GÜLMİSAL GÜRSOY
MASAL ADI: ZİHNİ KİTAP

1. BÖLÜM        

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, sislerin ardında, kaf dağının diyârında sevimli bir kız çocuğu  yaşarmış. Bu kız çocuğu, annesinin babasının tek evladıymış. Zekiymiş, çalışkanmış, güzelmiş. Söyleneni hiç unutmaz, hep aklında tutarmış. Bu sebeple bu kızın zihni, sanki bir kitap diye düşünenler çok çıkmış. Böyle olunca da ona,   ‘Zihni Kitap’ adı takılmış. Sadece annesi babası değil, onu tanıdık tanımadık herkes  çok sevmiş.  Kelebeklerle kırda bayırda koşup oynarken, çiçeklerle konuşup hayvanlarla oynaşırken, ödevlerini yaparken Zihni Kitap hep neşe doluymuş. Kimseyi kırmaz, üzmez, arkadaşlarıyla iyi geçinir, akıllılığıyla dikkat çekip etrafına hep mutluluk saçarmış. Fakat bir gün bakın başına ne işler gelmiş:


Zihni Kitap bir gece yatmış uyuyor. Ay, o kadar güzel ki; ayın ışığından etraf ışıl ışıl aydınlık. O da sabah oldu zannetmiş. Yatağından kalkıp  elini yüzünü yıkayacak, kahvaltısını yapacak, dişlerini fırçalayacak ve okuluna gidecek... Bakmış annesi babası derin uykuda, “aman” demiş “bu gün de onları uyandırmayım, ben kendi kendime hazırlanıp  okuluma gideyim.” Üstünü başını değiştirmiş, ağzına da bir lokma ekmek atmış, dişlerini fırçalamayı unutmamış ve  okula gitmek üzere yola çıkmış. Böylece dağlar tepeler açmış, kırlar bayırlar geçmiş, yaşadığı köyün o daracık sokaklarında -garip bir sessizliğin içinden- süzülerek, okuluna ulaşmayı başarmış. Fakat, ortada bir gariplik var!...


Zihni Kitap, sağına bakmış kimse yok! Soluna bakmış  kimse yok! Bu nasıl bir sessizlik böyle! Okul boş, sınıf boş... Zavallıcık biraz ürkerek, biraz da çaresizlik içinde sınıfının kapısını aralamış  orda da kimseyi bulamamış. Sırasına oturup, kendinden umulmayacak bir cesaretle arkadaşlarını, öğretmeni beklemeye karar vermiş. Bekle bekle ne gelen var ne giden... Zihni Kitap ders kitaplarını önüne sermiş, içlerinden birini seçip vakit öldürmek, içindeki korkuyu dağıtmak üzere o gür sesiyle  okumaya başlamış.


O okudukça, ağaçlar bir sağa bir sola nazlı nazlı sallanmış, çiçekler güne uyanmış, sular geceyi yarıp güne akmış fakat  bütün bu güzellikler içinde  nereden çıktığı belirsiz kocaman bir erkek eli,  Zihni Kitap’ın  okumakta olduğu kitabın üzerine gelip konmaz mı! Zavallı Zihni Kitap zaten korkuyor, “bu el kimin eli” diye dönüp bakamamış bile... O başını kaldırmadan kitabını okumaya devam etmiş. Bir süre sonra da  el ortadan kaybolmuş. El kaybolur kaybolmaz, korkudan tir tir titreyen Zihni Kitap, oturduğu yerden fırlamış, eşyalarını toparlayıp, doğruca koşa koşa evinin yolunu tutmuş... Eve vardığında annesi babası  hâlâ uyuyormuş. O da usulca yatağına gitmiş yatmış ve yorganı başına çekip, korkudan titreyerek uykuya dalmış.


Sabah olduğunda, annesi Zihni Kitap’ın  yanına gelmiş, “Aman” demiş “benim güzeller güzeli kızım, hadi  kalk, okula geç kalıyorsun.” Fakat Zihni Kitap nerede kalkacak, olayın etkisinden kurtulamamış ki: “Hastayım, ben okula gitmeyeceğim ” diye başlamış ağlamaya. Anne telaşlanmış “neyin var ” diye üstelese de Zihni Kitap, gerçeği annesine anlatmamış. Sadece “okula gitmek istemiyorum” deyip, bütün gün ağlayıp durmuş.


Ertesi gün olmuş.  Zihni Kitap’ın hiçbir rahatsızlığı olmadığını fark eden anne, Zihni Kitap’ın itirazlarına aldırış etmeden  onu  okula  hazırlamış. Sadece hazırlamakla da kalmamış, ondaki bu garip hali yenebilmek için  onunla birlikte okula gitmiş. Kızını kendi elleriyle  sınıfına yerleştirdikten sonra da sessiz sedasız kadıncağız oradan uzaklaşmış...  


Ders zili çalmış, öğretmen sınıfa girmiş. Bir süre sonra Zihni Kitap’ın sırasında oturduğunu fark edince de “evladım Zihni Kitap, dün niçin okula gelemedin?’ diye sormuş.   Zihni Kitap,  kekelemiş, ne cevap vereceğini şaşırmış. En sonunda “başım ağrıyordu da efendim, onun için gelemedim” demiş.  Bu elbet ki bir yalan. Öğretmen yalanı anlamaz mı! Alaycı bir tavırla  öğretmen gülümsemiş,  doğru söylüyorsun değil mi?! ”  diye yarı şaka yarı ciddi  sormuş.  Zihni Kitap, büyük bir ciddiyetle  hiç tereddütsüz,  “Vallahi efendim başım ağrıdığı için okula  gelemedim” deyince, öğretmendeki güleç ifade yerini bir şaşkınlığa bırakmış. Anlaşılan öğretmenin canı biraz  sıkılmış, sınıfa dönmüş ve  şöyle demiş:

“Çocuklarım, yemin etmek ben doğru söylüyorum ve buna Allah şahittir demektir. Yalan söylemek, hele hele yalan yere yemin etmek belaya, orada durma, gel beni bul demek anlamına gelir. Çok şükür ki sizlerin her biri, bir pırlantadır. Ne yalan söylersiniz, ne de boş yere yemin edersiniz. Ne mutlu bana. Güzel öğrenciler yetiştiriyorum.”

Zihni Kitap’la öğretmeni göz göze gelmişler. İnsan kendisinin yalan söylediğini fark etmez mi elbet Zihni Kitap da  yalan söylediğinin farkındaymış fakat, bunu hiç belli etmek istememiş. Son derece bilmiş ve kendinden emin bir tavırla, öğretmenin gözünün içine bakmış. Öğretmen, çalışkan zeki bir öğrenci olan Zihni Kitap’taki,  zayıflığı görmekten dolayı üzülmüş. Yalanı, yalan yere yemin etmeyi, öğrencisine hele hele Zihni Kitap gibi bir öğrenciye  hiç yakıştıramamış. İşin çok daha ilginci öğretmen  bütün olup bitenin de  farkındaymış çünkü  Zihni Kitap’ın gündüz vakti sanıp da okulda olduğu gece, öğretmen nöbetçiymiş ve kızcağızın kitabının üzerine konan elin sahibi de kendisiymiş.  Zihni Kitap’ı konuşturup gecenin bir vakti  okulda  ne aradığını öğrenmek istiyormuş, ama bunu bir türlü başaramamış.


Aradan yine birkaç gün  geçmiş. Bir gün sınıfta ders işlerken yalanı öğrencisine yakıştırmayan öğretmen, Zihni Kitap’a yeniden aynı soruyu yöneltmiş.  Zihni Kitap’dan hiç olmazsa bu sefer elbet ki doğru sözlü olmasını bekliyormuş.  Fakat nafile! Zihni Kitap yine öğretmenine yalanla cevap vermiş.  Bunun üzerine öğretmen, başlamış kara kara düşünmeye. “Ben hiç iyi bir öğretmen değilim” deyip sızlanmış.  “Yetiştirdiğim talebe her ne olursa olsun daha doğru sözlü olmayı bile beceremiyor. Derslerinde başarılı olsa bile, hayat okulunda sınıfta kaldıktan sonra bunun ne önemi var” deyip üzülmüş.


Bu hal böyle sürüp giderken ısrarla öğretmen, öğrencisinden ümit kesmek de istemiyormuş. Bir ara bin bir ümitle tekrar Zihni Kitap’a aynı soruyu sormuş ve maalesef ki yine ondan aynı cevabı almış ve yıkılmış.


Üç kere gerçekleşen bu soru cevabın ardından işte o günlerde ilginç bir olay olmuş ve bir gece rüyasında Zihni Kitap, öğretmenini görmüş. Öğretmeni her zaman ki sorusunu, öğrencisine bu sefer rüyada soruyormuş. Bizim kızımız ise maalesef ki rüyada bile gerçeği söylemekten yine kaçınıyormuş.  Bu durum karşısında öğretmen hiddetlenmiş  “Madem sen yalan söylemekte ve yalan yere yeminler etmekte ısrar ediyorsun o halde ben de  senin babanı alıp götürürüm.” demiş. Zihni Kitap, kan ter içinde yatağında doğrulmuş, bakmış ki gördükleri bir rüya, tekrar yatıp uykuya devam etmiş. Fakat sabah kalktığında rüyasının tesirinde kalmış olmalı ki fırlayıp  babasının yanına gitmek istemiş. Evin içinde o odaya bakmış, baba yok.  Bu odaya bakmış baba yine  yok. Bahçeyi aramış, ağıla bakmış oralarda da baba yok.  Zihni Kitap çok şaşırmış bu işe. “Babam nerede?” diye ağlamış. Böylece günler günleri izlemiş. Babası bir türlü ortaya çıkmayan Zihni Kitap, çok üzgünmüş. Ancak çok üzgün olmasına rağmen, halinde tavrında en ufak bir değişiklik yapmaya yanaşmıyormuş. O yalanına ve yalan yere yeminler etmeye hep  devam etmiş. Bu arada yine bir gün rüyasında  öğretmenini görmüş. Öğretmeni “Madem sen hâlâ yalan söylemekte ve yalan yere yeminler etmekte devam ediyorsun  bu sefer de  anneni alıp götüreceğim iyi düşün ve soruma doğru cevap ver” demiş. Fakat Zihni Kitap, yine aynı cevabı vermiş ve kan ter içinde uyanmış.  Uyanır uyanmaz da evin içinde  annesini aramaya başlamış.  Anne evde yok, bağda bahçede yok, orada yok, burada yok... Zihni Kitap başına gelenlere şaşırıyormuş. Neden böyle oluyor deyip, olan bitene akıl sır erdiremiyormuş. Koca evin içinde bir anda yapa yalnız kalıvermiş. Başlamış hıçkıra hıçkıra ağlamaya Bir yandan ağlıyor bir yandan da “beni şimdi kim sevecek, kim saracak, kim koruyacak. Ben annemi babamı isterim” deyip duruyormuş.  Ağlayarak perişan halde yakın bir köyde oturan teyzesinin evinin yolunu tutmuş. Teyzeyi de yanına alarak, annesini babasını aramaya koyulmuş. Bu sefer  teyze yiyen  birlikte nereye  baktılarsa anneyi babayı bulamamışlar. Zihni Kitap gün geçtikçe daha da üzülüyor, kendi içine kapanıyor ve annesini babasını bulma ümidini yavaş yavaş kaybediyormuş.  Bu arada Zihni Kitap, teyzesinin ısrarıyla okula gitmekten hiç vazgeçmemiş fakat okula gittikçe,  öğretmeni ısrarla ve aralıklarla  aynı soruyu sormaya devam etmiş. Zihni Kitap’ın cevabında değişen bir şey bir türlü olmuyormuş.  Bunun üzerine bir gün gelmiş, teyze de aniden ortadan yok olmuş. Artık Zihni Kitap koca dünya üzerinde yapayalnızmış. 


Teyzesini de kaybetmenin getirdiği üzüntüyle kendisini yollara vuran Zihni Kitap, az gitmiş uz gitmiş. Üstü başı perişan, ağlamaktan eli yüzü şiş bir halde aç susuz günler- geceler geçirmiş.  “Anne, baba, teyze neredesiniz?” deyip yürüyor; dağlarda, tepelerde, ağaç kovuklarında onları arıyormuş. Bir gün yürüye yürüye kırık dökük, terk edilmiş bir eve ulaşmış. Harap olmuş bu ev böceklerle, yılanlarla doluymuş. Burada hayvanatın haricinde  hiç kimse yaşayamazmış. Daha içeriye adım attığı anda ayaklarının altından minik bir yılan süzülüp, geçip gitmiş. Üstelik harabe bu ev, sessizlikten ıssızlıktan yana bir mezarlıktan da farksızmış. O, harabenin içine dalmış ve kendine küçücük bir oyuk bulmuş oraya gitmiş oturmuş. Oturuş o oturuş... Hiç yerinden kımıldamadan günler geceler geçmiş. Fakat gel zaman git zaman bir gece, harabe ıssız, ortalık zifiri karanlık “tık tık tık tık” diye birkaç atlının nal seslerini  duyulmuş. İyice gizlendiği kovuğa gömülmüş Zihni Kitap. Sesler git gide harabeye yaklaşmış. Zihni Kitap, korku içindeymiş. Atlılar, harbeye varınca atlarından inmişler. Ellerindeki fenerle harabeye bir göz atmak istemişler. İri yapılı dev bir adam Zihni Kitap’ı farketmiş ve Hey diyerek önüne çıkmış.   


İri yapılı adam: “Sen! Sen de kimsin bre?”  demiş. İn misin Cin misin?”
Zihni Kitap önceleri bir kabir misali olan kovuğun  içine iyice gömülmüş adeta  sinmiş kendisinin görünmediğini düşünüyormuş ama nafile Zihni Kitap iri yapılı adama kıs kıvrak yakalanmış, istemeye istemeye de olsa adamın sorusuna cevap vermek zorunda kalmış.  “Efendim” demiş, “ben ne inim ne de cinim,  sizler gibi biriyim.
İri yapılı adam:

- Madem in değilsin, cin değilsin, burada, bu harabede şu kabre benzer oyukta ne arıyorsun?! 

Zihni Kitap:
- Annem yok, babam yok, kimsesiz kaldığım için buradayım. Gidecek yerim yok 
Zihni Kitap,  başlamış ağlamaya. Bunun üzerine   iri yapılı, heybetli adam yumuşayıvermiş ve şöyle demiş:
- O nasıl sözdür öyle evlat! Anan baban yoksa, hiç mi akraban yok?! Onlar da yoksa padişahın da mı yok bre! 
Meğer bu adam, masal diyârının padişahıymış. Adamlarıyla birlikte devriyeye çıkmış ve harabeyi merak edip içeriye kadar girmiş. Padişah, adamlarına şuna bir yakından bakın hele diye işaret etmiş. Bunun üzerine  padişah yardımcısı Lala, Zihni Kitap’a iyice yaklaşmış ve gecenin karanlığını yaran ışığını, Zihni Kitap’ın üzerine tutarak, ona  yakından bir bakmış. Lala, karşısında korkudan tir tir titreyen ve ışıktan gözü kamaşmış Zihni Kitap’ı görünce,  padişaha dönerek, “ Bu bir kız çocuğudur efendimiz” demiş. “Pek de mâsum bir şeye benziyor.”  Padişah,  “Allah Allah” deyip şaşkınlıkla derin derin birkaç dakika düşündükten sonra, “gecenin bu vakti seni burada bırakamayız çocuk” diye söylenmiş. Sonra da “seni alıp saraya götürsek, orada doyursalar, yıkasalar, paklasalar ister misin?” diye sormuş. Zihni Kitap,  karşısında padişah ve adamlarını görmekten hem korkmuş, hem de  memnun olmuş.  Artık korku içinde harabede geçen günlerin gecelerin bir sonu geldi diye düşünmüş.   Lalanın kendisine uzanan elini tutmuş, onun atının arkasına atlayarak, saraya gitmek üzere yola çıkmış. Ama o yalanın ve yalan yere yemin etmenin cezasını sırtında taşıyarak, nelerle karşılaşacağından habersiz yeni bir hayata dalıyormuş.
***

2. BÖLÜM
Atlılar dört nala sarayın yolunu tutarken,  yavaş yavaş gün ağarmaya başlamış. Zihni Kitap, bütün gece hiç uyumadan Lala’ya sıkı sıkı tutunup at üstünde sessiz sedasız öylece yol almış. Güneşin, yüzüne vuran ilk ışıklarıyla  irkildiğinde ise  çektiği çilenin getirdiği hüzünle, etrafına şöyle bir bakmış. Bulundukları tepenin yamacına kurulu o muhteşem sarayı fark etmiş.  Güneş, yükseldikçe saray ışıldamış, gün ağardıkça daha bir göz alıcı olmuş, atlılar saraya iyice  yaklaşınca da saray, Zihni Kitap’ın gözünde pek bir  büyümüş, devleşmiş. 


Saraya varıldığında padişah ve adamları atlarından inmişler. Zihni Kitabı da kucaklayıp indirmişler. Valide Sultana varılıp haber edilmiş.  Valide Sultan da koşup, Zihni Kitap’ı karşılamak üzere sarayın avlusuna gelmiş.  Padişahla Valide Sultanın hiç kız evlatları yokmuş. Valide Sultan  karşısında üstü başı dökülen, pislik içinde kokan, aç susuz olduğu her halinden belli Zihni Kitap’ı görünce, çok sevinmiş,  Allah’a şükretmiş. “Ya Rabbi ” diyormuş,  “şükür ki bana bir kız evlat bahşettin... Ona gözüm gibi bakacağım. Sevip koklayıp, onu bağrıma basacağım. İyi yetişmesi için elimden geleni yapacağım. Sana binlerce kere şükür olsun.” Valide Sultanın memnun oluşuna sevinen Padişah, Valide Sultan ve Zihni Kitap’ı baş başa bırakmış. Onlar birbirlerine doğru, birkaç adım atmışlar. Zihni Kitap çaresiz, üstünün başının pisliğinden dolayı da mahcup,  Valide Sultan ise özlem doluymuş. Eller birbiriyle sevgiyle birleşmiş ve sarayın kapısından içeri bir ana kızmışçasına ikisi birlikte girmiş.  O gün önce sarayda,  Zihni Kitap’ın karnı güzelce  doyurulmuş, sonra onu yıkayıp paklamışlar, ona güzel elbiseler giydirmişler, saçlarını tarayıp süslemişler. Zihni Kitap’ın her işiyle, özel olarak Valide Sultan kendi ilgilenmiş. Zihni Kitap uzun zamandır ilk defa o gün, sıcak bir yatakta  uyumuş. Böylece yıllar yılları izlemiş. Valide Sultan, Zihni Kitab’ın iyi eğitim alması,  bir hanımefendi olarak yetişmesi için çok emek sarf etmiş. Onu bir evlat olarak bağrına basmış.  Zihni Kitap Valide Sultanın emeklerini boşa çıkarmamış. Güzelliği, akıllığı, hanımefendiliği  ile herkesi büyülemiş. Namı böylece alıp yürümüş.


Gel zaman git zaman, şehzâdelerden büyük olanını evlendirme vakti gelmiş. Vâlide Sultan oğluna uygun bir eş ararken, dostları “Zihni Kitap var ya! Niçin onu düşünmüyorsunuz?” demişler. Vâlide Sultan “olmaz öyle şey, onlar kardeş” diye îtiraz etmiş. “Ama, ana bir değil baba bir değil, bu nasıl kardeşlik!” diyenler karşısında Valide Sultan, susmuş ve “eğer çocuklar birbirini isterse, ben karşı çıkmam” demiş. Çocuklar birbirini istemiş ve kırk gün kırk gece süren dillere destan bir düğün yapılmış.  Neticede kız evlenmiş, sarayın içinde kendisine bir daire ayrılmış ve oraya yerleşmiş. Eşini seviyormuş, saray hayâtından memnunmuş, Valide Sultanı annesi, Padişahı babası bilip mutluluk içinde yaşadığı kötü günleri de unutarak  oradan oraya koşuşuyormuş.  Bir gün Zihni Kitap, hamile olduğunu öğrenmiş. Utana sıkıla bunu eşine söylemiş. Aman efendim sen misin söyleyen, eşi şehzade, sevinçten havalara uçmuş. Sarayda sarılıp öpmediği kimse kalmamış. Valide Sultan da padişah da, bu hamilelik haberinden  çok mutlu olmuş. Sarayın içinde bir bayram havası yaşanmış ve bu bayram havası  sadece sarayın içinde kalmamış,  bütün memlekete yayılmış.  Herkes mutlu herkes neşeliymiş. Fakat gel zaman git zaman, yalanı ve yalan yere yemin etmesi  Zihni Kitap’ın başına yeni bir oyun getirmek  üzere pusuda bekliyormuş.


Zihni Kitap bebeğini dünyaya getirmiş.  Minnacık sevimli  bir erkek çocuğunu kucağına almış. Onu öpüp kokluyormuş ki o, Zihni Kitap’ın  hayatta kendi kanından olan tek varlıkmış. Bir gece Zihni Kitap, çocuğunu emzirdikten sora uykuya dalmış. Rüyasında yine  öğretmenini görmüş. Öğretmeni “Zihni Kitap” demiş “o gün okula niçin gelmemiştin?!” Zihni Kitap’da   aynı cevap: “Öğretmenin vallahi başım ağrıdığı için gelememiştim.” Öğretmen:  “Kızım bak” yalan söyledin başına ne işler açtın. Hiç olmazsa bu sefer  hakikati söyle de başına gelecek felaketleri önle.” demiş. Zihni Kitap, “Vallahi öğretmenin ben doğru söyleyicilerdenim” diyince aman efendim yer yerinden yine oynamış. Öğretmen iyice öfkelenmiş ve “madem sen değişmemek de ısrar ediyorsun, o zaman ben de bu sefer oğlunu alır giderim.  Belki o zaman aklın başına gelir” deyip öfkeyle çocuğu kucaklamış ve  gözden kaybolmuş.


Zihni Kitap kan ter içinde uyanmış, soluğu oğlunun yanında almak istemiş. Fakat ara ki oğlanı bulasın. Oğlan yok... Zihni Kitap başlamış feryat etmeye “evladım, evladım nerede?!” diye. Zihni Kitap sarayın koridorlarına kendini atmış bir sağa bir sola bakıp duruyormuş. Birbiri ardına saray kapılarını açıyor, kapılar açılıp oğlunu bulamadıkça yıkılıyormuş. Zihni Kitap feryat edip ağlayarak yere çökmüş. “Oğlum oğlum” deyip saatlerce ağlamış. Zihni Kitap’ın halini görenler  Zihni Kitap’a adeta özellikle duyurmak istermişçesine şöyle demişler:


“Çocuk orada yok, burada yok. Kimse de almadı. Bu kadar güvenli bir saraydan kaçırılmasına da imkan yok. Olsa olsa bu dağdan gelme, harabeden bulunma, kabirden çıkma çocuğunu yedi. Yamyam. Kabirden çıkmıştan, dağdan gelmiş olandan zaten başka bir şey beklenmez ki...”


Zihni Kitap’ın “oğlum” diyerek döktüğü gözyaşları, göz pınarlarında bir an için donup kalmış bir süre sonra da  artık gözlerinden yaş değil, sanki kanlar inmeye başlamış. Bu sırada  Zihni Kitap’ın sırtını dost bir el sıvazlayıp “ben senin yanındayım” demiş. Zihni Kitap dönmüş bakmış, ona kol kanat geren, Valide Sultanın ta kendisiymiş. Valide Sultan, Zihni Kitap’a sarılmış  ve ona “insan olan değil evladına, hiçbir yaratılmışa zarar veremez” demiş. “Sen de insansın, seni ben yetiştirdim. Sen ne yamyamsın ne  bir katil, ne de karıncayı incitebilecek bir zalim.” Zihni Kitap, Valide Sultanın omzuna dayanıp hıçkıra hıçkıra ağlamış.  Fakat bu kadar içi yanmasına  rağmen, gördüğü rüyadan ve  bu güne kadar başından gelip geçenden Valide Sultana da, bir başkasına da hiç bahsetmemiş.


Çocuğunun ortadan kaybolmasına çok üzülen Şehzade de perişan bir haldeymiş. Evlat kaybetmenin acısı onun da içine çökmüş.  Ama bundan çok daha beteri, dedikodular Şehzadenin de kulağına gitmiş ve  acaba  doğru mu söylüyorlar diye o da derin derin düşüncelere dalmış.  Oğlundaki garip hali fark eden Valide Sultan, “E oğul” demiş, “Zihni Kitap’ı sen de çocukluğundan beri tanırsın. Olabilir mi hiç böyle bir şey... bir düşün hele ...” Şehzade düşünmüş, taşınmış “yok yok ana” demiş “Zihni Kitap, yapamaz böyle bir şey...” Bunun üzerine Valide Sultan, Zihni Kitap’la Şehzadenin  ellerini yeniden  birleştirmiş. Yine mutlu, huzurlu günler Valide Sultan sayesinde  geri gelmiş.


Aradan uzunca bir zaman geçmiş. Zihni Kitap, bir gün  yine hamile kalmış. Sarayda yine bayram havası esmiş ama,  dedikodu kazanları da yeniden kaynamış. “Bakalım” demişler “bu çocuğun başına ne gelecek.” Herkes başlamış beklemeye. Neticede doğum olmuş. Zihni Kitap, sarı saçlı bir erkek çocuğu daha dünyaya getirmiş. Fakat her hangi bir tatsızlık yaşanmasın diye Valide Sultan, meseleye el atmış. Saraydaki görevlilerden güvendiği bir hanımı, çocuğa dadı olarak görevlendirmiş. Dadı ve bebek için  bir oda ayarlanmış. Bu oda, Zihni Kitap’ın odasından hayli uzaktaymış. Dadıyla bebek, kendilerine ayrılmış bu odaya yerleşmişler. Anne, sadece süt vermek için çocukla beraber oluyormuş. Diğer zamanlarda anne ile bebeği birbirinden uzakmış ve birbirlerini hiç görmüyorlarmış.


Bir gece, Zihni Kitap  yine rüyasında  duvarların yarıldığını ve içinden öğretmenin çıktığını görmüş.  Öğretmeni  aynı soruyu sormakta   Zihni Kitap da aynı cevabı vermekteymiş. Bunun üzerine öğretmen eskisinden de daha şiddeti sinirlenmiş ve yeni doğmuş bebeği kaptığı gibi gözden kaybolmuş.


Zihni Kitap,  kan ter içinde gördüğü rüyanın tesiriyle  uyanmış. Yatağından kalkıp hemen bebeğin odasına koşup gitmek istemiş. Odasının içinde birkaç adım atmış, fakat dermansızlıktan   bayılıp olduğu yere yığılıp kalmış. Odalarında, bebekle baş başa uyumakta olan dadı ise durumda bir gariplik sezip uyanmış.  Bakmış ki yanında bebek yok, başlamış feryat etmeye. Bunun üzerine  koşa koşa ilk iş  Valide Sultana gitmiş onu uyandırmış. İkisi birlikte soluğu Zihni Kitap’ın yanında almış.  Odaya girdiklerinde ne görsünler! Zihni Kitap yerde  baygın yatıyor... Dadı heyecanla “işte Valide Sultanım” demiş “belli ki bu iş, Zihni Kitap’ın işidir. Siz aksini söyleseniz de bu kabirden çıkma harabeden bulunma bir  yamyamdır.” 


Yamyamdı, değildi lafları sadece saraya değil bütün memlekette çın çın çınlamış. Zihni Kitap hiç kimse ile hiçbir şey konuşmuyor, sadece ağlıyormuş. Artık Şehzade  de Zihni Kitap’ın masumiyetine inanmıyor onu açık açık suçluyor ve  çok hakaret ediyormuş. Valide Sultan bir gün Şehzadeyi karşısına almış ve “evladım”demiş “bu işin içinde belli ki  bir iş var. Biraz sabret de bu işteki hikmeti hep birlikte görelim.” Şehzade de anneyi dinleyecek hal nerede... Annesine öfkeyle bağırmış çağırmış fakat Valide Sultan, “Zihni Kitap’ın suçunu ispat et hele” diyince Şehzade olduğu yerde donup kalmış. Zihni Kitap’ı suçlu gösterecek bir  delil bulamadığı için susmuş. Bunun üzerine yeniden Zihni Kitap’la Şehzade  bir araya gelmişler. Eski mutlu günlere  dönmek için gayret sarf etmişler.


Yine aradan bir süre zaman geçmiş. Zihni Kitap yine yeniden hamile kalmış. Bu sefer Valide Sultanla Şehzade, bebeği sarayın dışında başka bir yerde büyütmeye karar vermişler.  Zihni Kitap evladından ayrılmaya daha o doğmadan rıza göstermiş. Çocuk olmuş. Dadılar, aşçılar, muhafızlar, işçiler eşliğinde bebek sarayın dışında yaptırılan bir başka yere götürülmüş. Zihni Kitap göz yaşları eşliğinde, evladının gidişini seyretmiş. Aradan yine birkaç ay geçmiş. Çocuk büyümeye -ele avuca gelmeye- başlamış. Yine  gecenin bir yarısı olmuş ve  Zihni Kitap rüyasında duvarların yarıldığını, içinden öğretmeninin çıktığını görmüş. Öğretmeni her zamanki sorusunu sormuş. Zihni Kitap her zaman ki cevabını vermiş fakat bu sefer öğretmen tarifi mümkün olmayan bir öfkeyle bas bas bağırmaya başlamış. “Sen hatayı hatayla örtmeye çalışıyorsun Zihni Kitap.  Yalan söylememen ve boş yere yemin etmemen gerekir ki, hadi bir yanlışlıktı bunu yaptın, ama hatandan dönmesini bil. Yoksa bu evladını da alıp götüreceğim. Beni buna mecbur etme...”


Zihni Kitap, başını öne eymiş ve “ben yalan söyledim, boş yere yemin ettim, özür dilerim bir daha tekrarlamayacağım” bir türlü diyememiş. Sonuçta sabah olmuş, uyanmışlar ve sarayın dışında bakılan bebek de, ilginç bir şekilde ortadan kaybolmuş. Bunun üzerine deliye dönen Şehzade, Zihni Kitap’a panikle koşup gitmiş. “Bu senin bir oyundur evladıma ne yaptın diyerek öfkeyle bağırmaya başlamış. Ne Valide Sultan ne bir başkası Şehzadeye yatıştırmayı başaramamış. Hırsını öfkesini bir türlü dindiremeyen Şehzade sarayın dışına dört direk diktirmiş. Bu dört direğin de tepesine tahtadan  ancak bir kişinin sığabileceği büyüklükte bir kafes koydurmuş. Zihni Kitap buraya atılmış. Gelen geçen onu taşlıyor, küfür edip “yamyam, katil” diye bağırıyormuş. Zihni Kitap yanına küçük bir Kur-an’ı Kerim istetmiş. Bütün gün, kendisine yapılan hakaretlere aldırmadan Kur-an okuyormuş. Güneş onu kavuruyor, yağmurlar onu yıkıyormuş. Valide Sultan, Zihni Kitap’ı hiç aç susuz bırakmamış. Oğluna söz dinletip, onu oradan aldıramasa da hep kolluyor, üşütmemesi, aç susuz kalmaması için özen gösteriyormuş. Aradan, günler, haftalar, aylar geçmiş. Bir gün şehzade içindeki yangını dindirebilmek için hacca gitmeye karar vermiş. Zaman zaman Zihni Kitap “ya masumsa” diye bir düşünce aklına geliyor “yok olamaz böyle bir şey, o evlatlarımı öldürdü” deyip bu düşünceyi elinin tersiyle  itiyormuş.   Şehzade hacca gitmeden önce annesi Valide Sultanın kapısını çalmış, “Anacağım ben hacca gideceğim, bir arzun var mı?” diye sormuş.  Valide Sultan “evet bir arzum vardır oğul” demiş. “Zihni Kitap’a git ve onun bir arzusu olup olmadığı sor.” Şehzade olduğu yerden fırlamış. “Ben o kadının yüzünü bile görmek istemem. Adını bile duymak istemem. Siz bana ne diyorsunuz” deyip feryat etmiş. Anne Valide Sultan, diretmiş. “Eğer ona uğrayıp helalleşmezsen, bir arzusu olup olmadığın sormadan yola çıkarsan, bu ibadetin sana haram olacaktır bilesin oğul” demiş.  Annesini kıramayan oğul Şehzade, Zihni Kitap’ın yanına kendi gidememiş ama, bir adamını yollamış ve Zihni Kitap’a bir arzusu olup olmadığı sordurmuş.


Zihni Kitap da gülümsemiş.  “Hiçbir arzum yoktur” demiş. “Lakin  memleketimde hocam var, ona uğrayıp selamımı götürürse memnun olurum...” Şehzadenin adamı, “sen memnun olsan ne olur, olmasan ne olur” dercesine alaycı bir tebessümle Zihni Kitap’a bakmış. Zihni Kitap ise ellerini göğe açmış ve  “Şayet Şehzade selamımı götürmeyi unutursa, duman onun yolunu kessin ve bu arzumu ona hatırlatsın ya Rabbi” diye dua etmiş.  Bu dua karşısında Şehzadenin adamı, bir kahkaha atmış ve kuleden inip doğruca Şehzadenin yanına varmış. Ona, olan biteni tek tek anlatmış. Şehzade “iyi iyi” deyip adamı konuşturmamış bile... Hacca gitmek üzere yola çıkılmış.  Az gitmişler  uz gitmişler masal diyarında dağlar, tepeler aşıp  kabeye varmışlar. Hacı olmuş Şehzade.   Dönüşte ise bir türlü saraya ulaşmayı başaramıyormuş.  Ne yaptıysa, hangi yoldan gelmeye çalıştıysa, o yol hep dumanla kapanmış, göz gözü görmez olmuş. Şehzade, Zihni Kitap’ın sözlerini hatırlamış. Yolunu  istemeye istemeye de olsa Zihni Kitap’ın çocukluğunun geçtiği şehre düşürmek zorunda kalmış. Oraya  varınca, Zihni Kitap’ın öğretmenini sormuş soruşturmuş ve sonunda da  bulup mekanına gidip oturmuş. Bir süre hal hatır sorduktan sonra Şehzade  “Efendim” demiş,  “Zihni Kitap’ın size selamı var. Ben bu selamı iletmek üzere buraya geldim.”  Hoca, Zihni Kitap adını duyunca oturduğu yerden kalkmış. Onun selamını ayakta “aleyküm selam” diyerek karşılamış. Sonra arkasına dönüp  bir yığın kitapların bulunduğu raftan, küçük bir kutu çıkartmış. Onu,  Şehzadeye uzatmış. “Lütfen” demiş “Şehzadem,  Zihni Kitap’a bunu  ulaştırınız.” Şehzade kutuyu almış. Şaşkınlık içersindeymiş. Hocanın Zihni Kitap’ın selamı karşılayışından, ona olan saygısından çok etkilenmiş ve bütün bu olup bitenlere de bir anlam verememiş. Anlaşılan bu hocanın Zihni Kitap’ın yaptığı kötülüklerden  haberi yok deyip alaycı bir tavırla içi yana yana  gülümsemiş.


Şehzade, öğretmenin yanında bir süre daha oturduktan sonra “destur” isteyip saraya dönmek üzere yola çıkmış. Bu sefer yolu kesen dumandan iz yokmuş. Şehzade, dört nala atını sürerek saraya ulaşmış, ulaşır ulaşmaz da   ilk iş soluğu Valide Sultanın yanında almış. Olan biteni anasına bir bir anlatmış.  Valide Sultan “e oğul” demiş “bu işin içinde bir iş olduğunu sana söylemiştim. Yakında çok şükür ki gerçek anlaşılacak.”


Valide Sultanla Şehzade kafa kafaya vermişler. Sarayın içersinde Zihni Kitap’a bir oda hazırlatmışlar. O odanın içinde bir de büyük dolap varmış. Bu dolabın arkası ise başka bir odaya açılıyormuş. Zihni Kitap, dört direk üstünde yükselen kafesten indirilmiş. Perişan bir halde iken kendisine hazırlatılmış odaya atılmış. Zoraki de olsa bir isteği olup olmadığı kendisine sorulmuş. Zihni Kitap, hiçbir arzum yoktur fakat ne olur bana Kur-an’ı Kerimimi verin demiş. Kur-an’ı Kerim’le birlikte hocasının gönderdiği kutu da Zihni Kitap’a ulaştırılmış. Zihni Kitap kafesten kurtulduğu için ne mutluymuş ne de mutsuz, o evlatlarının acısıyla  kavrulup kalmış, ama hocasından bir ses bir seda işittiği  için, gönlü bir parça da olsa ferahmış.  Valide Sultanla Şehzade yan odaya geçip dolabın içersinden Zihni Kitap’ın bulunduğu odanın içini izlemeye başlamışlar.


Zihni Kitap, önce rahlesinin üzerine Kur-an’ı Kerim’ini koymuş. Başlamış yanık sesiyle okumaya. Okudukça gözlerinden yaşlar boşalmış. Dolabın içersinden Zihni Kitap’ın odasını izleyen Valide Sultan ve Şehzade de sebebi bilinmez, göz yaşları döküyormuş. Neden sonra Zihni Kitap, Kur-an’ı Kerim’ini kapamış. Hocasının gönderdiği o minik kutuyu eline almış. Onu evirmiş çevirmiş, içini açmış. İçinden bir taşla, ufacık bir bıçak çıkmış. Zihni Kitap sonra tekrar göz yaşları içersinde Kur-an’ının başına oturmuş. Bir süre daha Kur-an  okuduktan sonra, taşa dönmüş. “Ey taş” demiş. “Başıma neler geldi bir bilsen. Çocuktum. Sabah oldu zannettim gece vakti kalktım, okula gittim. Okulda  kimse yoktu. Kendi kendime oturmuş kitap okurken bir el okuduğum sayfanın üzerine geldi, kondu. Çok korktum, neye uğradığımı şaşırdım.  Oradan hızla uzaklaştım. Bu olayı da kimseye anlatmadım. O gün anneme “hastayım” dedim okula gitmedim.  Ertesi günü okuluma gittiğimde ise öğretmenim “niçin dün gelemedin evladım” diye sordu. Ona hasta olduğum için gelemediğimi söyledim. Elbet bu bir yalandı fakat ben sadece yalan söylemekle kalsam iye,  bir de ben doğru söyleyicilerdenim deyip yeminler ettim.  Allah’ı yalanıma şahit gösterdim. O günden sonra içimden huzursuzluk hiç gitmedi. Başıma gelen felaketlerin ardı arkası hiç kesilmedi. Şu yaşa varıncaya kadar, defalarca öğretmenimi  rüyamda gördüm. O hep rüyalarımda  bana “niçin okula  gelemedin” diye soruyor, ben ona yalanla cevap verince de yeni bir felaket yaşıyordum. Bu böyle sürüp gitti. Hatamı hatayla örtmekten gayrı bir çare bulamamıştım ki ne yapsaydım?! Bir kere yalan söylemeye başlayınca, bunu durduramıyorsun.  Yalan, başka bir yalanı doğruyor. Ben yalan söyledikçe de annemi, babamı, teyzemi kaybettiğim gibi, evlatlarımdan da oldum. Şehzade de yüzüme bakmıyor. Beni büyüten Valide Sultan bile benden yüz çevirdi. Padişah yüzüme tükürdü. Memleket bana hakaret etmek, aşağılamak için yarışa girdi. Ey taş söyle, ben şimdi ne yapayım! Uğradığım zulüm bir kenara, kendimi öğretmenime, Allah’a nasıl affettireyim. Biliyorum yoktur bu işin bir çaresi, ben bari öleyim!”


Zihni Kitap böyle söyleyerek taşı kendine arkadaş edinmiş ona bütün içini dökmüş. O konuştukça taştan  bir garip ses gelmiş. Zihni kitap konuştukça, ağladıkça  taş büyüyüp şişmiş. Neticede taş dayanamamış şişip şişip  cüssesinden beklenmeyecek kadar büyük bir ses çıkartarak parçalanıvermiş. Zihni Kitap, gözleri dolu dolu taşa bakmış  “Ya  taş” demiş “sen bir taşken bütün bunlara dayanamadın. Ben nasıl dayanayım.” Zihni Kitap, hocasının gönderdiği kutunun içinden çıkan o minicik bıçağı eline almış ve  tam kendine saplayacakken dolabın içine gizlenmiş Valide Sultan ile Şehzade ok gibi bulundukları yerden  fırlamış. Şehzade hemen Zihni Kitap’ın elinden bıçağı kapmış. “Yine bir hata yapıyorsun Zihni Kitap” demiş. Valide Sultan da Zihni Kitap’a sarılmış. “Çare kendine zarar vermek değil, çare Allah’a sığınıp aynı hatayı bir daha tekrarlamamaktadır” demiş.  Bundan sonra doğru sözlü ol. Yalandan uzak dur. Hele yalan yere yemin edip yalanına Allah’ı şahit gösterme. O zaman bak gör, her şey nasıl düzelecek.”  Zihni Kitap, göz yaşları içinde bir Şehzadeye bir Valide Sultana bakmış, ikisi de ne kadar da sevgi doluymuş... Zihni Kitap “Vallahi ve Billahi” demiş “Allah’ın izniyle artık ben, doğru sözlülerden olacağım. Geçmişteki kusurum için Allah’ım ve hocam beni affetsin...” Zihni Kitap tam bunları söylerken sarayın içinde bir koşuşma, bir coşku yaşanmış.  Ne oluyor ne bitiyor derken, masal bu ya Zihni Kitap’ın odasının kapısı açılmış. İçeriye Zihni Kitap’ın babası, annesi, teyzesi, oğulları koşarak girmiş.  Hepsi Zihni Kitap’a  özlemle sarılmış.  Zihni Kitap ağlıyormuş. Doğru sözlü olmak için Allah’a vermiş olduğu söz, sadece onun değil, herkesin hayatını kurtarmış. Bu sırada oda kapısının önünde yüzünde bir gülücükle öğretmen belirmiş.  Öğretmen elini uzatmış. Zihni Kitap koşarak onun ellerine sarılmış “hocam affet beni” demiş. Öğretmen ise Zihni Kitap’ı bağrına basıp, “ben sana kızgın değilim, kırgın hele hiç  değilim fakat sen Allah’a verdiğin sözü tut ki, bir daha Allah senden yüz çevirmesin ve başına felaketler gelmesin, yaşadığın her hadise büyüyüp gelişmen için bir vesile kesilsin”  demiş. 


İşte o günden sonra sadece Zihni Kitap’ın dünyasında değil, sarayda da memlekette de hep mutluluk rüzgarları esmiş. Yalandan ve yalan yere yemin etmekten uzak duran, Zihni Kitap’ın hikayesinden kendine pay çıkarıp huzuru mutluluğu yakalamış. Şehzade ile Zihni Kitap’ın aşkı da huzurun mutluluğun yolunu işaret edip  dilden dile dolaşmış.

-son-
     

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:            Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -   Türk Kültür ve Sanat Derneği - / ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı