GÜLMİSAL GÜRSOY
YÜREK YANGINLARI (Kadem 14)

BİR KÜLTÜRÜN IŞIĞINDA; 
YÜREK YANGINLARI VE HOCA NAZİK…
“Kadem Dergisi” aracılığıyla “Bir Kültürün Işığında” köşemizden aşk ve muhabbet hakkında muhtelif değerlendirmeleri -bilhassa tasavvuf kültürü- çerçevesinde hep birlikte irdelemeye çalışmıştık. Dilerseniz bu sayımızda da aşkın yürek yangınları çıkartan boyutuna ve bu yürek yangınlarına doğru istikameti veren bir dost insan Nazik Hoca’ya değinelim. Unutmayalım ki şiirler aşkı anlatıyor, şarkılar hep ondan bahsediyor, insanoğlu sürekli aşkın peşinde eriyor ve neticede kahramanları değişse de hep bir aşk hikâyesidir dalgalanıp gidiyor. Üstelik hangi konu tasavvuf kültürünün dışındaki bu konu dışında kalsın! … Size bu sayımızda sevebilirliğin doğru değerlendirilişine ömrünü adamış kıymetli insan Nazik Hoca’dan evet bahsetmeye çalışacağım ama önce yürek yangınları çıkartan o acıyı hatırlamakta ve eminim tercümeleriniz de buna müsaittir fakat Sermiyan Midyat’ın aşağıdaki şu sözleri aracılığıyla da somutun üzerinden bu acıyı görme, hissetme, yaşama gayretine soyunmakta fayda var. 

Sermiyan Midyat diyor ki; “Her yanım bıçak kesiği, gördüğün kan karası, kapanmıyor dinine yandığımın kalp yarası, ağlıyor adamın anası... Duydum ki görmüşler oynaşta seni, nefesinde eloğlunun nefesi, takmış beşibiryerdeyi kahpe kaymak gerdanına... Şaştı iyice bende endazesi kantarımın. Benliği neyle tartayım, gidip sıyırayım gördüğüm ilk entariyi, öldürene kadar aldatayım. Öyle olmuyor böyle de olmuyor, sığmıyor bu benim meşrebime vesselam, bu değil anamın ben diye büyüttüğü, uymuyor adamlık hamuruma böyle intikam. Ah ne zormuş sevdalanması, bir erkeğin ağlaması. Seçmedim, yaşadım verileni hayat diye. Dibe vurdum lanet olası! Şimdi arkamdan atıp tutuyorlar, karı gibi acı çekiyor diyorlar, ben oluk oluk kan kaybında, onlar adamlığı inkâr zannediyorlar. Soframda her gece bir erkek mavrası. Sevgili çoktan suyun öte yakasında, bundan daha çok kaybedemem, şimdi sıra insan gibi acı çekme faslında. Öyle olmuyor, böyle de olmuyor. Sığmıyor bu benim meşrebime vesselam. Bu değil anamın ben diye büyüttüğü, uymuyor adamlık hamuruma böyle intikam.”

Buradaki ifadede de görüyoruz ki aşk beraberinde doğası gereği bir takım problemleri de getiriyor ve kişiyi bir şekilde haklı veya haksız, yerli veya yersiz acıya sürükleyebiliyor.  Üstelik bu acıyı yaşayan sadece “A” şahsı “B” şahsı da değil. Bir şekilde yol aşka düşebiliyor. Yolunuz aşka düşmemişse zaten bir ömre yazık etmişsiniz. O aşka saplanıp kaldınız ise yine bir ömre yazık etmişsiniz. Aşk ile olgunlaşarak yol alabilene ne mutlu fakat siz de biliyorsunuz ya hayat her zaman bu kadar mükemmel gelişmiyor ve bu işin içinden ya dibe vurmuşluğa mahkûmiyetle çıkılıyor ya da olgunlaşmaya uzanan bir yolun önü açılıyor. Bu noktada yaşanan yürek yangınına istikamet verecek bir dost elin müthiş önemi var. Bu dost öyle bir dost olmalı ki sizi Sigmund Freud’a değil gerekirse o noktadan da hareketle Hakk’a taşıyabilmeli. Bu dost sizi ego tatminlerine mahkûm etmek yerine, dünyadan el etek çektirmeden bir takım Rabbanî bakış açıları ile tanıştırabilmeli.  Zîra köşemizde de değinilmeye çalışıldığı gibi, âşık olabilirlik önemli bir kabiliyet meselesidir. Belki haddim değil ama ben âcizane bunu biraz daha keskinleştiriyorum. Beşerî bir aşk ile yolunuz bir şekilde kesişmediyse, tasavvuf kültüründen istifade etmeniz,  hatta onun ne olup ne olmadığını çözebilmeniz çok zor. Sev de neyi, kimi seversen sev. Sonrasında bu sevebilme kabiliyeti pek çok güzelliğin kapılarını açacak. Tabii o dostu bulursanız, onunla muhatap oldukça yol kolaylaşarak olgunluğa uzanacak.

Neden herkesi o dost olarak göremeyiz? Mesela herkesin kendince karşısındakine verebileceği, ondan da alabileceği yok mudur? Elbette vardır ancak aşk ne kadar şiddetliyse saçmalıklar, fevrilikler, onu bunu suçlamalar, sözüm ona arkadaşlara, dostlara hatta hürmet edilen, değer verilen şahıslara faturayı kesmeler vs.’de o kadar şiddetli oluyor. Dolayısıyla öyle bir dost karşınıza çıkmalı ki size, bize dayanabilsin. Âşığın hırçınlıklarına, saçmalıklarına, hatta küfrüne, hakaretine tahammül edebilsin. Bu öyle kolay iş değil. Siz, ben uzaklaşıp gideriz ama o kalır. Nitekim kaldı da. Ben onu ömrünün son on yılında yakından tanıma fırsatı yakalamıştım. Adı Nazik Soyadı Erik’ti.  Kendisi eski bir edebiyat öğretmeniydi. Nazik Hoca diye birini hep duyardım. Birkaç kez de yakından görüşüp konuşmuşluğumuz olmuştu, gıyabında da yaptığı işleri takip ederdim ama İstanbul’da oturduğum apartman dairesinin üst katına taşınmalarıyla birlikte aramızda yakın bir dostluk başlamıştı. Bende hakkı, aklınıza gelen, gelmeyen her türlü konuda çoktur fakat insan karşısındakini daha rahat seyre dalabiliyor. Dostluğumuz ilerledikçe pek çok yürek yangınına nasıl istikamet verdiğine bizzat tanıklık ettim. Bu akıl almaz bir şeydi. Adeta kor halindeki demirleri şekilden şekle sokarak kıymetli bir mücevher haline getirmekteydi.

O derdi ki; “Evet çocuk doğuyor ve bir özü -bir mayası- var. Bir ruhsal kimyası var. Anne - baba da alıyor -tabi çok iyimser oldu ama- başlıyor bu ruhsal kimyayı yoğurmaya, çoğu kez bilinçsizce de olsa başlıyor bu ruhsal kimyayı yoğurarak özdeki cevheri su yüzüne çıkarmaya. Olmuyor. Çocuk yalanı öğrenmiş, çocuk inkârı öğrenmiş, zarar vermeyi zevk saymaya meyletmiş. Çocuktaki problemler başkaları tarafından teşhis edildikçe anne-baba perişan “benim çocuğum niye böyle?”… Neyse gel zaman git zaman okul vakti geliyor çatıyor. Çocuklarını iyi okullarda okutabilmeyi kim istemez? Çocuk okumayı söktü, sınıfını geçti. Sınavda başarılı oldu, şu oldu, bu oldu fakat çocuğun neredeyse eğitim hayatı bitecek -bu sözüm ona başarılı öğrenci- daha cümledeki anlamını göremiyor. Okuduğunu idrak ederek en azından ne söylendiğini anlama gayretiyle yolunda ilerleyemiyor, ezberi öğrenmiş ötesi yok. Damarda başlıyor o deli kan dolaşmaya, aşk giriyor devreye yana yakıla bir anda. Fakat çocuk, çoğu zaman sevgiliyle aynı dili bile konuşamıyor ki sevgiliyi anlasın, sevgili aynasında kendisini görsün, tanısın. E! bu karanlık tablonun sonucunun pek de hayırlı sonuçlar vermesini bekleyemezsiniz.” O, böylece yavaş yavaş dikkati başka noktaya çekmeye başlardı. O hayatın içinden hayatın gerçekleriyle yol alandı. Günümüzdeki aşk sanmaların, öte yandan aşk sarhoşluğundan baş kaldıramayışların belki de en yakın tanıklarındandı. Hiç kimsenin ana-baba eğitimi, adam gibi adam yetiştirebilme, beşerden insana geçme gibi özlemi, hatta örf adet zevki, öğretmenliğin kutsallığını idrak gibi meselesi hatta hatta Allah’a hizmette safiyet gibi bir arayışı olamayabilirdi fakat o bilhassa gencin kaynayan kanına doğru istikameti verebilmenin bir milli sorumluluk olduğunu söylerdi.  Böylece o genç bir şekilde bu problemleri fark edecek kıvama gelmeli derdi. O “Rabbim Allah” diyip doğru olduğuna inandığı yolda yürüyen ve “Rabbim benden bunu mu ister?” sorusunu sordurarak yürüten ve bu soruya mümkün olduğunca doğru cevap bulmak için kişiyi kendisiyle yüzleştirendi. Varsa yoksa Allah için yaşamaktı derdi. O ömrünün sonuna kadar “Allah'ım benden bunu mu ister?” sorusuna en doğru cevabı verebilmenin titizliği gösterdi ve bu titizliğiyle de örnek oldu,  sırtın Cenâb-ı Hakk'a yaslanarak nasıl yaşanabileceğini kendisi üzerinden somutlaştırarak bir üslup aşıladı.  Bu hal - onun vatanseverliğine, eğitimciliğiyle, hatta analığına, nineliğine, komşuluğuna, dostluğuna vs. vs... nakış gibi işliğiydi.  Soğuktan üşüyen talebesini giydiren, evi barkı olmayana evinin kapılarını açan, evini bir tekke misali talebelerine, dostlarına hatta kapısını çalan herkese açan sunan,  hayatının hangi döneminde olursa olsun dostlarını uyandırabilmek için çabalayan o idi. Öğretmenlik yaptığı yıllarda yaşananları ona öğrenci olmuşlardan duyardım. Talebelerini bilhassa devrin kıymetli yazarlarına, çizerlerine yönlendiren ve daima ileriye doğru adım atabilmeleri için onları zorlayan yine o idi. En büyük özelliği de üstüne basa basa -altını çize çize söyleyelim- düşeni kaldırmayı çok iyi bilirdi. Benim onunla yakın irtibatta olduğum yıllarda başında genellikle bir beyaz namaz eşarbı, yaş seksen doksan elde baston adam gibi adam -insan gibi insan- yetiştirebilmek için muazzam bir savaş. Böyle şey görülmüş iş değildi. 

Bizzat tanıklık ettiğim bir diğer husus; Hoca nabza göre şerbet asla vermezdi. O dobraydı, netti. Sizi sizinle anında yüzleştirendi. Kadının ve erkeğin birbirlerine ve topluma karşı üstlenmesi gereken rolleri vardı. Bu sebeple insanlığınıza dair hem dünya hem ahret planında endişe taşımaz iseniz, Hoca ile pek bir alış verişiniz olamazdı. Zîra Hocanın sözlerinden fazlasıyla alınabilirdiniz. Hatta “Bana hakaret etti” bile diyebilirdiniz. Fakat alttan alta da olsa insan olma endişeniz var ise iş değişirdi. O Samiha Annenin (Sayın Samiha Ayverdi’nin) etkisi altındaydı. Onu kendine örnek alır ve öğrencilerini ona takdim edilebilecek kıvama getirmekten büyük mutluluk duyduğunu keyifle anlatırdı. Öğrencilerinin yanlışlarından da mahcup olduğunu dile getirirken kızarırdı. Fakat arkasından eklerdi o yılmaz bir savaşçıydı. Samiha Anneleriyle  onları yeniden muhatap olabilecek kıvama erdirebilmek için nasıl çabaladığını kendisi mahcubiyetle çoğu kez dile getiremese de eşi, dostu, ahbabı dillendirirdi. O Samiha Anne aracılığıyla Kenan Rifâî’ye yönelmiş ve Kenan Rifâî’nin getirdiği bakış açısı ve değerlendirişlerle Muhammedî üslubu hayata taşıma gayretine soyunmuştu. Bu sebeple de o ısrarla insanın eşref-i mahlukat olduğuna işaret eder ve insan evladının üzerindeki toza tahammül gösteremezdi. O doğası gereği bu tozun yok edilişine – dünya toprağına terk edilişine- hizmet edendi. İşin ilginci bu halin doğal sonucu o hiç küçülmedi fakat varlık iddiasına da bürünmedi. Yeri gelmişken söylemeden de geçmek istemem; onun adının önüne veya arkasına eklenecek, eklenebilecek hiçbir sıfatla da alâkası yoktu. Onları umursamaz, onlara itibar bile etmezdi. Dolayısıyla da onun, itibar dâhil kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. Sanırım, kaybetme endişesi yaşasaydı o da nabza göre şerbet vermeyi –hiç rastlamadım ama- belki de becerirdi. Şahidi olduğum İstanbul’da yaşadığı günler ise eminim bu kadar zor değil, nabza göre şerbetle çok keyifli geçebilirdi.

Gel zaman git zaman vakit geldi. O çok hazır olduğu ölüm 25 Ağustos 2012 günü kapısını çaldı. Dostları, Isparta’da hocanın yaşadığı eve akın etmişti. Kimse hocanın öldüğüne inanmak istemezken, o çoktan bu âlemden göçüp gitmişti. 26 Ağustos 2012 günü onu defnettik. Hocanın evinin kapısı kapatılırken Ispartalı olan olmayan herkes biliyordu ki sadece Hocaya veda etmiyor zaman zaman koşup sığındığı evinin de kapısını belki de bir daha hiç açmamasına çekip örtüyordu. Aradan yaklaşık bir yıl geçti. 05.Ekim.2013 tarihinde ilginç bir toplantıya katıldım. Bu toplantı “Türk Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Vakfı”nın organizasyonu idi ve Nazik Hocanın, bir zamanlar okulda da öğrencisi olmuş Sayın Agah Oktay Güner’in başkanlığında kurulmuştu. Okuldaki öğrencilik günlerinin ardından, Hoca’ya adeta ömür boyu talebe olmaya kendini adamış bu şahsın önderliğinde “Nazik Erik Eğitim Araştırmaları Enstitüsü’nün” açılışı gerçekleştirildi ve Sayın Nazik Erik Hoca, akademik bir toplantı ile tanıtıldı, anıldı.  Gözlemleyebildiğim kadarıyla izleyicilerin, katılımcıların geneli bir şekilde devlet kademelerinde görev alan ve bir kısmı da vaktiyle görev almış kimselerdi. Konuşmacı profesör, yazar, yayıncı, politikacı, dost, ahbap… gözyaşlarını güçlükle de olsa tutmaya çalışarak Hoca’yı anlattı. Hocanın dil, anadil Türkçe ile eğitim, tarih, milli mesuliyet anlayışı, vatanseverliği, memleket endişesi, düşünebilirliğe ve bunu sözlü ve yazılı olarak da ifade edebilirliğe verdiği kıymet, Anadolu zevki, Isparta aşkı, örf adet ve mahalli tavırlara verdiği önem… samimi bir üslup içinde dile getirildi.  Daha fazla toplantı ve konuşmalarla ilgi detay vermek de takdir edersiniz ki pek istemiyorum. Zîra çok yakında konuşmalar neşredilecek ve inanıyorum ki başta “Kadem Dergisi” olmak üzere pek çok edebiyat dergisinde de Hoca’nın eserlerine, hatta o duygu dolu toplantıdan alıntılara yer verilecektir ancak şimdilik onun kısa bir öz geçmişi ile satırlarımı sonlandırayım ve sonlandırırken de  sorayım; yaşattığı acıya rağmen keşke aşkı hiç yaşamasaydım diyen var mıdır? Sanırım yok. O halde beşerî aşka veda etmek değil, aşkı aşk tadında bırakmak ve kor demirliğimizin Hakk’ a teslimiyetle,  kurulan doğru dostluklarla nasıl şekilden şekle girdiğini -en azından kendimizde- görmenin seyrine dalmak gerekmez mi? Hele Nazik Hoca gibi birini tanıdıktan sonra.

Kısa özgeçmiş: Ele alınmayı bekleyen pek çok yönü yanında bu yazımızla dikkat çektiğimiz aşkın doğru değerlendirilişine ömrünü adamış Sayın Nazik Erik, 1919’da Isparta’da doğdu. İlk ve orta tahsilini orda yaptı. Liseyi Antalya’da okudu. Yüksek tahsilini Yüksek Öğretmen Okulu öğretmen mensubu olarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümünde bitirdi. 1942’den itibaren Antakya Kız Lisesinde, İskenderun, Manisa ortaokul ve liselerinde görev aldı.  Ankara ilköğretmen Okulu, Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü, Samsun Kız Eğitim ve Isparta Eğitim Enstitülerinde, Suluova Lisesinde Edebiyat Öğretmenliği görevini sürdürdü. 1982’de Isparta Meslek İçi Geliştirme, Yetiştirme Merkezi’nden emekli olmuştu.  Emekliliğinden sonra da uzunca bir süre Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’nde Türkçe Okutmalık görevini üstlendi. Başlıca eserleri; “Benim Isparta’m”, “Şamar Oğlanı”, “Varlıklar Neden Niçin Nasıl Var Oldular?”, “Yansımalar”, “İrşad”, “Dünden Yarına”, “Dünden Bugüne Kadın Çocuk Aile”, “Orada Bir Medeniyet Var Uzakta”, “Ulu Çınarın Gölgesinde”, “Okullarımızda Anadil Eğitimi ve Yeni Okuma Yazma Sistemi”, “Kalemin Ucundan”, “Nazik Anne'den Dersler”, “Türkiye'de Anadil Öğretimi”, “Bu Eğitim”, “Bu Öğretim”, “Bu Problemler"

İLETİŞİM BİLGİLERİ:            Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ......YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı