GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ İLE KENDİNDEN KENDİNE YOLCULUK / ZERREDEKİ OKYANUS

"Ken'an Rifâî - Sohbetler" "Ken'an Rifâî -Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık" adlı eserleri soru tekniğiyle büyüteçe aldığımızda konu başlığımıza ilişkin hangi bilgilere ulaşabildiğimiz aşağıda dikkatlerinize sunulmatadır.

6. BÖLÜM

NEFSİN TERBİYESİ

İncelemekte olduğumuz "Ken'an Rifai - Sohbetler" adlı eseri soru tekniğiyle büyüteçe aldığımızda konu başlığımıza ilişkin hangi bilgilere ulaşabildiğimiz aşağıda dikkatlerinize sunulmatadır.

 

Yaşam neden bir imtihandır?
“…Cenâbı Hak buyuruyor ki: “İnsanlar zannederler mi ki, biz Allâh’ı ve âhireti biliriz demekle bırakılırlar. Biz onları hastalıkla, yoklukla, evlâtlarını ellerinden almakla, arzûlarını vermemekle imtihan ederiz. Tâ ki, hangisi doğrucudur, hangisi yalancıdır, meydana çıksın diye. Gerçi biz onların hangisi sâdık, hangisi yalancıdır, biliriz. Lâkin bunu kendilerini, kendilerine bildirmek için yaparız.” (Kıyâmet sûresi 36. âyet; Muhammed sûresi, 31. âyet; Bakara sûresi, 155. âyet)…  SOH.2000/s.626

…Bir zümre vardır, onlar da sâlihler gibi: Yâ Rabbî seni seviyoruz, derler. Fakat Hak nâmına kötü bir huyunu terketmesi söylenince ejderhâ kesilirler. Halbuki bir sâdık ve sâlih kul, ne derece ağır imtihâna tâbi olsa, çatır çatır yanar da yine zerre kadar yolundan şaşmaz…”  SOH.2000/s.599

İnsanoğluna nefsin (egonun) verilmiş olması neyi ifâde eder? Nefis neden kıymetlidir?
“…Cenâbı Hak insana tekâmülüne vesîle (gelişmesine sebep) olması için nefis verdi. Bu sâyede de insan meleklerden daha şerefli oldu. Meleklerde nefis olmadığı için, dâimî sûrette ibâdette bulunsalar da yine Âdem’in seviyesine çıkamazlar.

İnsan, emâneti kabul etmekle, nefsinin aldatışlarına karşı durup, Allah yoluna koyulduğu, nefsini garip bırakıp rûhunu yükseltmek savaşında bulunduğu için zâlim oldu…
…Bu yol, kanlı yoldur. Nefsin izzeti, şerefi kırılıp Allah nâmına fedâ edildiği için kanlıdır. Fakat insan da bu kanlı yolu seçmekle bütün ilâhî isimlere mazhar (ilâhî isimlerin göründüğü yer) oluyor.
Böylece de Âdem’in, herkesten, her şeyden hattâ meleklerden Arş ve Kürs’ten ilmen üstün ve tercih edilmiş olması, hiçbir yaratılmışın kabul edemediği ilâhî emâneti kabul etmesi ile sâbit olmuyor mu?…     SOH.2000/s.515

…“Nefislerini temizleyenlerdir ki felâh bulurlar.” (Şems sûresi, 9. âyet)…
… “Onlar ki Rabbimiz Allah’tır dediler ve istikâmet ettiler bu kimseler için korku ve hüzün yoktur.” (Ahkãf sûresi, 13. âyet)…
… “Nefsânî ihtiraslardan arınan ve güzel ahlâk sâhibi olan kimse gerçek kurtuluşa erer.” (A’lâ sûresi, 14. âyet)…
… “O kimseler ki îman ederler ve sâlih ameller işlerler, onlar için firdevs cennetleri vardır.” (Kehf sûresi, 107. âyet)… SOH. 2000/s.442

…Kur’ânı Kerîm’de buyurulan Allâh’ın habli metîni yâni kopmaz ipi ve Kur’ânı Kerîm’in baştan başa mânâsı nedir, bilir misiniz? Nefsin hevâsından (hoşlandığından) ve tabîatın zevklerinden kaçmaktır...  SOH.2000/s.287

…Maskaralığın irfânî  mânâsı, nefsi levm etmektir (kınamaktır). Fakat tekâmül etmemiş ibtidâî (ilkel) bir şekil… halbuki asıl nefse melâmet (egoya çıkışmak) nefsi horlamak İslâmiyet’tedir, kemâlini (olgunluğunu) orada bulmuştur...”  SOH.2000/s.38

Nefsin isteklerine karşı gelmeyi acı ve ıztırâb olarak değerlendirdiğimizde, tekâmül ile arasında nasıl bir bağa rastlarız?
Nefsi zorlayan âdeta ona kan döktüren hâdiseler, nefsin doğru şekillenmesine nasıl bir hizmette bulunur?
“…Arzu ve emellerini yerine getiremeyen kedere ve gama müptelâ (düşkün) olur…
Bâzı kimselere bu kederler dünyâdan çekilmeleri için gelir. Bâzılarına cezâ olarak gelir. Yalnız bu dünyâda yaptıkları değil ezelde kazanmış olduğu menfî (olumsuz) hallerin de onu dünyâda cehenneme sokması vardır ki bu cehennem ateşinde o hatâları tasfiye (temizlenmiş) olur…  SOH.2000/s.641
…Allâh’ın insanı bir derde müptelâ kılması, o kimsenin ahlâkî cevherini vücûdu mâdeninden çıkarmak içindir. Çok kimse, bir derde müptelâ olduğu zaman şikâyet eder ve âdetâ küfrâna sapar,  Allah’la kavga eder.
Çok kimse de vardır ki bunu Allah’tan bilir, şükranda bulunur, Allâh’ını unutmaz... SOH.2000/s.397

 …Kezâ, bir pırlanta, yâkut, zümrüt için de bu budur. Fakat meselâ bir çakıl taşını yontsan, potada kaynatsan mücevher yapabilir misin? Ne türlü muâmeleye mâruz bıraksan, taş yine taştır…
…Görüyorsun ya oğlum, aslında mücevher olan nesneler bile, içlerindeki temizlenmesi gereken maddeleri atmak için türlü çilelere tâbi tutuluyorlar. Demek oluyor ki, ezelde saâdet damgasını taşıyan vücutların da, burada riyâzat (Nefis terbiyesi için mâddî, mânevî hazlara perhiz) ve mücâhedelere (uğraşma, çalışmalara) tâbî tutulmaları, lüzumsuz fazlalıklardan kurtulmaları içindir…
…İlim, istîdat, irfan, senin rûhunda mevcuttur. Fakat burada yontulacaksın ki, cevherin meydana çıkmaya fırsat bulsun. 
Resûlullah Efendimiz Hazretleri’ne bile, bütün kâinatın mükemmeli iken, peygamberlik kırk yaşında geldi. Fakat o, aslında mevcut idi. Zuhûru ise bir zamâna bağlı kaldı. Farazâ bir kaysı çekirdeğinde kaysı, bilkuvve (Özde, potansiyel olarak) mevcut ise de, bilfiil (fiilen, gerçekte) ortaya çıkması zamâna bağlıdır... SOH.2000/s.571 

…Bir pırlanta pırlanta olabilmek için ne zahmet ne meşakkat çekiyor; bütün bu safhalardan sonra da ne hırslara ne tamahlara mâruz kalıyor.
İşte insan da nefsini (egosunu) kırıp onun arzu ve şehvetlerinden geçmeden bu hâli hâsıl edemez…”              SOH. 2000/s.370

Çekilen acılar, birtakım değerlerden yoksun kalmalar elimizdekinin kıymetini bilmemizde nasıl bir öneme sahiptir?
“…sen suyun zevkini benim kadar bilemezsin. Çünkü ben çölde günlerce susuz kalmışım. Onu bollukta, burada bile elime aldığım vakitte, o hicran demleri gözümün önüne gelir. O bardaktaki suya hürmet eder ve onu ihsan eden Allâh’ıma taparım. Sen ise bu ihtiyâcı benim gibi tatmamış olduğun için, elbet ki benim senden daha iyi bilmem tabiîdir.
Evvelâ hâdiseler dalgalarında ve beliyeler (belâ) tûfanlarında bulunmalısın ki hakîkatten ibâret olan o zevkin tadını tatmış ve zevkini bilmiş olasın…” SOH.2000/s.570

Allâh’ın Rab sıfatı nefsin terbiyesine ne yönde yansır?
…Rabden maksat terbiye edici demektir, iyi veya kötü! Sade iyi yola terbiye edilmez, fena yola çekene de terbiye edici denir…” YM.1983/s.432

Fenâ (kötü) ne demektir? Hangi durumda bir nîmet olarak değerlendirilebilinir?
“…Fenâ yoktur. Fenâlık denen şey, iyiliğin bir derecesidir. Fenâ da iyidir. Niçin iyidir? İyiliğin kıymeti onunla meydana çıktığı için.
Dünyâda mutlak hayır ve mutlak şer yoktur. Bir kimse için fenâ olan, diğer biri için iyidir...               SOH.2000/s.353
…Bâzan insanlara bir musîbet bir sıkıntı gelir ve uluorta giderken aklı başına gelerek kendini toplar. Böyle bir eleme de nîmet dememek nasıl olur?…”   SOH.2000/s.611

…Hadîsi kudsîde buyuruluyor ki: “Allah sevdiğinin sesini işitmek için kulunu müptelâi belâ eder (belâya düşürür)…”  YM.1983/s.323

Tekâmül ederken (gelişmekteyken) insan, nefsinin isteklerine karşı çıkarak ona zulmeder. Tekâmül etmiş kişideyse nefse zulümün ona isteklerini vermek olduğunu düşünürsek, adâlet ve adâletli kavramlarıyla zulüm konusunu nasıl açıklayabiliriz?
…Adâlet, Hakk’ın rızâsını elde etmeye çalışmaktır...     SOH.2000/s.215
…Nefsine zulmetmek demek, ona her istediğini vermektir. Adâlet ise nefsin arzûlarına karşı koymaktır.
Eğer kendinde bir mevcûdiyet görüyorsan zâlimsin. Zulüm, bir şeyi kendi mevziine (yerine) koymamaktır. Hakk’ın bunca lutuf ve ihsanlarını biliyorsan o vakit âdilsin…  SOH.2000/s.213

… “Yâ Rabbî biz nefsimize zulmettik.” (A’râf sûresi, 23. âyet)…  Verdiğin ihsanların (bağışların) kadrini bilmedik. Bunları yerinde kullanmak lâzımken boş ve abes yerlere harcadık. Gülâbdânın içine gül suyu koymak lâzım gelirken sirke koyarsan, gülâbdâna da gülsuyuna da zulmetmiş olmaz mısın?…”  SOH.2000/s.456

Kişinin Cenâbı Hakk’a duyduğu ilâhî aşkın uğruna kendini adam edebilme mücâdelesine girmesi, nefsine karşı zulmetmek olarak değerlendirilebilir mi?
Böylesine bir mücâdeleden gâlip çıkmak ancak hangi durumda mümkün olabilir?
Emânet fikriyle ne kastedilmektedir?
“… Âdem, emâneti yâni aşkı kabul etmesi cihetiyle nefsine zulmetti. Zîra o öyle ağır bir emânettir ki ancak Cenâbı Hak tarafından imtihan olarak ve tekâmüle (gelişime) hizmet etsin diye verilmiş olan nefsi (egosu) ve nefsin (egoizmin) bütün îcaplarını çiğnemeden buna tahammül edilemez. İşte Âdem bu ağır yükü kabul ettiği için nefsine (egosuna) karşı zâlim oldu. Câhil olması da, bu emâneti kabûl etmekle başına gelecek türlü iptilâlara câhil olması dolayısıyledir. Yoksa herkesin anladığı mânâda câhil ve zâlim demek değildir… SOH.2000/s.514 .515

  …Emânetullah çok büyük ihsandır. O emânetullâhı bulmak, bu iptilâlar (aşırı düşkünlükler, bağımlılıklar) olmasa kãbil (mümkün) olmaz. Çünkü bunlar, onun mehengidir (ayar taşıdır). İnsan, o emâneti kabul etmekle nefsine zulmetmiş oluyor. Yâni benliğini mahvediyor. Ölmeden ölmek gerek tâ ki emâneti bulasın…”  SOH.2000/s.561

Tasavvufta, nefsin ıslâhı için can vermek ne demektir?
“…Gerek zulmânî, gerek nûrânî, nefsin hazları, bir kimse için zevktir. Meselâ zulmânî zevkler, fesat, yalan, hîle gibi şeyler ki, sâhibi için her biri birer can gibidir. İşte bunları Hak yolunda bir bir atmak, fedâ eylemek, canını sevdiği uğrunda harcamak demektir.
Kezâ nûrânî canlar da, sayılmak, sevilmek, gösteriş için ibâdet, hayır ve hasenat gibi şeyledir ki bunların da  zevki büyük. İşte olanların da terkedilmesi gereken haller olduğunu bilip, Allah adına terketmek, yine canını fedâ etmektir...
…ârzûlarını fedâ etmek, cânânı uğrunda can vermek gibidir SOH.2000/s.610611

 …Hepimizde nefis var. Amma yine onun sâyesinde yol almak, kazançlı olmak var. Bizi meleklerden üstün kılan, nefsimiz olduğu gibi hayvanlardan alçak eden de yine nefsimizdir.
Nefsin elinden kurtulmak için, istediğini vermemek lâzımdır…SOH. 2000/s.607

  …Terki can demek, nefsine müteallik (âit) ne varsa kalbin kabrine gömmek demektir. İşte o zaman “men kâne lillah” sırrı âşikâr olur. Yâni “kim ki Allahla olursa, kân Allâhu lehû, Allah da onunla olur” sırrı ortaya çıkar. Sen bizi istersin de biz seni istemez olur muyuz?…”   SOH. 2000/s.107

Gaflet nedir? Gafletle gözleri bağlı olmanın belirtisi ne olabilir?
“…Kibrin varsa onu gidermek, hasedin varsa onu silmek, gıybet (dedikodu) ve yalan gibi huyların varsa bunları temizlemek, temizledikten sonra da Allâh’a şükrünü bilmek. Fakat şükür, sâde dille olan şükür değildir. Allâh’ın verdiği nîmetleri onun istediği yerlerde kullanmak, sabırlı olmak, Allah için nefsinin (egoizminin) hazzettiği şeylere sabretmek, nefsine ağır giden muâmelelere mâruz kaldığın zaman şikâyet etmemek, Allâh’ın verdiğine râzı olmak, tam bir teslîmiyetle teslim olmak. İşte bunları yapan kimse ilim ve irfan sâhibi olmuş ve dünya karanlığında âbı hayâtı (ebedî hayat suyunu) içmiş demektir ki, artık onun için ölüm, korku ve hüzün yoktur. Bu hallerin, bu alâmetlerin sâhibi olan kimse ise tabiî ki gãfil olamaz.
Fakat Allâh’ın hoşnut olmadığı işlerde bulunmak, sabırlı olmamak ve saydığımız hallere uymamak ise gaflettir…      SOH.2000/s.416

  …En büyük azap, Allah’tan gaflettir. Çünkü Cenâbı Hak buyuruyor ki; “Allâh’ı unutanlar gibi olmayınız. Allah da size sâlih olacak şeyleri unutturur.” (Haşr sûresi, 19. âyet) … Nereye yapışırsanız kurur, faydalı diye el attığınız şeyler zararlı olur… SOH.2000/s.527

…gafletten maksat Cenâbı Hakk’a sadâkat, vefâ ve teslîmiyette noksandır. Alelâde kusur demek değildir…  SOH.2000/s.631

  …Çok, çok ibâdet et, tâatta bulun. Fakat bir zaman gaflete düştün mü hepsi mahvolur gider. Küçük de olsa sadâkatsizlik herşeyi mahveder... SOH.2000/s.624

  …İşte gafletle gözleri bağlı olan kimseler de böylece dünya dolabını çevirmektedirler. Eğer onların da gözleri açılmış olsa derhal bu yorgunluklu çalışmadan vazgeçerler. Fakat bunlar da dünya için lâzımdır…” YM.1983/s.360

İnsanoğlunu gaflete sürükleyen en büyük iki düşmanı ne olarak görülmüştür?

(Öğrencileri diyor ki:)
“…insanın en zorlu iki düşmanı vardı; biri, benlik vehminden doğan egoizm, öteki ölüm korkusu…         YM.1983/s.232

…Eğer ilim ve tasavvuf gözüyle bakacak olursak, ölüm, bir yok olma değil, bir değişme, yeni bir şarta ayarlanma ve yeni bir tarzda devamdan ibarettir…”
(Ken’an Rifai ilãve ediyor:) YM.1983/s.37
“…Ölüme müteessir olmamak (keder duymamak) kãbil değildir İnsan, kedisinin bile yokluğunu hisseder. Fakat bu kadarı, yâni Allâh’ı unutturacak derecesi fazla. Ağlamakla ne giden kazanılır ne de bir fayda elde edilir. Bu felâket, ona bir irşattır (yol göstemedir). Eğer Allah yoluna atılabilirse, ki bu da nasipledir,  o irşat ve îkaz değerlenmiş ve sâhibine yararlı olmuş olur…    SOH. 2000/s.90

 …Ölüm, insanın ilmî kazançlarının imtihan yeridir. Herkes oraya imtihan edilmek üzere gider, tâ ki burada tahsil edilmesi îcap eden ilimden cevap versin, diye...

Eğer kendisine tevcih olunan (yöneltilen) suallere gereken cevâbı verebilirse daha âlâ mevkilere, yükselir. Yok eğer cevaptan âciz kalır da dönerse cehenneme gider. Yâni cehennem gibi olan hicran ve fırâka (ayrılığa) atılır.
İmtihana çekilenler de üç kısımdır. Tıpkı talebenin çalışkan, orta ve tembelleri olduğu gibi… çalışkan talebe, sorulan suallere kolaylıkla cevap verir: Sâdıklar ve âşıklar gibi. Ortalar, mü’minlerdir. Tembeller ise kâfirler…” SOH. 2000/s.24

Gafletten kurtulabilmek için nefsini bilmek neden önemlidir?
Nefsini bilmek sözü ne anlatır?
Kâmil insanın desteği olmadan nefsi bilmek ne dereceye kadar mümkün olabilecektir?
“…Hayret edilecek bir hakîkat, kâinatta olan her şeyin insanda mevcut olmasıdır. Onun için, mârifetullah (Allah’ı idrâkin en üst derecesi) nefsi bilmeye, nefsi bilmek bedeni bilmeye, bedeni bilmek, âlemi bilmeye, âlemi bilmek de onun içindeki hakîkatleri bilmeye bağlıdır. Hâsılı insan beşeriyeti cihetiyle (insanlığı yönüyle) âlemden doğmuş ise de mânâ cihetiyle âlemin babasıdır… SOH. 2000/s.433

…Allah, aklı küldür. Peygamberimizin dediği gibi, “Allâh’ı bilmek isteyen, kendi nefsini bilmelidir.” Camille Flammarion der ki: “Hiçbir şey yoktan vücûda gelmeyeceği cihetle, bilcümle eşyânın vücûdı Hak’tan neş’et etmiş olması yâni onun tezâhürleri (ortaya çıkışı) ve tecellîsinden ibâret bulunmuş olması lâzım gelir...” …  SOH.2000/s.468

 …Bütün kâinatta ne yazılmış ise, Allah onların hepsini bu küçük vücûda sığdırmıştır.  Ayıp değil mi bize ki, eşeğin üstündeki Kur’ânı Kerîm nasıl kendisine bir fayda vermezse, biz de bu nîmetler içimizde olduğu halde onu görüp istifâde etmeyelim… SOH.200/s.492

  …İlim nefsini bilmektir. Nefsini bilince de insan Allâh’ını bilir… SOH.2000/s.393

 …Nefsini bilen Rabbini bilir, demek kısaca, kendi vücudünün Allah’la kaim olduğunu ve kendisinin istidat ve kabiliyetine göre zuhûr eden (meydana gelen) tecellilerin (görünüşlerin) Allah’dan olduğunu bilmek demektir… YM.1983/s.445

 …Allah, tabiatın bilcümle oluşları altında gizlidir. O, yalnız insanın nefsi nâtıkasında mâruf ve mâlûm (nefsin en doğruyu, en güzeli söyler hãle gelmesiyle belli ve bilinir) olur. Ruh, ayrı bir vücutmuş gibi Allah’tan ayrı kaldıkça Allâh’ı anlayamaz…  SOH.2000/s.368

 …Nefsini bilmekten sonra Hakk’ı bilmek gelir. Bu olunca, Hakk’a ihtiyaçtan başka hiçbir şeye ihtiyâcı olmadığını anlar…   SOH.2000/s.414

 …Cenâbı Hakk’ı tamâmiyle bilmek kimsenin haddi değildir. Resûlullah Efendimiz: “Seni hakkıyle bilemedik Yâ Rabbî!” diye buyurdu. Onun kemâlini kendinden başka kimse bilemez. Kulun Allâh’ı bilme derecesi, kendi istîdâdının derecesiyle mütenâsiptir (kâbiliyet derecesiyle orantılıdır). Yâni ancak istîdâdı nisbetinde bilebilir…SOH. 2000/s.541-542

 …Allâh’ımızı bilmek, görmek, tapmak için gelmişiz. “Nefsini bilen Allâh’ını bilir, buyurulmuyor mu?” Amma işitmekle başka, görmekle yine başka. Kötü huylarını yak, yerlerine iyilikler, iyi huylar getir ve nefsini bil. Cenâbı Hak: “Ben insanı ve cinni ancak beni bilsinler diye halkettim (yarattım) (A’râf sûresi, 172. âyet)” buyurur...  SOH. 2000/s.615-616

…Bir kitapta: Nefsini bilen ve aynı zamanda yüz günâhı olan kimseden kaçma; fakat yüz iyiliği olup da nefsini bilmeyen kimseden kaç! deniyor. Güzîde Valde’niz bu söze îtiraz ederek: Nefsini bilen kimsede kötü ahlâk olur mu? dedi. Ben de dedim ki; nefsini bilmek mertebesi pek büyük bir mertebedir. Buradaki mânâ ise, Hazreti Mevlânâ’nın buyurduğu gibi, eğri ve kusurlu da olsa, yaş ve köke bağlı bir dalın, dosdoğru fakat ağaçtan kesilmiş bir daldan üstün olduğu fikridir. Evet, yaş dal, o çarpık manzarasına rağmen, zamânı gelince yeşerir, çiçek açar, meyve verir. Fakat kuru dal için artık böyle bir ihtimal kalmamıştır.
Kezâ, sevgilinin kapısındaki halka, eğri büğrü de olsa, erbâbı için, kıymetli ve ziynetli bir halkadan makbuldür.
Cemiyet içinde de nice îmansız mevki ve bilgi sâhibi kimseler vardır ki tarîkata yeni girmiş olanlar onlardan üsttür. Zîra asla merbut (bağlı) olmaları bakımından zamanla kendilerinden çok şey ümit edilir ve beklenir…”            SOH.2000/s.102

Kibirlilik hâli nasıl tasvir edilmiştir? Bu bir çeşit körlük, bir çeşit donmuşluk mudur?
“…Kibir, fenâ şeydir. Kibirli olan kimse, hakîkatten habersiz kalmış demektir. Bir buz parçasının güneşten gãfil olup donması gibi.
İşte nefsin arzuları soğuğu ile donan kibirlinin vücûdu da hakîkat güneşinden bir haber alaydı, hemen buzluk sıfatı kendisinden gidip Allâh’ın nûrundan harâret bulur ve akan suyun denize gitmesi gibi, o da hakîkat yoluna akar giderdi...”  SOH. 2000/s.430

İstikâmet neye denir? İstikâmet sâhibi kimdir?
“…Yemede, içmede, düşüncede, amelde (fiiliyatta), sözde ve ahvalde (hallerde), hâsılı her şeyde ifrat (aşırılık) ve tefritten (ortalamanın altında kalmaktan) sakınıp yolunda dürüstlükle gitmektir. Cenâbı Hak da: “Onlar ki Rabbimiz Allah’tır dediler ve istikãmet ettiler, onlar için korku ve endîşe yoktur (Ahkãf sûresi, 13. âyet).” buyuruyor. Bu âyet, ilmin ve amelin hulâsasıdır (özetidir).  İlmin hulâsası tevhîd amelin hulâsası istikâmettir. Binâenaleyh hidâyet nûrunu bulan, tabîat ve beşeriyet (cismî insanlık) kirlerinden kalbini temizleyen, ağyâr (yabancı) ve mâsivâ (Yaratandan gayrının) tozundan kurtulan kimseye istikãmet sâhibi denir...”  SOH.2000/s.581

…İstikãmet üzre yürümek demek, kötü ahlâklardan sıyrılıp yerine iyi huylar getirmek ve nefsinin tamâmıyle âciz olduğunu idrak edip, ancak mevcut olanın Allah olduğunu bilmektir…”         
SOH.2000/s.586

Kendimizde gizlenmiş olan değerleri keşfedebilmek için uzun ve ters yollara saptıktan sonra gerçek istikâmetin ne olduğunu idrâk etmek örnek aracılığıyla nasıl açıklanabilir?
“…Vaktiyle Bağdat’ta fakir bir kimse varmış. Cenâbı Hakk’a sığınır ve duâ eyler: Yâ Rabbî, bu yokluk ve düşkünlük canıma yetti. Bana servet ve sâman (zenginlik) ver, nâmerde muhtaç etme.. dermiş. Nihâyet adamcağızın duâsı kabul olarak, rüyâsında gãipten bir emir gelmiş ve Mısır’a git, aradığın hazîne oradadır, denmiş. Bunun üzerine harekete geçen zavallı, borç harç ve bin meşakkat ile Mısır’a varmış. Fakat hazîneyi ararken elinde avucunda ne varsa bitirerek yersiz, yurtsuz aç ve sefil ortada kalakalmış. Nihâyet bir lokma ekmek parası bulabilmek için dilenmeye karar vermiş. Lâkin bu işe alışık olmadığı için gündüz el âleme avuç açmaktan utanarak geceleri dilenmeyi daha ehven bulduğundan sokağa çıkmış. Fakat memleketin yabancısı olduğu için nizamları bilmediğinden fenersiz sokakta gezinmenin ağır olan cezâsından da haberi yokmuş. O devre göre büyük bir suç olan bu hareketinden dolayı tevkif edilen (tutuklanan) zavallı, bir çok dayak yedikten sonra, ağır bir hüküm de yiyeceğini anlayarak: Durun, size hakîkati söyleyeyim; ben fakir bir adamım. Bağdat’tan geldim. Orada iken, beni bu yokluktan kurtarması için Allâha pek çok niyaz (duâ) etmiştim. Bir gece gãipten gelen bir ses: Mısır’a git, hazîne oradadır! dedi. Ben de kalktım buraya geldim. Fakat param bittiği için dilenmeye mecbur kaldım. Ben hırsız değilim... diyerek hâlini anlatmış.
Bu îtiraf üzerine kendisini yakalayanlardan biri: Anlaşıldı, sen gerçekten de hırsız değilsin ama ahmağın tâ kendisisin. Çünkü ben bir kere değil, kaç defâdır ki rüyamda, Bağdat şehrinin falan semtinde falan yerde bir hazîne vardır, diye yeriyle görüyorum da, bir kere olsun kalkıp Bağdat’a gitmeyi aklımdan geçirmiyorum. Hiç rüyâya inanılır mı? demiş.
Adamcağız, memurun verdiği îzâhattan, anlatılan semtin ve yerin kendi evi olduğunu anlayarak kalkıp memleketine dönmüş ve hazîneye kavuşmuş.
İşte, kendi evindeki hazîneyi, tâ Mısır’a kadar gidip bir çok zahmet ve meşakkat çekip yorulduktan sonra bulabildi.
İster zâhirî seyir, ister mânevî seyir, ister bunlardan biri işlenmeden, ihtiyar edilmeden (katlanılmadan) maksat hâsıl olmuyor. O servet ve sâman, o acz ve hayret serveti, o ölmeden evvel ölmek hazînesi başka türlü elde edilemiyor…”   SOH.2000/s.269

İyilik yapmak ne anlama gelir? Bu konuda bile nefis ıslah edilemediği takdirde nasıl oyunlarla karşılaşmak mümkündür?
“…Size şâhâne bir amelden bahsedeyim: İyilik yapınız ve kendiniz hakkında şunun bunun fenâlık yapmasına veya söylemesine kulak vermeyiniz... SOH.2000/s.455

…İnsanlık, yalnız iyilik sâhibi olmakla tahakkuk etmez. Zîra bâzı kimsede iyilik yapmak isteği, bir meşrep, bir alışkanlık hâlindedir. İyilik yapar. Fakat kendisinde iyi ahlâk ve kalbi selîm (kötülüklerden arınmış kalp) yoktur. İçi karmakarışık, bozuk düzen olan kimsenin yaptığı iyilik o işe mahsustur. Öyle ki, bu kimsenin niyeti sâlim ve hulûsu (samîmiyeti) tam değilse, günün birinde nefsine ağır gelen herhangi bir sebeple, kafası kızıp, yaptığını da yapacağını da ayak altına alır. Hattâ bir zamanlar iyilik ve hayır yaptığı kimse hakkında hatıra gelmez fenâlıklar düşünür ve yapar. Şu halde iyilik sâhibi o kimsedir ki, nefsinin yalancı balonu bir iğne temâsıyla sönüp gitmez…”   SOH.2000/s.452453

Hazreti Muhammed (s.a.v), niçin gizli şehvet konusunu önemli bulmakta ve uyarmaktadır? Buna rağmen kendi medhedilişine (övülmesine) izin vermesi hangi bakış açısına dayanır?
“…Cenâbı Fahrü’l âlemîn’in: “Ben ümmetim (inananlarım) için gizli şehvetten korkarım,” buyurduğu, riyâdan, hürmet görmekten ve medhedilmekten hoşlanmaktır ki, kin, kibir, ve benzeri sıfatlar işte buradan çıkar buradan dal budak salıverir...                             
SOH.2000/s.415
…Efendimiz...buyurdular ki: “Beni medh, Allâh’ı medhtir. Ben onun Resûlüyüm. Memnûniyetim de yine ona izâfetendir (ondan dolayıdır).” …”SOH.2000/s.415

Ken’an Rifâî’nin evlat, âile ve bununla birlikte şahsına hoş görünmek için yapılan müsriflik gibi  konulardaki tutumu...
“…Bu hafta gelen mektubun mühür mumunu kopardım, veznettim (tarttım). Tam bir buçuk mektupluk gördüm. Bu mühür daha az konsa  da olur, yavrum. O vakit mektubun beş kuruşa geleceğine üç kuruşa, yahut dört kuruşa gelmiş olacaktı. Evet sen: Adam sen de kırk paranın, iki kuruşun ne ehemmiyeti (önemi) var, bahusus Kenan’ım için? dersin. Doğrudur;  doğrudur ama, hem damlaya damlaya göl olur, hem de böyle beyhude (boşuna) israftan Kenan sıkılır... YM.1983/s.62
“…Kâzım(1)… Bir gün Sedat(2) ile sen muhtaç vaziyete düşseniz ve ben de ancak bir kişiye yardım edecek kudrete sâhip olsam, bil ki sana değil, Sedat’a yardım ederim…”SOH.2000/s.330
1 (Ken’an Rifâî’nin oğlu)
2 Ken’an Rifâî’nin yakın bir arkadaşının oğlu

Nefsânî çıkarlarımızı kılıfına uydurarak bundan mânevî bir sonuç elde etmeye kalkışmak ne demektir? Nasıl bir hali anlatır? Örnek verilebilir mi?
Nefsimizi hakîkat diye kabul etmek, hâdiseleri işimize geldiği gibi yorumlamayı da berâberinde mi getirir?
“…Erenler beni parasız getiriyor diye iftihar ediyorsun. Bunu şerîat (dinî kâideler) bile kabûl etmezken onun daha yüksek mertebesi olan tarîkat nasıl râzı olur?…   YM.1983/s.373

…Biletçi gelmediyse sen onu çağırıp aramalısın...   YM.1983/s.373

…Mademki bir nizam konmuş: Her  tramvaya binen parasını verecektir! denmiş. İşte sen bu hakkı gasbetmiş oldun, bu bir!  İkincisi ise birinciden daha beter! Biletçi akşam olup da paraları âmirine teslim ederken biletleri sayacak ve görecek ki getirdiği para noksan..
O adamcağızın cebinden bu hırsızlığı yapmaya Allah râzı olur mu? Bu  hâl, insanlıkla nasıl telif olunabilir…”    YM.1983/s.373

(Ken’an Rifâî’nin öğrencileri bu konuda şöyle diyorlar:)
“…Nefsimizi hakîkat diye kabûl ettiğimiz içindir ki sevgilileri  de hakikî ilâhlar mevkiinde görürüz. Mademki cânan da, biz de ezelî  bir mânayı hatırlatan birer sûretten başka bir şey değiliz, sûretlerin ufûlünü (yok oluşunu) her ne kadar yaslı olursak olalım tevekkülle telâkki etmek (râzı oluşla değerlendirmek) gerektir…”  YM.1983/s. 242

 

Kalbin ve rûhun nefsin kirlerinden oyunlarından temizlenmesi mümkün müdür? Bu nasıl gerçekleştirilebilir?
“…kalbin ve rûhun temizlenmesi vardır ki, o da ancak kötü ahlâklardan tamamiyle silinerek Allah’dan gayrı bir varlık görmemek ve bilmemekle mümkün olur...    YM.1983/s. 354

…kesici ve kırıcı âletleri bir kazâya sebebiyet vermemek için ortada tutmayıp kaldırmak lâzım olduğu gibi insanın kalbini ve rûhunu cerihadar (yaralı) edecek kötü ahlâkları da vücud ortalığından kaldırmak lâzımdır. Onların yeri de senin vücudün ortalığı değildir... YM.1983/s. 354

…Bakmaya bakmaya kötü ahlâklar da… müzminleşir. Her fenâ hareket, kalbe bir siyah nokta koyar. Fakat o nokta ihmal edilip bakılmayınca bütün kalbi sarar…”      SOH.2000/s.204

Kesici, can yakıcı olayların genelde meşrep (huy, tabiat) farklılıklarını kabullenememekten  kaynaklandığı düşünüldüğünde,  konuya nasıl yaklaşılmalıdır ki, nefsin ıslâhı yolunda bir adım atılabilsin?
“…Hazreti Peygamber bir gün def çaldırıp dinliyormuş. Hazreti Ebûbekir gelmiş devam ettirmişler. Ammâ biraz sonra Hazreti Ömer’in geldiğini görünce defi kaldırtmışlar. Bu hareketin sebebi kendilerinden sorulduğu zaman: Ömer’in meşrebi buna müsâit değildir, buyurmuşlar. Mâdemki Efendimiz çaldırıyor, Ömer’in de îtiraz etmemesi lâzım gelir. Fakat meşrep işte... SOH.2000/s.434

 …zıddiyet yüzünden birbirimizin muhâlif ve hasmı oluyor ve çarpışıyoruz. Zeytin yağı ile suyun tezat (zıtlık) teşkil etmesi gibi. Her ne kadar bunları birbirine karıştırsan bir müddet sonra yine ayrılırlar. Bunun gibi yekdiğerine muhâlif  (biri diğerine karşı) yâni ayrı isimlere mazhar olmuş iki kimse her ne kadar zarûrî (zorunlu) olarak berâber bulunsalar da, kendi hallerine kalınca yine birbirlerinin zıddıdırlar. İşte mazhariyet cihetiyle mücâdeleler, azap ve eziyetler, çarpışmalar ve netîce îtibâriyle cezâlar bundandır.
Yoksa hakîkat cihetiyle, bu zıt isimlerin hepsi bir küldür (bütündür), vâhittir (tektir). O mertebede dâvâ yoktur. Su ile imtizaç  etmeyen (bağdaşmayan) zeytin yağının aslı su olduğu gibi... Firavun ile Mûsâ’nın da hakîkatte asılları bir olduğu gibi... Ayrılmaları, zıddiyetleri, mazhar oldukları isimler ve yaratılışları cihetiyledir (yönüyledir)…”       SOH.2000/s.540

Sülûkta (mânevî eğitim yolunda) ilerlemiş bir dervişin nefsi müdãfaada bulunmaması ne anlama gelir? Nasıl bir hâlin neticesinde oluşabilir?
“…Halkın cevrini (eziyetini) nefsinin mücâhedesi (mücâdelesi) addedip tahammül et, rûhun kuvvet bulur; iç âleminde ilerleme meydana gelir.
Îtibar hâledir. Hal ise, şimdi mâlik (sâhip) olduğun vakittir. Elden çıkan vakte yetişilmez. Gelecek ise mâlûm değildir. Şimdiki vaktin demini görüp ibni vakt (zamânın çocuğu) olmaya çalış.
Bu zuhur âlemi, Hakk’ın aynaları olduğu için, cümleye cemal (lutufla güzellik) ile muâmele et ki cemâle mazhar olasın.
Zâhir ilimlerinde ne kadar mükemmel olsan, cehlin (cehâletin) gider, şüphen gitmez, belki ziyâde (fazla) olur. Bâtınî tecellî (özün görünüşü) ise, ayne’lyakîn (Hakk’ı her yerde) görmek ile hâsıl olur…”  SOH.2000/s.387

Dünyâ zevklerine esir olmak demekle ne kastedilmektedir? Nefsi kontrol altında tutabilmek ve ona hâkim olabilmek nasıl bir hâli anlatır?
“…Dünyâya meyletmek, nefse meyletmektir. Dünya husûsunda duyulan azap, rûhun azâbıdır. Nefsin îcâbı, Allâh’tan uzak olmak, rûhun îcâbı, Allâh’a kavuşmaktır...      SOH.2000/s.612

…İnsanlarda şehvet, hırs, benlik, kibir, garez, gazap, haset ve emsâli kötü ahlâklar bulundukça, insanın nefsini ıslâh eylemesi ve vücûdu memleketini refah ve adâletle idâre edip kullanması  imkân dâhilinde değildir. Bu çeşit huyların pençesi altında bulunan insanlar için dünya bir mihnet hânesi olduğu gibi, âhiret de bir zulmet ve azap hânesidir. Bu saydığımız kötü huylar, sanki yedi başlı bir ejderha gibidir ki, bunun da en büyük başı dünya sevgisi yâni ona delice iptilâdır (tutkudur). Bu büyük baş koparsa, ötekilerin kendiliğinden düşeceği âşikârdır...           SOH. 2000/s.447

…Bayramda, Maârif Nezâreti Muhâsebecisi Şükrü Bey ile buluşmuştuk. Yanında bulunan birisi, kendisine sigara ikram etti. Şükrü Bey: İçmiyorum! deyince, enfiye kullanıp kullanmadığını sordu. Onu da kullanmadığını söyledi. Sebebini îzah ederken de, bir müddet evvel kardeşinin vefat ettiğini, ölümü müteâkip ağzından burnundan katran geldiğini, bu yüzden de tütünden iğrendiğini anlattı.
Geçenlerde yolda, Dârülfünun yüksek riyâziye müderrisine (matematik profesörüne) rast geldim. Öksürüyordu. Tedâvî ettirip ettirmediğini sordum. Doktorlar rakı ve sigara kullanmakta devam ettiğim takdirde öksürüğümün geçmeyeceğini söylediler. Bırakayım da öleyim mi? dedi.

Bakınız, o mevkie çıkmış, zãhirde (görünüşte) olgun bir adam! Ağzına bir duman alıp vermemeyi ve vücûdunu zehirlediğine şüphe olmayan rakıyı içmemeyi ölümle bir tutuyor. Bir dumana karşı şu insanın esâretini düşünün! Kendi nefsinin en küçük arzûsuna mukãvemet edemeyen (direnemeyen) bir adam nasıl hürriyet sâhibi olabilir? Sonra bu esâreti düşünmez de kendini dünyâlara sığmayacak derecede büyük görür…”SOH. 2000/s.516

Dünyâ zevklerine esir olmaktan nasıl kurtulunabilinir? Örneğin yalandan, kibirden, hasetten, gururdan arınmak nasıl mümkün olabilir? Kâmil insanın bu konudaki rolünü nasıl açıklayabiliriz?
“…Dünya sevgisinden kendini çeken kimse kime yalan söyler, kime karşı kibir eder, kime haset eyler, kime gururlanır, niçin hırsa düşer? Dünya zevk ve lezzetlerinin sonunun hüsran ve nedâmet (pişmanlık) olduğunu bilince, ne gibi şehvetlere kendini atar? Amma şunu da bilmeli ki bu söylediklerimden kurtulmak kolay iş değildir. Bunlardan birini ortadan kaldırmak, Himalaya Dağı’nı yerinden oynatmak gibidir.
Binâenaleyh her ilmin ve san’atın ayrı ayrı hocası olduğu gibi bu ruh ilminin de hocası vardır. Her ilim ve san’at tâlibi kendi bildiklerini unutup, onun gösterip öğrettiklerine gözünü kulağını açar ve üstâdının ilmine îtiraz etmez ve teslim olursa, hocasının bilgisini kazanabilir. Kezâ ruh hocalarının tâlim ve terbiyeleri karşısında da böyle olmak gerekmez mi?...
...her iş, irâde kuvvetine bağlıdır. İşte bu sebepten dolayıdır ki mürşitlerde (Hak yolu öğreticileri, kılavuzu olgun insanlarda) bu irâde kuvveti yüksek bir derecede olduğu için onların tasviye ve tenbihleri, ezelî kãbiliyetleri olanlara derhal tesir eder. Yoksa kendi sözüne kendi inanmamış kalbi zayıf olanların sözlerinin bir değeri olmaz. Bir zamanlar keman çalardım. Eğer kendime tesir ederse, karşımdakine de tesir ettiğini anlardım.
Hâsılı, irâde öyle tesirli bir kudrettir ki, onunla yalnız kaplere hükmedilmez, belki eşyâya ve tabiî kuvvetlere de hükmedilir. Fakat büyük mürşitler, eşyâyı hükümleri altına alma yoluna aslã kıymet vermezler. Çünkü onların gãyesi, kerâmet değil istikãmettir…”  SOH.2000/s.447-448

Kin tutmak neden anlamsızdır?
“…bil ki Allah her yerde her şeyde hâzır ve nâzırdır ve her hareketini bilici ve görücüdür. Bu hakîkati bildin mi, kîne de, yalana da, riyâ ve herhangi bir kötülüğe de yer kalmaz. İşte bu sûretle de kin, yok edilmiş olur...
…Amma kin, Allah için Allah nâmına olursa, bu takdirde o kin sana âit değildir…”    SOH.2000/s.603

Dargınlık, kırgınlık hâlleri Ken’an Rifâî’de nasıl bir reaksiyon uyandırmaktadır? Özellikle öğrencilerini bu konuda nasıl uyarmaktadır?
“…Siz ki benim en yakın talebelerimsiniz, eğer ben size bile şartsız ve kayıtsız muhabbet arzularımı öğretememişsem, kimseye bir şey öğretemedim demektir. Bu fikir, gözlerimi yaşartacak kadar beni üzüyor. Yok eğer benim bu husustaki düşüncelerimi bile bile birbirinize gücenirseniz, o zaman da bana gücenmiş, beni incitmiş olursunuz.
Şunu da unutmayın ki merkezde zuhûr eden müsbet, menfî (olumlu,olumuz) bir hâl, derhal etrafta aksini gösterir. İyilikler olsun, ârızalar olsun hep merkezden muhîte dağılır. Siz benim o kadar yakînimsiniz ki herkes beni sizden öğrenecek. Onun için aranıza bir toz zerresinin bile girmesine tahammül edemem…” YM.1983/s. 458

Ken’an Rifâî’de affedebilirlik niçin önemlidir? Bu durumun nefsin ıslâhına etkisi ne yönde olacaktır?
(Öğrencileri diyor ki:)
“…Onun ahlâk prensiplerinden biri de affetmek, mâzur görmek, fenalıkları unutmak esası üzerine dayanır. Bu bakımdan ahlâkına “müsamaha (hoşgörü) ahlâkı” diyoruz. Mûsa, Hakka soruyor: “En aziz kulun kimdir yâ Rabbi?”
Allah cevap veriyor: “Muktedir oldukça affeden! (Affetmemeye hakkı, gücü kuvveti olmasına rağmen affeden)”
O bilhassa şahsına karşı yapılan bir fenalığı affetmek için bahaneler arar, hattâ bahaneler hazırlardı. Müsamaha (hoşgörü) üstündeki ölçüsünü göstermek bakımından şu sözü ne kadar şâyânı dikkattir (dikkat çekicidir): “Ben beni aldatmak isteyen kimselere karşı aldanmış gibi görünürüm, onların da zevklerini okşamak için!” Esasen bütün hayatında hiç kimse Kenan Rifaî’nin, birinin herhangi bir kabahatini yüzüne vurduğunu, başkaları içinde kendisini mahcup ettiğini görmemiştir.
Her kabahate kendini ortak bilip, yapanla beraber mahcup olduğu için suçlu ile ya yalnızca konuşur, ya da herkesin içinde, fakat meseleyi müşahhaslaştırmadan (şahsileştirmeden), söylemek istediklerini söylerdi…
… Her fiilini ve her kavlini (sözünü) olduğu gibi bunu da bir prensibe bağlıyor ve şöyle izah ediyor: “Hüsni mutlak (mutlak güzellik) içinde fena yoktur. Fakat senin kendi zannına göre fena (kötü) olanları atacak olursan dünyada mühim bir boşluk açılır ve bu suretle de dünya terazisinin muvazenesi bozulmuş olur... YM.1983/s.156

 …Kenan Rifaî’nin  müsamaha ve af hasleti ölçüye sığamaz. Herkesi kendi halinde mâzur görmeyi, kimseyi ayıplamamayı, hele hiçbir zaman mahkûm etmemeyi öğretir…” YM.1983/s.273

Saltanattan düşmek de nefsin ıslâhı yönünde önümüze çıkan imtihanlardan biri midir?
“…  Ekrem Bey :
Dayımın bu hastalığı bana iki cihetten elem veriyor, dedi. Biri, kendisinin hasta oluşu; diğeri de mevkiinden düştüğü bir zamanda hastalanışı. Halbuki daha pek yakın zamanda sıhhatli, neş’eli ve kendinden emin bir hal içinde bulunuyordu!
“İşte biz de ona bağırıp çağırıyoruz ya... Dünyâdan sille yemeden onun vefâsızlığını bilin ve ona göre de böyle dalmayın... Bu hallere düşmeden evvel uyanık olun. Dünya sizden yüz çevirmeden siz ondan vazgeçin! diyoruz...” …”   SOH.2000/s.396

Maddi sıkıntı şeklinde gelen  imtihana, terbiye görmüş bir nefsin sâhibi  ne şekilde cevap verir? Bir örnekle izahı mümkün müdür?
“…Kalender bir zat yolda giderken: Yâ Rabbî, bu nasıl efendilik?  Bir senedir kırk para vermedin ki tıraş olayım... demiş ve derhal önündeki ağaç altın oluvermiş. Fakat bu manzara karşısında bir tamah (açgözlülük) bir istek heyecânına düşmeyen zat:  Allâh’ım seninle de şaka edilmez ki... diyerek  yürüyüp gitmiş. Onun yerinde sen ben olsak, ağacı bırakıp gider miydik?
İşte bu mertebeyi bulan kimselerin uykuları zikir, gülmeleri tesbihtir. Onlar bizimle kıyas olmazlar. Acem bayrağındaki arslan nakşı ile canlı arslan bir midir?…” SOH.2000/s.536

Nefsin terbiyesinde zirveleşmiş zatlar için, maddî varlık ve  yokluk neyi ifâde eder? Şeyh Hâmid Hazretleri’nin şahsında konu nasıl izah edilmiştir?

“…Hacı Bayram Velî Hazretleri’nin şeyhi, Şeyh Hâmid Hazretleri’dir. Bu zat, zâhir (bilinen) ve bâtın (gizli) ilimlerini kendinde toplamış bir sultandır. Bir gün müritlerinden (öğrencilerinden) biri, biri kendisine dîğeri de Şeyh Hâmid Hazretleri’ne âit olmak üzere iki tarla ayırmış. Fakat işe bakın ki şeyhin tarlasında o sene hiç mahsul olmamış. Mürîdin tarlasında ise pek çok.
Mahsul zamânı mürit, şeyhini tarlalara götürmüş. Şeyhi: Hangisi benim, hangisi senin? buyurunca, mürit, mahsullüyü yâni kendi tarlasını Şeyhinki olarak göstermiş.
O zaman Şeyh Hazretleri: Allah Allah... şimdiye kadar hiç hatırlamıyorum ki Allâh’ım bana böyle dünyâlık versin... Bu acaba hangi hatâmın cezâsıdır? buyurmuş…” SOH.2000/s.345346

Islâh edilmiş bir nefsin hizmet olarak topluma yansıyor olması Ken’an Rifâî’nin öğrencilerinin şahit olduğu  bir vak’a ile nasıl anlatılmıştır?
“…Hiç unutmam, bir Kurban Bayramı günü yine 2530 çocuk, Nazlı öğretmenin sofasında misafirdi. Bir gün önce yanlışlıkla giydirmeği unuttuğu bir çocuk boynu bükük ve nemli gözlerle yemek odasına girince, yaşlı öğretmenin dünya  başına yıkıldı. Çocuklar hem şarkı söylüyor, hem de kavrulmuş kurban etine kaşık sallıyorlardı. Bir kısmı, eti ve pilâvı bitirmiş, konsolun üzerinde sıra sıra dizili zerde kâselerine bakıyorlardı. Nazlı Öğretmen hiçbirine sezdirmeden sofradan kalktı ve o sırada koridorda oynayan mavi ceketli beyaz pantolonlu küçük bir çocuğu kolundan tutup yan odaya soktu.
Biraz sonra elinde mavi ceket ve beyaz pantalonla, unutulan çocuğun yanına geldi ve kendi eliyle elbiseleri ona giydirdi. İçeriki odada don gömlek kalan küçük arkadaşımız, Nazlı Öğretmenin torunu idi. Unutulan çocuğun boynu dikilmişti, nemli gözlerini sevinç  parıltıları kapladı. Artık Nazlı Öğretmen de gülüyordu.
Evet, Nazlı Öğretmen zengin miydi, fakir miydi? Hâlâ bilmiyorum. Fakat inandığım bir şey var: O, her gün olduğu gibi, bilhassa bayram günleri sevindirdiği çocukların minnet duygularına bürünerek şimdi mutlaka cennetin en baş köşesinde, mânevi zenginliğin en yüksek mertebesindedir…” YM.1983/s.6667

Nefsin hayvâni yönlerini, çiğliklerini geride bırakması  ve olgunlaşmış, ıslâh edilmiş olarak yeni şekline bürünmesi örnekle nasıl açıklanabilir?
“.. Meselâ tencereyi ateşe koymuş kaynatıyorsun, o dereceye geliyor ki kapağını atıp taşacak... o vakit bir bardak soğuk suyu alıp içine döker, yine kapağını örtersin. Kaynar, öyle bir hale gelir ki taşacak gibi olur, yine bir bardak suyu boşaltırsın, ta ki pişinceye kadar..
Fakat acaba siz, bu bir bardak su kadar mı gaflette bulunuyorsunuz? O kadarcık mı Hak’tan gaflet ediyorsunuz? Yirmi dört saat zarfında ne kadar Hak’la, ne kadar dünya ile, şununla bununla uğraşıyorsunuz? Hesap et ki, gününüzün yüzde doksan beşini dünya ve beşini olsun Hak’la geçirebiliyor musunuz?... YM.1983/s. 301 302

…enginar çiğ iken acı olduğu halde pişince bir de tatlılık iktisab ediyor (kazanıyor).
İşte nefsi emmare (egonun emrediciliği) de terbiye potasında pişmeden evvel böyle acı iken, çiğliğini pişmişliğe tebdil edince (dönüşünce) lâtif ve tatlı oluyor…” YM.1983/s.378

Olgunlaşarak hüsni ahlâk (güzel ahlâk) sâhibi olmak nasıl mümkün olur?
“…Hüsni ahlâk da ne demek biliyor musunuz? Kimseyi incitmemek ve kimseden incinmemektir…  YM.1983/s.402
…akıl ve hüsni ahlâk sahibi olan kimselerin kalblerinden cennete bir yol vardır ki onlar dâima nimette ve zevktedirler. Kötü ahlâklı olan ve aklı ancak dünyaya eren kimselerin de kalblerinden cehenneme bir yol vardır. Onlar görünüşte debdebe, servet ve zevk içinde bulunsalar da kalbleri cehennem kokularından ve azabından hâli (uzak) değildir…” YM.1983/s. 339

Güzel ahlâkın hâl halini almasında “Kimseyi incitmeyecek ve kimseden incinmeyeceksin” prensibi neden anahtar rol oynar?
Bu prensibi uygulamada mürşitten nasıl yardım alınabilir?
“…Kimseyi incitmeyecek, kimseden incinmeyeceksin. Sana bir fenâlık yapsalar hoş göreceksin. Yalan söylemeyeceksin. Bana karşı nasıl yalan söyleyemezsen herhangi bir kimseye, bir zavallı dilenciye, bir hamala da kezâ doğrulukla muâmele edeceksin.
Sonra amel gelir. Yâni hâlinde, kavlinde, sözünde istikãmet ve adâletten ayrılmamak, Hakk’a karşı kendi vücûdunun bir hiç olduğunu görüp bilmektir.
Adâlet Hakk’ın rızâsını elde etmeye çalışmaktır. İşte böyle hareket edip Allah Rabbimdir diye istikãmet edenler için havf u hüzün yâni korku ve endîşe yoktur. O vakit bunlara kalbi selim pasaportunu verirler. (Ahkãf sûresi, 13. âyet) Fakat sen bu pasaportu kendi gücünle almak istersen işte o çok zor, belki de imkânsızdır. Resûlullah Efendimiz bile: “Mürebbî (eğitici) olmasaydı Rabbimi bilemezdim” buyuruyor. (Resûlullâh’a Cebrâil (a.s.) mürebbî olmuştu) İmâmı Âzam da Hazreti Ali Efendimiz’in evlâtlarından İmam Câfer’e mürit olduktan sonra: (Son) “iki sene olmasaydı Nûman helâk olurdu” demek sûretiyle o sultana mülâkî oluşuna (buluşmasına) şükreder.

Onun için mürşidin rızâsını kazanmak sûretiyle bu kalbi selim pasaportunu elde etmeye çalışmalı. Mürşidin rızâsı da onun boyasına boyanmak, yolunda gitmek, görmek ve bilmekle elde edilir…”    SOH.2000/s.214215

“İncinme ve incitme” anlayışı nasıl hâl haline gelebilir?
“…Resûlullah Efendimiz: “Emrolunduğun üzre istikãmet et âyeti kerîmesi (Hûd sûresi, 112. âyet) beni ihtiyarlattı,” buyurdu. Onun için kimseyi incitme, kimseden incinme sabret, sükût eyle, hazımlı ol, Allâh’ın işine karışma, içindeki kötü huyları atmaya, onların yerine sâlih ameller koymaya bak! Allâh’ın mahlûkãtına şefkat eyle! Çünkü her zerre Hakk’ın tecellîsine mazhardır (görünüşünün zuhur yeridir). Su gibi girdiğin kabın şekliyle şekillen, uysal ve mûnis ol! Sen nerede olsan Allah seninledir. Sen onunla olmaya dikkat et! Araya pürüz sokma! Nefis denen şey yamandır. Bâhusus (özellikle) yakınlık görürse, cadılık etmek ister. Sakın büyük lâf söyleme. O nefis öyle yamandır ki, yakarsın yakarsın gene dirilir. Cenâbı Hak, Şâzelî Hazretlerine’ne: “Sen benim seçkin kulumsun, fakat yine nefsinden emin olma,” buyuruyor…”   SOH.2000/s.302

Nefsin dereceleri vardır demekle ne kastedilmektedir?
“…Nefsin  yedi derecesi olduğu mâlûmdur (bilinmektedir).
Emmâre (emreden nefis), levvâme (kendi nefsini zaman zaman ikaz eden, uyandıran ama, hakikate erememiş), mülhime (İlham gelen nefis), mutmainne (tatmin olmuş, emin, artık Allah’tan emin), râdiye (râzı olan nefis), mardiye (kendisinden râzı olunan), sâfiye (saf, renksizlik, ruh)...
... emmâre derecesinde ölenler, îmansız giderler. Ama ister hacı ister hoca, isterse şeyh olsun.

…Mülhime erbâbı, bir kâmil insana ulaşmak sûretiyle derecelerini kazanmayıp, yalnız ibâdet ve tâat kuvvetiyle mücâdelelerini yaptıklarından, zaman gelir ki çoklarını nefis çarpar.              
Nefis derecelerinin renkleri de vardır. Emmârenin nûru mâvi, levvâmenin kırmızı, mülhimenin yeşil, mutmainnenin beyaz, râdiyenin sarı, mardiyenin parlak siyahtır...
..Sâfiye, dereceden sayılmaz... onun rengi mengi yoktur. O, doğrudan doğruya Allâh’ın ihsânıdır. Sülûk (mânevî eğitim yoluna giriş) ile, çalışıp didinmekle elde edilir bir mertebe değildir. O mertebenin ehli, Hakk’ın nâibidir (vekili). O mertebedeki zat, yetmiş iki milletle berâberdir. Onun için sâfiyenin rengi bî–renkliktir (renksizliktir)... SOH.2000/s.102-103

…sırf şerîatle (dinî kaidelerle) gidenler ancak nefsin mülhime derecesine kadar çıkarlar. Yâni hakîkatin hudûduna kadar gelebilir, ileri gidemezler. Mutmainne, râdiye ve mardiye (nefsin üç üst derecesi) mertebelerini bulmak ve hakîkate ermek için mutlak yol gösterici bir mürebbî lâzımdır…” SOH.2000/s.554

“Cismin ruh, rûhun cisim olması” hâli, özünde nefsin terbiyesinin gâyesini mi oluşturmaktadır?
“…Nefsi sindirmek, çâresiz ve dermansız bırakarak rûhuna ulaştırmak, ruhlaştırmak lâzımdır. Çünkü o mevcut oldukça yine bir fırsat bularak baş kaldırır. Halbuki nefisten eser kalmamalı … SOH.2000/s.110

…Ruhlar, cisimleri terbiye için değil, kendini mükemmelleştirmek için gönderilmiştir. Noksan olan ruh, kemâli (olgunluğu) ancak dünyâda bulacaktır...
…Bir ruh ki maksadı kemâle ermek iken, zarf olarak kendisine verilmiş cismin hırs ve arzûlarına kapılarak dünyâya gelmekten maksut olan hakîkati unutup süflîyete (bayağılığa) dalarsa, sefil olması tabiîdir. Amma aslî vazîfesini bilip o yolda gayret sarfeden ruh, cismi de kendi gibi ulvîleştirdiğinden (yücelttiğinden), bu takdirde cisim ruh, ruh da cisim olur...   SOH.2000/s.612

…Görmüyor  musun, bir asma kütüğünde üzüm, peşin çiçek verir, sonra ekşi koruk olur, nihâyet şeker gibi leziz üzüm hâline gelir.
İşte bu, nefis, kalp ve rûha benzetilebilir…”  SOH.2000/s.538

Ruh, nefis, izdivaçları ve mânevî velet ne demektir?
“…Ruh, yalnız olarak bir şey bilemez. Nefis de yalnız olarak bir şey göremez. Sanki biri kör, diğeri topaldır. Şeffaf olan camın arkasında karanlık olmayınca yüzünü görebilir misin? Ruh ile nefis de bir olmalıdır ki, Rabbini görebilesin. Ten, rûha bir siper gibidir. İşte, canın arkasında tenden bir siper olmayınca cânânın da aksini göremezsin...     SOH.2000/s.583
…İşte nefis ve ruh ayrı ayrı âlemlerde iken bu çekişmeler eksik olmaz. Halbuki birlik âleminde bunların hiçbiri yoktur...  SOH.2000/s.23

…nefsin vazîfe ve istîdâdı, uzaklaşmak, kaçmaktır. Onun kãbiliyeti çekmek değil, itmek, def eylemektir. Rûhunki ise câzibedir, yaklaşma ve çekmedir.
Fakat ruh da nefis de vazîfe ve kãbiliyetleri cihetinden haklıdır. Birinden müsbet, diğerinden ise menfî kuvvet zâhir olmuştur. Ancak bunlar birleştiği vakitte aşk nûru peydâ olur. Nasıl ki müsbet ve menfî ceryanlar birleşmedikçe elektrik şûlesi hâsıl olmazsa… yalnız müsbet ve yalnız menfîden o şûle (ışık) hâsıl olmadığı gibi, nefis ile rûhun birlik üzre anlaşması olmadıkça da, o dediğin hürmet ve muhabbet duyguları uyanmaz...   SOH. 2000/s. 112

…Nefsi terbiye etmek, onu nefislikten çıkarır. Nefis kemâli bulmadıkça, insan, insan olamaz... SOH.2000/s.553

…Evet Allah rızâsı dâhilinde katledilen nefsânî şehvetler bakımından öldürülen nefis de, hakîkatı insâniyyeye karışır.
Hayvânî arzûları gãlip kalan nefis ise rızâdan ve cemalden mahrum kalır. Hak rızâsı dâiresinde katledilen nefis sâhibinde ruh, akıl, kalp nefis tek bir şey olur ve aralarında ayrılık gayrılık kalmaz.. SOH.2000/s.51
…ruh ile nefis izdivaç edince, mânevî velet zuhûra gelir ki işte ışık budur…”    SOH.2000/s.583

“Rûhun nefis, nefsin ruh” olmasının izahı nasıl yapılabilir?
“…Cenâbı Hak bir kuluna hidâyet murat ettiği, yâni bir kulunu ilmen bilmek derecesinden aynen yâni görerek bilmek derecesine yükseltmek istediği vakit o kulun kalbinde hidâyet nûru tecellî eder (görünür olur). İşte o vakit bu kulun rûhu Îsâ olur. Gökten Îsâ indi, Mehdî tamam etti zuhur... denmesinin sebebi budur.
Bu hidâyet, bu Rahman cezbesi (çekimi) geldiği zaman, ruh da, rûhi izâfi olup ne kadar yaramaz ahlâk varsa; ki bunlar deccâldir, katleder. Bunlar ölüp gidince de:
“Gitti kesret, geldi vahdet oldu halvet dost ile
Hep Hak oldu cümle âlem şehr ü bâzar kalmadı”
Sırrı zuhur eder. Böylece de ruh nefis, nefis de ruh olmuş olur…”   SOH.2000/s.328

“Ruhun nefis, nefsin de ruh” olması konusunu bir adım daha ileriye götürürsek, bunu başarabilmiş kulun Allah’a kavuşması hakkında ne söyleyebiliriz?
“…Allâh’a vuslat… Bir insanın kendi nefsânî muhabbetlerinden soyunup zulmânî perdeleri atarak şuhut mertebesine vâsıl olması demektir. Sen kendine vücut veriyorsun. Halbuki Tanrı’nın vücûdundan gayrı vücut var mıdır? Bir kere kendini erittin mi, görürsün ki senin vücûdun bir hiç imiş ve Allah’tan gayrı mevcut yok imiş. İşte lâ ilâhe illallah  demek böyle olur. Çalışmamız, aramamız, o şuhut mertebesine vâsıl olmak içindir. Allah cümlemize bu mânâyı anlamak ve Allah yolunda, onun rızâsı dâiresinde gitmek nasip etsin…” SOH. 2000/s.544

 

Allah’ın lûtfuna hak kazanmak nasıl mümkün olabilir?
“…Allah’ın inâyeti (lutfu, yardımı) şerbetine liyakat (lãyık oluşu) kazanmak için de o kimsenin evvelâ sağlam ve sâlim bir mânevî bünyeye ve nakdi îmâna (hâlis  îmana) sahip olması lâzım gelir…” YM.1983/s. 417418

Hiçbir şey sebepsiz olmaz düşüncesinin vurguladığı gerçek nedir?
“…İnsanların mâruz kaldığı her hâl , iyi ve kötü âmâlinin (fiilerinin) neticesi olarak verilmiş hükümlerin icabıdır...”    YM.1983/s. 355

“Zerre kadar hayır işleyen hayır görür, zerre kadar şer işleyen şer görür” inancından hareketle, olumlu veya olumsuz sergilediğimiz her tavır er ya da geç bir cevap bulur, görüşü nasıl izah edilebilir?
“…her vâki olan şeyin mutlak gizli veya âşikâr bir sebepten ileri geldiğinden ve hiçbir şeyin haksız olmadığından bahis olunuyordu...
(Ken’an Rifâî şöyle dedi:)
“…bir şey yapacağın vakit dâima düşünerek yap, adım atacağın vakit keza nereye gittiği düşün. Bunun için Ahmede’lRifâî, her nefes muhasebei nefs etmeyeni (nefisi hesaba çekmeyeni) biz ricalden (adamdan) saymayız! diyor. Sen de her nefesini kendinin nigâhbanı (bekçisi) olarak al. Çünkü hiç bir şey kaybolmaz. Ne yaparsan kendine yaptığını bilmelisin. Faraza eline batan dikene kızma, sen onu kendin batırdın, tesadüf değil. Ya bir saniye veya bir saat veya bir sene evvel yaptığın bir şey sebebiyle o zahmi (yarayı) bu dikenden yedin. Zira her yaptığın şey asla kaybolmadığı için zamanı gelir seni bulur. Çünkü her taraf aynadır. Her ne suret bağlarsan o aynada mün’akis (yansıyanın) olacağı aşikârdır. Bütün bu cihan mademki senin ef’aline(fiillerine,davranışlarına) aynadır, bu aynanın önünden  kaçmak elbette muhaldır (mümkün değildir)…
… “Zerre kadar hayır işleyen hayır görür, zerre kadar şer işleyen şer görür.” (Zilzâl sûresi, 7. âyet) …” YM.1983/s. 433

“Ne ekersen onu biçersin” atasözü tasavvuf düşüncesi içersinde nasıl bir ruh bulur?
(Öğrencileri Ken’an Rifâî’nin görüşlerini dile getiriyor ve Ken’an Rifâî demek istiyor ki diyorlar:)
“…Dikkat et senin her sözün, düşüncen ve hareketinle gene senin nasibin bina edilmektedir.  Yalnız seninki değil, beşerin nasibi de beraber. İyi yapmak kudreti sensin, kötü yapmak kudreti de sensin. Sen, dışarı ile mukayyed (kayıt ve şarta bağlı) değilsin. Dışarı seninle mukayyeddir; yani tabiat, sana bakarak tabiat olur. Kavme olsun, ferde olsun, her elem ve keder, kendi hevâyı nefislerinin haricine çıkıp kendilerine çarpmasından ileri gelmiştir. Âd kavmini helâk eden sarsar rüzgârı, o kavmin içinden taşan hevâyı nefisdi (nefsin arzularıydı). Sen tabiat mahsulü değilsin, tabiat senin mâkesindir (aksindir, yansıyanındır). Lûtuf istersen eğer, lûtfu evvelâ kendinde halk et, lûtuf güneşi gibi ışıklarını eksiksiz her tarafa yay. Yok eğer kahır çeşmelerini açarsan bil ki kendi destine de kahır dolacaktır. Hilkate (yaratılışa) aid her şey senden çıkar, sana gelir. Mes’ut mu oldun, kendin yapmışsındır. Bedbaht mı oldun, nafile sebep sorma, gene kendin yapmışsındır…” YM.1983/s.237 238

Cüz’î irâdenin varlığı, nefsin terbiyesinde insanoğlunun dâimi bir gayret içinde bulunmasına nasıl bir anlam yükler?
“…unutmamalı ki insanda cüz’î irâde vardır. İşte bu cüz’î irâdeden dolayı insan yaptığını bulur. Meselâ sen bir kabâhat işledin, hemen nedâmet (pişmanlık) hissetmez, mahcup olup utanmaz mısın? İşte  bu utanış, sende cüz’î irâde olduğunu gösterir. Meselâ şuradan geçerken masanın üstündeki vazoyu devirip kırdın. Bu hareketinden dolayı yüzün kızarıp mahçup olursun. Halbuki aynı suçu bir hayvan işlemiş olsa utanmak nedir bilir mi? Çünkü onda, fark ve temyiz (iyiyi kötüden ayırt) edici akıl ve cüz’î irâde yoktur. Hattâ bir hayvan herkesin gözü önünde, en gizlenmesi lâzım olan hareketleri yapar da yine hiçbir hicap (utanç) duymaz...      SOH. 2000/s.64-S.65

…Hâsılı, insan kendi vücûdunun mîmârıdır. Elemler, kederler, sürurlar (sevinçler), ferahlar, aydınlıklar karanlıklar, cennetler, cehennemler, yükselişler alçalışlar hep kendi amellerimizin aksidir (yansımasıdır), gölgesidir... Hiç sebepsiz birşey olmaz vesselâm... Ne yapıyorsak, ne buluyorsak bunlar hep kendi arayıp bulduğumuz şeylerdir. Binâenaleyh arayan Mevlâ’sını da bulur, belâsını da. Kimseye atıp tutmaya, sövüp saymaya lüzum yok…”        SOH. 2000/s.438

Vücûd, rûhun kabri (kafesi) olarak değerlendirilirse; olayların, mes’elelerin âhirete kalmadan kişi üzerinde tesirini bulması nasıl yorumlanabilir?
“…kabri vücûda benzetirsek dünyâya kendini kaptıran ve arzûlarına esir olmakla vaktini kaybeden kimse, vücûdu kabrinde o azapları hisseder. Meselâ maîşeti geniş iken sıkıntıya mâruz kalır, türlü çile ve darlıklara uğrar. Şunu da ilâve edelim ki, varlık içinde de yokluk çekmek yine bir nevi azâba uğramak demektir…
…o kimse mes’ut iken bu saâdet gama çevrilebilir. Şâyet bir şefâat sebebiyle o hüsrânı dünyâda, yâni vücûdu kabrinde görmese de öldükten sonra görür. Şu da var ki, dünyâda iken kendisine pişmanlık gelir, tövbekâr olursa, bu takdirde “Allah’ın mağfiretine (bağışlayıcılığına) koşunuz” (Hadîd sûresi, 21. âyet) ihtârını almış, Allah bütün günâhları affedicidir müjdesine sarılıp yakasını kurtarmış demektir…
…insanın olduğu ve bulduğu, kendi amellerinin netîcesidir...”  SOH.2000/s.192

Hatâlı davranış ve hatâlı davranış sâhibi...
“…Bir kimse bir hatâ etse, o hareketiyle cezasını imzalamış olur...  YM.1983/s. 439

…Kim ki bir kimsenin ayıbını meydana çıkarırsa onu yapmadan ölmez. Men dakka dukka! … YM.1983/s.367

…Yeter ki, şirk gibi, kul hakkı gibi esâsa dokunacak hatâlar işlemeyesin... SOH.2000/s.590

 …Allah merhamet tanrısıdır. Bahâne arar. Günâhını affettirmek için bir gönül yaparsın, Cenâbı Hak da hatâlarını affeder. İnsan kendi hatâsını imzâlar amma, Allah da tövbekâr olanı affeder…
… Allâh’ın affetmediği, şirk ve kul hakkıdır...  SOH.2000/s.598

…Allah, kendisine karşı olan kusurları affeder, gafûrü’rrahim’dir (bağışlayandır esirgeyendir).  Fakat kul hakkı oldu mu iş başkalaşır. En büyük korku, Allâh’a şirk koşmak ve kul hakkıdır. Eğer kul:  Allâh’ım sen  benim de Allâh’ımsın, hakkımı şundan al!  dedi mi, işte o zaman işin tamamdır... SOH.2000/s.386

…Allah her suçu affeder. Ancak kul hakkı ile şirki yâni ikiliğe düşmeyi affetmez...  SOH.2000/s.451

…Cenâbı Hak: “De yâ Habîbim, nefislerini israf edenlere: Allah, bütün günahları affeder.” (Zümer sûresi, 53.âyet). Lâkin günah başka, hak başka!…” SOH.2000/s.387

Ken’an Rifâî’nin kul hakkı konusunda ne kadar titiz olduğu bilinmektedir. Bu konuda da bir örnek verilebilir mi?
“… Evde hizmet eden genç kızların istirâhatleri ve bilhassa erken yatmaları husûsunda dâimâ çok hassas ve titiz davrandığı bilinen Ken’an Rifâî, âilenin yaşlılarından bir hanımın hizmetine bakan kızın da, uyku saatinin geciktirilmemesine işâret etti ve:
“Bu gençleri vaktinde yatırınız, çocukturlar tahammül edemezler...” dedi.
Kızın, kendisinden evvel yatmasiyle işlerinin aksayacağını ve yardıma muhtaç olduğunu nezâketle îmâ eden yaşlı hanımın:
Evet Efendim, ama işte Allah muhtaç etmesin... demesi üzerine:
“Daha fazla muhtaç etmesin, diye söylüyorum. Allâh’ın gayretine dokunur diye söylüyorum ve görüyorsun ki ne kadar üzülerek söylüyorum. ”
Tekrar :
Aman Efendim onlar kendileri yatmak istemiyorlar! diye cevap vermek isteyince:
“Tekke bacısı olacaksın, bu söz altında titreyeceğine kendince işi hafifletmeye çalışıyorsun. Benim gayretime dokunanın, Allâh’ın haydi haydi gayretine dokunacağını bilmiyor musun? Biliyorsan niçin ona göre hareket etmiyorsun? ”…” SOH.2000/s.7

Allah’tan af talep etmek demekle özde ne kastedilmektedir?
“…Allah’ından af talebeceğine, bu hatâyı yaptığından dolayı sen kendi kendini affet ve muaheze (tenkit) et. Ben bu hatâyı nasıl işledim de ve aynı hatâya bir daha avdet etmemek (geri dönmemek) üzere kendine Allah’tan kuvvet talep et. Çünkü kendini affetmek demek bir daha o hatâyı yapmamak demektir ve sen kendi kendinden fetvayı alarak kendini affedersen elbette Allah da seni affeder…” YM.1983/s.326
Her nefes, nefsi muhasebe etmek ilâhî bir lutuf mudur?
“…Fiillerini bu tartış, bu muhâsebe Hak yolu yolcularına nasip olmuş bir kazançtır...”   SOH.2000/s.632

(Sâmiha Hanım Soruyor:)
“…   Muhâsebei nefs etmek (nefsi hesâba çekmek), Hakk’ın boyası ile boyanmak değil midir?
“Muhâsebei nefs etmek demek, nefsin veya rûhun îcâbâtına ne nisbette meyil hâsıl olduğunu muhâsebe etmek demektir.”
Her kârında Hak’la olan bir kimsenin muhâsebeye vakti olur mu?
“O vakit muhâsebeye hâcet kalmaz ki... Biz muhâsebei nefsi Hak’la olmayanlar hakkında söylüyoruz. Muhâsebei nefs, nefsin veya rûhun îcâbâtına olan meylin muvâzenesidir (eğilimin dengesidir). Tabiî rûha ve rûhânî âleme ne nisbette meyil edilirse o nisbette ilâhîliğe yaklaşılmış olur. Meyil ve incizâbın muvâzenesi (cezboluşun, çekilmenin dengesi), nefs ölünceye kadar devam eder. Nefs öldü mü o zaman nefis de rûh olur. Ölmek, ister irâdî olsun, ister zarûrî olsun, her ikisi hakkında da böyledir.”…” SOH. 2000/s.118

Elem ve keder illâki yapılan bir hatânın bedeli midir?
(Öğrenci anlatıyor:)
“…Hocamız koluna girerek rahatsızlığını sormuş. Ayağının yanmış olduğunu ve kim bilir hangi hatâsından dolayı bu işin başına geldiğini söylemesi üzerine şöyle cevap vermişler:
“Niçin böyle söylüyorsun? Bir mü’min, kırk gününü kendisine elem verecek ve üzecek,  velev cüz‘î olsun keyfini kaçıracak bir hâdise bir iş olmadan geçiremez.
Hattâ Ebû Bekir Efendimiz,  kırkıncı gün olduğu halde böyle birşey olmadığından endîşelenmekte iken koşa koşa gelen kölesinin; Yâ seydî, üzüleceğiniz bir haberim var, çok sevdiğiniz deveniz öldü, demesi üzerine Ebû Bekir Hazretleri  şürkan secdesine kapanıp;  Yâ Rabbî sana şükür…Hiç olmazsa beni kırkıncı gün hatırladın! der. ”…”   SOH.2000/s.299

Bir hâl başa geldiyse kendimiz sebep olmuşuzdur düşüncesi, kişiyi karamsarlığa ve daha da fazla bir batışa sürükleyebilir mi? Kişi bu hâlden kendini nasıl kurtarabilir?
“…Kabz da (gönüle gelen sıkıntı darlık) bastta da (kalbe gelen ferahlık, rahatlık) insana hikmet tahtında gelir. Yâhut yaptığı bir hatâdan dolayı içi daralır, kabza düşer. O hal esnâsında gaflette olduğunu anlayarak Allah’tan affını ister. O zaman Cenâbı Hak da rahmetini saçar. İnsanın dâimâ rahat bırakılması olmaz. Arada bir de kulağının çekilmesi lâzımdır...”   SOH.2000/s.649

Lut kavmine verilen azap örnek gösterilerek, fitne ve fesat sâhipleriyle birlikte, mâsumların da azâba uğramış olmaları nasıl açıklanabilir?
“…Cenâbı Hak, Lût kavmine azap verdiği vakit melekler dediler ki: “Yâ Rabbî bunların içinde senin sevgililerin de var. Onları ne yapalım?” Cenâbı Hak da buyurdu ki: “Benim ihsânım (bağışım, lutfum) sonsuzdur. Onlara ne ihsanlar hazırlamışım. Fakat bu azaptan da istisnâ etmem.”
Çünkü Allah nazarında ölümün ehemmiyeti yoktur. Asıl vatan orasıdır. Asıl hayat da bu dünyâdan sonradır.
Fitneden dâimâ sakınmalı. Bir kavme azap ve kahır geldi mi, onun içinde yaş da yanar; kuru da. Bir ateş gelirse, kumaş, tahta, Kur’ân tanır mı? Ateş bu, hepsini birden yakar. Fakat tahta ile berâber Kur’ân’ın da yanmış olması, Kur’ân’ın mânâsına zarar verir mi? Orada Kur’ân’ın zarfı yandı, Kur’ân yanmadı ki. Onun için dâimâ Allah’tan iyilikler isteyerek kulluk et. Fitne de ateştir ne bulursa yakıp kül eder...” SOH.2000/s.487488

Günahlarımızın farkına varmak bize ne kazandırır? Günahlarımız bile neden kıymetlidir?
“… Tıpkı Mevlânâ’ya “filân kimse hiç günah işlemez” dendiği zaman “keşki işleseydi de vazgeçseydi” demiş olması gibi  “noksanlar kemal vasfının aynalarıdır… YM.1983/s.167
…Esâsen günâh işlememek iddiâsı da günahtır... SOH.2000/s.602

…Ayna, güzeli güzel, çirkini çirkin, uzunu uzun, kısayı kısa gösterir. Hiçbir vechile (nedenle) doğruluktan şaşmaz. Şu halde bizim can aynamızda bu hakîkatler neden görünmüyor? dersek, aynanın tozlarının aşkla temizlenmesi lâzımdır, derim...SOH. 2000/s.311

…herkes behemehal (mutlaka) nefsini hesâba çekmelidir. Eğer netîceden hoşnut olursa memnun olmalı, yoksa beğenmediği hallerini ıslâha çalışmalıdır… SOH. 2000/s.195

…Nefsini öldürmek için de mücâhede ve aşk lâzımdır. Aşktan maksat da, insanda ondan gayrı bir şey kalmamaktır. Aşk ise bir rahmânî cezbedir ki onu vücut ocağında bir kâmil insan (olgun insan) uyandırır. Uyandı mı da ne kadar put varsa yakar yıkar…”  SOH. 2000/s.612

“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” atasözü tasavvufî bir üslûb içersinde nasıl yorumlanabilir?
“…bir kimse gördüğü, bildiği ve sohbet ettiği ile tartılır. Ne gördü ne bildi neye muhabbet eylediyse seviyesi ve kıymeti ancak odur. Yâni talebin ne ise sen de osun. Bir insanın kıymeti himmetiyle mütenâsiptir (orantılıdır) (hadîs). Himmeti ulvî ise kendi de ulvîdir. Himmeti süflî (bayağı) ise kendi de süflîdir. Çünkü herşey kendisini çekene meyleder…” SOH.2000/s.247

Nefisle verilen mücâdelede başarılı olmakla nasıl bir hâl anlatılır?
“…düşünür de aklını bu kötü işleri yapmamak husûsunda kullanabilirse, o vakit kendini alkışlamalıdır...         SOH.2000/s.454

…Bunun en üstün derecesi kimseden nefret ve istikrah etmeyip (tiksinmeyip) herkesi hoş görücü ve her olan şeyi sükûn (sâkinlik) ile kabul edip îtiraz etmeyici olarak eşyâya ve her şeye kendi değerinden fazla kıymet vermeyici, sâlim bir kalbe mâlik (sâhip) olduğum vakittir...SOH.2000/s.462

… “Bende de sizde olan şehvet vardır. Fakat ben onun esîri değil emîriyim” (Hz. Mevlânâ), demek sûretiyle, insanlara, tabiî arzûlarının dizginlerini elde tutmak ve ona kul olmamak yolunu göstermiştir... SOH.2000/   S.481

 …Nefsimizden kalbimize sefer ediyoruz. Onun için, nefsimize uyup boş şeyler ile vakit geçirmemek lâzımdır...    SOH.2000/s.628

…seferi tamamlamalı. Ne vakit kahır ile lutfu bir görüp de:  Eyvallah! dersen, insanlığı o vakit bulmuş olursun…”  SOH.2000/s.150

Nefisle mücâdele etmek ve bir tavrı hâl haline getirebilmek için uğraşmak...
Öğrencilerin bu konudaki düşünceleri ne yöndedir?
“…Toz bezini ortadan kaldırırken biraz içimi çekerim, ama bu iç çekişde mahrumiyetten ziyade saadet vardır. Hocam (Ken’an Rifâî) bana dedi ki: “Sen hiçbir zaman yalnız değilsin, ben daima seninle beraberdim, bundan sonra da hep beraberim.” Tek başına sere serpe uzanırken bile edep ve estetik kaidelerine riayet ediyorum, zira nerede olursam olayım daima disiplini ve zerafeti emreden bir huzurdayım. Bu beraberlik hayatı güçleştirmedi, kolaylaştırdı. Bütün sporcular bilirler ki sporda yorulmayanlar stil sahibi olanlardır...”  YM.1983/s. 252

Rahat ve mutlu olabilmenin sırrı nefisle verilen mücâdeledeki başarıya mı bağlıdır?
(Ken’an Rifâî:)
“…Evet, dünya hırslarından vazgeçmek, saâdetin yüzünü göstermesi demektir. Hırs kalkarsa dünya hayâtı sönüp gider…”   SOH.2000/s.257
(Öğrenci:)
“…  Her şeyi olduğu gibi kabul etmek ne rahatlık... Fakat iş bunu yapabilmekte...”
“Bu ne zaman olur biliyor musun? Ruh ve kalp, mâsivâdan (Allah’tan gayrıdan) ve kötü ahlâktan kurtulursa...
….Fâili ve mevcûdu Hak bilince de her şeyi tabiî ve hoş kabul etmekten başka ne yapılabilir?… SOH.2000/s.411

… Sen hâdiselerin bir geçit mahallisin (yerisin). Şuradan buradan gelen cereyanların aktığı yersin...     SOH.2000/s.220

…Dünyâda rahat arıyorsan Allâh’ın halvetgâhındadır (Allah’la başbaşa kaldığın yerdedir), oraya var, orada ara!... Huzur, Allah’la olan kalptedir... SOH.2000/s.222

…Herkes saâdet peşinde koşar. Onun için siz de bu sırrı bilmek istersiniz. Bakınız ne basit: Her şeyin kendi arzûnuz vechile (doğrultusunda) olmasını istemeyin. Olan şeyleri hoşlukla kabul edin! Kendinizi her zaman hâdiseleri geldikleri gibi kabul etmeye hazırlayın, istediğiniz gibi olmasına değil. İşte saâdetin sırrı budur, yâni: “Hayır olandadır ” (Hadîsi şerif) …”  SOH.2000/ s.454

Riyâzat ne demektir?
“… Riyâzattan maksat, nefsiyle mücâhede etmek, savaşmaktır. Nefis, insanı toprağa, rûh ise Allâh’a çeker. Nefsiyle mücâhede eden kimse, elbet riyâzatta bulunuyor demektir.
Meselâ senin kinciliğin var. Onu atınca yerine güzel bir sıfat gelir: Merhamet. Yalan söylemekten hoşlansan da söylememeye karar vermiş ve açtığın mücâdelede gãlip gelmişsin. İşte riyâzat. Hâsılı kötü huylarınla uğraşmak, döğüşmek, güreşmek riyâzat demektir.
Resûlullah Efendimiz gazâdan avdette (savaştan döndüklerinde), “küçük kavgadan büyük kavgaya geldik,” buyururlardı. Zîra mücâdele edilecek en büyük düşman nefistir…  SOH.2000/s.603
(Öğrenci:)
“…– Riyâzat kimler için lâzımdır?
“Herkes için lâzımdır. Bâhusus (özellikle), seferde olan, Allâh’ı aramak için yollara düşmüş olan kimseler  için… SOH.2000/s.603

…Çocuk değilsin, mîden bozuk iken perhiz etmediğin takdirde işin kötüye gideceğini elbet bilirsin. Onun için elinde iken, hastalığı müzmin hâle getirmemeğe bak. Yoksa bu işi hekim eline alırsa acı ilâçlar verir. Bu da işte sana zor gelir. Binâenalleyh iş büyümeden, kendin geçirmeye çalış … SOH.2000/s.588

… Büyükler, hiçbir şeyi hazır bulmadılar, hep çalışıp kazandılar. Dâimâ çalıştılar, yalvardılar. Hattâ ve hattâ Resûli Kibriyâ (s.a.) Hazretleri, dağda, mağarada nice vakitler riyâzatlar ile vakit geçirdiler…
… O büyükler, ne yolda gitmişler, nasıl çalışmışlar, nasıl gayret göstermişlerdir, sen ona bak! Mâdemki kendimize derviş diyoruz, onların yoluna gitmek, hiç olmazsa o niyette olmak lâzımdır.” …”    SOH.2000/s.506

Riyâzat niçin gereklidir?
“…Talebelik âlemi başka âlem! Büyük adamlar bile azıcık fırsat bulunca hemen talebelik zamanlarındaki çocukluklarını ortaya vuruyorlar. Fırsat bulunca, hemen gürültüye, alaya başlıyorlar. Ben bu hâli, nefsin zikirden, riyâzattan korkarak saklanıp bir fırsat bulunca kuyruğunu sallamasına benzettim... SOH.2000/s. 113

… Eğer aşk ateşinde pişmedinse, o irfânı bulamadınsa, bu cünun (coşkunluk) senden alınıp da maksadı elde edemeden kalakaldınsa, bu defâ sana riyâzat verirler. Yâni riyâzattan maksat, mahrûmiyettir. Nefsinin zevk aldığı her şeyden seni men ederler. Fakat cemal (güzellik, lutuf) içinde o terbiyeyi almayıp da celâle müstahak (Allãh’ın kahrını, gazâbını) (haketmiş) olmak yazık değil mi? … SOH.2000/s.158
… Bu kurslara devam edenler, müdür, muallim (öğretmen), ve münevver (aydın) kimselerdi. Fakat ne de olsa talebe idiler işte. Biraz ciddiyet bozuldu mu işler de bozuluyor, şaka alay başlıyordu. Hattâ biz bile, kürsüdeki hocayı azıcık gevşek görünce, Muharrir Necip Bey’le konuşup gülüşmeye başladık. Fakat sıra muallim olmaya gelince, sınıfın âsâyişini ziyâdece bozan bir hanıma ihtâra (uyarmaya) mecbur olmuştum… SOH.2000/s. 113

… İnsanın da kâh riyazat, kâh mücahedat (gayret), kâh lûtuf, kâh celâl ile muamele görmesi hep tezkiye (ayıplardan temizlenmesi) ve tasfiyesi (arınması) içindir ki, Allah’a lâyık olabilsin…” YM.1983/s. 382

Bir Hak âşığının riyâzatı algılayışı nasıl ifâde edilebilir? Derdi dert olarak görmeyip, belâyı bela olarak kabul etmeyiş nasıl mümkün olabilir?
“… Farazâ seni sıtma tutuyor. Doktora gittin, reçetene kinin yazdı. Bunu almakla hastalığın geçecek dedi. Sen de ilmen bunun böyle olduğunu bildin. Fakat o kininin acılığını tatmadan ve böylece de hastalığını defetmeden ilâcın tesîrini yaşayarak bilmiş olmazsın.
Şu da var ki, o amelin (fiilin) acılığını hissetmeden ilâcı yutan müstesnâlar (ayrıcalıklı olanlar) da vardır. Bunlara âşıklar denir. Nasıl ki acı kinin kaşe (kozası) içinde acılığını hissettirmezse, o amelin acılığını da lutfı rabbânî (Allâh’ın lutfu) içinde kabul edenler böylece müteessir (üzülmüş) olmazlar…” SOH.2000/s.630

Allâh’ın kulunu terbiye edişiyle ne kastedilmektedir? Dertler tasalar bir çeşit riyâzat olarak değerlendirilebilinir mi?
“…Derdi de veren Allah’tır. Amma sen ondan kaçıyor, kıymetini takdir edemiyorsun. Nîmet gelince ise seviniyorsun. Fakat seni îkaz eden, Hak yolunu açan öyle dertler vardır ki, nîmet şeklinde gelen gafletlerden daha faydalıdır...     SOH.2000/s.611

… Allâh’ın verdiği zorluk ve cefâların altında da nice mânevî kazançlar ve hazîneler vardır. Bunu böyle bilince, bu güçlüklere bu elemlere seve seve katlanmak îcap etmez mi?…                  
SOH.2000/s.587

… Bir insanın, felâketle aklı başına gelmezse, daha büyüğü gelir. Üzücü hâdiseler, dertler bir nevi (çeşit) îkazdır. Bâhusus (özellikle) rûhen uzak olmayanlara  verilir.
Allâh’ın aşkından gayrı hiçbir şeyde bekã  (kalıcılık) yoktur. Fakat kendini dünyâya kaptırmış bir kimseye: Vazgeç bu fânî zevklerden, benliğinden sıyrıl, az gül, yokluğunu düşün, mücâhede ve riyâzatta bulun, desen, sana deli, der.
Halbuki sen, bir kimsenin dünyâya fazlasiyle meyil ettiğini ve zevklerinin esîri olduğunu görürsen, onun deli olduğuna hükmedersin. Eğer aklı olsaydı, âkıbetini, ilerisini düşünürdü, dersin. Değil mi ya? Nerede o benim... diyen pehlivanlar? Yere göke sığmayan Enverler, Talâtlar(1) hani? Sultan Selîm devrinden, Fâtih devrinden bana bir tek adam göster... fazla istemem bir tâne yeter!… SOH.2000/s.86

1(..İttihat ve Terakkî’nin ileri gelen iktidar sâhipleridir)

…O Allah ki anaların anası, babaların babasıdır. Bir cezâ yapar, bir tokat vurursa, akabinde mükâfatlandırır (ödüllendirir). O cezâya mukãbil, kimine maddî mükâfatlar verir, kiminin mânevî derecesini arttırır. Hadîsi kudsîde de: “Bir gecelik sıtma çekenin bir senelik günâhları affedilir”, buyurulur…” SOH.2000/s.433

(Öğrenci:)
“…  Bütün o riyâzatlar, mücâhedeler ve aşkın hâricindeki hayat hep onu bulmak için değil mi? Onun dışında da ne varsa yerde sürünmeden ibâret
“Öyledir. Hak yolundaki bu didinmelerden çalışmalardan maksat, hep o şevk (coşkunluk) ve cezbeye (çekime) kavuşmak içindir. Nefsini lâ  (yok) eden ise aşk tâcını giyer ve eline vuslat berâtını (kavuşma belgesini) alarak mâşûkunu (sevgilisini) bulur.”…” SOH.2000/s.138

Sevgiliye ulaşmak için verilen  mücâdelenin, gerçekte Allâh’a ulaşma yoluna bir ön basamak oluşturması ve bu sâyede şahsın kendi içinde yoğunlaşarak özündeki cevherleri bir bir ortaya çıkarması, (sevgilinin şahsında Allâh’ın cemâlinden bir nur bulmak) Ferhat ve Şîrin aşkı örnek gösterilerek nasıl izah edilebilir? 
“…her şeyin bir usûlü ve yolu vardır. İşte usûlü ve yolu gösterecek bildirecek olan da kâmil insandır. O size mücâhede edin, kendinizi temizleyin, riyâzatta bulunun tâ ki ezelde Allâh’ın vermiş olduğu o nûru kendi içinizde bulasınız, der.
Nasıl ki Ferhat ile Şîrin hikâyesinde:  Şîrin’i sana veririz amma dağı delip içinden su akıtırsan... dediler.
Dağdan maksat, vücut dağıdır ki, onu riyâzat külünğü (kazması) ile delip, beşerî ve zulmânî (karanlık) toprakları atınca, içindeki berrak su zuhur eyler.
Gerçi Ferhat ile Şîrin kıssası, bir hikâyedir. Ancak basîretle nazar edilen (gönül gözüyle bakılan) her şeyde ibret alınacak bir nokta vardır. Amma iş o göze sâhip olmaktadır…”   SOH.2000/s.604

Riyâzat nefse (egoya) hoş gelen güzelliklerden uzak durmak mıdır?
Muhiddîn Arabî’nin kadın anlayışı örnek gösterilerek  riyâzatın hangi durumda amacına ulaşıp tevhîde vardıracağı söylenebilir?
“…Muhiddîn Arabî Hazretleri: “O kimse ki sevgilinin hakîkatine ve nûrlarına âşinâlığı, bilgisi ve mârifeti olarak kadına muhabbet eylese, o kimse Allâh’a muhabbet eylemiştir. Fakat o kimse kadına tabiî şehveti yüzünden muhabbet etse, o kadın bu muhabbete kuru ve rûhsuz bir sûret olur.” … SOH.2000/s.482
… Erin kadına muhabbeti, kezâlik (olduğu gibi), cüz’üne (kısımı parçasına) muhabbet, kadının erkeğe muhabbeti de aslına muhabbet demektir…”    SOH.2000/s.161

Tarîkat terbiyesinin mânâsına ermiş olan için riyâzat bir köşeye çekilip hayattan kopmak mı demektir?
“… Ehlullâhın biri, henüz kemâlini (olgunluğunu) bulmadan, riyâzatlar ve mücâhedeler ile çok meşgul olur ve kendine türlü eziyetler edermiş. Bunu da bilen bir ahbâbı varmış. Fakat nedense iki dost birbirleriyle on beş yirmi sene kadar görüşmemişler. Lâkin bir gün karşılaşmışlar ve zamânını ibâdetle geçiren zâtı, eski arkadaşı pek değişmiş bulmuş. Öyle ki, cennet gibi bir bahçenin içinde, süslü bir sedire uzanmış ve yârânı (dostları) ile çevrili olarak oturduğunu hayretle görmüş. Eski dostunun hayretini farkeden zat: Şaştın değil mi? diye sorunca, misâfir: Evet, demiş, sizi hiç böyle bir halde görmemiştim. Vaktiyle kendinize etmediğiniz eziyet kalmazdı. Bu cevap karşısında o zat gülümseyerek: Evet, o zaman muhip (seven (mânevî eğitim yoluna sevgi besleyen) idik, şimdi mahbup (sevilen) olduk! demiş...     SOH.2000/s.52

…  İki arkadaş varmış. Bunlardan biri bir dağ başına çekilerek riyâzat ve mücâhede ile kerâmet derecesini bulmuş ve bir gün, şehirde kunduracılık eden arkadışına bir tülbente süt koyarak götürüp dükkânın duvarında bir çiviye asmış. Derken içeri bir kadın girmiş. Ölçü verip pabuç ısmarlayacakmış. Kunduracı ölçüyü alırken, kadının baldırlarını gören arkadaşına ne oluşsa olmuş ve mendildeki süt de şır diyip akıvermiş. Bunun üzerine kunduracı: Köftehor dağ başında ermek bu kadar olur. Mârifet bunları göre göre ermektedir, demiş.
Evet, asıl mârifet, nefsinin müştehâsını (isteğini, iştahını) tatbik edecek zemîne rağmen onu hükmü altında tutabilmektir…”  SOH.2000/s.281

Riyâzattan maksadın nefsi terbiye ederek  tevhîde ulaşmak olduğu düşünüldüğünde kusur görmek, kusur bulmak imkânsız hale gelir. Bu duruma ilişkin aşağıdaki hikâyeden nasıl mesajlar elde edebiliriz?
“ …bir adamcağız varmış. Bir şeyhe intisap etmek (bağlanmak) için mürâcaat etmiş. Şeyhi de: Filân dağ başında kendine bir kulübe yap ve orada bir sene oturduktan sonra bana gel! demiş. Adamcağız bir sene sonra tam avdet edeceği gün dereden abdest almaya birisi gelmiş ve abdest alırken de başına mesh vermeyi (abdest alırken eliyle başına su sürmeyi) unutmuş. Adamcağız, o zâta noksanını hatırlatmış ve sonra da kalkıp şeyhinin nezdine (huzuruna) gelmiş. Şeyh hazretleri dağda bir şey görüp görmediğini sorunca, adamcağız o günkü vak’ayı naklederek, bir adamın hatâsını düzelttiğini  söylemiş. Şeyh hazretleri:  Şu halde, git bir sene daha otur da öyle gel! demiş. Böylece de yine bir sene geçtikten sonra, tam geleceği gün bu defâ bir başkası gelip namaza durmuş. Fakat namazı, erkânı (usulü) noksan olarak kılmış. Derviş namzeti yine o kimsenin de noksanını ihtar ettikten sonra gelip mâcerâyı şeyh hazretlerine anlatmış. Bunun üzerine kendisine bir sene daha uzlet verilmiş. Bu müddet de tamam olup avdet edeceği zaman  yine birisi gelip namaza durmuş. Fakat adamcağız bu defâ başını dahi çevirip bakmamış. Sonunda sülûke (mânevî eğitime) kabul olunmuş…” SOH.2000/s.4344

İnsanın riyâzat yapıyorum diye vücûdunu zorlayacak şekilde yemeden içmeden kesilmesi riyâzatın gâyesi olan nefsi terbiye etmek ve tevhîde ulaşmak fikriyle bağdaşabilir mi?
“…Burada, pek sevdiğimiz bir kimse şimdi ölse, ürker, tiksinir, kaçardınız. O halde kimi seviyordunuz, size soruyorum? Onu seviyor idiyseniz, bu tiksinme nedir? Demek oluyor ki bu sevdiğiniz ile berâber rûhu seviyordunuz. Sevdiğiniz hakîkatte rûh idi. O gidince kalıbın hükmü kalmadı. Rûhun görünüşü olmadığı halde bunu nasıl sevdiniz? Çünkü bu kalıpta kendini gösterdi ve sevdirmek istedi. Onun için de içinde, vazîfe göreceği bu kalıbı, nâmı diğeriyle (başka deyişle) bindiği bu bineği yedirdi, içirdi... SOH.2000/s.540

 …bu gıdâyı Allâh’a ibâdet ve kulluk edebilmek için nûr olsun diye yiyorum, demelisin. Kezâ, uyku için de böyle düşünmelisin… SOH.2000/s.159

…Hepimizde nefis var. Amma yine onun sâyesinde yol almak, kazançlı olmak var. Bizi meleklerden üstün kılan, nefsimiz olduğu gibi, hayvanlardan alçak eden de yine nefsimizdir...SOH.2000/  s.607

…Riyâzat, yalnız aç kalmak, yemekten perhiz eylemek değildir. Oruç tutuğun zaman mekruh hallerden nasıl sakınıyorsan, nefsinin istediği zararlı şeylerden kaçınmak da riyâzat demektir. Meselâ nefsin öğünmek, sayılmak istiyor. Bundan sakınmak da riyâzattır…”SOH.2000/s.588

Riyâzatın terbiye metodu oluşturup disiplin yaratışında, vicdanın rolü nedir?
Vicdanın oluşmasında ve gelişmesinde kâmil insanın cevherinden istifâde niçin önemli bulunuştur?
“…Terbiye için her şey yapılır; maksat, kalben tahkir etmemek (aşağlamamak) ve adâleti muhafaza etmektir. Bizim mihengimiz kalp ölçüsüdür…
…Huzûrı kalb ancak Allah’a teveccüh etmekle (yönelmekle)  hâsıl olur...    YM.1983/s. 379-380

…günâhı korku yüzünden işlemezsin. Buna, evvelâ vicdânın râzı olmaz...  SOH.2000/s.104

…Dâimâ ibâdet ve tâatler ile, riyâzatlar ile meşgul olan bir zâhidi nazarı îtibâre (dikkate) alalım: Bunda bir takım kötü huylar var. Lâkin bunlar, tâat ve ibâdetlerden sinmiş olduğu için meydana çıkamıyor; yâni o tâat kamçısı altında korkudan gizleniyor. Fakat fırsatı bulunca kuvveden fiile (düşünceden aksiyona) geçmeye hazır olarak bekliyor.
İşte bu huyların aslından mahvolması (kökünden yok olması) için, mutlak kâmil mürşidin terbiyesi kırbacına tevdî edilmesi (bırakılması) gerekir. Ancak onun terbiyesi kırbacı o kötü huyları kökünden yok edip güzel ahlâkı hal ettiriyor…”  SOH.2000/s.202

Musîkinin, insanın aslında var olan duygu ve düşünceyi ortaya çıkarmasındaki rolü nedir? Niçin bu konu nefsin ıslâhında önemlidir?
“… “Sesteki tesir ne büyüktür. Şu şarkının mısrâları bestesiz olarak dinlenmiş olsaydı bu kadar kuvvetli, bu derece tesirli olmazdı. Çünkü ses, dağınık olan duygu ve düşünceyi bir noktaya toplar, aslına çeker. ”
Güzide Hanımefendi:
Fakat bu da her ses için değil… 
“Kötülükler kendilerinde bilkuvve (potansiyel hâlde) bulunanlar ile, bunları kökünden temizleyerek güzel ahlâkı kendilerine hal etmiş olanlar arasındaki fark gibi.” …” SOH.2000/s.101

İlâhîler, defler, sazlar, sözler tekke âdâbı içinde ne maksatla önemli bulunmuştur? Konu hakkında Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) yaşadığı dönemden de örnekler verilebilir mi?

“… Tekkelere kudümlerin, halîlelerin kabûlü esâsı, Resûlullah Efendimiz’in Medîne’ye teşrif buyurdukları vakit Medîne ahâlisinin, sevinçlerinden sütuhlara çıkarak, ellerine ne geçtiyse, sahan kapağı mı olur, teneke mi, def mi ne buldularsa bunlar ile sevinçlerini izhar etmelerinden (ortaya koymalarından) alınmıştır...
Semâhâne denilen yer, nefis ile  muhârebe (savaş) hâlinde olunduğundan, sanki bir muhârebe meydanıdır. Nitekim Resûlullah, cihattan avdet buyurdukları (savaştan geri döndükleri) vakit: “Biz küçük cihaddan büyük cihâda avdet ettik”, buyururlardı. Sancaklar, teberler, topuzlar ve bir arada ilâhîler, naatlar, tevşihler okuyan zâkirlerin, birer asker sayılan dervişleri nefis muhârebesine teşvik edip o heyecânı uyandırmaları, hep insanın yüksek duygulara doğru yol alması içindir ve bütün bu ilâhî nağmeler, sesler, sözler bakınız bunlar ile ne diyoruz? Allah diyoruz. Davulla dümbelekle hep onu söylüyoruz, demektir…”  SOH.2000/s.557

Hazreti Ali’nin kilise çanı karşısında bile tevhide varışı, tekke âdâbı içinde de yer alan dinî musikî  ilâhî vs.’i değerlendirirken nasıl bir bakış açısının hâl edilmesi gereğini vurgulamaktadır?
“… Bir gün Hazreti Ali yolda giderken bir kilise çanını dinlemek üzere durmuş ve zevkle dinlemeye başlamıştı. Kendileriyle berâber bulunanlar: Yâ Ali, bu kilise çanıdır, neden dinliyorsunuz? dediler. Hazreti Ali cevâben: Evet kilise çanıdır, fakat Hak! diye bağırıyor, onu dinliyorum, buyurdu.
Her ne ki seni Allah’tan gâfil etmezse ve Allâh’ın aşkını sende ziyâde ederse, onu can kulağı ile dinle…”   SOH.2000/s.557-S.558

Kâmil insanın, mürîdini şekillendirmesinde musikînin önemi nedir?
“… Geçen gün Şehzâde Câmiinde dinlediğimiz mevlitte ilâhîler okunuyordu; pek zevkli şeyler değildi. Maksat Allâh’ın ve Resûlullâh’ın aşkını uyandırmakta, bunu temin et de ister ilâhî söyle, ister ney üfle, ister kãnun çal, ama bir zevk ver. Herkesin talebi, seviye ve mertebesi değişiktir. İşte Hakk’ın bütün isimlerine mazhar (zuhur yeri) olan kâmil (olgun) ve kemâle (olgunluğa) erdirici mürebbî (eğitici), herkese kendi dilinden kendi istîdâdı sözünü söyler ve her birini kendi seviye ve irfan derecesine göre yetiştirir…”SOH.2000/s.72

Çalgı eşliğinde ilâhî okumakta bir hatâ var mıdır? diye sorulmuş olan bir soruya Ken’an Rifâî’nin cevabı ne olmuştur?

Tevhîde gönül vermiş birinin; musikîde veya musikî gibi (ortaya çıkabilecek daha pek çok akla hayâle gelmedik) ifâde yollarında, Allah’la râbıtasını âşikâr kılması (ortaya koyması) nasıl bir hâli anlatır?
“…çocuklara, asrın îcâbı, çok eski ilâhîleri öğretmek mümkün olmadığı için onların anlayıp zevk alacakları birkaç ilâhî besteledim. Daha fazla alâkalarını çekmek için de piyano ile geçtim.
Lâkin, derhal îtirazlar başladı. Çalgı ile ilâhî okunur mu, diye acı acı söylentiler çoğaldı. Niçin olmasın, dedim. Çalgı da benimle birlikte aynı ilâhîyi tatlı bir sesle söylerse neden câiz olmasın . Çalgı da, ben de ilâhî söylüyoruz. Ayıp ve günah bunun neresinde?… SOH.2000/s.503

…Ud, keman ne diyor? Allah… diyor. Allah demek neden hatâ olsun?
Dünya nedir? Seni Allah’tan gãfil eden her ne ise o dünyâdır. Hazreti Mevlânâ’nın huzûrunda nay da (ney de) üflenirdi, bendir de vurulur, ud, keman da çalınırdı. Zamânı Saâdet’te (Peygamberimizin yaşadığı dönemde), Resûlullah Efendimiz Medîne’yi teşrif buyurdukları vakit, halk sevincinden ellerine geçirdikleri sahan kapaklarını bile birbirine vurarak sevinçlerini açığa vurdular ve Efendimiz de bundan memnun oldular…” SOH.2000/  s.602

İLETİŞİM BİLGİLERİ:         Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği-/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....

Sayfa Başı