlikte yaşadığımız, bildiğimiz, gördüğümüz üzere, insanoğlunun başına her şey gelebilir. O zaman hikâyemizin verdiği mesaj doğrultusunda, kınayarak ya da abes görerek değil, suç ve cezanın yaşamdaki yeri nedir, kişinin suça günaha düşmekten mümkün olduğunca kendini koruyabilmesi nasıl olur da söz konusu olabilir diye düşünelim. Biz dostluğu nasıl tanımlarız, dostluk anlayışının içini nasıl doldurmalıyız diye kendimize bir soralım. Ailenin vereceği eğitimin önemi ne olabilir ki diye düşünerek sorumluluklarımıza bir dokunalım ve tabi, her şeyin başında da Allah iyi yazılar yazmış olsun, Allah hayra âlet etsin niyazıyla beyin fırtınamızı başlatalım. Öncelikle konumuza, dolayısıyla da hikâyemize ilişkin iki anahtar kelime olan “Suç” ve “Ceza”nın sözlük anlamı:
Suç ve ceza; Suç: Bir kimse veya topluluğun isteyerek ve bilerek yaptığı töre ve ahlâka aykırı davranış kabahat ve bununla birlikte kânunca yasaklanan ve yine kânunca konulmuş bir cezayı gerektiren davranış, günah. Ceza: Suç işleyen bir kimseye suçunun derecesine göre verilen acı karşılık. Devletin suç işleyen bir kimsenin hayat, hürriyet, mal ve izzetinefsi üzerine kânunlarla belirlediği şekilde koyduğu sınırlama…
Îman ederiz ki; Allah, dilemezse yaprak dahi kımıldamaz. Fiillerin de gönle düşen muratların da sahibi Allah. Hep altını çizdiğimiz gibi yine îman ederiz ki; Allah tektir ve o teklikte kendinden başka olmadığına göre O Allah ki, kendinden zerrelerle bezeyendir. Hâl bu olunca, birimden açığa çıkmakta olanlar, Allah’ın yarattığı o biriminden bildirmek istedikleridir. O hâlde yapan, yaptıran Allah’tır gerçeği karşımızdadır. Fakat bir düşünelim; yapan, yaptıran Allah olduğuna göre, o zaman hangi suç, hangi suçlu, hangi cezadan bahsedeceğiz? Burada takdir edersiniz ki ince bir çizgi var. Biz suç, suçlu ve cezadan değil ilâhi sistemin işleyişinden bahsedeceğiz. Zîra her yaratılmış, Allah’ın muradına âlet olmakla kendisinden açığa çıkmakta olan isim ve sıfat zerrelerini kullanarak yaratılış tablosundaki yerini inşa eder. Üstelik, yapıp ettikleriyle de daima başına geleceklere davetiye çıkartarak bu yolda ilerler. O hâlde alınan her nefes, kendi seviyesi üzerinden ilâhi bir cevap bulduğu gibi bunun başta kânunu, ahlâki olmak üzere her açıdan görünüşleri olur. Ayrıca lütfen düşününüz, hayır ve şer dediğimiz de nedir? Bir noktadan bakarsanız bizim “Şer” dediğimiz hayır, başka bir noktadan da bakarsanız “Hayır” dediğimiz de şer çıkabilir. Kehf suresinde (65 ila 82 âyetler arasında) bildiğiniz üzere Hazreti Hızır (a.s.) ile Hazreti Musa’nın (a.s.) yol arkadaşlığı anlatılır. Bu yol arkadaşlığı sırasında, Hazreti Musa’ya (a.s.) Hazreti Hızır’ın (a.s.) yaptığı pek çok şey (âyet-i kerimelerden öğreniyoruz ki) yanlış, dolayısıyla da şer gözükür. Fakat tablonun bütününe bakma gayretine girişildiğinde, Hızır (a.s.) hayra âlettir. Zîra Hızır’a (a.s.) yaratılış tablosu üzerinde ileri geri hareket imkânı verilmesi, tabloyu bir üst boyut üzerinden gösterir ve bu yapı hayır ve şer algısını Hazreti Musa’nın algısından farklı kılar. Hızır (a.s.) kendisine lütfedilen donanıma –kâbiliyete- istinaden kendisine sunulmuşlarla hayra âlet oluşunu ortaya koyar ve Hazreti Musa’ya (a.s.) yanlış gelse de fiillerini işler. Dolayısıyla insan da ancak kendisine bahşedilmiş donanımla hareket edebilir ve bu donanım üzerinden algıladığı hayrı ortaya koymakla mükelleftir. Bu nasıl gerçekleşir? Esasen her nefes “Rabbim Allah” demekte olduğumuzu keşfetmekle gerçekleşir. “Rabbim Allah” dediğimizin farkına vardığımız ölçüde ise insan onuruna yaraşır yaşamak prensip edinilir ve böylece “Rabbim benden ne ister?” sorusu mümkün olduğunca doğru cevaplanarak yollar aşılır ama unutmayalım takdir ne ise o yaşanır. Hikâyemize dönecek olursak; oğul karakterinin ilâhi sistemin işleyişi hakkında pek fikir sahibi olduğunu söylemek mümkün değil. Zîra, Oğul, îmanlıyız veya değiliz dilimiz ne söylerse söylesin hatayı hata ile örterek yaşar gideriz bunun ne bedeli olabilir ki, düşüncesini benimsemiş. Şayet böyle bir hâl benimsenmiş olmasa kapı kapı gezip de hatayı hata ile örtmek talep edilebilir mi? Üstelik şunu da kabul edelim biz Oğlu dikkate alırsak; hangi dostluklardan ve nasıl bir toplumsal yapıdan geldiğini kolaylıkla çözebiliriz. Kim bilir hangi hatalar –suçlar, günahlar- hangi kılıfa uydurularak örtüldü bu güne kadar da oğul da böyle bir talepte bulunabiliyor diye ister istemez tabii ki düşünürüz de sorarız da.
Hatanın hata ile örtülmesinin normal kabul edilmesi; Güç, para, mevki vs. işin içine girdi mi neler ve neler değişebilir. Bunu siz de biz de biliyoruz. Hayat da maalesef bunun sayısız örnekleriyle dolu değil mi? Peki hatayı hata ile kapatmak bir toplumsal üslup hâline gelmişse, güç ve türevleri bir gün elden gittiğinde ne olacak? Bir başka güç sahibinin hatayı hata ile ört pas etmesine yem mi olunacak? Hiç şüphe yok ki kul eksiktir, acizdir, kusurludur. Hatası, yanlışı bol olandır. Mükemmel olan ise yalnız Allah’tır. Her nefes Allah, kusurlarımızı yüzümüze vurmasın diye niyazda bulunulur. Allah’ın lütfü geniştir. Allah’ın bağışlayıcılığına sığınılır. Ancak “Hatayı hata ile kapatırım ve böylece yaşar giderim” dersek ve bir de üstüne üstlük bunda ısrar edersek içinde bulunduğumuz seviye üzerinden gün gelir ister istemez karşılık buluruz. İnşasında büyük pay sahibi olduğumuz toplumsal yapıdan, gün gelir nasibimizi biz de fazlasıyla alır ve başımıza gelenlere –affınıza sığınıyorum fakat- aval aval bakıp şaşıp kalırız. Hatayı hata ile kapatmak unutmayalım gerçeği çarpıtmak demektir. Olay çarpıtıldığında -olay her ne olursa olsun adam öldürmek veya başka bir şey- olayın suçluları ve mâsumları birbirine karışır? Biz sözüm ona iyi niyetle?! dahi olsa yalan söyleyip istikamet şaşırttığımızda, hatayı hata ile yamadığımızda yanlış imajlar oluşturarak hiç hak edilmeyen mahkûmiyetlerin doğuşuna vesile oluruz. O zaman güçsüz olanın hâli ne oldu? İlla çekip silahı adam öldürmek gerekmez, cana o kadar çok alanda kıymak mümkün olabilir ki yukarıda anlatılan hikâye mâsum kaldı. Peki diyelim ki hatanın hata ile kapatıldığını ve bunun da karakter hâline getirdiğini fark ettik, ne yapacağız? En başta “O böyle davranır ama asla ben böyle yapmam” demeyi bırakacağız. Aynaya bir bakalım ne var ne yok bizde acaba? Ve kendimizi sevelim bize yakışmayan huylarımızdan vazgeçebilelim. Ama aynaya bakmazsak, bakamazsak yakışmayanların tespiti ve terki nasıl mümkün olur?
Eğitimde ailenin önemi: Müsaadenizle hikâyemizde satır aralarına yerleşmiş bir diğer konuya geçmek istiyorum. Takdir edersiniz ki hikâyede de görüldüğü üzere, bir aile yapısı söz konusu. Şayet aile bilinci gelişmemiş olsaydı, -aile yapısı söz konusu olmasaydı- oğlu, böyle bir hikâye ile etkilemeyi ümit etmek mümkün olmazdı. Baba, bunun farkında ve bu yapı üzerinden evladına bir mesaj vermeye, onu eğitmeye, onun gözünü açmaya çalışıyor ve dikkat ederseniz de sevgiyle yaklaşıyor. Zîra bir ebeveyn türlü yetersizlikler içinde olabilir –eğitimsizdir, hastadır, fakirdir vs.- ama sevgisiz olamaz. Sevgi bağı kurulup ortaya safiyetle gelebildiği ölçüde ise, sevgi dahi örnek alınır ve tarafların birbirleri için endişe duymalarına da vesile olur. Ancak dikkat edin bakın hikâyede de görüyorsunuz Baba, “Benim oğlum, güzel oğlum” demiyor. Çocuğundaki problemi fark etmiş ve çocuktaki yapıyı şekillendirmek üzerine kendince –doğru veya yanlış- bir hikâye uydurarak mesaj vermeye çalışıyor. Evladını eğitmek, insan olduğunu bildirmek ana-baba olmanın mükellefiyetidir. Sevmek ve yapısı uygun olanın sevgisini gösterebilmesi kolay ama ana-baba oluşun hakkını verebilmek kabul edelim ki zor iş! Peki zor diye ana-baba olmaktan vazgeçilip, çocuklar iade mi edilecek? Böyle bir şey mümkün olamayacağına göre, ana-baba da kabı kabiliyeti her ne ise; bunu geliştirebilmek için, sorumluluklarını doğru ve olması gerektiği gibi yerine getirebilmek için kendisine yatırım yapacak, kendisini geliştirecek. Çocuğuna ulaşabilecek yollar seçecek. Çocuk, aileyi reddeder veya etmez ya da kendisine verileni alır veya almaz ama ana-baba olarak “Evladım Allah’ımın bana emanetidir. Bu bilinçle ben bana düşeni yapabilme gayretindeyim. Ancak şüphesiz takdir Allah’ımındır. ” demenin rahatlığı nerede var!
İhtiyarın sırrı; Hikâyemizde yer alan ve üzerinde durulması gereken bir başka nokta ihtiyar karakterindeki gizemdir… Zîra kapınıza bir dostunuzun oğlu gelmiş, sizden suç ortaklığı yapmanızı istiyor. Yapar mısınız? Eminim ki suça ortak olacağınızı düşünüyorsanız yapmazsınız ya da bir şekilde suçlunun teslim olması için ikna etmeye çalışırsınız. Fakat kahramanlarımızdan biri olan ihtiyar, böyle davranmıyor. Neden? Hatırlarsanız, katil olduğu öne sürülen dostu için “O geyik bile vuramaz. Bu işte bir iş olmalı” diyor. Çünkü dost dediğini kendince tanıyor. Başka bir değişle de tanıdığı için dostluk söz konusu. O hâlde ya dostluk kurmayacağız, ya da dost dediğimizi tanıyacağız. Şayet tanımamak için direniyorsak da bir mecburiyetimiz yok, o kişinin etrafında dolanmayacağız. Bununla birlikte dikkat ederseniz ihtiyar kapısı çalındığında sabah namazı için kalkmış abdest almakta. O hâlde az sonra başı secdeye varacak. Muhtemelen günde beş vakit vardığı gibi. Başı secdeye varan ise dostluğun Allah için olduğunu bilir. Dostluğun Allah için olması ise, Allah’a karşı sorumluklarımızı anlatır. Allah için iyi ve doğru davranmaya soyundukça, şahsın her hâlinden dostluk gerçek görünüşüyle yansır. Hâl bu olduğunda Allah bilinciyle gözler açık, zihinler uyanıktır ve hakkın, hukukun böylece yanında yer alınır ki dostluk bu hâli anlatır.
Bu sayımıza ilişkin “Bir Kültürün Işığında” köşemizden gerçekleştirmeye çalıştığımız paylaşımımızı nihayete erdirirken dilerseniz biraz da dost ve dostluk kavramına değinelim. Hikâyemizde de geçtiği üzere; dost, nimettir ve nimet olduğu ölçüde de eğitir, şekillendirir. Dolayısıyla da hikâyemizde tasavvufî bir lezzet vardır. Zîra burada yer alan dost ve dostluk tasavvufî anlamdaki dostluk vasfından fazlasıyla hissedardır. Öte yandan tasavvuf kültürü bildiğiniz üzere îman temellidir ve dostun dostluğuna tutunarak kişisel gelişimi kendine konu edinir. Ancak hangi dostluktan bahsedilir? Hep söylediğimiz gibi, bir skala hayâl edersek, dostluk seviyeleri de bu skala üzerinde birbirine göre derecelenerek yer alır. Dostluğun zirvesi, Cenâb-ı Hakk’ın dostluğuna dayandığı gibi, alt seviyeleri az dost noktasından hareketle düşmanlık anlatır. Dolayısıyla tasavvuf kültürünün “Dost” diye işaret ettiği Allah dostu, Muhammed sevdalısıdır. Bu hâl yaşanabildiği ölçüde ise nefisin efendisi olunur. Dolayısıyla tasavvuf kültürünün “dost” dediği, nefsinin efendisi olabilmiş kimseler, kuvvetlidirler. Onların dostluğu, keyiflidir, ufuk açıcı ve yol aldırıcıdır. Bununla birlikte, böyle bir kimseye ömrümüz boyunca hiç rastlayamayabiliriz ama her kime dost diyorsak onun dostluğu nispetinde bize kattıklarıyla algımız değişir, gelişir. Hazreti Muhammed (s.a.v.): “Kişi dostunun dini üzeredir.” diye buyurur. Halk arasında ise “Bana dostunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.” denilir. Görüldüğü üzere, dost son derece kıymetli ve etki altına alıcıdır. Ancak bir kimseden dostluk bekliyorsak önce bizim dostluk sinyalleri vermemiz gerekir. Biz, Allah’ı dost bilmedikçe ve bu bilinçle hayatta mücadele vermedikçe dost başlığı altında çok çok yenilgiler sergilenir. Ancak, Allah, dost bilinirse âlem de takdir edersiniz ki dost kesilir. Zîra yapan yaptıran Allah’tır denildiği gibi, ilâhi sistemdeki işleyiş fark edilir ve bizim dost ve düşman olarak algıladığımızda, bizim hayır ve şer diye nitelediğimizde, hâsılı cümle zerrede Cenâb-ı Hakk’ın güzelliği ve dolayısıyla da azameti seyran edilir.