GÜLMİSAL GÜRSOY
KUĞULAR (Kadem16)

BİR KÜLTÜRÜN IŞIĞINDA;  LİDERİN ÖLÜMÜ ve DEĞERLER SAVAŞI (FETRET)


Bir varmış bir yokmuş. Kaf dağının ardında bir vahşi kuğu sürüsü yaşar dururmuş. Bu vahşi kuğu sürüsünün içinde öyle bir kuğu varmış ki; o, diğerlerine hiç benzemezmiş. Sadece maviliklerde süzülüşü ya da su da vals etmesiyle değil, o, vahşetten uzak tavrıyla dikkat çeker, insanoğlunun dahi fark edebileceği bilgeliğiyle herkesi kendine hayran bırakırmış. Dostları, onu kendine örnek alır, ona baktıkça vahşilikten uzak durmayı ve onun getirdiği bakış açısıyla özünü beslemeyi, topluma hizmette yarışmayı, zevk edinirmiş. O ise hep âlemlere rahmet olandan aldıklarını aktardığını söyler dururmuş. Onlar, kısa sürede kuğu âleminde bir grup teşekkül ettirmiş. Kendilerince de değer yargıları, prensipleri belirmiş. Âlemde her zerrenin güzelliğini seyre dalıp bu ilâhî senfonide kendi yapabilirliklerinin en mükemmellini sergileyebilme gayretine girişmek, en önemli ilkeleriymiş.  Fakat bu hâl üzere yaşanırken, bir gün Bilge Kuğu ölüvermiş. Dost kuğular, üzülmüşler, ağlaşmışlar, şaşırmışlar ama sonra Bilge Kuğunun fikirlerini, öğrettiklerini, zevk edindirdiklerini yaşatmaya karar vermişler. Neticede bu gayretle pek çok kıymetli evlat, yetiştirilmeye çaba sarf edilmiş. Fakat onların pek çoğu, bıçkın, avcı, nişancı olsalar da içine düştükleri değerler yumağı hakkında düşünmeye, -kafa yormaya- tenezzül etmemiş. Hâl bu olduğunda, maalesef birden ortalığı vahşet kaplamış. Bilge Kuğunun dostları ise, zaman içinde hastalanıp ölmüş. Onların ölümüyle vahşet daha da artmış. Kuğular, artık sadece karınlarını doyurmak için avlanmıyor, zevk için öldürüyorlarmış.  Çocuklara saldırıyorlar, kedi, köpek yavrularının gözlerini oymaktan çekinmiyorlarmış. Bir gün kuğular, er meydanında bir toplantı düzenlemiş.  Başlamışlar konuşmaya. İçlerinden bir grup demiş ki;  “Biz içinde bulunduğumuz vahşetten rahatsız olduk. Bundan kurtulmanın yolunu tarihin sayfalarında aradık bulduk. Bilge Kuğu bu hâlle nasıl başa çıkmış, bakın neler yapmış, anlatılıyor.  Hep birlikte bir görelim. Bu yazılanlara çizilenlere bir bakalım.” Aman Allah bunu da kim söylemiş! Topluluktan bir ses yükselmiş: “Bilge Kuğu bahsini çok rica ederim kapatınız. Onun varlığı, bizim şahsiyetimizi zedelemektedir. Onu unutunuz. Biz, bir bireyiz. Siz, bir bireysiniz. Ona ihtiyacımız yok. Üstelik, hem Bilge Kuğudan daha eğitimli, bilgili, hem daha büyük mevkilerde hizmettesiniz, hizmetteyiz. Elbet ne yapılması, ne yapılmaması gerektiğini biz Bilge Kuğudan daha iyi biliriz.” Bir başka gruptan ise bu sözlere destek gelmiş; “Evet! Lütfen Bilge Kuğu bahsini kapatınız. Onu, şu kuğu âleminde seven var, sevmeyen var. Sayan var, saymayan var. Onun ile adımızın yan yana anılması bize zarar veriyor. Meseleyi bitiriniz.” Er meydanında başlamış bir anlamsız savaş. “Biz neredeyiz? Niçin bir aradayız? diyen, “bizi bir arada tutan değerlerimiz, prensiplerimiz nelerdi?” diye düşünen, “niçin ısrarla ait olmadığımıza inandığımız yerde soluma niyetindeyiz” diye içi içini kemiren, birkaç kişi çıksa da “şahsiyetli duruş neyi icap ettirir, neyi ettirmez?” diye soran doğrusu pek olmamış. Üstelik değerler, prensipler, şahsiyet… Onlar da ne ola?” diye birbirine soran çok çıkmış. Hâl bu olduğunda, ortada bir Bilge Kuğu lafı -olumlu veya olumsuz ve genel itibariyle de içi boş olarak- sihirli bir sözcükmüşçesine bir süre dolanıp durmuş. Kimisi onu efsaneleştirip kalkan yapmak istemiş, kimisi onun varlığını şahsiyetine saldırı olarak kabul etmeye devam etmiş, kimisi ise içinde bulunduğu toplumsal alanı terk etmek gibi bir düşünceye kapılmadan Bilge Kuğu ile keşfettikleri değerleri yıkıp yeni değerler oluşturmanın savaşını vermiş.  Hâl ne olursa olsun, değişmeyen ve günden güne ziyadeleşen bir gerçek varmış; vahşet her noktada artık bütün gücünü sergileyerek cirit atmaktaymış.  

Elbette bu hikâyenin bir devamı var. Fakat izninizle şimdilik burada kesmek istiyorum. Zîra, bu sayımızda işlemek istediğim konunun dağılmaması adına, işin efsaneleşme ve efsaneleştirme boyutunu da ve buna bağlı olarak masalsı dünyaya gömülüp doğru ve objektif düşünebilme kabiliyetinin masallara haslaşması meselesini de müsaadenizle bir kenara bırakacağım. Dilerseniz bu sayımızda konuyu dağıtmadan, değerler,  prensipler ve dosttan, bilgeden, arkadaştan vs. feyz almanın şahsiyeti zedeleyip zedelemediği, geçmişe itibar etmenin gerilemeye vesile olup olmadığı mevzunda, minik bir beyin fırtınası gerçekleştirmeye çalışalım.

Değerlerimiz, prensiplerimiz ve şahsiyet; Değer demek, -burada yer alan mânâsı itibariyle- bir sosyal grup veya toplumun kendi varlık, birlik, işleyiş ve devamını sağlamak ve sürdürmek için üyelerinin çoğunluğu tarafından doğru ve gerekli oldukları kabul edilen ortak düşünce, amaç, temel ahlakî ilke ya da inançlar bütünü demektir. Şayet bizler insan olduğumuz kanaatini taşıyorsak, bir takım değerlere sahip olmanın sorumluluk getirdiğini biliriz. Dolayısıyla da onların üzerimizden kayıp gitmesine engel olur ve onları taklit unsurları olarak kabul etmez, onlara fonksiyon katıp onları prensipleştirerek yaşamımıza uyarlarız. Peki prensip ne demektir? Sözlükte deniyor ki; “Esas olarak alınan temel düşünce,  temel inanç, temel unsurlar.” Bu bağlamda prensip sahibi olmak ise şöyle tanımlanıyor;  “Kabul ettiği fikir, inanç ve davranış tarzına uygun hareket eden, bunları şartlara göre değiştirmeyen.” O hâlde karşımıza şahsiyet kavramı çıktı. Şahsiyet demek sözlük anlamı olarak “Bir kimsenin şahsına ve nefsine ait özelliklerin, ruhî ve manevî niteliklerinin bütünü” demektir. “Şahsiyetsiz” demek ise “Yerleşmiş ve oturmuş bir karakteri olmayan” demektir. Bu yapı, sadece şahıslar için değil, şahıslardan müteşekkil topluluklar ve teşkilatlanmışlıklar için de geçerlidir. Zîra toplumsal teşekküllerin de oturmuş bir karakteri olmayabilir. Şayet teşekküllerin oturmuş bir karakteri –tarzı, üslubu, çizgisi vs- yok ise ve bir takım prensipler geliştirememişse şartlara yenilir, o teşekkülün adı ne olursa olsun eninde sonunda tarihin sayfalarına gömülür. Bu çok mu kötü bir şeydir? Bunun cevabı şartlara göre değişir. Bazen o şartlar yeni pırıl pırıl karakterini giyinmiş teşekküller doğurur, bazen ise “Ben size ufuk açıyorum” diyenlere yem olunur. Bu partiler için de böyledir. Cemiyet, cemaat meselelerinde de böyledir. Hayatın her alanında da böyledir. Öte yandan unutulmamalı ki zaman zaman içinde bulunduğumuz bir teşekküle ya da edindiğimiz bireysel prensiplere olur a, saldırılar da, ters yaptırımlar da söz konusu olabilir. Bu ise, şahsiyetin önemini daha da ortaya çıkartır. Bağnaz bir bağlanıştan ziyade, karşı zihniyet ne söylüyor diye dinlemek ve ondan dersler çıkartabilmek ve bunu da gelişim yolunda değerlendirebilmek erdemdir. Zaten başta kendimizi, sonra içinde bulunduğumuz toplumu, topluluğu, teşekkülü tanımışsak, prensiplerimizi oluşturmuşsak ve ortay paydamıza hâkimsek, rüzgârlarda yıkılmaz, her muhataptan -her zihniyetten- kendimizce o veya bu şekilde besleniriz. Fakat, hiçbir zaman kendimizi tanımak, prensiplerimizi oluşturmak gibi bir endişe taşımamışsak, kendimize âşıksak, kendimize dönüp bakamamışsak,  gelişimimize yatırımdan kaçınmışsak maalesef o zaman şahsiyetli bir duruşumuzun olduğunu iddia edemeyiz. O hâlde her şeyin başında “Kendimizi tanıma, prensiplerimiz yoksa oluşturma, var ise hatırlama ve hatırlatma” projesinin hayata geçirilmesi, onurlu bir duruş sergilenmesi açısından önemlidir. Bu noktada ne kadar başarı elde edilirse, o kadar bu hâlin yansıması kıymetli ve bereketlidir. Gayrisi ise, -hayatı şöyle bir gözleyin bakın- sadece nefsin hikâyesidir.

Şahsiyetin zedeleyişi; Yukarıda kuğu hikâyesinde anlatıldığı gibi, şayet bilgeden yansıyanlara itibar etmek, şahsiyet zedelenmesine vesile olsaydı, öğretmen - öğrenci, usta - çırak ilişkisi, tarihten dersler çıkarıp geleceği aydınlatmak vs. gibi konular şu âlemde kendine hiç yer bulamazdı.  Sizi düşündürebilen, ben böyle hiç düşünmemiştim, ben bu kadar vahşi olduğumu hiç teşhis edememiştim, oysa o haklıydı, oysa o doğru davranandı, o hâlde ben de kendi yapabilirliğimin en üst seviyesini sergileme gayretine girişmeliyim noktasına sizi getirebilen, şahsiyetinizi zedeleyen değil, şahsiyetinize kıymet veren, onu gerçek hâliyle ortaya çıkarmanıza vesile olandır. Nereden çıkmış bu şahsiyetin zedelendiği meselesi! Anlamak çok zor. Yoksa bu da mı bir nefis oyunu?

Benim bilgim seni döver; Bunu değil diliyle, haliyle söyleyenlere bile şaşırıyorum. Var mı hâlâ böyleleri ya!... Bilgi, şüphesiz kıymettir. Ne kadar edindiğimiz bilgiyi yerinde kullanabiliyorsak, o kadar ufkumuz geniş, idrakimiz açıktır ve bilgi edindikçe, geliştikçe “Benim bilgim seni döver, benim mevkiim seni ezer” vs. tarzı ifadeler, doğal olarak ortadan kalkar. Çünkü cehaletten sıyrıldıkça, nefsin hakikatine yol alınır. Her zerrenin size, bize anlatacakları olduğunun farkına varılır. Bencillik kokan, nefse tavan yaptıran düşünceler ise bilgi ziyadeleştikçe törpülenir, olgunluğa erildikçe latif bir hâl karakterleşir. Bununla birlikte konu şayet tasavvuf ise; kabul edilmelidir ki; bilgi savaşları ve bu yapı üzerinden şahsiyeti oturtma çabaları, kedine bu alanda hiç yer bulamaz. Tasavvuf kültürü ve öğretisi, ister kuş kadar idrak edebildiğimiz bilgiyle, ister dünyalar kadar yuttuğumuz kitaplardan öğrendiklerimizle olsun, dostun dostluğuna tutunarak, ondan yansıyanlardan beslenerek, yontularak, iman noktasından hareket edip kişisel gelişim mücadelesini vermeyi kendine konu edinir. Üstelik tasavvufta esas olan hep söylediğimiz gibi tatbiktir. Kendini gerçekleştirebilmişin, özünü sergileyip benliğini nefisin bencilliklerinden azat kılabilmişin yani kısaca insanlığın kemalinden hissedar olup da insanlığının hakikatine varabilmişin etrafında doğal olarak tasavvufî yapı teşekkül eder. O yapı, etrafını sarmış olanları besler.  Hâl bu olduğunda, tasavvuf ne bilgiyle ne mevki ile sınırlandırılır ne de her kim olursa olsun, -bilgi seviyesi, diploması vs. ne düzeyde olursa olsun- onun tasavvufa meyletmesine engel olunur. Ancak unutmamak gerekir ki; yaratılmışa hizmet için bilgiyi, ilmi vs. ziyadeleştirmek, bilgi hamallığının değil, bilgeliğin yolunu açar. Peygamberimiz “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” diye buyurur. O hâlde burada belirleyici olan yine nefistir. Yaratılmışa Allah için hizmet, nefsin bencilliklerini bitirir. Olgunluk ve letafete erdirir.

Yozlaşmak;  “İyi niyetleri kaybetmek, değerleri yitirmek” demektir. Çoğu kez yozlaşmayı teşhiste, problem yaşanır. Çünkü; nefsin bencilliklerine yenildiğimiz zaman, genelde göz kör olur. Hâl bu olunca iyi niyetli görünüş, hem kendimizi hem çevremizi aldatan bir kılıf hâlini alır ve böyleleri için “Cehennemin yolu da iyi niyet taşlarıyla döşelidir.” Hadis-i şerifi hatırlatılır. Yukarıda anlatılan kuğu hikâyesi üzerinden de gidecek olursak diyebiliriz ki; temel prensiplerle oynadığımızda, biz artık ortaya farklı bir yapı çıkarma teşebbüsüne girişmişizdir. Bunu yapmakta elbette ki bir sakınca yoktur. Fakat ısrarla, geçmişten gelen ortak payda alanında kalmak ve o alanı maddî ve manevî bir şekilde kullanmak, temeldeki ortak paydayı sözüm ona revize etme çabasına girişmek,  bir süre sonra iyi niyetli olarak değerlendirilmez. Temel yapı, doğrusuyla- yanlışıyla, ister istemez sonradan üzerine binmiş olan yapıdan hesap sorar. “Ben bu değilim. Falanca zihniyette olduğumuz düşüncesiyle emeğimi, paramı, pulumu, hayallerimi, duygularımı, gençliğimi vs. bu uğurda harcadım ve bu alanı besledim. Ama bu tanınmazlığa destek vermedim.” diyiverir. Tasavvuf kültürü açısından da meseleye bakarsak; mürşit, usta, üstat meselelerini geçtim en saf görünen bilgi noktasıyla yetinip tatbik özelliğini dışlamak ya da tatbik özelliğini, doğru bilgi temeline oturtamamak, niyetler iyi olsa da yoz bir tablonun ortaya çıkmasına sebeptir. Tasavvuf, kabaca söyleyecek olursak, insan olma sanatını konu edinir. Bu sebeple günümüzden tarihi geçmişe yozluklar arıtılarak bakıldığında, kültür mirasımız, bilgi ve tatbik bütünlüğü içersinde bir sanat akademisi konusu olarak değerlendirilir.   Hem bireysel bazda hem de teşekküller bazında şüphesiz ki konu ne olursa olsun, yozlaşma sergilenebilir. Ancak hiçbir şey cevapsız kalmadığı gibi, yozlaşma da cevapsız kalmaz. Dilerseniz bu konudaki hassasiyetini Okçular Vakfı (tekkesi) için hazırlattığı (beddua demeye dilim varmıyor) bildiride dile getiren Kanunî Sultan Süleyman’a kulak verelim.  Kanunî Sultan Süleyman diyor ki; “Allah’a ve Ahiret gününe inanan güzel ve temiz olan Hazreti Peygamberi tasdik eden Sultan, Emir, Bakan, küçük veya büyük herhangi bir kimseye, bu vakfı değiştirmek, bozmak, nakletmek, eksiltmek, başka bir hâle getirmek, iptal etmek, işlemez hâle getirmek, ihmal etmek ve tebdil etmek helâl olmaz. Kim onun şartlarından herhangi bir şeyi veya kaidelerinden herhangi bir kaideyi bozuk bir yorum ve geçersiz bir yöntemle değiştirir, iptal eder ve değiştirilmesi için uğraşır, feshedilmesine veya başka bir hâle dönüştürülmesine kastederse, haramı üstlenmiş, günaha girmiş ve mâsiyetleri irtikap etmiş (isyan edip kötü iş işlemiş) olur. Böylece günahkârlar alınlarından tutularak cezalandırıldıkları gün, Allah onların hesabını görsün. Mâlik, onların isteklisi, zebâniler denetçisi ve cehennem nasibi olsun. Zîra Allah’ın hesabı hızlıdır. Kim bunu işittikten sonra onu değiştirirse onun günahı değiştirenler üzerinedir. Kuşkusuz o, iyilik edenlerin ecrini zâyi etmez.”

Masalın sonunda ilginç bir ayrıntı; Siz de bilirsiniz ya, Allah kolay kolay kulundan vazgeçmiyor. Dilerse hadiselerle kuluna istikamet verip sergilemek istediği güzelliğine onu alet kılıyor.  Bu bağlamda, yukarıda anlatılan kuğu sürüsünün de hikâyesi aslında çok ilginç. Sürü içersinden birkaç yavru kuğu, yuvalarından rüzgâr sebebiyle çıkıp oradan oraya savruluyorlar. Hepsi yaşanan fırtınadan kendilerince yara alıyor. Fakat bir tanesinin başı bir hayli zedeleniyor ve o, yuvasına güçlükle geri sokuluyor, oradan hiç çıkamaz oluyor. Baba kuğu, yavru kuğun başına gelenlerden kendisini sorumlu tutuyor, onu koruyamadığına inanıyor ve vicdan azabıyla diğer bütün sorumluluklarını bir kenara itip, yavru kuğu için çalışıp didinip bir saray inşa ediyor. Bu güzel saray, vahşi kuğuların dikkatini çekiyor. Sarayın içinden bütün kuğuların yüzmek için can attığı ve leziz besinlerle dolu sonsuza uzanan bir su çıkıyor. Kuğular bu suya koşuyorlar fakat kim ne kötülük yaptıysa, kötülüğü nispetinde bu suya batıp kalıyor. Bir gün tesadüfen vahşiliklerinden uzaklaştıkça o suyun üzerinde kalabildiklerini, yüzebildiklerini fark ediyorlar ve böylece vahşilikten kurtulmanın yollarını bütün isyanlarına rağmen aramaya karar veriyorlar. Bazılarının gayreti neticesi efsaneleşip kim bilir belki de popülerleşme yolunda olduğu için, Bilge Kuğu akıllara geliyor ve yol mecburiyetten Bilge Kuğu ne söylemiş ne söylememiş onu öğrenme noktasına varıyor. Leziz besinlerin aşkına, o billur suda yüzebilme, sonsuza yönelebilme sevdasına, biraz da popülerliğin getirdiği cazibeye kapılmakla Bilge Kuğu ne söylemişse onu öğrenme ve tatbik edebilme gayreti başlıyor. Bu gayreti gösteren, o çok yüzmeyi arzu ettiği suda donup kalmadan, felç olmadan süzülerek aşkın sembolü olup ufuklara yol alıyor. Peki bu noktaya gelmek için hikâyede yer aldığı gibi kuğular misali o anlamsız değerler savaşını vermeye, böylesine çetrefilli yollardan geçip de idrakimizin kör gözü açılacak diye türlü türlü çilelerle muhatap olmaya, fedai olup yanmaya gerek var mı? Galiba hayat da böyle bir şey. Bırakın tarihten doğru dersler çıkartıp gelişerek adım atabilmeyi, basit konuları bile anlayabilmemiz bazen ömürlük bir mesele.

İLETİŞİM BİLGİLERİ:            Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı