GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ İLE KENDİNDEN KENDİNE YOLCULUK / ZERREDEKİ OKYANUS

"Ken'an Rifâî - Sohbetler" "Ken'an Rifâî -Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık" adlı eserleri soru tekniğiyle büyüteçe aldığımızda konu başlığımıza ilişkin hangi bilgilere ulaşabildiğimiz aşağıda dikkatlerinize sunulmatadır.

 19. BÖLÜM

ŞERİAT - TARİKAT- MARİFET- HAKİKAT

İncelemekte olduğumuz "Ken'an Rifai - Sohbetler" adlı eseri soru tekniğiyle büyüteçe aldığımızda konu başlığımıza ilişkin hangi bilgilere ulaşabildiğimiz aşağıda dikkatlerinize sunulmatadır.

Şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet ne demektir?
“…şerîat demek, ilâhî hükümlerin kul tarafından îfâsını (yerine getirilmesini) emredici kãnun demektir. Hakîkat ise, Rabbın müşâhedesini (perdenin kalkarak, Hakk’ın izlenebilmesini, gözlenebilmesini) bildirir. Hakîkatle kuvvetlenmeyen, perçinlenmeyen şerîat, şerîata bağlı olmayan hakîkat makbul değildir. Bu ikisinin arasında bir de tarîkat vardır ki, tarîkat, şerîatin mevyesi ve hakîkatin ağacı hükmündedir... SOH.2000/s.542

…Adamcağızın biri şeyhine, şeîrat, tarîkat, hakîkat ve mârifeti sormuş. Şeyhi de ona, bir hocanın etrafında ders dinleyen dört kişiye birer tokat vurmasını, vurduktan sonra da alacağı cevâbı kendisine söylemesini tenbih etmiş. Netîcede, birinci, yediği tokatı, vurana iâde etmiş. İkinci, yalnız dönüp kendisine kimin vurduğuna bakmış. Üçüncü bunu da yapmamış. Dördüncü ise, yerinden fırlayarak, tokatı vuranın ellerine sarılıp, bu eller benim için zahmete girdi, diye özür dilemiş.
Şerîat, kısasa kısas diyor. Tarîkat, fiilin Hak’tan olduğunu bilmekle berâber, vâsıtayı görmek istiyor. Hakîkat, vâsıtadan geçmiş, dönüp bakmaya bile lüzum görmüyor. Mârifet ise hem fâili Hak görüyor hem de vâsıtaya şükrünü îfâ ediyor. Yâni vâsıtayı da Hak’tan gayrı görmüyor...SOH. 2000/s.99

 …Esasen şeriatta helâl olan tarikatta haram olabilir. Ve tarikatta helâl olan da hakikatta haram olabilir.

Meselâ, şeriatta birisi sana: Eşek! dese, sen de diyebilirsin. Halbuki tarikatta böyle bir muameleye mâruz kalacak olsan: Allah bana bunu, bu kimse, bu sebep vasıtasiyle söyletti demen icabeder.
Hakikatta ise: Evet, eşekle benim hilkat (yaratılış) cihetiyle, yani ikimiz de mahlûk olarak, beynimizde ne fark var ki ben ondan kendimi üstün görüyorum? Eğer hesap günü ben, Lâ ilâhe illâllah pasaportunu elime alarak huzura çıkamazsam, ondan daha aşağı olacağım tabiîdir. Onun hiç olmazsa hesaba çekilmesi mahcubiyete dûçâr (uğramış) olması yoktur. Neticede toprak olup gidecektir! diye düşünür…”YM.1983/s. 302

 

Hz. Osman ve yüzüğü yutan adamın hikâyesiyle; şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet kavramları nasıl izah edilmiştir?
“… Hazreti  Osman’ın huzûruna iki kişi gelmiş.  Bunlardan biri: Yâ Emîre’lmü’minîn (inananların emîri) ! Bu adam bütün vârım yoğum olan elmas yüzüğümü kaptı ve yuttu. Sana şikâyete geldim, demiş. Hazreti Osman şâhidin var mı? diye sormuş. Dâvâcı: Yok! diye cevap verince, ötekine dönüp: Sen bu adamın yüzüğünü yuttun mu? diye sormuş ve adam: Yutmadım ya Emîre’lMü’minîn… diye cevap vermiş. Bunun üzerine Hazreti Osman: Dâvâ fasl oldu (sonuçlandırıldı). Çıkınız dışarı. Mâdemki sen şâhit gösteremiyorsun. Bu da yutmadığını söylüyor. O halde dâvâ düştü, diye kestirip atmış.
Bu hal karşısında yüzük sâhibi ağlayıp sızlamaya ve adamın yüzüğü yutmuş olduğuna, mukaddesâtı (kutsal saydıkları) üzerine yemin etmeye ve bütün âilesinin servet ve sâmânının (zenginliğinin) mahvolduğunu söyleyerek: Aman yâ Osman ben şimdi ne yapayım? diye saçını başını yolmaya başlamış.
Adamın şiddetli teessür (üzüntü) ve feryâdından müteessir olan (acı duyan) Hazreti Osman: Yâ falan! Ben yüzüğün, bu adamın mîdesinde bulunduğu yeri dahi görüyorum. Amma biz zâhire göre hüküm vermek düstûrundan ayrılamayız. Mâdemki şâhit getiremedin, sana cevâbım yine aynıdır. Başka birşey yapmak elimden gelmez! diye cevap verince, yüzüğü yutan, Hazreti Osman’ın ayaklarına kapanıp özür dileyerek cürmünü (suçunu) îtiraf etmiş.
Şerîat (dinin kaideleri) muhâfaza olunamazsa, âlemin kıvam ve nizâmı (düzen) bozulur. Mükevvenatta (cümle yaradılmışta) gördüğün intizam (düzen), hep şerîatın îcâbıdır. Çünkü şerîat demek, âlem hayâtının intizâmı demektir.
Şerîat, vücûdu kaplayan deri gibidir. Derinin altındaki et, tarîkat gibidir. Onun altındaki kemik, hakîkat gibidir. Onun içindeki ilik ise mârifet gibidir. Bunların hepsi birden bir bütündür. Ne et derisiz, ne kemik etsiz; ne ilik kemiksiz pâyidar (sürekli, sağlam) olabilir...
… Şerîat meş’ale, tarîkat yol, vâsıl olunacak (kavuşulacak) yer, yâni maksut  hakîkattir. Yalnız ilim kâfi değildir. Amel de lâzımdır. Hattâ bu yolda İmâmı Âzam Hazretleri iki benzetme yapar: Bir insan kan fesâdından bir çıban çıkarsa, bu çıbanın dıştan cerâhatleri ve kirleri temizlense, onu meydana getiren hastalık bünyede olduğu müddetçe yara geçer mi?
Yine İmâmı Âzam’ın buyurduğu gibi, şiddetli sıtmaya tutulan bir kimseyi ellerinden ayaklarından sımsıkı tutsalar, hastanın titremesine mâni olabilirler mi? İllâ içten kesecek ilâç ister. İşte, sıtmalının ellerini kollarını tutmak, yalnız oruç, namaz, zekât, hac gibi şerîatin dış yüzünde kalıp rûhu temizleyecek mânevî ilâçtan mahrum olmaya benzer…”SOH.2000/s.548-549

Şerîat (dinin kaidelerine uymak) neden değerlidir? Hikâye yardımıyla açıklanabilir mi?

“…Vaktiyle Sultan Mahmud, bir mahalle kimsenin girmemesi için bir nizam koymuş ve oraya duhûle (girmesine) kimseye müsaade vermemesi için bir de nöbetçi vaz etmiş (koymuş).
Bir gün kendisi tebdili kıyafet etmiş (kıyafetini değiştirmiş) dolaşıyormuş, girilmesini menettiği (yasaklandığı) o yere de girmek istemiş, fakat nöbetçi: Yasak efendi! diye menetmiş. Sultan Mahmud ısrar etmeye başlamış. Nöbetçinin müsaade etmeyeceğini anlayınca hüviyetini bildirip: Ben pâdişahım bana yasak olmaz! demiş. Fakat nöbetçi pâdişahın sözlerine hiç ehemmiyet (önem) vermemiş ve dipçiği çevirerek: Öyle ise asıl şimdi yasak… mademki bu nizamı sen koydun, kendin nasıl bozmak istiyorsun, çekil buradan! demiş…” YM.1983/s.315

Ken’an Rifâî, şerîatın kabul etmediğini tarîkatın asla kabul etmeyeceğini hikâye aracılığıyla nasıl açıklamaktadır?
“…Bugün birisi “Erenlerin sâyesinde Bebek’den buraya kadar bedâva geldim. Biletçi tramvay parası sormadı.” diye anlatıyordu. Zavallı adam bu hâli, erenlere atfetmekteydi (yüklemekteydi)…
… Biletçi gelmediyse sen onu çağırıp aramalısın. Biletçi görmüyorsa Allah görmüyor mu? Madem ki bir nizam konmuş: Her tramvaya binen parasını verecektir! denmiş. İşte sen bu hakkı gasbetmiş oldun, bu bir! İkincisi ise birinciden daha beter! Biletçi akşam olup da paraları âmirine teslim ederken biletleri sayacak ve görecek ki getirdiği para noksan..
O adamcağızın cebinden bu hırsızlığı yapmaya Allah râzı olur mu? Bu hâl, insanlıkla nasıl telif (uzlaşır) olunabilir, ki üstelik bir de: Erenler beni parasız getiriyor diye iftihar ediyorsun. Bunu şerîat bile kabûl etmezken, onun daha yüksek mertebesi olan tarîkat nasıl râzı olur?…”YM. 1983/s.373

Nefsin derecelerinde şerîat erbâbının yeri ve bu noktadan hareketle , şerîat, hakîkat, tarîkat ve mârifet kavramları …
“…sırf şerîatle (dinin kâidelerine uymakla) gidenler ancak nefsin mülhime (ilham gelen) derecesine kadar çıkarlar. Yâni hakîkatin hudûduna kadar gelebilir, ileri gidemezler. Mutmainne (iç rahatlığıyla inanmış, şüphesi olmayan), râdiye (râzı olan) ve mardiye (kendisinden râzı olunan).. mertebelerini bulmak ve hakîkate ermek için mutlak yol gösterici bir mürebbî lâzımdır.
Fakat tarîkat mürşitleri içinde, şeyhliği, intikãl sûretiyle yalnız babadan alıp, şerîatin hâricinde hareket edenler, kendilerine tâbî olanları bâzı vaadlerle iğfâl ederek (aldatarak) bîçâreleri dalâlete (doğrudan sapmaya) sevkederler.
Ancak Allah tarafından memur olarak irşat ile vazifelendirilmiş mürşit ve mürebbîlerdir ki, şerîat bâbından (kapısından) ayrılmadan, sâliki (mânevî eğitim yoluna gireni) hakîkate ve kemâle ulaştırırlar. Şunu bilin ki hangi tarik (yol) olursa olsun şerîatsiz zındıklıktır…”    SOH.2000/s.554-555

“Tedbîrini şerîate uydur” ne demektir?
“… Fiiline şehvet, yalan karıştırma ve netîceyi tedbîrinden bekleyerek çalışma. Ancak Allah’tan bekle! Ağyârdan (gayrıdan) ve dünyâdan çekilmek işte bu demektir. Tedbîrini dâimâ şerîate (ilâhi kaidelere) uydur ve herşeyi Allah’tan bil. Bu anlayışta gidersen, tel üstünde yürüsen de yine düşmezsin! …”  SOH.2000/s.534

Şerîatten tarîkate geçiş örnekle nasıl açıklanabilir?
İbâdetin şekli şeriat, mânâsı ve Allah’la kurulan mânevî râbıta tarîkat olarak değerlendirilebilir mi?
“… Zâhiren kazâya kalmış nâmazım yok. Lâkin bu namazların kabul olunduğunu bilmediğim için, dâimâ kazâ namazı kılayım mı? 
“Mâdemki kazâya kalmış nâmazın olmadığını biliyorsun, şu halde niçin kılacaksın? İşimiz ibâdetlere kalırsa vay hâlimize. Beş vakit namazını kıl da, şimdi irfan noktasında ilerlemeye bak.”…” SOH.2000/s.640

Şerîat ve tarîkat arasındaki farklılık konusunda, Ken’an Rifâî’nin öğrencileri hangi noktalar üzerinde durmuşlardır? 
“…Tarikatın şeriate nazaran nüansı (farkı), aşkı kendine düstur edişi, hattâ mecazi aşkı şart koşuşu...
…Öyle anlaşılıyor ki tarikat, evvelâ ortadan yukarı istidatları zühd (şekle düşkün, aşırı ibadet yapan) ve takvâ (dînin yasaklarına uyma) hududunda bırakmak istememiş, daha doğrusu onları mâna müstehliki (tüketicisi) olmaktan alıp müstahsil (üretici) sınıfına geçirmek istemiş ve onlara aşk darbesini havale ederek benlik, aile, cemaat vs. gibi hududu çizilmiş mıntıkalardan kopararak, sonsuz iştiyak (özlem) yollarına düşürmüştür. Bunlar artık içine sınırlanıp kalacakları bir kalıp bulamamışlar, mihnetli (zorluklu) bir bocalama devresinde mevcud, muhayyel (hayali) her şekle iltica edip (sığınıp)  hepsinden de mecburen fanî (yok) olduktan sonra en nihayet kendi kendilerini mücerred (soyut) enerji olarak identifier etmeğe (kimlik bulmaya) vasıl olmuşlardır. Tasavvuf dilinin ifadesine göre:
“Seyyid Nesimî terketti resmi
Yandırdı cismi âteşi aşka. ”
Bu kendi kendini mücerred (soyut) enerji olarak teşhis etmek keyfiyeti, yahut tasavvuf diliyle (vâsılı ilallah) olmak (Allah’a kavuşarak onda yok olmak) cehdi (gayreti), belki de yukarıda kısaca işaret ettiğimiz gibi beşerin çok uzak âtisine taallûk eden (geleceğe yönelik) bir tedbirdir.
Tarikatin ikinci fârik alâmeti (farklı kılan işâreti): Fazla speculatif istidatta olan tiplere, muhtaç oldukları ruh ijiyenini (temizliği) sağlamaktır. Speculatif istidat, her zaman yüksek tahsil erbabında görülmez; bâzı basit halk tiplerinde de zuhur eder. Hangi sınıftan olursa olsun, bunlar doğuştan hâmil (sâhip) oldukları damga resmiyle kanaat edemeyen, ümitle, emelle, ihtirasla, hayalle, hattâ mümkün olduğu kadar maddî teşebbüsle, olduklarından daha başka bir şey olmak cehdini güden kimselerdir. Bu hesapsız harcayış ve harcanışın neticesi olarak çabuk tükenirler. Fakat kayıpları cemiyetin zararına olacaktır, zira bunlar aslında (ehli mâna) olmağa namzed (aday) kimselerdir. İşte bu noktada tarikatın hârikalı müdahalesi kendini gösterir. Hastalığın başı hep (çok istemek, hiç istememek) gibi şiddetli def (uzaklaştırma) ve cezb (çekiş) faaliyeti olduğuna göre, şifa yolunun ilk istasyonu da (ne istemek, ne de istememek) rejimiyle hulâsa edilebilir (özetlenebilir). Tasavvuf ıstılahı (terimleriyle) bu merhaleyi (teslim ve rıza) diye adlandırır. Tükeninceye kadar aktif olmuş bir elemanın, pasif olmayı öğrenmesi demektir. Fakat o elemandaki aktif olma istidadı, esasda kıymetli ve nadir bir haslet (huy) olduğundan mürşid eliyle bir zaman nötralize edildikten sonra tekrardan aktife, fakat gelişi güzel ve keyfî bir surette değil de cemiyetin nef’ine (faydasına) olarak sistemli bir yoldan aktife sevkedilir.
Tarikatların tatbik ettikleri ijiyen usulleri, bütün Asya’ya mahsus çok eski ilimlerdir. Riyazat (nefsi terbiye için maddi ve mânevî perhiz), hapsi nefs (nefsi tutma, zaptetme), kalbi sanuberîye teveccüh (kalbe bakış, yönelme), concentration (yoğunlaşmak) vesaire gibi malûm olan, İslâm memleketlerinde ve Hindistan’da teammüm etmiş (yerleşmiş) bulunan yarı fizyolojik, yarı psikolojik kaidelerden maada (başka), çok dikkate değer bâzı tarikat disiplinleri vardır ki fikir, gönül ve muhayyele (hayali) faaliyetinde yıpranan ferdler için daimî kıymetini muhafaza edecektir. Meselâ, ne geçmişi, ne geleceği hiç düşünmemek ve anmamak. Halden bir lâhza (an) ileriye geriye gitmemek. Şöhretten, rütbeden kaçınmak, ümera (önde gelenler) ile, zenginlerle, avamla sohbet etmemek; onların rabıtasiyle mukayyed olmamak (kayıtlanmamak), cinsî alâkaya inhimâk (düşkünlük) göstermemek.
Görülüyor ki, namzed, kendi musaffâ (süzülmüş, yabancı maddelerden arınmış) enerjisiyle baş başa bırakılmak ve pîrinin sevk ve iradesiyle bu enerjiye tasarruf ettirilmek (hâkimiyet kurdurulmak) isteniyor…”   YM.1983/s.264

Hakîkâtin doğuşu hangi durumda sözkonusu olabilir?
“…Hâsılı mahlûkat ve bütün bu yaradılış âlemi Hakk’ın mutlak güzelliğine perde gibidir. Bu perde açılıp Hazreti Ebû Bekir’in: “Hiçbir şey görmedim ki onda Allâh’ı görmeyeyim”, dediği gibi görgü sâhibi olmak, ancak ölmezden evvel ölmekle olur... SOH.2000/s.249

… Sen kendini Hakk’ın varlığında fânî etmedikçe, ben ve sen ayrı oldukça Hakk’ı nasıl görürsün? Hiç iğne deliğinden ucu çatallı iplik geçer mi?… SOH.2000/s.203

 …ölmezden evvel ölüp dirilenlere ve Hakk’ın nûriyle bu eşyâya nazar edenlere, eşyânın hakîkatinin bu dünyâda açılıp tamâmiyle görünmesi kãbil (mümkün) oluyormuş... SOH.2000/s.249

 … Elektirik bir sâniyede dünyâyı şu kadar kere dolaşırken ona hâkim olan bundan âciz mi kalır? Gelsen de gitsen de gene o merkezden uzaklaşamazsın. “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn; ” (Bakara sûresi, 156. âyet) her şeyin rücûu, dönüşü hep o merkeze, hep Allâh’adır. Uzaklıkta yakınlıkta varacağın nokta, hep aynı merkezdir.
Gitmeye çalışacağına, çalış ki bu dünyâda iken eşyânın aynasında Allâh’ın tecellîsini, ahadiyeti (şekle bürünmeden önceki) yüzünü, can gözüyle göresin…”SOH.2000/s.305-306

 

İstîdâdın ve nasibin hakîkatin doğuşundaki önemi...
(Öğrenci:)
“…  Gözün her gördüğü şeyden ibret alması, Allâh’ın ihsânı mıdır, yoksa tedkik ve araştırmalar ile mi olur?
“Şüphesiz Allâh’ın ihsânıdır (bağışıdır). Dünya baştan aşağı pırlanta döşenmiş olsa, nâsibi olmayan bir tâne alamaz. Her şeyden ibret almak demek, murâkabenin verdiği bir ihsan demektir. Nasîbi olan bir kapı çıtırtısından bile tabiî delicesine değil mânâ çıkarır. Çünkü hiçbir yer Allah’tan hâlî (gayrı) değildir. Her tarafta onu seyretmek lâzımdır... SOH.2000/s.587

…Bir istîdat sâhibi, otuz sene zikirde kazanamayacağını yarım saatlik bir sohbette kazanabilir. İş, o alışa istîdatlı olmaktadır. Sohbetten muhabbet hâsıl olur. Muhabbetten aşk hâsıl olur. Aşktan ise herşey hâsıl olur... SOH.2000/s.601

… Doktor Server Bey:
İş, o kâmil hocayı bulmakta ve onun da talebesini sevmesinde…
“Hayır, kâmil hocayı bulursun da yine olamayabilirsin. Eğer ona küllî bir teslim ile teslim olmazsan, bu istîdat ve kãbiliyet sende bulunmazsa nâfiledir (boşunadır).
Meselâ hoca talebesine, mektebe tam sekizde gel ve filân kitapları da al! deyip de talebe kendi aklınca: Beni sekizde çağırdı ama, sekiz erkendir, dokuzda gideyim, diyerek, üstelik de kendi bildiği kitapları alarak mektebe gidip hocanın anlattıklarına ve öğrettiklerine dikkat etmezse buna üstat ne yapsın?
Server Bey:
O isterse taşı da altın eder.
“Evet ama o taşta da altın damarı olmalı... bir de ihsan olarak, yâni geçici bir zaman için bir imkân verilmiş olsa da, aslına rücû edip gider...”…”SOH.2000/s.1920

Talih ile nasîp arasında fark var mıdır?
“…Tâlih ile nasîbin arasında fark yoktur. Cenâbı Hakk’ın kul hakkındaki takdîrine tâlih denir…”                SOH.2000/s.610

Hikmet ne demektir?
“…bütün ilimlerin rûhunun da Allah ilmi olduğu anlaşılınca, sıra hikmete gelir. Hikmet, kulun Hak’la söylemesi, Hak için işlemesi ve matlûbu (talebinin) Hak olmasıdır, sözlerinin Hak kelâmı (sözü), yâni Hakk’ın sevdiği kelâm ve işlediği, Hakk’ın sevdiği ameller ve talebi de ne dünya ne âhiret olup, matlûbu ancak Cenâbı Hak olmasıdır…”    SOH.2000/s.453

“Hikmet mü’minin kaybıdır” sözü nasıl bir anlam taşır?
“… Resûlullah Efendimiz: Hikmet, mü’minin kaybıdır, buyurur: Onun için, ezelde Allâh’ın cemâline mazhar olmuş olanlar hikmet sâhibi oldular ve bu kimseler dünyâya geldikleri zaman dünyânın îcaplarıyle karışarak o hikmeti unutur gibi olurlarsa da, bir mürşit ile karşılaşınca onu hatırlayarak uyanırlar. Hangi mezhep, hangi dinden olurlarsa olsun, hikmete mazhar olan onu bulur. Fakat bulmayan da, sarıklı hoca veya şeyh, ne olursa olsun bulamaz…”    SOH.2000/s.412

Himmet; bulunduğumuz noktanın hakîkate yakınlığı veya uzaklığıyla mı bağlantılıdır?
“Talebin ne ise sen de osun”  sözünün bu konuyla nasıl bir alâkası vardır?
“…bir kimse gördüğü, bildiği ve sohbet ettiği ile tartılır. Ne gördü ne bildi neye muhabbet eylediyse seviyesi ve kıymeti ancak odur. Yâni talebin ne ise sen de osun. Bir insanın kıymeti himmetiyle mütenâsiptir (denktir) (Hadîs). Himmeti ulvî (yüce) ise kendi de ulvîdir. Himmeti süflî (basit, aşağı) ise kendi de süflîdir. Çünkü her şey kendisini çekene meyleder…  SOH.2000/s.247

…Cins cinse meyleyler. Bu ilâhî bir kãnundur. Tahtakurusu horoz ile gezer mi? Fil fil ile, karınca karınca iledir…”SOH.2000/s.507

İrfan anlayışı, gayret ve himmet konusuyla niçin bağlantılıdır, hakîkatin doğuşunda niçin önemli bir yeri vardır?
“…İrfan, gayret ve himmetin semeresidir, mahsûlüdür. Meselâ odun yanıyor. Semeresi nedir? Isıtmaktır. Meselâ elinde bir saz âleti var. Onun semeresi de senin bunu öğrenmendir ki, işte irfandır.
Tarîkatta irfan ise, lâ ilâhe illallah diyebilmek, yani bütün mevcûdâtı birlemektir.
“Ârife eşyâda esmâ (isim) görünür.
Cümle esmâda müsemmâ (Allah’ın isimleriyle isimlendirilmiş) görünür.”
sırrına erip, bunu hal ile bilmek, işte irfandır. Yoksa, plak gibi söylemek değil…”SOH.2000/s.626

Hakîkatin hâl edilmesi demekle nasıl bir durum kastediliyor olabilir?
“… “Benim sıfatlarımla ortaya çık, seni gören beni görür ” (hadîsi şerif) sözünün gereği üzere, fenâ mertebesinden bakãbillah yâni yokluktan sonra Hak’la var olmak derecesine, Allâh’ın sıfatlarıyle sıfatlanmış olduğu halde ba’s (diriltir) ve ihrac eder (sevk eder). Ve o kimse bu mertebede Hakk’ın bekãsıyle bâkî (ölümsüzlüğü ile ölümsüz) ve rabbânî (ilâhi) hayat ile dirilmiş olarak her ne işlerse hemen Hakk’la işler. Bu mertebede  o, eşyâyı Hak’tan başka görmediği gibi, Hakk’ı da eşyâdan gayrı görmez. Belki halkı Hak’la kãim ve Hakk’ı cümle eşyâ ve mahlûkãtın (yaratılmışın) aynasında zâhir ve tecellî eylemiş görür. Bir kesret (çokluk) görür ki hakîkatte vahdetin (tekliğin) tâ kendisidir. Bir vahdet görür ki eşyânın kesretinde kendini göstermekte bulunmuştur. İşte bu mertebede ona zâhir, bâtının kendisi ve bâtın da zuhûru îtibâriyle zâhirin aynı göründüğü gibi, âhir aynı evvel ve evvel ise aynı âhir görünür. O kimse bu mertebede: Evvel âhirdir, âhir evveldir. Zâhir batındır ve bâtın da zâhirdir! der...”   SOH.2000/s.248

Şerîat ehli ve tevhîd ehli arasındaki fark nereden kaynaklanmaktadır?
“… Şerîat ehline göre bir hâdis, yâni sonradan yaratılmış, bir de kadîm, yâni ebedî vücut vardır. Onun için de şerîat ehli, Allah başka, vücut başkadır, derler.
Tevhîd ehlinin inançlarına gelince, onlar, vücut birdir iki değildir, derler. Yalnız, bu bir olan vücûdun bâtını ve zâhiri vardır. Bâtını, bir nûrı münbasittir (genişleyen dağılan bir nurdur) ki cümle mevcûdâtı kuşatmıştır. Âlem, bu nûrun içinde, güneşe karşı bir zerre (küçük parça), denize karşı bir katre (damla) hükmündedir. Binâenaleyh bu beyan ve târîfe gelmeyen, nihâyet ve pâyânı (sonu) olmayan bir sonsuzluktur. İşte cümle mevcûdattan zuhur eden, bu nurdur. Bilcümle mevcûdat ise bu nûrun tecellîsine mazhardır. Her bir varlıktan zuhur eden işte bu nurdur...
SOH.2000/s.564-565

… En büyük küfür, senin kendi vücûdundur. Onu atınca gönlünde hakîkat doğar, îman o vakit gelir. Mâsivâyı (Allah’tan gayrıyı) var zannediyorsun. Yoktur. Bir varlık gösteren yokluktur. Bu dünya bir puthânedir. İçinde olan ihtiraslar ise birer puttur.
İşte küfrü îman yerine koymak demek, kendine vücut vermekten kurtulup vahdete ermek demektir…”                  SOH. 2000/s.470

Şerîatin; hakîkatin doğuşuna hizmeti ne şekildedir? Toplum düzeni açısından şeriatten faydalanılmış mıdır?
“…Hakîkat zâhir olsa, şerîat kalmaz. Bu âlemin nizâmını muhâfaza eden ise şerîattır. Şerîat demek, âlemin nizâmını koruyan kãnun demektir. Sâdece namaz, abdest ve oruç gibi ibâdet yol ve usûllerini tâyin eden bilgi demek değildir.
Herhangi bir memlekette nizam ve muvâzeneyi (dengeyi) sağlayan kãnunların hiçbiri şerîatın hâricinde olamaz. Meselâ şerîat hırsızlığı menediyor (yasaklıyor) da, kãnun ve hukuk nizâmları menetmiyor mu? Yalanı, hîleyi, hakãreti şerîat istemiyor da, kãnunlar hoş mu görüyor? Onun için şerîat kalksa dünya da alt üst olur...” SOH.2000/s.103

Şerîat, tarîkat ve hakîkatin, mârifeti ortaya çıkartışının örneklerle izahı mümkün müdür?
“…Cevizi muhâfaza eden kabuğudur. Kabuktan maksat, şerîattır (dinin kâidelerine uymaktır). Şerîat olmazsa, içindeki tarîkat, hakîkat ve mârifeti yiyemezsin...
… Şerîat ilimdir, tarîkat ameldir. Hakîkat, o amelin semeresidir.
Şerîat ilâçtır, tarîkat ilâcı yutmaktır. Hakîkat iyi olmaktır.
Şerîat şem’dir; (mumdur) tarîkat yoldur; hakîkat, varacağın yerdir ve bunlar biribirine bağlı şeylerdir...                  SOH.2000/s.595

…Mârifet, Cenâbı Hakk’ın rubûbiyetini yâni Rab oluşunu  kemâliyle idrak eylemek ve kulluğun şânına lâyık olan ameller ve vasıflar ile de nefsini tanımak ve hiçbir şeyin Allâh’ın emrinden hâriç olmadığını rızkı da Cenâbı Hakk’ın verdiğini bilmektir. İşte ancak bu kimse irfan ve zikir sâhibidir...  SOH.2000/s.377

…Bu âlemde üç türlü yolculuk vardır. Birincisi dünya yolculuğu… İkincisi âhiret yolculuğu…. Üçüncüsü Allah yolculuğudur ki bunun da sermâyesi mârifettir ve kazançları Allâh’ın likãsıdır (kucaklaması, yüzyüze gelişi), cemâlidir.
Mârifet, nefsini ıslahtır. Yâni Allah’ tan gayri fâil olmadığını bilen, onun yaptığına râzı olan, verdiğine şükreden kimseye mârifet sâhibi kimse deniyor…”SOH.2000/s.430

İlim ve mârifet birbirlerini nasıl bütünlemektedir?
“…Ey dünya adamı! Dünyâyı hoş geçirmek için iki şeye tahammül etmek lâzımdır. Biri, dünyânın tahripkâr (zarar verici) olduğunu, ikincisi de insanların vefâsız bulunduğunu bilmektir. Eğer bunları bilirsen, dünyâyı hoş geçirirsin.
Ey âhiret adamı! Senin için de iki şey lâzımdır: İlim ve mârifet. Bunların biri bilmek, diğeri işlemektir. Bilmek, neyi bilmek? Yapmak neyi yapmak?
İşte, birincisi nefsini islâh etmek; diğeri de Allâh’a şükür edici olmak ve etraftan gelen hâdiseleri Allah’tan bilerek sabretmek, sefâdan cefâdan her ne gelirse buna râzı olup, Allâh’a teslîmi tâm ile teslim olmak ve her türlü işini Hakk’a ısmarlamaktır.
Ey âhiret adamı, işte bunu yapabilirsen, dünyâyı da âhireti de hoş geçirirsin...                                                                 
…İlim nefsini bilmektir. Nefsini bilince de insan Allâh’ını bilir.
Mârifet ise, şükretmek, sabretmek, râzı olmaktır. Bu da amel kısmıdır.
Dünyâya gelmekten maksat da bu iki mânâyı ele getirmektir…SOH.2000/s.393

 …Resûlullah öyle buyuruyor: “Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır. ” Oraya erişmek istiyorsan bu kapıyı seç. Ali, aşka mazhardır (Aşk sıfatına zuhur yeridir). Ali’den aşk tecellî etmiştir. Hakk’a giden başka yollar da vardır. Fakat aşk yolu bambaşkadır. Onda mekânlar aşmak, merhaleler geçmek vardır. Âbidin (ibãdet edenin) yüz yıllık yolunu âşık bir âhiyle geçer…SOH.2000/s.232

…Gördüğüm bir, sevdiğim bir mânâsını hal etmek gerek. Bu hâli kazanan ise her şeye sâhip oldu demektir. Fakat onu da söz ile kazanmak mümkün değildir. Bal bal!... demekle ağızın tatlanır mı? Mutlaka balı bulup yemen lâzımdır…” SOH.2000/s.296

Bâzı ilim sâhibi kişilerin, ilimlerini mârifete geçiremeyişleri hakkında örnek verilebilir mi?
“… İlim, her şeyi Allah’tan bilmektir. Bir küçük çocukta irâde ve muhâkeme yoktur. Onun için de aklına geleni hemen yapmak ister. Kezâ, yaşları büyüdüğü halde rûhen küçük kalmış kimseler de böyledir. Bir cıgaralarının dumanına dahi hükmedemezler. Tıpkı ayının burnuna halka takılıp oynatıldığı gibi, nefisleri de bunların burnuna halka takmış oynatmaktadır...”     SOH.2000/s.400-401

İnsanın kendindeki kendini keşfine göstereceği hizmet, mârifet basamağında nasıl bir temel oluşturur?
“…Niçin bu dünyâya geldin, düşün… herhalde yalnız beşer cemiyetine hizmet için değil.. evvelâ
SOH.2000/s.159-160

…sen, yalnız kendin, kendi zevkin için değil, umûmun menfaati için olmalısın. Eğer yalnız kendini düşünücek olursan, bu takdirde nefsin için yaşamış olursun. Resûlullah Efendimiz: “İnsanın hayırlısı, halka faydası dokunandır”, buyuruyor... SOH.2000/s.110

 …Bir yandan boynuna borç olan bütün vazîfelerini dikkat ve sadâkatle îfâ edecek (yerine getirecek) ama, halkı görmeyip muâmelenin Hak’la olduğunu bileceksin. Hakk’ın rızâsını kazanmak için her tarafta her hal ve kârda Allah’la muâmelede olduğunu bilmek gerek...” SOH.2000/s.127

“Hizmet şahsa değil Allah’adır” düşüncesi örnekle açıklanabilir mi?
“… Fener Rum Lisesi Müdürü’nün bir müddetten beri hasta olduğu söyleniyordu. Nihâyet Balıklı Rum Hastahânesi’ne yattığını duymuştuk:
“Bu gün müdürü ziyârete gittim. Beni görünce hem hayret hem de memnûniyet içinde: Ah efendim, buraya kadar niçin geldiniz, sizi bu ziyârete sevkeden sebep nedir? diye hem sevindi hem de hastahâneye kadar gelmiş olmama taaccüp etti (hayret etti).
Esâsen evde de hastayı yoklamaya gideceğimi söylediğim zaman îtiraz edenler olmuş: Mübârek kandil günü bu ziyârete ne lüzum var? demişlerdi.
Hastaya cevâben: Beni buraya sevkeden insâniyet duygusudur, dedim. Öyle ya… bir kalbi memnun etmek gibi güzel şey var mıdır? Nasıl ki kalp kırmak kadar da fenâ şey yoktur. Hıristiyan olsun, müslüman olsun, her insanın bir kalbi vardır ve kalpten de Allâh’a giden bir yol vardır. Şu halde ben o vazîfeyi Hakk’a karşı yaptım; oraya gitmekle Hakk’ı tâzim (hürmet) etmiş oldum. ”…”   SOH.2000/s.369

Samîmi bir hizmet neden önemlidir?
“…Allâh’a isteyerek hizmet etmeyeni, Hak, istemeyerek kullara hizmetkâr eyler…” SOH.2000/s.436

Denis’in tasavvuf akidleri diye nitelendirdiği değerler, mârifet anlayışında mevcut olan nasıl bir temeli işâret eder?
“…tasavvuf demek, aklın istidlâller (akıl yürütme delile dayandırma) nazariyesine (teorisine) mürâcaat edilmeksizin kesbolunan (kazanılan) kalp mârifeti demektir…
… İşte aklî istidlâlle değil, ancak aşkla elde edilen bir vuslat sâyesinde hâsıl olan bu mârifete Denis, tasavvuf akîdeleri (prensibleri) ismini vermiştir. İnsanı Allâh’a îsâl eden (ulaştıran, eriştiren) bu mârifeti hiçbir hoca öğretemez. Çünkü Cenâbı Hakk’ı örten perde, yalnız ona bütün kalbi ile âşık ve onu aslı üzre müşâhedeye lâyık müstait (istidatlı) olanlar için kalkar. İşte sen de kendinden ve her şeyden samîmî bir ferâgat ile geçtiğin ve her türlü hâilden (engelden) âzat olduğun vakit gizlilikler âleminin nurlarına gark olabilirsin derdi… ” SOH.2000/s.367

İLETİŞİM BİLGİLERİ:         Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği-/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı