GÜLMİSAL GÜRSOY
KOMŞUNUN TAVUĞU… (Kadem 10)

BİR KÜLTÜRÜN IŞIĞINDA;
HASET, HASETE YAKLAŞIMDA TASAVVUFÎ BOYUT VE  SN. İLHAN AYVERDİ METOTU

Hatayı gelin etmişler kimse almamış. Tıpkı bunun gibi bugün üzerinde birkaç söz söylemeye çalışacağım kavaramı da kime sorsanız tanımaz, bilmez, üzerine almak hiç istemez. Zîra bu kavram öylesi kirli nefis oyununu anlatıyor ki onun olduğu yerde ne vicdan barınır ne merhamet ne de sevgi, saygı, hoşgörü… Bu sebeple düşüncelerimi ifade fırsatı bulduğum “Kadem Dergisi”nin bana ayrılan köşesinden sıklıkla yapmaya çalıştığım gibi hikayesel bir üslupla konuyu işleyemeyeceğim. Bu konunun karhamlar ve hadiseler üzerinden –üstelik bir de detaylandırılarak- işlenişi beni utandırıyor fakat işin bir başka cephesi var ki; meselelerin üzerini örte örte nereye varılır!? Dilerseniz her zaman olduğu gibi teşhis yok ise tedavi olmaz mantığından hareket edelim ve bu sefer de fikrî bir yazı ile konumuz olan haset kavramını irdelemeye çalışalım.  Zîra bu kavramla yakınlık kurulduğu anda karşımızdaki kişinin sahip olduğu nimetler acı vermeye başlıyor. Bu da yetmiyor kendisine bir faydası olmadığı halde kişi kıskançlık sebebiyle karşısındakinin sahip olduğu nimetten mahrum kalmasını isteme noktasına dahi sürüklenebiliyor, akabinde de hissiyatı file dökmek için yapılmadık kötülük kalmıyor ve yaşlısı genci, zengini fakiri, mâsumu mahzunu bundan fazlasıyla nasibi alıyor. Takdir edersiniz ki bu hiç de hoş bir şey değil. Haset gibi bir hisse gönlümüzde yer açmak da kötü, haset sahibinin hışmına uğramak da. 

“Hadi canım kim bu kadar alçalır, karşısındakini aptal sanar, sosyal ilişkilerini tehlikeye atıp böyle bir his yaşansa bile kendini kamufle edemez, -durduramaz, frenleyemez-?” demeyin. Bu tip insanlar maalesef ki çok. İfade edilebilir dozda örnek vermek gerekirse mesleki anlamda yaşanan ayak oyunlarında, evinizi sizin herhangi bir talebiniz olmadan adınıza dekore etmeye kalkan komşunuzda, çoluğunuz çocuğunuzla ilgili iğneleyen dostlarınızda, sosyal statü heveslerinde hatta savaşlarında… hangi masum görünüşlü kisvenin ardına saklanırsa saklansın -dikkat edin bakın- haset aransa bulunur.  Neden? Çünkü kişi kendiyle barışık değil ise kaderine isyan halindedir. Bu halin doğal sonucu hasettir. “Onun var da benim yok. Benim yoksa onun da olmasın. Bunun için ne yapmalı ne etmeli onu elindeki nimetten mahrum etmeli, en azından aşayılayıp itmeli?!…” dediğimizde haset girdabı yutmak üzere bizi bekler. Üstelik kaç kişinin kaderiyle bir derdi yok? Üstelik kaç kişi haset girdabını tanımıyor, bilmiyor? Madem kimse tanımıyor bilmiyor, herkes kendiyle barışık, kaderiyle dost o halde bunca yaşanan ne?

Haset sahibinin isyanına da vesile olan kader aslında; kâinatta, olacak şeylerin zamanını, yerini, özelliklerini ve nasıl olacaklarını, Allah'ın ezelde bilmesi ve takdir etmesidir. Dolayısıyla haset sahibinin isyanı özde bu takdiredir. Oysa bir Müslüman isyan şöyle dursun, kaza ve kadere imanla mükelleftir.(1) Kaza; bildiğiniz üzere Allah'ın ezelde takdir ettiği şeyleri zamanı gelince bu takdire uygun olarak yaratmasıdır.  Kaderi bir plâna benzetirsek, kaza da bu plâna uygun olarak o şeyin yapılmasıdır. Yani; önce bir varlık hakkında Allah’ın takdiri olur, daha sonra kazası ile bu takdiri gerçekleşir. Göz, komşunun kaz görünen tavuğunda olursa –bir düşünelim bakalım- kaza ve kadere iman ne olur? Papağanmışçasına hayrı ve şerri Allah’tan(2) bildiğimizi tekrar etmek ne ifade eder? O halde söz, yaşanmadığı sürece teneke misali tın tın öter ama bu ötüş  sosyal hayatı, bireysel huzuru bitirmekle kalmaz, imanı da zedeler.

Son dönemlerde popüler olması sebebiyle konuyu daha da somut ifade edebilmek için   Osmanlı’lardan da örnek vermek isterim.  Zîra bugün Osmanlı ailesinden gelmek bazılarımız için asalet ifade edebilir. Bırakın sahip oldukları başka değerleri sadece soyluluklarının altında ezilmek bile bazıları için haset sebebi olabilir. Peki bu halin sonucu ne olur? Örnek üzerinden söyleyelim en iyimser tahminle alırız gıcık olduğumuz o aileyi (burada Osmanlı fakat gerçek hayatta kim Allah bilir.) -kendi çapımızda-, yapıp ettikleri üzerinden değil?! bize acı veren özellikleri yüzünden al aşağı!? ederiz.(Allah korusun, yaptırmasın…) Dedesinin, ninesinin fotoğraflarını da kendi nenemiz, dedemiz diye duvarlarımıza asarız. Peki bu neyi değiştirdi? Kaderi mi? Kim olduğumuz gerçeğini mi? Hal bu olmasına rağmen haset sahibinin sıklıkla ve korkusuzca fiiliyle de diliyle de ifadelendirdiği sözlerini elbette ki ben de duyuyorum. Onlar diyor ki; “Ortada bir Allah varsa o da adil değil. Çünkü haksızlık etti. Zîra Sen ne söylersen söyle biz böyle bir kaderi hak etmedik. Karşımdaki de böyle bir kaderi hak etmedi. Sahip olduğu nimetler onun hakkı değildi. Bak göreceksin sen de bir gün elbet anlayacaksın.” Vs. Bir insan evladına, neye özlem bu sözleri sarf ettirebilir ve hasedi yaşatabilir? Sanırım bu konu üzerinde de düşünmek yerinde olur.

Para pul, şan şöhret, iyi yerlerde yaşamak, iyi giyinmek, önemli mevkilerde bulunmak, beğenilme arzusunu tatmin etmek, kulüp üyelikleri, sosyal hayatta prestij sahibi olmak, başkalarından üstün oluşu yaşamak, hava basmak, güç sahibi oldukça ezmek vs. nedir insanı hasede sürükleyen?… Hadi bunların iyi olanlarını bir şekilde elde ettik onları doğru yolda kullanmayı da başardık diyelim. Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi mânevî hazlar, hırslar da kendini tatmin etmek, doyurmak ister. Peki bunun da peşinde koştuk. Bir şekilde seviyeyi yükselttik ve bu noktalarda da elde ettiğimiz oldu, edemediğimiz oldu. Sonuç? Sonuç değişecek mi? Doyum olacak mı? Haset temizlenip gidecek mi? Hasedin hışmına uğrayan masumlar bir şekilde kendini kurtarabilecek mi? Yükseğin de daha yükseği var. Komşunun tavuğu kaz görünmekten, kuytuda yakalandı mı boğulmaktan, en azından bu teşebbüsün muhatabı olmaktan kurtulabilecek mi?

Hiç sanmam. Ancak tasavvufî bir değerlendiriş ile söylemek gerekirse ilerleme veya gerileme artı ve eksinin çarpışmasıyla gerçekleşir. Dolayısıyla da huylu huyundan vazgeçmese de iyinin de kötünün de var kılınmasının bir hikmeti var. Üstelik sadece dünya üzerinde iyi ve kötünün olmasının değil, kişinin kendi bünyesinde iyi ve kötü özellikler barındırmasının da hikmeti var. Buradaki çarpışma buradaki başarı veya başarısızlık insanı hakikate yaklaştırır veya uzaklaştırır. O halde abes bir şey bulamayız. Her şey hakikatin bütününe hizmet eder. Peki hakikat nedir? Bu sorunun cevabını bulabilmek için öncelikle şu gerçeği görmeliyiz: İman sahibiyiz veya değiliz bu ancak hakikati yüzeysel veya derunu algılamaya vesiledir. Oysaki hep bir hakikat, hep bir doğru, hep bir olması gereken yok mudur? Ancak bizim algı boyutumuz her ne olursa olsun işin ucu sorgulayan insan için daima eser sahibine varır. Bu da imana aralanan bir kapıdır. Hakikat iman ettikçe şekillenir. Mânâ kazanır.

Haset konusuna ilişkin tasavvufî değerlendirmelerimizi devam ettirecek olursak bir diğer önemli konu da şudur: Mülk âlemi adından da anlaşılacağı üzere madde âlemidir. Bu sebeple Yaradan ve yaratılan ayrımı mülk âleminin özelliğidir. Dolayısıyla bu âlem biri iki gösterir. Eşyanın (maddenin) ardındaki hakikati fark etmek, buradan birliğe varmak ve bu birliğin içinde yokluğun idraki, maharet ister. Bu idrak seviyesine ulaşıldıkça kişi kendini birliğin parçası olarak görür. Kendinde ve cümle yaratılmışta Hakk’ı seyretmeye başladığı anda yaratılmışı Yaradan’dan ötürü zaten sevmekte olduğunu fark eder. Bu hali idrak, kişiyi kendisiyle barıştırır, kaderine gülümsetir ve onu hasetten uzak tutar. Ancak tutun ki bu hal gerçekleşmedi ve kişi son derece zayıf bir insanlık tablosu çiziyor. Ne yapacaksınız? Tasavvufun bu konuda söyleyeceği söz nedir?

Kültür bize hatırlatır ki; kusursuz olan yalnız Allah’tır. Kusur, hata, günah kula hastır. Dolayısıyla insan hata da yapar, kötü de olur yapıp ettikleri üzerinden de cevabını bulur. Ancak insanoğlu irade sahibi kılandır. Yani bir şeyi yapıp yapmama hususunda karar verebilme, bunu uygulama gücüyle donatılmıştır. İrade ismi de her şeyde olduğu gibi Allah’ındır. Bu bağlamda insandan açığa çıkan irade, Allahın yarattığı biriminden huzura erdirmek istediği seviyeyi âşikâr eder. Hal böyle olunca kendisinden açığa çıkan iradeyi layığıyla kullanmak, insanoğlundan elbet ki beklenendir. Ancak hayrın da şerrin de Allah’tan geldiğini kabul ettiğimizde yapan yaptıranın O, olduğunu bildiğimizde bir kez daha görürüz ki cüzî irade(insandan açığa çıkan irade) küllî hakikat (Cenab-ı Hakk’ın sonsuz hakikati) tarafından kapsanır. O halde cüz, Külî hakikatin arzusuna âlettir. Dolayısıyla gönle düşen muratlar, atılan ve atılmakta olan adımlar, sergilenen irade veya iradesizlikler hep kaderin yeryüzünde yeşertilmesidir ve kişinin yönelişleri kendi arzusuymuş gibi durur ama Hakk’ın murâdını yansıtır.

Bu noktada karşımıza çıkacak soru şu;
Mâdem cüzî irade, küllî hakikat tarafından kapsanıyor. O halde kulun yapıp ettiklerinin ne önemi var? Mâdem sadece Allah’ın dediği oluyor -hayır da şer de Ondan- o halde haset sahibi olmak niçin kötü bir şey olsun? Allah istedi böyle olundu. Ahmet, Mehmet’i doğradı. Mehmet, Ahmet’i solladı vs. Allah istemese bunlar olur muydu?

Kadem dergisinin takipçilerinin rahatlıkla cevaplayabileceklerine inandığım bu soru hakkında da sanırım şu bilgileri hatırlamakta fayda olacak.  Elbette Allah’ın takdiri ne ise o yaşanır, o dilemez ise ne yaprak yaprak olur ne de rüzgarda savrulur. O halde bir kez daha görürüz ki Allah yarattıkları aracılığıyla, takdirini yeryüzünde yeşertendir. Bu da muhtelif isimlerin, sıfatların zuhuruna vesiledir. Maksat da budur. Öz itibariyle bakıldığında Hak’tan gayrı olmadığına göre Allah yarattığı mülk âlemine ismiyle, sıfatıyla, zâtıyla  nüzuldedir ( iniş kavsindedir). Yaşanan -başka bir değişle de- çizilmiş olan kader bu yapının zuhuru için vesiledir ve olup bitenlerle hep bu hakikat aşikar olur. Hakikatin bu olması ise kulu sorumluluktan kurtarmaz. Tam tersine, bildiğiniz üzere Allah insanı yaratmıştır ve onu, yeryüzündeki halifesi kıldığını buyurur. (3) Dolayısıyla halifenin aslını temsil edebilmesi gerekir. Bunun için insanoğlundan açığa çıkan isim ve sıfatlar ile özünün üzerindeki nefis örtüsünü aralamanın mücadelesi başlar. Yapan yaptıran elbet özde Hak’tır ancak mülk âleminde hakkın filine alet olan kul  “Rabbim benden ne ister?” sorusunu duymak, cevaplamak ve yapılması gerekeni fiiline dökmekle mükelleftir ki kullukla bahşedilen cüzî hakikatin üzerindeki nefis örtüsü yırtılsın hakikat mülk âlemine taşsın.

Her şey “Hak” dersek haset veya herhangi bir kötülüğün karşılığını bulması ne ifade eder?
Allah, ayet-i kerimesinde buyurur: “Zerre kadar hayır işleyen hayır, zerre kadar şer işleyen şer bulur.”(4) Hayır ve şerri Allah’tan bilmemiz bu hakikati gölgelemez. Zira her şey, ancak kendi seviyesi üzerinden cevap bulur.  Hukuku kanunlar bu yapıyı hayata geçirdiği gibi ilâhî adalet de biz kabul edelim veya etmeyelim lâyığını lâyığıyla daima eşleyerek ilerler. Dikkat edersek kötü kendi seviyesi üzerinden cevap bulur. Zira iyi olmanın hazzını, güzelliğini, hoşluğunu yaşayamamak daima huzursuzlukla, hasette olduğu gibi daima komşunun kaz görünen tavuğunu takiple, ona istinaden acı çekip dertlenmekle hatta muhtelif tatsız planlar yapıp uygulamakla, Rabbim benden bunu mu ister diye bir an düşünmemekle ömür geçer mi? Bundan büyük acı, bundan büyük huzursuzluk var mı? O halde kötü kendi seviyesi üzerinden bir karşılık buldu. Ancak kötü neye göre, kime göre kötü? Unutulmamalı ki kötülüğün muhatabı olmak dolayısıyla da acı, ceza, çile vs. özün (5) üzerini açmaya vesiledir. Acılar ıstıraplar yaşanır ve  isimler sıfatlar birbirini dengelemeye çalışır ileriye veya geriye böylece yol alınır. Demek ki hem her şeyin bir hikmeti var üstelik her şey kendi seviyesince cevap buluyor hem de kötü veya iyi değerlendirişimiz sadece bizim algımıza göre gerçekte hepsi kıymetli çünkü tablonun bütününe – hakikatin zuhuruna- hizmette.

Haset kavramıyla ilgili bu minik değerlendirmeyi bitirirken sanırım nefsimizin sığlarını tatmin için sevmeye, bencilliğini doyurmak için sağa sola saldırmaya alıştığımızı kabul etmemiz gerekecek. Üstelik yaratılmışı Yaradan’dan ötürü sevebilmeyi, dolayısıyla  isimler, sıfatlar ortaya döküldükçe hakikate pınar olmuş başka birimler adına mutlu olmayı, hüzünlenebilmeyi, parçanın bütünü görerek aczimizi fark etmeyi unuttuğumuz için haset hortlamadı mı insanlık ben merkezli yaşamaya alışmadı mı? Allahtan ki karakterini hayranlıkla izlediğimiz örnek aldığımız dostlarımız –büyüklerimiz- var. İşte onlardan biri de “Kadem Dergisi”nin bu sayısına da konu olan Sayın ilhan Ayverdi.

Doğrusu kendimi şanslı sayıyorum. Onu tanımakla erdem sahibi oluşun ne demek olduğuna şahitlik ettim. Sıklıkla anlatırım; o bir keresinde dostlarını yalan perhizine iknâ etmişti. Koca koca insanlar kırk gün yalan söyleyip söylemediklerini kontrol altında tutacaklardı. Belli ki sayın Ayverdi rahatsız olduğu bir hadiseye şahitti ve dostlarına kemalin zevkini hatırlatabilmek için mücadele veriyordu. O günlerin şahiti olarak sormak istiyorum. Kim bunu yapardı? Yalan söyleyeni def edersiniz gider. Hasedi hissettiğiniz anda gardınızı alırsınız ve haset sahibini yanınızdan uzaklaştırmanın yollarını ararsınız. Olur biter. Sn. İlhan Ayverdi’de bitmiyordu.  O, hasta yatağında dahi olsa mücadeleciydi. Dostlarını atmak, satmak yerine kazanmanın ve hatta insanlığa kazandırmanın yollarını arıyordu. Bugün rahmetle andığımız Sn. Ayverdi’nin bu prensibini karınca kararınca biz de dilerseniz hayata geçirmeye çalışalım. Konumuz olan hasedin bütün olumsuz yönlerini bilip teşhis edebildiğimiz, alacağımız darbelere karşı maalesef savunma geliştirdiğimiz ve tabi daha da geliştirebileceğimiz gibi haset sahibinin uzaklaşıp gitmesini doğru örneklerin onu dışlayıp itmesini hayatın akışına bırakalım. Zîra her insan ikinci bir şansı hak eder. Zîra her insan değil mi ki insandır o halde gönlündeki güzelliklere tutunarak yaşamanın keyfini – kendisini fark etse de etmese de - sürmek ister. Üstelik takdir edersiniz ki ilişkiler biter, ilişkiler başlar, yollar ayrılır, yollar birleşir, hasetler çarpışır ortalık kan gölüne döner veya dönmez ancak kişinin son nefesini verinceye kadar insanlığını idrak adına şansı var. Sayın İlhan Ayverdi’nin problemlere yaklaşımı  bu konuda da önemli bir örnek ancak onda zirvesini izlediğim sabrın zerresi bende – bizde - var mı bundan emin değilim. Sorun da biraz bu galiba.

Dipnot (1) : Ali-imran suresi 145. Ayet / Ali-imran suresi 154. Ayet / Enam suresi 2. Ayet / Enam suresi 35. Ayet / Kamer suresi 52.-53. Ayet / A’raf suresi 34. Ayet / Yunus suresi 49. Ayet / Hud suresi 6. Ayet / Hicr suresi 4. Ayet / Hicir suresi 5. Ayet / İsra suresi 58. Ayet / Nur suresi 43. Ayet / Neml suresi 74. Ayet / Neml suresi 75. Ayet / Sebe suresi 3. Ayet / Fatır suresi 11. Ayet / Hadid suresi 22. Ayet / Haşr suresi 3. Ayet / Talak suresi- 3. Ayet / Nuh suresi - 4. Ayet / Cin suresi -25. Ayet / Cin suresi -28. Ayet
Dipnot (2) : Hicr suresi 60. Ayet- Enbiya suresi 101.ayet- Yunus suresi 11.ayet- Zumer suresi 62. Ayet- Mümin suresi 62.ayet                                   Dipnot (3) : Bakara suresi, 30. ayet - En'âm suresi, 165 ayet - Fâtır suresi, 39 ayet-  Neml suresi, 62 ayet) - Yûnus suresi, 73 ayet -Yûnus suresi, 13-14 ayet - A'râf suresi, 68-69 ayet - Hûd suresi, 56-57 ayet - A'râf suresi, 74 ayet -A'râf suresi, 127-129 ayet -A'râf suresi, 130-137 ayet  


Dipnot (4) : Zilzal suresi 7-8. Ayetler                                                                                                                                                                                                Dipnot (5) Hicr suresi – 29.ayet

İLETİŞİM BİLGİLERİ:            Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği- / ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı