GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ İLE KENDİNDEN KENDİNE YOLCULUK / ZERREDEKİ OKYANUS

"Ken'an Rifâî - Sohbetler" "Ken'an Rifâî -Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık" adlı eserleri soru tekniğiyle büyüteçe aldığımızda konu başlığımıza ilişkin hangi bilgilere ulaşabildiğimiz aşağıda dikkatlerinize sunulmatadır.

4.BÖLÜM

İNSANDA VAR OLAN SINIRLI İRADEYİ FARKETMEK (CÜZ'İ İRADE)

İncelemekte olduğumuz "Ken'an Rifai - Sohbetler" adlı eseri soru tekniğiyle büyüteçe aldığımızda konu başlığımıza ilişkin hangi bilgilere ulaşabildiğimiz aşağıda dikkatlerinize sunulmatadır.

Cüz’î irâde örnek yardımıyla nasıl açıklanmıştır?
“…İnsanda olan cüz’î irâde (sınırlı irâde) nasıl inkâr edilebilir? Biz kendi hal ve hareketlerimiz ile onun mevcûdiyetini her an ispat ediyoruz. Meselâ şurada gâyet güzel ve müstesnâ (seçkin) bir kız olsa, ona hayran hayran bakmakta iken birden bire kalkıp dizliğini çözse ve huzûrunuzda def’i hâcet (tuvaletini) etse, yâhut bu derece ileri varmayıp şiddetle geğirse, bu hareketleri güzelliğine bir eksiklik getirmemekle berâber, nazarınızda (gözümüzde) onun, biraz evvelki kıymeti kalır mı? Eskisi gibi yine hayran hayran bakabilir misiniz?
İçinizden herhangi biriniz, velev bu türlü ihtiyaçlardan birini hissetseniz de, herkesin önünde yapmaya cesâret edebilir misiniz? Hayır değil mi? Çünkü bu kabil hareketlerin ayıp olduğunu size ihtar eden cüz’î irâdeye sahip bulunuyorsunuz.
Fakat bir de zarûretler (zorunluluklar) bahsi vardır ki, irâde, nizam ve çemberinin dışına çıkar ve ayrı bir mes’ele teşkil eder.
Meselâ Ârif Efendi merhum anlatırdı: Plevne Muhârebesi’nde bir yürüyüş sırasında askerin biri şiddetli bir def’i hâcet  ihtiyâcı hissetmiş. Fakat bir asker için kendiliğinden taburu terketmenin kurşuna dizilmek gibi şiddetli bir cezâsı olduğunu bildiğinden, büyük bir çâresizlik içinde kalarak hemen çömelmiş ve ihtiyâcını def etmeye başlamış. Fakat tam bu sırada zâbitin yanından geçtiğini görerek, bir neferin zâbitini selâmlamamasının da yine büyük bir cürüm (suç) teşkil ettiğini düşünerek, o vaziyette zâbite selâm vermiş.
İşte, bu harekette zarûret (zorunluluk) vardır ve kimse de kendisini ayıplamaz, bilâkis (tersine) mâzur (özürlü) görür.
Şu halde kendimize âit mes’elelerde cüz’î irâdemizi kullanıyor ve çekinilmesi lâzım gelen şeylerden kendimizi çekiyoruz da, neden Hak yolunda hatâ işlemekten ve Hakk’ın hoşlanmadığı şeyleri yapmaktan çekinmiyoruz? Üstelik bir hatâ işlediğimiz vakit: Bunu bana Allah yaptırdı! diye irâdemizi inkâra kalkıyoruz.
Zâhirde (görünürde) yaptığımız hatâlar dünya ehline nasıl tesir ederse, kalben işlenmiş bir hatâ da bâtın (özün mânânın) ehline öylece tesir eder…” SOH.2000/s.309310

Zâbit hikâyesinden yola çıkarak cüz’î ve küllî irâde farkı hakkında ne söylenebilir?
“…Geçende bir kızı bir zâbite nişanlamışlar. Fakat sonradan bu adamın kâtil olduğu, bir neferi öldürmüş bulunduğu meydana çıktığından nişanı bozmuşlar.
Halbuki aynı adam, muhârebe (savaş) meydanında bir prensip uğruna, memleketin ve  kânunların emriyle yüzlerce kişi öldürmüş olsa da onu kimse mes’ûl etmez (sorumlu tutmaz). Hattâ bu zâbit, bir neferi (eri), muhârebe meydanından kaçarken görüp de vurmuş olsa yine de mes’ ul ve mahkûm olmaz. Fakat şahsî bir sebep yüzünden öldürünce kâtil olur.
İşte bu anlayış noktasından cüz’î irâde (insandaki sınırlı irâde)  meselesi çıkıyor. Allah, herkese bir vazîfe vermiştir, ki bu vazife, o kimsenin sırâtı müstakîmidir (Allah’ın rızâsına uygun yol, doğru yol). Eğer bu vazîfeden  sapıtacak olursa, o sırattan yuvarlanıverir. Meselâ o zâbitin salâhiyeti (yetkisi) kendisine bildirilmiş, şunu yapabilirsin bunu yapmazsın, denilmiş olduğu halde, bu salâhiyet hudûdunu (yetki sınırını) kırıp hârice (dışa) çıkması, cüz’î irâdesini başı boş bırakmış olması demektir…” SOH.2000/s. 16
*
Çocuk pisliğine basmadan geçen insanların anlatıldığı hikâye ile cüz’î irâdenin yaşam içindeki rolü ve sınırları nasıl açıklanmıştır?
“…Deminden beri bakıyorum. Sokaktan geçenlerden hiç kimse şuna basmadı. Evvelâ bir adam, sonra bir genç, daha sonra büyük bir çocuk ve daha birkaç kişi geçtiği halde hepsi de oraya basmaktan sakındılar. Çünkü, kendilerinde iyiyi fenadan fark ve temyiz edecek (iyiyi kötüden ayıracak) iradei cüz’iye (insandaki sınırlı irâde) var. Eğer ona basarlarsa, ayaklarının kirleneceğini biliyorlar. Fakat meselâ oradan, iki yaşında bir çocuk geçse, o, belki bu pisliğe basar, hattâ oynardı bile.. Çünkü ondaki irâdei cüz’iye kabiliyeti henüz inkişaf etmemiş (gelişmemiş) bir haldedir. O, bu tarz hareketlerde mâzur (özürlü) sayılır.
Fakat mademki sen çocuk değilsin, fark ve temyiz edecek kabiliyetin var, pisliği gördüğün vakit basmıyor, atlayıp geçiyorsun, o halde neden fenalığı yaptıran Allah’tır, diye iradei cüz’iyeyi inkâr ediyorsun?
Allah seni, meselâ neden kendisine tapmaktan menetsin? Mademki iyiyi, kötüyü tefrik (fark) ediyor ve tenine müteallik (ilişkin) zahmetleri seve seve ihtiyar ediyor (seçiyor), terziye gidiyor, saatlerce prova için ayakta duruyor, kuaförde saçını, sakalını düzelttiriyorsun da, nefsinin terbiyesi (egonun ıslâhı) için bir vakit tahsis  edemiyorsun (ayıramıyorsun)?...
… İnsan tıpkı bir gemi kaptanı gibi kendi dümenini idare ediyor. Tehlikeden ve nahoş cihetten (yönden) baş döndürüyor. İşte hâlâ sabahki pisliğe kimse basmamış. Buna basmak için ya pek küçük bir çocuk olması, yâhut o kimsenin yürürken başka tarafa bakmış bulunması ve yâhut da âmâ (kör) olması lâzımdır.
İşte o dünya pisliği ve mülevvesatı (karmaşasını)  ile melûf (huy edinmiş) olanlar da irâdei cüz’iyelerini fenalık cihetinde kullananlar veya gaflet perdesiyle gözleri âmâ olanlar, yâhut da cismen büyümüş oldukları halde rûhen inkişaf edememiş çocuk kalmış bulunan kimselerdir…” YM.1983/s.380

Hazreti Ali’nin atı hikâyesinden yola çıkarak, cüz’î ve küllî irâde karşılaştırması nasıl yapılabilir?
“…Hazreti Ali câmiye girerken atını bir adama emânet etmiş de, adam da Hazret’in geciktiğini görünce atın yularını satıp bekleme hakkını almıştı. Halbuki Hazreti Ali adamı fazla beklettiğini  düşünerek o yular parası kadar bir para ile câmiden çıktığı zaman yuların satıldığını görmüş.
İşte o adamın rızkını Allah evvelinden ihsan etmiş (bağışlamış), fakat bunun helâlden veya haramdan olmasını kendi cüz’î irâdesine (sınırlı irâdesine) bırakmıştır. Bunu bilerek sana düşen de, irâden dümeninin başında uyanık bulunmandır…”SOH.2000/s.17

Karnın doyması hâdisesi nasıl değerlendirildiğinde küllî ve cüz’î irâde farkı hakkında bir örnek teşkil edebilir?
“…Karnının doyması mukadderdi (kaçınılmazdı). Fakat sen o gıdâyı evvelâ aldın sonra pişirdin ve nihâyet ağzına koyup çiğnedikten sonra karnın doydu. İşte cüz’î irâde (insandaki sınırlı irâde)…”  SOH.2000/s.65

Cüz’î irâdeyi ne yönde kullanmalıyız ki hem kendimizle, hem çevreyle barışıklığı yakalayıp, gerçek insan olma san’atında yol alabilelim?
“…herkesin meşrebi de  (huyu, tabiatı da)  zevki de başkadır. Kimseninki kimseye uymaz. İş, kalben ve ahlâken edebi muhâfaza etmektedir. Allah, amele (fiilde, olana) değil, kalbe bakar. Meselâ Sabîha Hanım pırasadan hoşlanıyor diye sen de hoşlanmaya mecbur değilsin. Mecbur olduğun, kimseyi incitmemeye çalışmaktır. Fakat meselâ sokakta bir kimse: Hanım, elbiseni çıkar da şu çöplüğe otur! diyecek olsa, elbet bu teklîfi kabul etmezsin. Çünkü Allah sana akıl ve temyiz (iyiyi kötüden ayırma) kudreti vermiştir.
Evet, kimseyi incitmemeye çalış… mühim olan budur işte… eğer bunu yapamıyorsan sükût et. Onu da yapamıyorsan uzlet et (bir kenara çekil). Ama sana, bir şey bilmiyor, söz bilmiyor, aptal demişler, varsın desinler. Sen, Allah de ve istikâmet eyle! …”SOH.2000/s.76

Nefsin hatâlarının şeytana bağlanmasıyla düşülen komik durum İsrâ sûresi, 71. âyetle nasıl açıklanmıştır?
“…Şeyh Abdullah efendi:
Cenâbı Hak, Kur’ân’ı Kerîm’de: “Biz o günde herkesi kendi imamı ile dâvet ederiz”, buyuruyor (İsrâ sûresi, 71. âyet)...
(Kena’n Rıfai:)
… “Doğruyu gösterene uymayıp nefsinin hırslarına, arzûlarına ve şeytânî dâvetlere uymuş olanlar ise kendilerini şaşırtmış olanlara: Siz bizi aldattınız biz de size uyduk, haydi kurtarın şimdi? diyecekler. Onlar ise: Bizde kudret olsa kendimizi kurtarırdık. Haydi ulumuz olan şeytana gidip hâlimizi anlatalım, diyecekler. Şeytan ise ateşten bir taht üstünde oturmuş olduğu halde: Benden ne istiyorsunuz niçin geldiniz? diye soracak. Onlar:  Senin vaatlerin çıkmadı, bizi aldattın, haydi bakalım kurtar şimdi... diye feryat edince, şeytan gülecek ve ben sizi zor ile elinizden tutup da mı kötü yollara sevkettim? Yoksa bu fenâlıklar hoşunuza mı gitti de o kötü yollara saptınız? Yalnız, kötülükleri süsledim, bezedim, size hoş gösterdim. Hepsi o kadar. Hem Allah, düşmanınız olduğumu size bildirdi. Bana uymayıp kendisine tapmanızı tavsiye etti. Halbuki nefsiniz benim gösterdiğim yolu câzip buldu, onun için de Hakk’ın sözünü değil beni dinlediniz. Şu halde beni kötüleyeceğinize kendi nefsinizi kötüleyin! diyecek…  SOH.2000/s.508

  …Halbuki karşınızda Kur’an da vardı. Neden onu dinlemediniz de beni dinlediniz? Saklamayın, îtiraf edin. Çünkü benim sözlerim nefsinizi okşadı, şu halde beni levm edeceğinize (azarlayacağınıza)  kendinizi levm edin (azarlayın) ve başımdan çekilip gidin, diyecek…”  SOH.2000/s. 17

Dünyâ hâyatı içine atılmakla kendi kitabını okumaya başlayan insanoğlu cüz’î irâdesinden nasıl istifâde etmelidir? Bu durum Kur’anı Kerim’de  nasıl belirtilmiştir?
“…Cenâbı Hak “kendi kitâbını oku” (İsra sûresi, 14. âyet) ve “kim ki salih amel (fiiller) işlerse kendi nefsinedir, kötü amel  işlerse gene kendi nefsinedir” diyor. (Fussiylet sûresi,46. âyet)… YM.1983/s.355

Cüz’î irâdenin önemine dikkat çekilen hadîsi şeriflerden bir örnek verilebilir mi?
“…“Hepiniz kendi vücûdunuzun çobanısınız ve koyunlarınızın kaybından, onların kurtlara kaptırılmasından mes’ulsünüz (sorumlusunuz)”, buyuruyor. (Hz. Muhammed)…” SOH.2000/s.461

İrâdenin, ibâdet anlayışı içerisinde de kendini hissettirişi nasıl izah edilmiştir?
“…Farazâ (örneğin), oruçlu bir kimsenin elini ayağını, ağzını bağladığın için mi yemek yemez su içmez ve harama bakmaz. Bilâkis (tersine) işi ile gücü ile meşgul ve her türlü dünyevî nîmetler önünde iken onlara el uzatmaz. Nefsin terbiyesi ve kötülüklerden uzak kalması için de râhip olup nefsini hapse koymaya ne lüzum var…” SOH.2000/s.515516

İnsan dünyâya nasibini ezelden kazanarak mı gelir? Bu durumda cüz’î irâdeden beklenen nedir?
“…  “Ezelde Cenâbı Hakk’ın nûrundan kapamamışsan kabahat kimin? Zulmette (karanlıkta) kalman tabiîdir. Onun için ezelde saîd (Allah indinde makbûl) olan burda da saîddir. Ezelde şakî olan (Allah indinde makbul olmayan)  burada da şakîdir. Hiç işitmedim ki bir kırmızı biber gül olsun.”
(Böyle bir durumda ögrenci soruyor:)
O halde cehd ü gayretten (savaşarak, gayret göstermekten) vaz mı geçeceğiz?
“Cenâbı Hak herkese cüz’î irâde (sınırlı irâdeyi) vermiş. Sen de bu irâdeni kötü yola sarfetme.” …”                      SOH.2000/s.636

“Hayır ve şer Allah’tandır” inancı içerisinde cüz’î irâdenin yeri ne olabilir?
“…Şüphesiz kötülükleri, şerri de veren Allah’tır. “Hayır da şer de Allah’tandır” (hadîsi şerif). Yalnız, Allah şerre râzı değildir. Fakat sen bunu ister ve: Bana şer ver! dersen, o da verir.
Allâh’ın emirlerine muhâlif (aykırı) davranmak, karşı gelmek de: Bana şer ver, demektir. İyilik Allah’tan; şer ise insanın kendi nefsindendir. Fakat netîce îtibâriyle hepsi Allah’tandır. “De yâ Habîbim her şey Allah’tandır. (Nisâ sûresi, 78. âyet)…” SOH.2000/s.523524

Tesâdüf nedir? İşlediğimiz hayırların ve şerlerin tesâdüf anlayışındaki rolü nedir?
“…Tesâdüf, hayâtın gizli hikmetleridir ki, fiillerimizin ve hareketlerimizin cezâ veya mükâfâtı (ödülü), bu hikmetlerde saklıdır…”  SOH.2000/s. 479

Levhi mahfuz  ve Levhi muallâk  ne demektir?
“…Levhi mahfuz, değişmeyen kaderdir. Levhi muallak ise şarta bağlı olarak değişebilen kaderdir. Yâni Cenâbı  Hakk’ın: Şu kulum şu işi yaparsa ona falan iyiliği vereceğim, yâhut şu kötülüğü yaparsa ondan falan nîmeti alacağım, gibi şartlara bağladığı kaderdir. Onun için levhi muallak yâni şarta bağlanmış olan kader, levhi mahfuz gibi kat’î ve değişmez kader değildir…” SOH.2000/s.529

Allâh’ın arzûsu hârici hiçbir şey olmaz, şahıslar, hâdiseler vs. bu emirleri yerine getirir, düşüncesi cüz’î irâdeyi sınırlar mı?
“…ezelde şakî olan (Allah indinde makbul olmayan), nihâyette de yine şakî olur. Onun için, çizmeye başladığın dâirenin son noktası, ilk başladığın noktaya ulaşır.
Meselâ herhangi bir işi evvelâ zihninde kararlaştırır, düşünür, sonra bu tasavvurunu tatbik edersin. Demek oluyor ki bu yapmak fiiline hükmeden, tasavvur (düşünce) ve karârındır ve yapılan şey, önceden kararlaştırılmış olan tasavvurlarındır...
… Demek oluyor ki vücûdunda hâkim olan ruh, arzûsunu yerine getirmek için, o arzûyu hayalden ve zihinden geçirerek, el ayak vesâire gibi melekler mesâbesinde (derecesinde, rütbesinde) olan kuvvetlere emreder, böylece de o arzûyu icrâ ettirir. Hâsılı, bâtında (özde, içte) bir fikir zihinde hükme bağlanmadıkça zâhirde (görünürde) meydana çıkmaz...
Bâtın, zâhirin (iç öz, dışın görünenin), zâhir bâtının (görünen için, özün), âhir evvelin (son öncenin), evvel de âhirin (önce ise sonranın) aynıdır. (Hadîd sûresi, 3. âyet) …”  SOH.2000/s.523

Kulun karar vermesinin ardındaki gerçek nasıl açıklanmıştır?
“…Esâsen kulların verdiği kararlar da Hakk’ın arzusunun bir suretle tezahüründen (meydana çıkmasından) başka nedir?…”YM.1983/s.338

Mâdem kaderin dediği oluyor o hâlde niçin çalışıyoruz?
Çalışmak da kaderin icabıdır...  YM.1983/s. 441

…Mâdemki cüz’î irâden mevcuttur, tedbirde  (önlemde) kusur edip takdîri (kaderi) suçlayamazsın. Geçimin ve ihtiyaçların gökten inip ayağına gelmez.
Bilmiyor musun, ehlullah hattâ peygamberler, hep birer san’at sâhibi idiler. Eğer maîşetin (geçinmek için gerekli olanın)  gökten inmesi îcap edeydi onlara inerdi. Allah gãfilleri (Hakk’ı unutanları) tembelleri sevmez…SOH.2000/s.533

 … Meselâ üşüyeceğini biliyor giyiniyorsun Seni zemmederlerse (kötülerlerse) bunun acısı günlerce içinde kalıyor, bir türlü unutamıyorsun. Medhederlerse de sevinmeyi biliyor, bunun zevkini de kaç gün içinde gezdiriyorsun. Bunları da ben mi yapıyorum? Mâdemki sende bir kuvvet var. Onu da kendin kullan. Mâdemki sende tedbir, sonunu düşünme, hoşnutluk veya hoşnutsuzluk hisleri vardır, o halde cüz’î irâde de var demektir. Sen bunları sarfet. Esas cihetlere (yönlere) karışma, yapabileceklerini yap…Esas sâhiptedir, sende değil…”SOH. 2000/s.266-267

 … İşte, insan hem pek büyüktür hem pek küçüktür. Onda hem her şey vardır, hem hiçbir şey yoktur... Her şey vardır, Allâh’ın ihsâniyle (bağışlamasıyla, lutfuyla)… o zaman bütün âlem ona baş eğip hizmet eder ve tâbî olur.
Hiçbir şey yoktur. Çünkü ondaki bütün kudret ve kuvvet Hakk’a dönücü O’na rücû edicidir (geri dönücüdür). Bakın şu mezarlara... hani o, benim! diyenler nerede?…”SOH.2000/s.64

İnsanoğlunun cüz’î irâdesiyle koruması gereken sermayesi ne olabilir
“…
“Çocuklar! İnsanın malım diyebileceği nesi vardır?”
Hepimizde sükût (sessizlik)!
Devam etti:
“Kalbi ve vakti vardır. Yâni Allah nusret verirse (yardım ederse) verirse, sana yâr olabilecek kalbin ve vaktin var. Binaenaleyh kalbini kötü zanlardan kurtaramayan ve vaktini lüzumsuz ve kendine faydası olmayan şeylerle geçiren kimsenin sermayesi sıfır olur…”  YM.1983/s. 432

Cüz’î irâdeden teslîmiyete ve oradan da hakîkate doğru bir yol bulunabilmesi konusunda  Ken’an Rifâî’nin öğüdü ne olmuştur?
“… Sen mücâhede et (uğraş). Fakat havl (güç) ve kuvveti kendinden bilme. Sebepte kudret ve kuvvet  görme, dâimâ sebebi yaratana nazar et (Yaratanı gör)…” SOH.2000/s.106

İLETİŞİM BİLGİLERİ:         Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği-/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....

Sayfa Başı