GÜLMİSAL GÜRSOY
BENİ SEV (Kadem 11)

BİR KÜLTÜRÜN IŞIĞINDA;
AŞK VE YOLCULUĞU

Bir varmış bir yokmuş, memleketin birinde “Beni sev.” mantığıyla pek çok kişi yaşarmış. Nedir bu hâliniz diye soranlara ise onlar; “Biz, sizden ekmek istemeyiz, su istemeyiz, yeter ki bizi sevin.” derlermiş. Onların pek çoğu zengin dostlarından alır, fakir arkadaşlarına verir, insanların bir şekilde sevgisini! kazanmak için üstün çaba sarf edermiş. “Neden sizi sevelim?” diyenlere ise “Biz sevilmeye fazlasıyla layığız, bizler iyi insanlarız.” diye cevap verirlermiş.

Bir gün aralarına yağız bir delikanlı katılmış. Bir anda nedendir bilinmez bütün bakışlar onun üzerine dönmüş. Önceleri delikanlı, sıkılmış bu işten ama sonra keyif almaya başlamış. İnsanların pek çoğu onu tanıdıkça “Beni sev.” demekten vazgeçip onu sevmekten bahsetmiş. Onun saçı, onun gözü, onun sözü derken, hanımlar vurgun, beyler ona benzeme hevesinde yıllar birbiri ardına akıp gitmiş.  İyi ama her şey yolunda olmasına rağmen delikanlı bu işte bir yanlışlık seziyormuş. “İnsanlar sevgi dolu, beni sevmelerinden hoşnudum ancak pek çoğu beni tanımak için bana yaklaşmıyor. Zihinlerinde yarattığını bende izlemeye çalışıyor.” diyormuş. Maalesef tabiidir ki delikanlının bu sözlerine önem veren olmamış. Havadan sudan konular vesilesiyle o hep baş tacı edilirken, düşünmeyi icap ettiren sözleri şaşırtmış.   Hâl bu olmasına rağmen delikanlı hep sevilmiş, söylediklerini iyi - kötü, bilinçli veya bilinç dışı yerine getirebilmenin mücadelesi verilmiş. Bütün mesele onun sevgisini kazanmakmış ve bunun yolları aranmış. Ta ki o Hindistan gezisine varıncaya kadar. 

“Beni sev.” mantığından yola çıkıp delikanlıya muhabbet duyanlar, bir gün Hindistan’a düzenlenen tura katılmışlar.  Sağı gezmişler, solu gezmişler, bir Hint fakirine rast gelmişler.  Hint fakiri hemen oracıkta kartondan kuş figürü yapıveriş sonra onu gerçek bir kuşa çevirerek uçurmuş. Bunu görenler düşünmüşler, taşınmışlar muhabbetin istikametini “olağanüstülüğe” kaydırmışlar. Yağız delikanlı unutulmuş, ne söyledi ne söylemedi zihinlerden uçmuş. Ondan çok daha üstün vasıflara sahip olduğuna inanılan bir Hint fakiri gönüllere taht kurmuş. Yıllarca Hint fakiriyle dostluk sürmüş, lakin “O berduş görünüşlü, kirli, pasaklı Hint fakirinin bana verebilecek neyi olabilir?! O sihirbazın, hokkabazın muhabbetini kazanmanın kime ne faydası var?” diyen sesler ayyuka çıkınca, neler olduğunu bir türlü çözemeyen şaşkın Hint fakirine de muhabbet çabuk bitmiş.

Aradan yine yıllar geçmiş. Bu sefer “Beni sev.” mantığından yola çıkanlar bir grup teşekkül ettirdiklerini görmüş. Birliklerini muhafaza etmek istemişler, kendilerine inanmaya karar vermişler. Böylece başlamışlar onları birbirine bağlayanın muhabbet hissi olduğunu düşünmeye. Çiçeği seviyorlar, böceği seviyorlar, Ahmet’i seviyorlar, Ayşe’yi, Fatma’yı, zengini, fakiri seviyorlar, birbirlerini seviyorlar, hayata aşk ile bakıyorlar vs... Bu hâl öyle büyümüş öyle büyümüş ki içlerinden birini ön plana itmelerine sebep olmuş. O lider veya basit şekliyle söylemek gerekirse ekip başı olarak algılanmış. Ortak değerlendirişler ortak hamleler oluşmasında söz sahibi hatta hüküm sahibi ilan edilmiş. İyi ama bu muhabbet bağının da ömrü uzun olamamış. Kısa sürede bir çatırtı  -bir kıyamet- başlamış. Sular dalgalanmış, dalgalanmış bir türlü durulmamış. Basit âdâb-ı maaşeret kuralları dahi sevgi halkasının merkezine oturtulana yakın olabilme çabası içersinde şekil değiştirmiş. Ölçüyü merkez noktaya yakınlaşma arzusu belirlediğinde, dürüstçe hatta basitçe düşünebilme kabiliyeti -merkez noktaya referansla olsa bile- eriyip gitmiş. İnsanlar birbirini adeta rakip kabul etmiş. Ayak oyunlarının ise ardı arkası kesilmemiş.

Sonra ne mi olmuş? Fırtına büyümüş, kasırgaya dönüşmüş. Taş, taş üstünde durmuyor, muhabbet, aşk, sevgi adına ne derseniz deyin bütün her şey oradan oraya savruluyormuş. Savururken de çıkarlar hâliyle bir biriyle çatışmış. Çıkar çatışmalarında verilen tepkiler ise ölçüyü çok aşmış.  Böylece kavga gürültü, rüzgarın uğultusuna karışmış. Bu arada kim söyledi bilinmez bir cılız ses duyulmuş: “ Muhabbet vardı biliyordunuz,  tanıyordunuz ya, onu gördünüz mü?
Takdir edersiniz ki son derece saf gibi görünen bu seyirde bir yanlışlık var. Yukarıdaki gerçek olması çok mümkün olan hadisenin kahramanları “Biz nerede hata yaptık?!” diye kendilerine sordular mı doğrusu bilemiyorum fakat “Bir Kültürün Işığında” köşesinin konusu bu defa da dilerseniz bu olsun.  Bizler de sevgi –muhabbet- hatta aşk üzerine düşünelim ve tasavvufî bir değerlendirişle karınca kararınca şöyle söyleyelim:

Herkes ama herkes farkında olsun veya olmasın sevilmek ister. Sevmeyi yeterince becerebilir veya beceremez ama hep sevilmek ister.  Dünya üzerinde her ne varsa biraz dikkatli bakın hamuruna sevgi katılmıştır. Taştan topraktan yeryüzünün en gelişmiş varlığı insana varıncaya kadar bu böyledir. Çiçeği azıcık sevseniz şenelir. Kediye dokunsanız sırnaşır. İnsan ise sevgiliye meftundur vuslat hayali bir kenara, iki sözüyle ağlaşır. Neden? Çünkü iman sahibi olun veya olmayın sizden zahir olan sevgiyi kabiliyetleriniz nispetinde tanırsınız. Zîra bizler onu istiyoruz, bunu istemiyoruz. Sevdiğimiz insan, sevdiğimiz yemek, sevdiğimiz şehir, sevdiğimiz hayvan… oluyor ancak sevmediklerimiz de var. Hayvanlar, çiçekler, böcekler hatta taş toprak için bile bu geçerli. Niçin o sevdiğimiz de bu sevmediğimiz? Niçin o yöneldiğimiz de bu ittiğimiz? İşte tasavvuf kültürünün bu konudaki genel değerlendirişini hatırlayacak olursak diyor ki; Bütün isimlerin sıfatların sahibi olan Allah, yarattığı biriminden dilediğini dilediği ölçüde zuhur ettirir. Dolayısıyla yaratılan her bir biriminden açığa çıkan isim ve sıfat seviyeleri aslına kavuşmak ister, aslını özler. Mülk âleminde ise bu uğurda cinsini arar. Cins cinse meyleder mantığıyla benzerlerine hatta seviye eşlerine yönelir. Bu çekiliş; muhabbet duymak, sevgi beslemek olarak dışa yansır. Hâli örneklendirirsek; merhametli zalimle yapamaz. Merhametli kendi seviyesine uygun merhametliyi ister, onu özler, ona ilgi duyar ve kendindeki isim, sıfat seviyelerini besleyebilmek için “Beni sev” der. Yani; beni iste, beni kendine al, kat der.  Bu sebeple “Beni sev” içinde ilkellik barındırsa da son derece doğal bir ifade. Bizden zahir olan isimler sıfatlar hem çekilen hem de çeken. Hedef ise aslına yöneliş.

Bizler, beşerî palandaki biraz da cinsellik taşıyan coşkulu çekilişleri aşk olarak ifadelendirmeye alıştık. Ancak bir skala düşünün, bu skalada o çok iyi tanıdığımıza inandığım beşeri plandaki aşk seviyesine değer kaybettirin; sevgi, beğeni, hoşlanma derken yolumuz nefrete hatta yok etme arzusuna hatta yaratılmamışlığı dileme noktasına gider. Aynı skala üzerinde aşka değer kazandırın, Hakk’a uzanan bir yolun önünü açarsınız. Zîra sevgilide seyrettiğimiz isimlerde, sıfatlarda eser sahibinin izini bulmaya başladığımız anda aşk derinleşir ve eşyanın ardındaki hakikatle muhataplık süreci başlar. İşin ucu yaratılışın gayesine, yaratılışa –birlik noktasına-, kadar gider. Bu skalada her aşamada içinde bulunulan hâli ifadelendiren bir fiil daima vardır. Biz bir noktayı idrak ettik, diğer noktalardan bîhaberiz diye aşkı tek noktaya hem hapsedemeyiz hem de aşk skalasının herhangi bir noktasında tezahür eden bir fiili, bütüne taşıyamayız. Hâl bu olunca, hayata sevgi ile -aşk ile- bakanı doğru anlamak gerekir. Çiçek aşkı, böcek aşkı, musiki aşkı, Allah aşkı… bu skala üzerinde farklı noktalarda yer alır ancak özetle isim ve sıfat terkibine uygun olarak çekilişi anlatır.

Bu minik değerlendirmenin ardından yukarıdaki ifadeye dönecek olursak; delikanlıya muhabbet; şiddetli çekiliş, gıpta, hayranlık, cinsellik vs.’de taşısa bile bu “beni sev” noktasına hapsolamayış demektir. Zîra saf bir muhabbetin gönle hapsolması düşünülemez, o doğal olarak taşacak ve aslını arayacaktır. Gönle hapsedilmeye kalkışılan muhabbet, eninde sonunda nefsin bencilliklerine esir düşer ve “beni sev” saflığın sesiyken bencilliğin sesi olur, böylece de muhabbet denilen güzellik esaret içersinde kokuşur. Öte yandan iman noktasından bakmaya devam ettiğimizde sevgiliden yansıyanın eser sahibi oluşu, onun yarattığı biriminden açığa çıkardığı isim ve sıfat seviyelerine kayıp gitmekte olduğumuz gerçeği “yaratılmışı Yaradan’dan ötürü sevmekte” olduğumuzun işareti kesilir. Dolayısıyla sevgi, imanın göstergesi olarak kabul edilir. Bu sebeple sevebilirliğin fiile dökülüşü ve bunu farkındalık önemli bir meziyettir.

Bir diğer husus; Bildiğiniz gibi, karşımızdakini bizde uyandırdıkları üzerinden, bize sunulmuş kabiliyet nispetinde tanıma, algılama gayretine girişiz. Dolayısıyla karşımızdakini tanımak; aslında kendimizi tanımak demektir. Zîra onu tanıdıkça odan yansıyanlar vesilesiyle bizdeki güzelliklerin üzeri açılır. Böylece kendimizle yüzleşiriz. Neyi severiz, neyi sevmeyiz, neyi nasıl düşünürüz veya düşünmeyiz bu ortaya çıkar. Bu ise kendimizi bildikçe Rabbini biliş yolunda adımlar atmak demektir. Çünkü bütün isim ve sıfatların sahibi Cenâb-ı Hak olduğu gibi, var sandığımız kendimizin ve var sandığımız kendimizde keşfettiklerimizin de sahibi odur.

Yukarıdaki ifadede delikanlı serzenişte: “Onlar zihinlerinde yarattıklarını bende izlemeye kalkışıyorlar.” diyor. Üzülerek sormak istiyorum: Kim bunu yapmıyor ki? Bilhassa ebevyn ve çocuk ilişkilerine bakın. Çocuğuna toz kondurmayan ebeveyn bunu yapmıyor mu? Karı koca ilişkilerine bakın. Hangi çift karısının veya kocasının kim olduğunun farkında. Maalesef baktığımızı görmüyoruz. Gördüğümüzün ne olduğunu algılamaya tenezzül etmiyoruz. Böylece kendimizi sürekli tekrar ediyor ve karşımızdakini algılamayı reddederek kendimizde derinleşmeyi reddediyoruz. Bunu özellikle kendime sormak istiyorum. İyi ama bu nereye kadar gider!? Doğrusu cevabı ben de bilemiyorum. Yukarıdaki ifadeye dönecek olursak, delikanlıya ayılmalar bayılmalar, gıpta, hayranlık, örnek alış vs. anlaşılan çabuk bitmiş, delikanlı bir derinleşme vesilesi olamamış. Neden? Çünkü muhabbet içinde heyecan da barındırsa yalınkat heyecan işi değildir. Bunu zerre kadar hayat tecrübesi olan bilir. Muhabbeti heyecanla sınırlandırmaya kalkarsanız yeteri kadar kuvvetli bağ oluşmadığı için kopar ve karşıdan yansıyanı öze doğru bir derinleşme vesilesi olarak algılamak şöyle dursun, siz bir güzelliği ağzı açık seyrettiğinizle kalırsınız. Bu mu yaşanmalı?! Yukarıda yolun olağanüstülüğe düştüğünü görüyoruz. Madem bir başka heyecana devrolunuyor eli boş mu yol almalı?

Muhabbet yolunun yolcularının karşısına çıkan olağanüstülükler hakkında da şunları söylemek mümkün: “Olağanüstü” kelimesinin sözlük anlamı: “Belli bir esasa göre süregelmekte veya yapıla gelmekte olanın dışında, fevkalade, akıl sınırlarını aşan tabiat üstü iş.” Niçin insanların pek çoğu bu hâle meyilli? Çünkü insanoğlu kendi varlığına bir izah getirmek istiyor. Olağanüstülüklerin varlığı ve sergileniyor olması, farklı olağanüstülüklerin de olabileceğinin delili. Bu sebeple olağanüstülüğe meyil, esas itibariyle muhabbetin aslına yönelişinde bir arayışın ifadesi. Peki olağanüstülükler sergilenince ne olur? Siz alkışlarsınız, olağanüstülük sergileyenler de mutlu olur. Ancak ne var ki işin bu noktada bitmesini bekleyemezsiniz. Bu konu, siz de biliyorsunuz ki son derece istismara açık. Zîra size peygamberimizden ya da değer verdiğiniz ölmüş birinden, evliyalardan vs. haber getirdiğini, onların sizden muhtelif ricaları olduğunu bildirenlerle hiç karşılaşmadınız mı? “Kuşu uçurdum, seni de uçuracağım” diyenlere hiç rastlamadınız mı? Onlar görünüşte iyi niyetli dahi olsa sizi avlayıp da “Değer verdiklerin – muhabbet duydukların- kır dök, ez biç diyor.” derse ne yaparsınız? Kırıp dökecek misiniz? Ezip geçecek misiniz? Bu işin sonu fanatizmde olduğu gibi bir anlamda teröre varır, ona mı kurban gideceksiniz? Öte yandan daha önce dergimizin bu köşesinde de yayınlanmış yazılarda izaha çalışıldığı üzere kendilerini Hakk’ın varlığında silenler var. İster Hintli olsunlar ister Finli, neticede onlar bunu başarıyorlar ve bu hâl onların Hak ile mânâ bulmalarına sebep oluyor. Zîra Yaradan Allah, nefis aradan çekildikçe yarattığı biriminden lütfettiği özü aşikâr kılarak aslını aksettiriyor. İsimler, sıfatlar nefisin bencilliklerinden arındıkça lütfedilmiş en üst seviyelerini sergiliyor. Böyle bir durumda olağanüstülüklerin zuhuru hak verirsiniz ki çok doğal.  Zîra kişinin kendisi yok Allah’ı var. Ortada bir birim söz konusu olsa da o birim layıkıyla yaratıcısının kumandasında. Dolayısıyla hâl bu olunca zahir olanlar hep olağanüstülük boyutunda. (Peygamberimiz bunun en güzel, en yüce örneği) Bu şüphesiz anlaşılabilir bir durum ama anormal olan peygamberlik boyutunda olmasa dahi adım başı bu hâlin yaşandığının iddiası. Pek çoğumuzun müşaahade ettiği gibi bu iddiaların büyük kısmını, hayat imtihanlarına verilen cevaplar desteklemiyor. Hâl bu olunca da gerçek olağanüstülüklere hatta Allah aşkı ile kendinden vazgeçmiş bir anda  (vecd hâlinde) söylenmişliklere, şaşkınlıkla bakılıyor, içinde bir oyun, bir tatsızlık aranıyor. Oysa olağanüstülüklerin hangi bedenlerden süzülüp de âleme düştüklerine bakmak lazım. Sergilenenler, Hakk’ın layıkıyla nüzulüne alet olmaktan gayrı hangi nefse hizmet ediyor diye düşünmek lazım. Şayet bu tip konularda fikir yürütülemiyorsa hatta yukarıdaki ifadede olduğu gibi Hint fakirinin görünüşüyle, kendilerini onunla mukayeseyle uğraşıp duruluyorsa (Hint fakiri gönül ehli veya şarlatan bir şey fark etmez, biz onu algılama gayretine girişmemişsek)  tehlikeli sularda yüzüldüğünü bilip oradan uzaklaşmak lazım.

Yukarıdaki ifadede bir diğer muhabbet durağının sevgi halkası olduğunu görüyoruz. Olağanüstülüğe meyli kendilerince tüketmiş olanlar artık bir başka noktadalar. Üstelik gelişen son derece doğal bir hadise. Zîra insan sosyal bir varlık, dağda tek başına yaşamıyor. Dolayısıyla sevgi halkası büyük sosyal gruplardan tutunda küçük gruplara varana kadar her ortamda oluşabilecek bir hâl. İyi ama burada bir sorun var! Her şey güzel her şey hoş ama burada da herkes birbirini yiyor oysa söz konusu olan bir sevgi halkası değil miydi? Onlar çiçeği seviyorlar, böceği seviyorlar, Ali’yi Ayşe’yi seviyorlar… Ne oldu şimdi? Sevgi –muhabbet- hatta hayata aşk ile bakış nereye gitti? Bana göre muhabbet duyup aslında neye muhabbet duyduğumuzu idrak edemezsek doğru tavrı sergileyemez nerede nasıl davranmamız gerektiğini çözemeyiz. Bunun neticesinde ise birilerine yaranma arzusunun getirdiği sarhoşlukla sendeleriz. Yukarıdaki ifadeye baktığımızda konu aşka âşıklık olsa bile onun tezahürü olan yumuşaklık ortada yok. Neden? Çünkü hiç kimsenin nefsinin bencillikleriyle savaşmak gibi bir derdi yok. Oysa nefisle mücadele edildikçe birlikte yaşama sanatını icra edebiliriz. Nefsin bencilliklerini bertaraf edebildikçe muhabbeti paylaşabiliriz. Biliyorsunuz bunun için illâ imanınızın farkında olmanız da gerekmez. “Başkalarının canını yakarsanız gün gelir sizin de canınız yanar.” mantığından hareketle de  -özü idrak edilemese de-  nefisle mücadele gerçekleşir. Öte yandan ucu Hakk’ı idrake varsın veya varmasın ortada bir oluşum varsa bu oluşumun fertlerinin konudan habersiz oluşlarını herhalde düşünemezsiniz.   Ama inanın çoğu kez problemin kaynağı bu da olabiliyor. An geliyor insan hiç ait olmadığı bir dünyanın içinde yer alabiliyor. En azından burası neresi? İnsanlar niçin bir aradalar? Ne yaparlar ne yapmazlar? vs. gibi sorulara gerçekçi cevaplar aramaya kişi tenezzül edemeyebiliyor.  Bu durumda da içinde yer alınmaya çalışılan yapı, ya şekil değiştiriyor bizim algımıza uyuyor ya da o yapı bizi yanından uzaklaştırıp safiyetini korumaya çalışıyor.

Eyvah! Balta yine taşa mı vuruldu? Şimdi ne olacak, muhabbet yolculuğu, yaşanan fırtınada son mu bulacak? Hayır, hiç sanmam. Zîra hayat, düşürse de kaldırsa da fırtınalarla savurup oradan oraya atsa da  insana sürekli bir şeyler öğretiyor ve zenginleştiriyor, geliştiriyor. Bu sebeple masalın kötü biteceğine ihtimal vermiyorum. Siz de vermeyin ve muhabbet kahramanlarının seyranını, bu seyranın düşündürdüklerini önümüzdeki sayıda keyifle takip etmeye devam edin. Zîra küçük bir ipucu; din olgusu onları bekliyor. (Allah bir mâni vermezse) Sevgi - korku ve din ilişkisiyle karşılaşacaklar. Kutsal kitapların, peygamberlerin, Kur’ân-ı Kerim ve bilhassa Hz. Muhammed’in (s.a.v.)… var edilmesiyle Allah’ın kullarına olan muhabbetinin izhar oluşunu görecekler,  peygamberimizin “Habibim” hitabına mazhar oluşunu “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” ifadesindeki mânâyı idrak etmeye çalışacaklar. Biz de onların seyranından hareketle inşallah karınca kararınca da olsa aşkın yolculuğunu anlayabilmeye gayret edeceğiz. Fakat bu arada en başta her zamanki gibi kendime seslenmek istiyorum. Küçük bir hazırlık yapsak fena olmaz. Bildiğiniz üzere çıkar ilişkilerine bile muhabbet duyulsa yine de muhabbet duyulan o zerrenin anlatacakları, kendi özümüzde keşfettirecekleri var. Bunu görebilmek için hayatımıza bakalım. “Aşk, arabadaki benzine benzer.” diyorlar onu vasıta kılarak şimdiye kadar hangi ufukları aşmışız kendimize bir soralım.

İLETİŞİM BİLGİLERİ:            Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği-/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı