GÜLMİSAL GÜRSOY
MUHABBET SİZİ ÇAĞRIYOR (Kadem 12-13)

Bir Kültürün Işığında;
AŞK VE YOLCULUĞU -2
“ŞEY… MUHABBET SİZİ ÇAĞIRIYOR”

…Rüzgâr, sanki bir öfkeyi dile getirirmişçesine esiyordu. Ortalık toz, duman olmuştu. O er meydanında kimse kimseyi göremiyor, el yordamıyla sadece seçebiliyordu. Ne olmuştu buraya böyle! Hangi öfkenin zuhuruydu bu böyle! “Muhabbet vardı ya, onu tanıyordunuz, biliyordunuz ya, onu mutlaka görmüş olmalısınız.” diyen, er meydanına daldı.  Muhabbeti arayan, bir zırh giymişçesine korunsa da onun önünde nice canlar, tek tek mahvoldu. Kiminin üzerine taş düştü, kimin üzerine kaya, kimi bir ağaç altına ezildi, kimi sonu görünmeyen bir kuyuda sessizliğe gömüldü. Bu nasıl bir fırtınaydı böyle! Sağ bıraktığını da korkudan bir köşeye sindirip, ölmekten beter etti.

Günler geçiyordu, yıllar akıp gidiyordu ama fırtına dinmiyor korku ise hep büyüyordu. Gün geldi, ilginçtir, korku îmânı getirdi. “Bir yüce güç olmalı” denildi. “Ona sığınmalı, ona yalvarıp yakarmalı, belki bu toz, duman diner.” Nitekim öyle de oldu, sığındıkça fırtına son buldu ancak korkulacak bir şey hep bulunuyordu.  Derken masalımızın kahramanları sözüm ona muhabbet sevdalıları, kutsal kitapların varlığından haberdar oldular. Yaradan’ın var olabileceği hakkında uzun uzun kafa yordular. Olan bitende “fâil Hakk’tır” dediklerinde ise, bu sefer de Yaradan’dan korkmaya başladılar. Ancak onların arasından birkaçı buna aldırmadı.  Korkuya, aşkı satmadı. Onlar ısrarla bir sevgi türküsü söylüyor ve ısrarla muhabbeti arıyorlardı. Er meydanının kalabalığı arasından muhabbet adında bir güzellik, yüzündeki peçeyi yalnız onlar için kaldırdı, gülümsedi ve “gel” dedi. Onlar, muhabbetin peşine düştüler ve bir garip diyâra vardılar.

Burada sislerin ardında peygamberimiz olduğu rivâyet edilen bir zât oturuyordu. Yüce bir ışık onun varlığından süzülerek etrafa yayıldı. Onun ayaklarının altında birden bire koca bir dünya oluşmuştu. O kendisinden açığa çıkan tarifi mümkün olmayan ışıkla, her zerreyi adeta besliyordu. Gün geldi muhabbetin peşine takılıp, zâtın kapısına varanlara da bu ışık ulaştı. Onları da besledi ve onları da dünya toprağında yeşertip, kendisini keşfe yöneltti, muhabbetin peşine düşürüp onları da kapısına getirtti.  Ama olan olmuştu. Muhabbet denilen güzellik, o zâta koşmuş ve onda yok oluştu. Artık görene, o zâttan gülümsüyordu.  Böylece muhabbet sevdalıları, zâtı tavafa başladılar. Muhabbeti görmek için yarıştılar. Eninde sonunda O ne söyler ne söylemez anlamaya çalıştılar. Onu her anlama gayreti ise üzerlerindeki ölü toprağını atmaya vesileydi. Onlar böylece dirildiler. Dirildikçe zâttan açığa çıkan nur; âlemi, âdemi yeşerttiği, beslediği gibi, yeşerttiğinden- beslediğinden açığa çıkan muhabbeti de alevlendirdi. Ortalık artık apaydınlık olmuştu. Bu aydınlık ne bencillik bıraktı ne zihinlerde bir soru. Böylece muhabbet vazifesini yerine getirmiş oldu. Muhabbete meyledenler ise zâtın hakikatine kavuştu, kendisine kendisi artık ayan olmuştu. E ne diyelim. Onlar erdi muradına, hadi gelin biz varalım artık şu satır aralarındaki hakikatin farkına.  

Muhabbbet ve korku;  Masalımızda yer alan ve kendisinden âşikâr olan isim ve sıfatların oluşturduğu kābiliyete uygun olarak, muhatabına ufuklar aştıran muhabbet; karşılık beklemeden yakın ilgi, dostluk, şefkat, bağlılık göstermeye yönelten ve fedakârlıkları göze aldıracak kadar güçlü olabilen duygudur. Dolayısıyla muhabbetin peşine düşmek, menfaatlerden arınmışlığa duyulan özlemi anlatır. Ancak nefisin bencillikleri, hep bu hâli idrake engeldir. Her şeyden önce nefisin bencillik seviyesi zarara uğramaktan, sevdiklerinin zarara uğramasından, kaybetmekten korkacak ve bol bol saçmalayacak dolayısıyla da saçmalatacaktır. Oysa ruh, korkmaz. Çünkü ruh, Hak’tan gayriyi görmez, böylece korku algısı oluşmaz. Zîra Allah buyurur: “Ruhumdan ruh üfledim.” (hicir suresi, 29. âyet) O halde ruh, vücutta Hakk’ın temsilcisidir ve ruh, nefsin özünü –hakikatini- bildirir. Nefisin bencillikleri -hakikati idrakten ala koyan halleri-  safiyetinin üzerini örter ve bu hal bencillikleri emreden seviyi anlatır. Bu seviye ne kadar bertaraf edilirse o kadar ruhun üzerindeki mülk âlemine has örtü yırtılır ve özündeki hakikat zerresi mülk âlemine nefis engeline çarpmadan -lütfedildiği gibi doğrudan- yansır. Meydanın ruha kalışı ise takdir edersiniz ki korkuları bitirir. Bu durumda kahır ve lütuf da dahil her zerre Hak kesilir.

Haşyetullah ve muhabbet;
Korku ve hayşetullah birbirinden farklı anlamlar taşır. Kalbe, Allah’a karşı saygıyla karışık, bir korku düşer.  Buna “haşyetullah” denilir. Nefsin zarar görmesi endişesi ile değil, Allah’ın yüceliği karşısında acizlikle saygı duyulur, sevgi duyulur, korkulur.  Kalbinde haşyetullah (Allah korkusu) bulunmayan bir kimseden, her türlü fenalık gelebilir. Neden? Çünkü o kalp Hakk’ı idrakten uzaktır. O kalpte meydan nefsin bencilliklerine kalmıştır. Hâl böyle olunca, bütün bir hayat doğal olarak nefisin terbiye sürecini anlatır.  Bu süreçte,  nefsanî endişelerle korkmak, korku yaratacak algı ortadan kaybolduğunda yok olur, hatta algının yok oluşu nefsin azmasına da sebep olur ancak değer verdiğimizin hoşnutsuzluğunu kazanmak yıkımdır. Gerçek disiplin bu noktada yer alır. Dolayısıyla da sevgili uğruna kötü davranışlardan kaçınılır. En kuvvetli bağlanışlar ise korkuyla değil, aşk ile yaşanır. Zîra âşık olup da sevgiliyi düşünmeden geçen bir an var mıdır? Âşık, sevgiliyi mutlu etme derdinden başka derdi bilir mi? Bunlar beşerî planda böyle de, aşkın kaynağı düşünülünce niçin durum bundan farklı olsun? O halde aşk, gerçek sevgilinin arzusuna göre şekillenişte nefsanî korkuyla kıyas kabul etmeyecek ölçüde önemli bir kıymettir.   

Yaratılış ve aşk; Yaratılış, yüce bir arzunun neticesidir. Ancak mesele bu noktada kalmaz. Küllî hakikat, yaratmayı dileyip, cüzünü meydana getirirken, deryasındaki isim ve sıfatlara ait zerreleri, cüzünden âşikâr eder. Bu zerrelerin arasında şüphesiz aşk da vardır. Öte yandan hadise denize sözüm ona monte edilmiş birleşik kaplardaki su ile deniz suyunun benzer oluşu gibi düşünülebilinir. Zîra hep söylediğimiz mantık silsilesini tekrarlayalım: Allah tektir. O teklikte kendinden başka olmadığına göre kendi deryasından var ederek yaratmıştır. Yine kendinden başka olmadığına göre kendi deryasından zerrelerle bezemiştir. Ancak cüzzî hakikatin mülk âlemine düşüşüyle, cüzzî hakikatle yansıyanların üzeri mülk âlemince örtülür.  Bu hal, Allah’ın yarattığı birimden bildirmek istediklerinin, nefis perdesiyle engellenişini anlatır.  Yaratılmışlıkla, birimden açığa isim ve sıfatlar kullanılarak, bu örtüyü açabilmenin mücadelesi verilir. Bu, Hakk’ın, yarattığı mülk âlemine nüzulü olarak değerlendirilir. O hâlde Hak’tan gayrının algılanmaz olduğu bilinç seviyesine ulaşıldığında, Allah’ın yaratması; esmâlarını, sıfatlarını yarattığı yaratılmışlık aynasında seyretmesi demektir. Ayna ne kadar temiz ise akis o kadar kuvvetlidir. Aynanın temizlenişi ise birimsel nefisin bertaraf edilişine bağlıdır.  Birimsel nefis ise iki görmeyi anlatır. Oysa kendinden kendini bir seyrediş, bir biliş söz konusudur. Bu idrak seviyesi iki görüşü bitirir. Yukarıda izaha çalışıldığı üzere bütün bu halleri idrak ancak aşkla gerçekleşir. Zîra her canlı bir sevdalıdır. Allah’ın yarattığı olduğu gibi Allah’tan aldığını, Allah ile işler. Allah’ın muradını dünya torağında yeşertmek için çırpınır. Bir düşünelim bakalım bütün bunları âşıktan başka kim yapar? O halde her varlık, ezelden âşık kabul edildiği gibi bu aşkı ispata gelmiş bir sevdalı olarak nitelendirilir.  Bu hâl külden cüze, cüzden külle yönelen bir aşkı anlatır.

İnsanların yücesi peygamberlerdir; Onların vücut aynası hakikati nefis kirine değmeden aksettirir. Ancak; Peygamberlik de bir ağaca benzetilmektedir. Ağaçtan gâye, daldaki meyvesidir. Bu meyveye ulaşabilmek için önce bir ağaç dikme fikrinizin olması gerekir. Sonra fiiliyata geçilir ve çekirdek toprağa ekilir. Çekirdek yeşerir, dal budak verir, çiçek açar ve neticede dalda meyve zuhur eder. Yâni; ağacın, ağaçlığındaki gâye ortaya çıkar. Peygamberlik ve daldaki meyve misâli, zirve noktası Hz. Muhammed’din (s.a.v.) varlığı böyle düşünülmelidir. Azhâb suresi 40. âyette de buyrulduğu üzere; peygamberimiz son peygamberdir. Güneşin doğuşu ve aşama aşama yükselişi düşünülürse, Hz. Muhammed (s.a.v.) tam on ikideki haldir. Dolayısıyla daha sonra gelecek ve bu on iki noktasını bir ileri boyuta taşıyacak yoktur. O halde Hz. Muhammed (s.a.v.) ile bildirilen hakikat seviyesi, Allah’ın bildirmek istediklerinin yaratılış için tayin edilmiş zirvesini anlatır.

Hakikat çekirdeği;  Ağacı diktik, dalda meyve zuhur etti. Fakat bir ağaç dikme fikrimiz olmasaydı, elimizdeki meyvemize ait çekirdeğimiz bulunmasaydı, bunca hazırlık safahatı geçirilip de dalda meyve zuhur eder miydi?  Demek ki hakikatin aslı, zuhur basamakları oluşmadan önce vardı ve bu hakikat çekirdeği yeryüzünde, yeryüzüyle yeşertildi. Âlemler, âdemler, âlemdeki tüm imkânlar hep bu hakikate basamak teşkil etti.

Resulallah’tan yansıyan hakikat seviyesindeki yüceliğin, aşkına;  Resulallah’tan açığa çıkaran hakikat seviyenin yüceliği aşkına, alt basamakların zuhura erdiğini düşünecek olursak, resulallah’taki mânânın cümleyi kapsayıcı ve besleyici olduğunu da söyleyebiliriz. Neden? Çünkü bizler Allah’ı kutsal kitaplar, peygamberler ve bilhassa peygamberliğin zirvesi hz. Muhammed (s.a.v.) ile âleme akıp gelenler vesilesiyle tanır ve kendimizdeki algının üzerini açmaya çalışırız. Peygamberlikle yansıyanları, peygamberliğin zirvesini idrak savaşlarını ortadan kaldırın, kim, neyi, nasıl bilecek? Yol peygamberi idrak mücadelesinden hareketle ancak Hakk’ı bilişe yönelebilir. Aksi halde herkes kendince bir Allah edinir. Hâl bu olunca her zerre Muhammedî hakikatin zuhuruna zemin olduğu gibi, Muhammedî hakikatten beslenir, bu beslenişin gerçekleşmesi kendini keşfe yöneltir. Bu hal, Muhammedî hakikat tarafından kapsanışına da işarettir. Zîra Muhammedî hakikatten süzülüp gelenlerle kendini tanıyış ve şekilleniş, Muhammedî hakikat üzerinde bir noktada yer alışa sebeptir.

Resulallah “habibim” hitabına mazhardır; Bildiğiniz üzereHabib” sevgili anlamına gelir. Hak’tan gayriyi görmediğimiz idrak seviyesine ulaştığımızda, bu, Allah’ın sır diyârından bildirmek istediği hakikatine bir sesleniştir.  Dolayısıyla Allah’ın bildirmek istediği hakikatin yaratılmışlık için zirve seviyesi Hakk’ın “habibim” hitabına mazhardır. Külden cüzze bir akış, kendinden kendine bir sesleniş söz konusudur. Kutsal kitaplara bilhassa zirve noktası Kur-ân’ı Kerim’e baktığımız zaman, Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak fiili sergilemeye teşvik hatta emir vardır. Yaratılmışa bahşedilmiş bütün güzelliklerin zirve hallerinin peygamberimizde olduğunu düşünürsek, o, örnek tavrıyla bu fiilleri işleyen ve Allah’ın muhabbetine hak kazanandır. Zîra Ondan açığa çıkan hakikat seviyesi, bu hâli içinde barındırır. O, insanlığa izleyeceği yolu işaret eden, aynı zamanda bir insandan sergilenebilecek en yüce seviyeyi âşikâr kılışıyla -bir yaratılmış için- ulaşılabilecek en son noktayı anlatandır. Bu bakış açısıyla yaklaşıldığında, âşıkın, Resulallah’a muhabbeti de aslına sevdalanışı anlatır. Zîra cüz, küllü özleyecek ve parça, bütüne kavuşmak isteyecektir. Bu sebeple yaratılmıştan açığa çıkan bütün isim ve sıfatlar kopup geldikleri diyardaki hallerini ararlar ve bu uğurda da benzerlerine yönelirler hedef ise bir önceki bölümde de izaha çalışıldığı üzere asıldaki hâldir. Asıl olanın idraki ise peygamber ahlâkına bulanarak gerçekleşir. Böylece Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yolunda adımlar atılmış olur. Böylece peygamberimize lütfedilmiş “habîbim” hitabından hissedar olunur. Ondan sonra birlik noktasını idrake doğru adımlar atılır.

Peygamberler, kutsal kitaplar ve bilhassa son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Kur-an’ı Kerim, Allah’ın kullarına olan muhabbetin işaretidir. Bununla birlikte yine bilhassa Kur-ân’ı Kerim’de bazı âyetlerde Allah’ın muhabbetini, -sevgisini- kazanmanın yolları anlatılmaktadır.

Allah, diledi. Kendisini bildirmek istedi. Kulunu iyiye, güzele, doğru olana davet etti. Böylece muhabbetini, hoşnutluğunu kazanmanın yolunu gösterdi. Niçin? Allah kulunu sevmese –küllî hakikatin cüzüne- muhabbeti söz konusu olmasa, Allah niye doğru yolu göstersin? Niye sevgisini kazanmaya davet etsin? Niçin peygamberleri var etsin, niçin kutsal kitapları bildirsin? Allah’ın muhabbeti olmasa cüzî hakikatinde muhabbet nasıl yer alacak? Demek ki bu âlem bir zulüm diyârı yada bir korku tüneli değil. Bir sevgi alış verişi yaşanıyor. Külden cüze, cüzden külle. Tabi görene. Üstelik hangi birimden ne yansırsa yansısın elbet yansıyan Hak sıfatıdır ve koşup gidilen –sevgili edinilen- her ne olursa olsun özde hep Hak’tır. Dünya Yaradan ve yaratılan ayrımını ortaya koymakla bu sevginin yaşanışına fırsat tanır. Gerçek sevgi Yaradan ve yaratılan arasında yaşanır. Herkes kendisine sunulmuş kabiliyet ölçüsünde Hakk’ı bilme, tanıma yolunda adımlar atar ve kendisi farkında olmasa hatta inkâra düşmüş olsa dahî Allah’a olan aşkını yaşar.

Peygamber algısı, kendimizi keşif mücadelesini anlatır; Karşımızdan yansıyanların bizde uyandırdıkları, kendimizi tanımamızı hatta neyi severiz, neyi sevmeyiz, neyi nasıl düşünürüz veya düşünmeyiz… bunların ortaya çıkmasını sağladığına göre, karşımızdan yansıyanla, kendimizdeki algının üzerini açılır. Zîra bizler, Allah’ı, peygamberler sayesinde bilme çabası içersindeyken bu hâlimizle aslında içimizdeki birlik algısının üzerindeki örtüyü açmanın savaşını veririz. Her varlık birliğin izini taşıdığı gibi yeryüzü toprağında yeşertilişini ve beslenişini Hz. Peygambere borçlu olduğuna göre, Muhammedî hakikatten zerreyi de kendinde barındırır. Tıpkı çekirdek, dünya toprağında yeşertilirken dalın, budağın, yaprağın… o çekirdeğin özelliklerinden zerreler taşıması gibi… O halde bir kuru yaprak mesabesinde bile yer alsak, yaratılmakla özümüz Muhammedî hakikatten hissedardır. Hz. Muhammedi (s.a.v.) anlamaya çalışmakla sadece bu hissenin -bu izin- üzeri açılır. Yoksa lâyıkıyla bilen sadece Allah’tır.

Resulallah’ta muhabbetin yok oluşu ve muhabbetin resulallah ile anlam kazanması; Allah, bildirmek istediği hakikatini bildirir. Bildirmeyi dilemediği cevheri, onun sır diyârında gizlidir.  Bildirilmek istenen belirlenmiş hakikat, peygamberliğin zirvesi Hz. Muhammet (s.a.v.) ile açığa çıkar. Dolayısıyla da bütün isim ve sıfatlar peygamberimizle anlam bulur. Muhabbet de şüphesiz böyledir ve yolcusunun gelişmesine hizmet ederken aynı zamanda kendisi de gelişir ve saflaştıkça kaynağında yok olur. Muhabbetin, peygamber efendimizde yokluğu ve ancak ondan –görene- gülümsüyor olması zerrenin okyanusa –kaynağına- kavuşmasına ve ona karışıp yok olmasına ama o okyanusla anlam bulmasına benzetilir.

Yokluk; Dilerseniz bu konuyu bir sonraki sayıya saklayalım ama kabaca şunları söylemeden geçmeyelim: Bir derya hayal edin, ondan bir avuç su aldınız ve dünya toprağında yükselttiniz, o artık dünya kiriyle pislenecektir ancak o, gün gelir de temizlenirse, derya ile aynı yapıyı sergiler ve ona karışır onda yok olur ve o derya ile artık anlam bulur. Bu, asıl halden uzaklaştıran farklılıkları bertaraf etmek demektir. Bu bakış açısından hareketle bakışlarımızı derinleştirirsek tasavvuf kültürü bizi eğitmenlerle buluşturur. Bu eğitmenler ki; kültür onlara mürşit der, pir der… Onlar Hz. Peygamberde yok olanlardır. Onlardaki zerrelik okyanusa kavuşmuştur. Dolayısıyla onlarda yok oluş, hazreti peygamberden yansıyanlarda yok oluşa, peygamberimizde yokluk, Cenâb-ı Hak’ta yokluğa açılır. Bu hâl, idrak basamaklarında yükselişi anlatır. Tıpkı bir küçük derenin bir nehre, bir nehrin ise denize –okyanusa-  bağlanması gibi birlik noktasına böylece yol alınır ve sadece var olan o derya kalır. Var olduğu iddia edilen her zerre ise o deryanın bir görünüşü sayılır.

Kırıntı kadar muhabbetin masalımızdaki kahramanları -idrak edebildikleri veya edemedikleri- hangi ufuklara taşıdığını hep birlikte gördük. İzninizle muhabbeti tanımayanlara ya da önemseyenlere bu sebeple de baştan aşağı aşk kesilmişliklerini fark edemeyenlere seslenerek satırlarımızı sonlandıralım: Bu kör bakışın acaba bir sonu var mı?

 

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:            Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı