GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ İLE KENDİNDEN KENDİNE YOLCULUK / ZERREDEKİ OKYANUS

"Ken'an Rifâî - Sohbetler" "Ken'an Rifâî -Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık" adlı eserleri soru tekniğiyle büyüteçe aldığımızda konu başlığımıza ilişkin hangi bilgilere ulaşabildiğimiz aşağıda dikkatlerinize sunulmatadır.

TASAVVUF VE DİN

İncelemekte olduğumuz "Ken'an Rifai - Sohbetler" adlı eseri soru tekniğiyle büyüteçe aldığımızda konu başlığımıza ilişkin hangi bilgilere ulaşabildiğimiz aşağıda dikkatlerinize sunulmatadır.

Din nedir? Ken’an Rifâî dîni nasıl tanımlamaktadır?
(Öğrencileri diyor ki:)
“... Kenan Rifaî’ye göre din, ferdin diğer insanlarla ve ferdin vicdanı ile olan münasebetlerini (ilişkilerini) tanzim eden (düzenleyen) ve kontrol altına alan hayatî bir sistemdir…  YM.1983/s.134
…Din.. hikmet, insâniyet ve ahlâktır... SOH.2000/s.486
...O, dini ve imanı insanlığı huzur ve kemâle (olgunluğa) götürecek en kestirme, en doğru yol olarak görüyor, bir hakikate inanmış ve sevmiş olmanın beşeriyeti (insanlığı) bir gaye etrafında toplayacağına kani bulunuyordu (inanıyordu)…”  YM.1983/s.146

Ken’an Rifâî’nin din anlayışı hangi temel esaslara dayanmaktadır?
“... Onun din anlayışı, aşk ve iman esası üzerine kurulmuştur, diyoruz. Ahlâkını,  aşk ahlâkı, diye vasıflandırıyoruz. Talim ve tedris (eğitim ve öğretim) işinde hemen en kuvvetli metod olarak aşk motifini kullandığını görüyoruz. İlim, felsefe gibi tefekkür mevzularını (düşünce konularını), insanları aşk ve sevgi esası etrafında birleştirecek huzurlu bir dünyaya götüren mutavassıtlar (aracılar) olarak ele aldığını biliyoruz…”   YM.1983/s. 187 

Peygamber Efendimiz ve onu tâkip eden Ken’ân Rifâî gibi Hak âşıklarının dînin kolaylaştırıcılık yönünü ısrarla vurgulayışları hakkında bir iki örnek verilebilir mi?
Bu kolaylaştırıcılık Allâh’a karşı duyulan korkuyu sevgiye çevirmekte nasıl bir etkiye sâhiptir?
Korku ve sevgi nasıl bir dengede yer almalıdır?
“…Hazreti Peygamber konuşuyor: “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin, uzaklaştırmayın”
“Din kolaylıktır.”, “Dinde müşkül (zorluk) yoktur ve her müşkül dinen haramdır.” …YM.1983/s. 145

... Dînimizde güçlük yoktur. Cenâbı Hak Habîb’ine: “Yâ Muhammed, Biz sana Kur’ân’ı meşakkat (güçlük) olsun diye göndermedik, Allah’tan korkanlara nasîhat olsun diye gönderdik (Tâhâ sûresi, 23. âyet)”, buyuruyor. Onun için İslâmiyet dâimâ kolaylık emreder...” SOH. 2000/s.534

...Bir gün Enes (r.a.); Yâ Resûlallah! Biz senin getirdiğin Kur’ân’a îman ettik, sana îman ettik. Sen de Allah’tan korkuyor musun? dedi. Resûlullah Efendimiz; Evet ben de korkarım! buyurdular Enes; Niçin yâ Resûlallah? diye sordu. Çünkü kalpler, Allâh’ın iki kudret parmağı arasındadır. Onları  istediği gibi evirir çevirir ve istediğini sırâtı müstakîme hidâyet eder de (doğru olan yolu gösterir de) onun için... buyurdular.
İşte bu sebeple Efendimiz dâimâ: “Yâ Rabbî, kalbimi sırâtı müstakîmin üzre tesbit et!...” Ve yine: “Ey kalpleri ve gözleri istediği cihete (tarafa) döndüren Allâh’ım, kalbimi sırâtıı müstakîm (doğru yol) üzere karar kıldır, tesbit et!” buyururlardı... ”SOH.2000/s.66

“İslâm dîni güzel ahlâktır” buyurulduğuna göre, güzel ahlâkı kazanmak için dînin şerrî hükümlerini yerine getirmek yeterli olabilecek midir?
“... Kenan Rifaî bir gün, içimizden birinin kendisine sorduğu “din nedir?” sualini “din ahlâkdır” diye cevaplandırmış ve aldığı bu kısa cevaptan biraz da şaşırmış olan muhatabına: “Niçin şaşıyorsun? Resûlûllah da her dinin bir ahlâkı vardır, müslümanlığın ahlâkı ise hayâ (kendini her an Hakk’ın huzurunda bilerek hatâdan kaçınma, utanma) ve edebtir diyor” diye ilâve etmişti… YM.1983/s.147

… Dînin vazîfesinin insanları ahlâka sevketmek olduğunu ve ahlâklı kimselerin ise dîne muhtaç olmadıklarını söyleyen bir kimsenin fikirleri üzerinde konuşuluyordu:
(Ken’an Rifâî şöyle dedi:)
“Dînin zâhir (görünür) yüzünden başka, bir de insanoğlunu kemâle (olgunluğa) eriştirmek, sağlam ve yıkılmaz bir iç hayâtı  kazandırmak için riyâzet,  mücâhede, tasfiye (arınma),  hâlini ıslâh potası içinde temizleme ve pişirme tarafı vardır. Ben ahlâk sâhibiyim, demekle cehil (bilgisizlik) ve gaflet cehennemlerinden kurtulmak ve hakîkî cennet olan ezelî yakınlığa erip aslî fıtratını (gerçek yaratılışını) bulmak kãbil (mümkün) değildir.
Resûlullah Efendimiz şöyle buyurur: “Allah, aklı kendisine kulluk husûsunda kullanmak için vermiş. Yoksa rubûbiyet (Rab) sırlarını idrak etmek için değil...
Onun için, aklın varsa, benim hiçbir şeye ihtiyâcım yok demeyip, kendini dünya kirlerinden arıtmaya ve rûhundan cehil ve gafleti silip, onu aslî temizliği (gerçek yaratılışındaki sâfiyeti) ile meydana çıkarmaya bak!… SOH.2000/s.474

...Dâimâ ibâdet ve tâatler ile, riyâzatlar ile meşgul olan bir zâhidi (dinin şeklî yönüne fazla önem vereni) nazarı îtibâre (dikkate) alalım: Bunda bir takım kötü huylar var. Lâkin bunlar, tâat (Allah’ın emirlerini yerine getirmekten) ve ibâdetlerden sinmiş olduğu için meydana çıkamıyor; yâni o tâat kamçısı altında korkudan gizleniyor. Fakat fırsatı bulunca kuvveden fiile (düşünceden fiile) geçmeye hazır olarak bekliyor.
İşte bu huyların aslından mahvolması için, mutlak kâmil mürşidin terbiyesi kırbacına tevdî edilmesi (emânet edilmesi) gerekir. Ancak onun terbiyesi kırbacı o kötü huyları kökünden yok edip güzel ahlâkı hal ettiriyor…”   SOH.2000/s.202

Dînin hurâfelerden arınmış kâidelerine  harfiyen uyulması,  Ken’an Rifâî’nin düşüncesine göre bir zorunluluktur. Neden?
(Öğrencileri diyor ki:)
“... her dinin sâlikinin (yolcusunun) o dinin hurafelerden temizlenmiş kaidelerine harfiyen riayet etmesi (uyması) nizam (düzen) ve teşkilât fikrini ve ruh disiplinini sağlaması bakımından şarttır. Esasen samimî bir dindar, dinin mânasına olduğu gibi şekline de uymakla mükelleftir (sorumludur)…”  YM.1983/s.141
(Ken’an Rifâî şöyle diyor:)
“...Allâh’ın rızâsını kazanmayı herkes ister. Fakat nasıl kazanılacağını bilmez. Bunun iki yolu vardır: Maddî, mânevî. Maddîsi, dînî esaslara riâyet. Oruç, namaz vesâire gibi…
Mânevî kısmı da yine ikiye ayrılır. Göz ile Hak’tan başka bir şey görmemek ve dil ile Allâh’ın istemediği bir şeyi söylememek. Gıybet, yalan ve bütün kötü sözlerden çekinmek... SOH. 2000/s.410-411
...Dînî emirlere riâyet, senin menfaatin (çıkarların) îcâbıdır. Ve bunu yapmakla, insanlıktan maksut olanı (istenileni) hâsıl etmiş olmazsın.
Kezâ, iyilik yapmak da yine insanlığın îcâbıdır. Tabiî buna mukãbil (karşılık), Allah senin dünyâlığını arttırır ve karşılığını dünyâda verir. Fakat yine matlûp (istenen) hâsıl olmuş olmaz. Maksat kalbi selîmdir. Ya bizzat kendin bu kalbi selîme mâlik (sâhip) olacaksın, yâhut bir kalbi selîm sâhibi bulup onun gönlüne gireceksin…”SOH.2000/s.418

Dînin şekil yönü Ken’an Rifâî’de neden bir amaç değil bir araç olarak değerlendirilmektedir?
“...Kenan Rifaî, bu şekil cihetinin dinin gayesi değil, vasıtası olduğunu ve bu vasıtanın insanı, ahlâkî ve bediî (güzel) değerlere götürme yolunda ve bir ruh disiplini temin bakımından kıymeti olduğunu kabûl eder…” YM.1983/s.141

“Din taassuba değil, Allâh’a götürmelidir” inancı Ken’an Rifâî’nin öğrencilerinin gözüyle nasıl açıklanmıştır?
“... Kenan Rifaî dinin yalnız şekli ile alâkalı ve onu sadece muayyen (belli) ve mahdut (sınırlı) amellerden ibaret sayan bir din adamı değildi. Binaenaleyh kendisini tamamiyle rûhânîler sınıfına mâletmek  (katmak) hatâlı bir görüş olur. O her zerrede Allah’ın bir ismi ile alış veriş eden ve bu alış verişi bediî (güzel) duygularına içtimaî (sosyal) alâkalarına kısaca günlük hayatına mal eden tam bir mutasavvıftı (tasavvuf ehliydi). Böylece de daimî hayat faaliyetinde vardığı bir idrâkle insana, insandan öte bir yol göstermiştir.
Kenan Rifaî dinde, sadece amele (fiiliyâta) taallûk eden (ilişkin) ve her dine göre değişen formel müesseseleri değil, prensipleri anlıyordu ve bunu “fizik ve psişik âlemde görülen harikulâde intizam (düzen) ve gayeli, plânlı bir kâinat görüşü olarak ve insan idrâkine nâmütenahî (sınırsız) cüzüler hâlinde dökülen küllî varlığın, mâna dolu bir vahdet hâlinde idrâk edilmesi keyfiyeti diye vasıflandırıyordu.” Buradan hareket ederek, muayyen (belli) bir dinin üstünlüğü veya muayyen bir dinin dünyayı kurtarabileceği gibi, insanları din hegemonyasına götüren yanlış fikirlerden, ayrıca her türlü fanatik duygudan ve bilhassa patolojik taassup(hastalık haline varmış olan tutuculuk) krizlerinden temizlenmiş saf ve samimî bir iman anlayışını insanların manevî hayatına mâletmek (kazandırmak) istiyordu…”YM.1983/s.133

Hazreti Ali’nin ve Hazreti Pîr’in (Ahmede’rRifâî’nin) dînî farklılıklara bakışı hakkında, nasıl örneklere rastlamak mümkündür?
“… Bir gün Hazreti Ali yolda giderken bir kilise çanını dinlemek üzere durmuş ve zevkle dinlemeye başlamıştı. Kendileriyle berâber bulunanlar: Yâ Ali, bu kilise çanıdır, neden dinliyorsunuz? dediler.  Hazreti Ali cevâben: Evet kilise çanıdır, fakat Hak! diye bağırıyor, onu dinliyorum, buyurdu.
Her ne ki seni Allah’tan gãfil etmezse ve Allâh’ın aşkını sende ziyâde ederse (arttırırsa), onu can kulağı ile dinle... SOH.2000/s.557-558
… Hazreti Pîr,  ziyâretine gelen bir papazı kapıya kadar geçirince, etrâfında bulunanlar: Aman efendim ne yapıyorsun? diye hayret ettiler. Cevap olarak Hazreti Pîr:  Ben onun papazlığına değil, onda olan Hakk’ın nûruna hürmet ediyorum, buyurdu…”SOH.2000/s.613

İslâm dîni gelişme ve yeniliklere açık mıdır? Bu konuda öğrencilerinin yorumu ne olmuştur?
“...Daimî bir değişme ve tekâmül (gelişim) içinde olan dünyanın içtimaî (sosyal), hukukî, bediî (estetik), ilh.. nâmütenahî (sonu olmayan) hareketlerini, dinin değişmiyen ve mahdut (sınırlı) olan bu doğmaları nasıl karşılayıp, düzenliyecek ve cevap verecektir?...
… Halbuki İslâm dininin kurucusu bizzat bu değişme, bu inkılâp lüzum ve zarûretini (zorunluluğunu) tâ başlangıçta görerek, ümmetine (inananlarına), her vesile ile beyan ve telkin etmiştir. Kendisi bizatihi beşeriyete  bir yenilenme, tazelenme ve düzen getirmiş olan bu büyük insan, yapmış olduğu bir inkılâbın devam ve bekasını kendisini takip edecek olanlara nasıl tavsiye etmemiş olabilir? O iyice biliyordu ki ilâhî olduğu kadar beşerî de olan dinin ilk ihtiyacı, yumuşaklığını kaybetmemesi esasına dayanmaktadır. Zira, inkılâp demek bozulup yenilenmiş olan bir kıymetin değişmezliği ve ölmezliği demek değildir. Eğer ona “değiştirilemez” damgasını vurursak kendi elimizle öldürmüş oluruz. Zamana, şartlara ve aklı selîmin (sağduyunun) icaplarına göre yumuşaklığından istifade olunamayan inkılâp, derhal faydalı plândan zararlı plâna geçmek suretiyle fonksiyonunu kaybetmiş olur...” YM.1983/s.144-145

Peygamberliğin bitmesiyle din yüzyıllara nasıl yansımıştır?
(Öğrenciler:)
“...Hazreti Peygamber diyor ki: “Allah her yüz senede bir insanlara dinini yenileyecek bir müceddit (yeni bir çehre kazandıran) gönderir.” …     YM.1983/s.145

... Kenan Rifaî, belki de Hazreti Peygamber’in, her yüz senede bir, insanlar arasından çıkacağını müjdelediği bu asrın İslâmiyette en büyük inkılâpçı insanıdır…”YM.1983/s.146

Öğrencilerinin kaleminden Ken’an Rifâî’nin din ve tasavvuf ilişkisine dair görüşleri...
“.... Ona göre tasavvuf herhangi bir din kaydından müstakil (bağımsız) olarak mevcut olup insanla beraber başlayan ve insanla beraber tekâmül eden bir tefekkür silsilesi (düşünce zinciri), bir hayat tecrübesidir. Daima dinle yan yana görülmesi, dinin onun yardımına, şerh (açıklama) ve tefsirine (yorumuna) muhtaç olmasından dolayıdır. Bir yazısında (Ken’an Rifâî:) bu fikri şöyle anlatıyor: “İnsanlıkla beraber başlayan ve dinlerin cevherini meydana vurma keyfiyeti diyebileceğimiz tasavvuf son istihalelerini (değişimlerini) İslâm dini ile beraber yaparak en olgun ve en kemâlli halini bulmuştur. Nasıl ki İslâm dini geçmiş bütün dinleri câmi (birleştiren) ve onların zemini üstünde âbideleşmişse (anıtlaşmışsa) İslâm tasavvufu da böyledir. İndifa eden (püsküren) bir yanardağın lâvlarını tutacak bir el ayası bulunmadığı gibi tasavvufun da yer yüzüne akmasını önleyecek bir kuvvet yoktur.”
İlâhî ile beşerîyi bir plân üstünde birleştiren İslâm dini nasıl ki tabiatle el ele verip bağdaşmışsa, şüphesiz hayatın kendinden evvelki verimleri olan geçmiş tasavvuf sistemleri de yuvarlanıp büyüyen kar yığınları gibi gele gele İslâm câmiasının kolları arasında beşerî  ile ilâhî arasındaki formülü mükemmel bir solüsyon (karışım) halinde ifadelendirmiştir…”YM.1983/s.180

Dinler arası farka bakış açısı ne olmalıdır?
(Öğrenci:)
“…  Geçen gün bir hıristiyanla görüşüyordum. Bana: Siz de bize benzediniz, dedi. Müslümanlık nâmına müteessir oldum (hüzün duydum).
“Niçin müteessir oluyorsun? Hıristiyan nedir? Sen onu gayrı mı görüyorsun? Cenâbı Hak yalnız müslümanların Rabbi değil, cümle âlemin Allâhı’dır. Sen Îsâ’ya da inanıyorsun, Mûsâ’ya da. Onlara îman etmeyecek olursan müslüman olamazsın. Onları tasdik etmiş, fakat fevklerine (üstlerine) yükselmişsin. Onlardaki sende var, fakat sendeki onlarda yok!
İşte irfan sofrasına dâhil olan böyle şey söylemez. Gördün mü âlem aynasında temâşânın (seyrin) nasıl olduğunu? Hiçbir şeyi Hak’tan gayrı görmeyeceksin... SOH.2000/s.9-10

...Sen Îsa’yı inkâr etsen müslüman olamazsın. Resuller arasında fark gözetmeyin... (Sûrei Bakara, âyet:285) diyor Allah…
...Bir müslüman hem yahudidir, hem hıristiyandır. Fakat tekâmül etmiş (gelişmiş) yahudi, tekâmül etmiş hıristiyan; yâni müslümandır. Ahmed dediğin zaman yahudisi de, hıristiyanı da, müslümanı da dâhildir.”…”  YM.1983/s. 391

Tevhîd inancının dinler üstü oluşu hakkında, Ken’an Rifâî’nin kişiliği nasıl bir  örnek oluşturur? Allah’ın Rabbü’lMüslimin değil, Rabbü’l Âlemin oluşu bu konuyu nasıl açıklar?
“...onun çok cepheli varlığından sızan tılsım, muhitleri, seviyeleri, istidatları, görüşleri ve kültürleri tamamen biribirinden ayrı olan her sınıf insanı tek merkezde birleştirmek kudretini göstermiştir…YM.1983/s.119

...Onun gayesi, insanların kalbine Allah’a imanı akıtmak, kâinatın sevgi ile dolu olduğuna onları inandırmaktı. O her zaman, Allah’ın “Rabbü’lMüslimîn” değil “Rabbü’l Âlemîn” olduğunu söylemiş, ehli kitaba riayet edilmesini (uyulmasını) öğretmiş, Hazreti  İsa’ya inanmazsanız, Müslüman olamazsınız telkininde bulunmuştur... YM.1983/s. 275

(Ken’an Rifâî:), “Kur’an insanları sevip onlara hayır ve iyilikte bulunmak ve adl ü ihsan (adâlet ve iyilik) ile muamele etmek lâzım geldiğini, peygamberler de insanların, Allah’ın ailesi olduğunu ve onlara şefkat ve merhamet edenlerin Allah indinde makbûl (istenilen) olduğunu beyan ediyor.
Halbuki şimdi, radyo düğmesini çevirdiğim zaman, her istasyonun düşman memleketine yapılan hücumları ve yapılan tahribatı sayıp döktüğünü duyuyorum. Roma, Filistin, Mısır, Londra ilh.. hep o! Sonra da bize bir şey olmadı, kaybımız yok diye iftihar ediyorlar. XX. asırda insanlık için bu ne elîm (acı) bir netice! Bu hesapça dost kalmamış. O halde dost kim?” diye soruyor. İşte bu konuşmada Kenan Rifaî bu suale cevap verirken din ve imanın da cemiyetteki yerini belirtmektedir. O diyor ki: “Bir insan kendi vücudu memleketinde sulh ü salâhı (sükuneti ve barışı) temin edemezse cemiyete karşı sulh ü salâh ve adâleti temin edemez. Bunun husûlü de (meydana çıkışı da) nefsin ıslahından, rûhun tekâmülünden (gelişiminden) başka bir yolla olamaz. Bu olmadıkça dünyadan rahat ve sükûn beklemek beyhude (boşuna) ve abestir. İnsan ancak Allah’la biliş tutup onunla dost olduğu zamandır ki hem kendi için, hem de cemiyet için kazanılmış bir varlık olur...”YM.1983/s.135

Genel anlamda dinler insanoğlundan neyi talep eder?
“… Şerîat esasları (dînî kâideler), hep insanın kemâle ermesi (olgunlaşabilmesi)  içindir. Dinler, esas îtibâriyle birdir. İptidâî (ilkel) dinlerden tutunuz, İbrâhim’den, Mûsâ’dan, Îsâ’dan İslâmiyet’e kadar bütün dinler mânâ îtibâriyle hep birdir. Maksat içini temizlemek ve Allâh’ın istediği ahlâkı bilmek ve hal etmektir...”    SOH.2000/s.502-503

Din anlayışının tekâmül etmesi ne demektir?
Dînin İslâmiyet’te en olgun noktasına ulaşmış olduğunu kabul etmek demek, tekâmül durmuş demek midir?
Din anlayışının tekâmülü, insanın kendini yetiştirmesine mi bağlıdır?
“... Bugün her şeyin, maddenin de canlı olduğu ve câmit (cansız) bir şey bulunmadığı isbat olunmakla, maddecilik nazariyesi (teorisi) çürütülmüştür. Senin madde dediğin de hareket ve tekâmüldedir (gelişimdedir)...     SOH.2000/s.254

...Nasıl ki iptidâî (ilk) mektepten üniversiteye varıncaya kadar bir talebe bilgi kazanma safhalarını geçirirse, din dahi bu safhaları geçirmiş ve İslâmiyet’te son tekâmülünü bulmuştur. Onun için İslâmiyet denince, tekâmül etmiş Mûseviyet, tekâmül etmiş Îseviyet demek olur. İslâmiyet’ten öte bir tekâmül yoktur. Yalnız bizim noksanımız ilimdir. Onun için cehâletimiz (bilgisizliğimiz) her bir yanlışa sebebiyet veriyor. Meselâ din bilgisi olmayan hattâ din hakkında fikri bulunmayan bir kimse, senden îmâna ve dîne âit mâlûmat (bilgi) istiyor, sualler soruyor. Amma onun bu araştırıcılığına karşılık: Sus, kâfir oldun, der, fikrî ve ilmî seviyesine  çıkıp onu iknâ ve tatmin edemezsen elbet senden kaçar. Onun için bir mürşit, zamânın ilmine ve fennine vâkıf olmazsa, kuş dili bilici Süleyman olamaz…”  SOH.2000/s.502-503

İnsanlık tarihine bakarak gözlenebilen gelişim, dinin mânâsının algılanışına da yansımış mıdır? Öğrencilerin yorumuyla...
“... Din fikri de beşerî tekâmülle (insanlığın gelişimiyle) beraber gitmektedir. Çocukluğunu fetişizm veya totemizm gibi dinlerin kucağında geçiren insanlık, ilk gençlik günlerinde senbollerin şahıslandığı mitlerle (mitolojilerle) avunmuş, böylece devir devir konukladığı çeşitli inanış duraklarında birçok alış veriş yapmış, döğüşmüş, güreşmiş, yenmiş, yenilmiş, nihayet insan topluluklarına yine kendinden gelen mutavassıtlar (aracılar) kütleyi tek Tanrı fikrine doğru sevkeder olmuşlardır. Bu mutavassıtlar, içinden doğdukları cemiyetin şartlarına, ve seviyesine göre toplumu bir iman havası ile sarmaya çalışmışlardır. Mühim olan şu ki, doğumundan bugüne kadar hiçbir devrinde beşer nev’i (insan cinsi), din fikrinden müstağnî (uzak, kayıtsız) kalamamış, salâh (barış) ve selâmet için onun kollarına atılmaktan gayrı çare bulamamıştır…”YM.1983/s.134

İslâmiyet kendinden önceki dinlerin tekâmül etmiş hâli olduğuna göre, Hıristiyanlık örneğin Hıristiyanlık’taki riyâzat anlayışı, tekâmül görerek yerini, İslâmiyette nasıl bir riyâzat anlayışına bırakmış olabilir?
“…Oğlum, râhipler,  papazlar, sörler birçok riyâzat yapar, hattâ ölümü unutmamak için geceleri tabut içine girerek yatarlar ve birbirleriyle selâmlaştıkları vakit:  Ölüm var unutma! derler. Dağlarda kovuklarda yaşarlar, hattâ bu kovukların önünü duvar ile örüp kendilerini insanlardan ayırırlar. Fakat netîce nedir?  Hiç!  Çokluk içinde Hakk’ı  bulmak gerek. Zîra az evvel söylediğimiz gibi,  o çokluk da Hak’tır. Farazâ, oruçlu bir kimsenin elini ayağını, ağzını bağladığın için mi yemek yemez su içmez ve harama bakmaz. Bilâkis (tersine) işi ile gücü ile meşgul ve her türlü dünyevî nîmetler önünde iken onlara el uzatmaz. Nefsin terbiyesi ve kötülüklerden uzak kalması için de râhip  olup nefsini hapse koymaya ne lüzum var?
Ruhbâniyet (râhiplik, keşişlik) için şu yüzden teslîmiyet de denemez. Çünkü Kur’ânı Kerim zuhur etmiş, Hazreti Muhammed beşeriyete (insanlığa) hitap ederek bütün dinlerin hükümsüz kaldığını, çünkü İslâmiyet’in bunların hepsini içine aldığını beyan eylemiştir...
… Hıristiyan, Îsâ zamanında mü’min sayılırdı. Hazreti  Peygamber hıristiyanlığı İslâm ile tekmil etti (tamamladı). Bunu anlamamakta direnen hıristiyanlar bâtılda kalıcı oldu…”SOH.2000/s.515-516

17. BÖLÜM

TASAVVUF VE DİN

 

Tasavvuf’un güzel ahlâk, İslâmiyet ve diğer dinlerle arasındaki bağ nasıl açıklanmıştır? Ken’an Rifâî’ye göre tasavvuf ne demektir?
“… Ona göre tasavvuf herhangi bir din kaydından müstakil (bağımsız) olarak mevcut olup insanla beraber başlayan ve insanla beraber tekâmül eden (gelişen) bir tefekkür silsilesi (düşünce zinciri), bir hayat tecrübesidir. Daima dinle yan yana görülmesi, dinin onun  yardımına, şerh (açıklama) ve tefsirine (yorumuna) muhtaç olmasından dolayıdır.  Bir yazısında bu fikri şöyle anlatıyor (Ken’an Rifâî) : “İnsanlıkla beraber başlayan ve dinlerin cevherini meydana vurma keyfiyeti diyebileceğimiz tasavvuf son istihalelerini (değişimlerini) İslâm dini ile beraber yaparak en olgun ve en kemâlli halini bulmuştur. Nasıl ki İslâm dini geçmiş bütün dinleri câmi (toplayıcı) ve onların zemini üstünde âbideleşmişse (anıtlaşmışsa) İslâm tasavvufu da böyledir. İndifa eden (püsküren) bir yanardağın lâvlarını tutacak bir el ayası bulunmadığı gibi tasavvufun da yer yüzüne akmasını önleyecek bir kuvvet yoktur...” YM.1983/s.180

… Bir defa kendisine “tasavvuf nedir?”  diye sorulan bir suali “gönül bilgisidir” diye cevaplandırıyor (Ken’an Rifâî). Sonra fikrini şöyle izah ediyor : “En büyüğünden en küçüğüne kadar hiçbir şey yoktur ki Allah’ın irâdesi ile olmasın. Seni tedvir eden (çeviren) rûhun ve aklındır. Rûhun rûhu da Allah’dır. Her şeyi hareket ve sükûna getiren kendi mânasıdır. Mânanın mânası da yine Allah’dır. Şu halde rûhu rûha terketmek ve kendi gözü ile kendini görmesini temin etmek icabeder. Her madde bir mânayı işaret için vücut bulmuştur. İnsan ise kâinatın (evrenin)  mânasıdır. Onun için koca Mevlânâ “Beytullah  (Kâbe)  Beytullah olalı Allah gidip orada oturmadı, benim gönlüm hanesinde ise ondan gayrı birşey yok” diyor ki işte tasavvuf bu bilgiyi edinebilmektir. Fakat Eflâtun’un da söylediği gibi , bu bilgi kitaplardan öğrenilmiyor. İnsan onu kendi kalbi hazinesinden pek ince bir teemmülle (derin düşünce ile) çıkarabilir ve mukkaddes ateşi kendi zatî menbaından (kişisel kaynağından) uyandırabilir...  YM.1983/s.181

…Tasavvuf incitmemek ve incinmemektir, yalnız incitmemeye değil asıl incinmemeye alışmak gerek... SOH.2000/s.319


…Allah’ın lûtfu, keremi (bağışı), kahrı, gazabı insanlara, yine insanlardan zuhur  eder (ortaya çıkar). O halde her muamelenin  Hakla olduğunu bilirsen kimden incinecek ve kimi inciteceksin? Bizim vücudumuz Allah’ın kavline (sözüne), fiiline, tasarrufı zâhiriye ve bâtıniyesine (görünüre ve öze hakimiyetine) bir âlettir, çoğu zaman insan, Hakkın bu tasarrufunu (hâkimiyetini) kendinden zanneder. Halbuki bu tasarruf âriyet (eğreti) ve emanettir.  İşte Resûlûllah’ın, nefsini bilen Rabbini bilir, diye ifade ettiği düsturun mânası budur... YM.1983/s.181182

…Tasavvuf güzel ahlâktır. İç ve dış edebiyle edeplenmektir. Dış edebi, yâni zâhir (görünür) edep, Allâh’ın emrine uymak, nehyinden (yasaklarından) kaçmaktır. İç yâni bâtın edebi ise, hayvan sıfatlarından kurtulup iyi huylar ile alışkanlık peydâ etmek, elinden, dilinden bir kimseyi kırmamak, rahatını bozmamak ve lüzumsuz düşüncelerden vesveselerden gönlünü pâk (temiz) edip, Hakk’ın cemâli (güzelliği, lutfu) içinde gark olmaktır...” SOH.2000/s.579


… O, “mükevvenat, yani kesret (çokluk), Allah’ın birliğine mâni değildir. Nasıl ki denizin dalgaları, denizin birliğine mâni değilse..” diyor. Ve ilâve ediyor: “Meselâ adetleri alalım: 1,2,3 diyoruz. Fakat aslında iki var mıdır? İki, birin tekerrürüdür (tekrarıdır). Anlaşılıyor ki kesretin  ifadesi olan bütün adetlerin vücudu birin tekerrüründen husûle (meydana) geliyor, yani birden başka adet yoktur. Hep vahdeti vücud (vücud birliği)... unité absolue. Bu vahdet ilmi (birlik; Allah’ın birliğinden başka hiç bir şey olmadığının ilmi) hâsıl olunca faili, mevcudu yalnız Allah bilirsin. Hazreti Ebûbekir bunun için hiçbir şey görmedim ki onda Allah’ı görmeyeyim dedi. İşte bunu bildin mi ne kediyi, ne köpeği, ne soğanı, ne sarmısağı fena görmez, tahkir edemezin (aşağlayamazsın)...YM.1983/s.182

…Tasavvuf, ölümsüz hayat ve her hal ve vakitte edeptir”...” SOH.2000/s.468

Tasavvuf bir çeşit akıl yürütme yolu mudur?
“... Tasavvuf, yânî mistisizm kelimesini islâmiyette ilk söyleyen Kneber’dir.
Mistisizm, Yunanca “müo” kelimesinden alınmıştır. Ağzını yüzünü kaplamak mânâsına gelir. Bu îtibarla tasavvuf demek, aklın istidlâller (akıl yürütme, delile dayandırma)  nazariyesine (teorisine) mürâcaat edilmeksizin kesbolunan (kazanılan) kalp mârifeti demektir…
… aklî istidlâlle değil, ancak aşkla elde edilen bir vuslat (kavuşma) sâyesinde hâsıl olan bu mârifeti hiçbir hoca öğretemez. Çünkü Cenâbı Hakk’ı örten perde, yalnız ona bütün kalbi ile âşık ve onu aslı üzre müşâhedeye (gözlemeye) lâyık ve müstait (kâbiliyetli) olanlar için kalkar. İşte sen de kendinden ve her şeyden samîmî bir ferâgat ile geçtiğin ve her türlü hâilden âzat olduğun (engelden kurtulduğun) vakit gizlilikler âleminin nurlarına gark olabilirsin…”   SOH.2000/ S.367


Tasavvufta edep anlayışından yola çıkarak tasavvuf ehli nasıl tanımlanabilir?
“… Zâhiri (görünürde, yüzeyde) edep:  Namaz, oruç, hac,  zekat vesâire gibi şeylerdir. Bâtınî (özde) edep de: İnsanın hayvan sıfatlarından kurtulması, elinden, dilinden kimsenin rencîde (incinmiş, kırılmış) olmaması ve kalbinin hîle ve fesat gibi kötülüklerden arınmış olarak Allâh’ın cemâlini (güzelliğini, lutfunu) seyretmesidir. İşte tasavvuf ehli diye bunlara derler…SOH.2000/s.324
…Tasavvuf ehli olanlar da Hakk’ın sıfatiyle sıfatlanmış, ahlâkıyle ahlâklanmış, esmâsını (Hakk’ın isimlerini) hakkiyle bilmişlerdir…” SOH.2000/s.205

Tasavvuf bilinci ne zaman ortaya çıkmış ve İslâmiyet’e kadar nasıl bir gelişim göstermiştir?
“…tasavvuf, dünya kurulalı beri mevcuttur. Çünkü bu, insan tabîatının vazgeçilmez, yok edilmez bir hâdisesidir… SOH.2000/s.355


…Tasavvuf, dünyânın her devrinde ve her yerde, türlü türlü şekillerde görünmüştür. Hindistan’da, Mısır’da, Yunanistan’da, İskenderiye’de Mûseviyet’te, Îseviyet’te ve nihâyet İslâmiyet’te tekemmül etmiş (olgunlaşmış) olduğu halde kendini göstermiştir.
Mâdemki Resûlullah Efendimiz’den evvel peygamberler gelmiştir, tabiî ki tasavvuf anlayışı o zamanlarda da mevcut idi… SOH.2000/s.354


…bir kağnı arabasında gidenin istirâhati ile bir otomobil veya şimendiferde gidenin istirâhati bir midir? İslâmiyet’in tasavvuf anlayışı, kağnı arabasına nazaran otomobil gibidir. Her mütekâmil (olgunlaşmış) şeyde geçmiş şeyler mevcut olduğu gibi, İslâmiyet’te de bu eski devir tasavvuf anlayışlarından çizgiler ve esaslar vardır.  Binâenaleyh onlarda da hakîkat payı mevcut olduğundan bir kenara itemeyiz. İşte onun içindir ki biz de geçmiş devirlerin tasavvuflarından bahsetmekte bulunuyoruz…”  SOH.2000/s.365

Tarih içindeki hangi  felsefecilerin, hangi görüşleri, din ve  tasavvuf düşüncesiyle benzerlik gösterir niteliktedir?
“…Sokrat, Mîlât’tan dört yüz yetmiş sene evvel Atina’da dünyâya gelmiştir. Bu zatla Eflâtun’un tasavvuf târihinde ehemmiyetli mevkii vardır ve ahlâkî felsefenin müessisidirler (temelini alanlarıdır).
Sokrat, talebelerine dâimâ çarşı ve pazarda ve gezdiği yerlerde ahlâkın fazîletlerinden bahsederek tavsiyelerde bulunur, onlara devamlı olarak “kendini bil!” sözünü tekrarlardı... Bâzan bakışları bir şeye dikilir, orada sabahladığı olurdu. Her an, her vakit, her zaman ve her mevkide, hattâ ölüm tehlikesine mâruz kaldığı vakit bile adâletten ayrılmamıştır.
Sokrat, Cenâbı Hakk’ın mevcûdiyetini, âlemin nizâmından (düzeninden) anlamıştı... Bu yaratılış âleminde  hiçbir şeyin abes olmayıp, bedenimizin uzuvlarının olsun, sâir (diğer) eşyânın  olsun hep birer vazîfesi bulunduğunu, bir parçası oldukları bütünün  selâmetini temîne çalıştıklarını bildiriyordu. Her şeyin intizâmının, yerin, göğün, gök kubbenin bir âhenk ve düzen içinde bulunmasının ve bütün mevcûdâtın çalışıp didinmesinin ve cümle mahlûkãtın (yaratılmışın) çoğalış ve doğuruş hâlinde bulunmasının, hep insanın menfaat ve hizmeti adına olduğunu, yâni bu mümtaz (seçkin) ve seçilmiş olan insana hizmet yolunda kullanıldığını anlatıyor ve bakınız diyordu, giydiklerimiz, onların postlarından, yediklerimiz onların etinden ve sütünden değil mi? Bütün bu faydalanışlar, hepsinin insan için hazırlanmış olduğunun bir delîli değil mi?…
… Cihanda hiçbir şey tesâdüfe dayanmaz. Her şey bir gãyeye, o gãye de daha yüksek daha üstün bir gãyeye ve netîcede herşey tek gãye olan tevhîde müteveccihtir (birliğe yönelmiştir)...
İşte, yekpâre (tek parça) bir kasîde gibi olan tabiat da, bu gãyenin hakîkaten tek olduğunu isbâta kâfîdir. Sokrat, düşününüz bir kere diyor, nasıl olur da bu kadar mevcûdat, şekilsiz olan bir maddî kütleden kendi kendine meydana gelir? Nasıl olur da bunlar o muazzam varlık içinde kendi kendilerine bir şekil ve mevki verirler?
Binâenaleyh hiçbir şey tesâdüfe bırakılmamıştır. Her şeyde ilâhî bir cevher olmakla berâber, onları bu şekilsiz küllî (bütünü) maddeden, bu karışıklıklardan çıkaran ve bu intizâma sokan (düzenleyen) bir hakîkî yaratıcı vardır. Bu hakîkî yaratıcı, her yerde hazır ve gãlip ve her yerde mevcuttur. Ama biz onu göremiyoruz. Güneş, hepimizin gözlerimize ışığını aksettiriyor. Fakat ona gözümüzü dikecek olursak göz kör oluyor...
…İşte Sokrat’ın bu nasîhatlerini ve bu tâlîmâtını hıristiyan hakîmleri kendilerine mâl etmişler ve (sebepler ve vâsıtalar maksat ve gãyeye göre düzenlenmiştir) tarzındaki nazariyesi (teorisi) de talebesi Eflâtun’un ve kezâ onun talebesi Aristo’nun felsefesine girmiştir...
… Sokrat, birinci olarak rûhu, ruhta aklı ve akılda da mefkûreyi (ideali, ülküyü) görmüştür. Onun için aklî rûhiyâtın kurucusudur. Ama bu yüksek düşünce ve büyüklüklerini zaman çekemedi. İftirâlar ve anlayışsızlıklar ile îdâma mahkûm ettiler. Çok kimseler vardır ki saâdetleri yıldızı öldükten sonra parlar. Onun da kıymeti, öldükten sonra meydana çıktı…
… Onun sözü sohbeti, dâimâ ahlâk, fazîlet ve Sübhân’ın (Allah’ın) azameti bâbında idi...
…Bu sözlerin içinde İslâmî anlayışa aykırı bir nokta bulmak güç... SOH.2000/s.359-360-361


… Târihin kaydettiği ve en eski dediği Sokrat, Eflâtun, Fisagor gibi büyük kimselerin anlayışlarıyle,  Mûsâ, Îsâ ve bütün dinleri ihâta eden Muhammed dîninde gösterildiği gibi, asıl bu sözleri söylememize sebep olan: Allah, insanı iyi gördüğünden ayırmasın temennîsine (dileğine) karşı... diyorlar ki: Hayat, kederleri, elemleri, sürur (sevinç) ve neşâtı (şenlikleri) ile, hep geçmişte kazanılan şeylerin semeresidir.
Meselâ Sokrat der ki: “İnsan, kendi felâketini kendi hazırladığı gibi, saâdetini de yine kendi hazırlar.”
Resûllullah Efendimiz de buyuruyor ki: “Öldükten sonra başınıza neler geleceğini bilseniz, iştihâ (iştah) ile yemek yemez, istirâhatle uyuyamaz, başınızı alıp dağdan dağa kaçardınız. ”
Cenâbı Hak da Kur’ânı Kerîm’de: “Zerre kadar hayır işleyen hayır bulur, zerre kadar şer işleyen şer bulur.” Ve yine: “İyilik yaptığınız vakit kendiniz için yapıyorsunuz, kötülük yaptığınız vakit yine kendiniz için yapıyorsunuz.”, buyurur... SOH.2000/s.357


…Eflâtun: “Bilmek demek, eski şeyleri hatırlamak demektir”, diyor. İşte buradaki bilişme, kaynaşma ve buluşma da ezelin îcâbıdır. Sokrat’ın yine güzel bir sözü vardır: Felsefe demek, ölüme hazırlanmak demektir...” SOH.2000/s.569

Sokrat’ın Hakk’la alışverişini anlatan bir anekdot...
“… Sokrat dâimâ: Ben size Allâh’ın emrini teblîğe memûrum, derdi ve: Her zaman bir melek gelir, şunu şöyle yap, bunu böyle yap… diye emirler verir. Ama beni îdâma mahkûm ettikleri vakit o melek gelmedi. Anladım ki Allâh’ın rızâsı bu yoldadır, dedi…”SOH.2000/s.361

Buda’nın insanlık bilincine varılabilmesi için izlenmesi gereken yol hakkındaki  hangi temel prensibi, tasavvuf anlayışına yakın bulunmuştur?
“…Buda der ki: “Kötülüklerin, kederlerin, ölümün sebebi şehvettir. Her bir insanın başına birer belâ kesilen ihtiyaçları kalplerde uyandıran yine şehvet ve hırstır.” Bunun için Buda, şehvet ve hırstan kurtulmak çâresi olmak üzere riyâzat yâni perhiz ve ayni zamanda  derin derin tefekkürü (düşünmeyi), insanın yavaş yavaş dünya arzularından çekilmesi ve benliğinden kurtulması yolunu göstermiştir…” SOH.2000/s.354

Felsefe ile tasavvuf arasında ne fark vardır?
“… Semîha Hanım’a hitâben:
“Felsefe ile tasavvuf arasında ne fark vardır?”
Semîha Hanım:
Biri hakîkat, diğeri vehim, şüphe ve hayal yolu değil mi Efendim?
“Evet, biri aklî hikmet (kâinattaki bütün hâdiselerin Allah tarafından bilinen sebebinin akılla çözümü), diğeri hakîkî hikmettir. Yâni biri zan ve vehim (şüphe) yolu, diğeri hakîkat yoludur.
Felsefenin bir şüphecilik ve zan yolu olduğu şununla da sâbittir ki Schopenhauer, Kant, Nietzche gibi filozoflar dâimâ birbirlerini çürütmüş. Meselâ eski felsefenin bugünkü felsefeyi baştan başa nakzedişi (bozması) gibi.
Halbuki hakîkat yolunda, hangi ehlullah, bir diğerinin dediğini çürütmüş, nakzeylemiştir? Bin bu kadar sene evvel gelen bir Hak velîsi de, beş yüz bu kadar sene sonra gelecek olan da hep aynı hakîkati söylerler. Çünkü hakîkat ehlinin  beyanları görgüye dayanır. Hak’tan alır ve Hak’tan bahsederler.” …”  SOH.2000/s.292

Felsefeden nasıl istifâde edilmesi gerektiğini, Ken’an Rifâî’nin öğrencileri ne şekilde izah etmişlerdir?
“…Felsefe ancak zihin seviyesini muayyen (belirli)  bir irtifaa (yüksekliğe) yükselmiş olan kimsenin kulağına bir şeyler fısıldar, fakat her adımda kendi kendini nakzetmesi (çürütmesi) ve her felsefî sistemin kendinden bir evvelkinin enkazı üzerinde yükselmesi onun her zaman bir nazariye (teori) olarak  kalmasını icabettirmektedir. Böyle bir sistem insan hayatını  yalnız başına tanzim edecek (düzenleyecek) bir âmil (yapan,eden) olamaz, ancak insan tecessüs (merak) ve muhayyilesini (hayal gücünü) teşvik  ve  tahrik ederek (harekete geçirerek) tefekkür (düşünce) ufuklarının genişlemesine hizmet eder...” YM.1983/s.136

Hakîkati bulmuş filozoflarla Allah âşıkları arasında fark var mıdır?
“… Filozoflar içinde bihakkın (hakkıyle) hakîkate ermiş bir kimse tasavvur edemiyorum (düşünemiyorum). Çünkü bunların bilgilerine ve bildiklerine akıl delil olmuştur. Akıl ise mahlûk olmak hasebiyle (yaratılmış olması nedeniyle) kendi üstünde olan hakîkatleri  idrak edecek kudret ve kuvvette değildir. Onun için bunlar, deryâ içinde dümensiz seyir ve sefer eden bir gemi gibidirler ki nihâyet günün birinde taşlara çarparak parçalanırlar.
Evet, bunların içinde, Hazreti Peygamber’in mâneviyâtından nur ve feyiz (ışık ve ilham) almış olan, Sokrat, Eflâtun, Epiktetos gibi kimseler de vardır. Fakat hakîkati bulmuş olan bu gibilere pek ender olarak rastlanır. Yine bunlar da bir nebî derecesinde olamazlar…SOH.2000/s.469

…Papaz, nutkunun sonunda, Sokrat’tan aldığı şu sözleri söyledi: “Şimdi siz hayâta ben de ölüme gidiyoruz. Hangimizin tâlihli olduğunu Allah bilir.” İşte biz müslümanlar böyle demeyiz, dedim. Biz, bir nefes fazla Allah deyip ve Hakk’a kulluk edebilirsek yaşamak isteriz. Hakk’a kulluk ederek yaşayana ne mutlu…”   SOH.2000/s.301

Ken’an Rifâî’nin alışılagelmiş felsefecilerden farklı yönü hakkında ne söylenebilir? 
“… Ken’an Rifâî bir ahlâk felsefecisi değildi. Bunun için insanlara asıl faydalı olan tarafı, bir takım hikmetlerden ve hakikatlerden bahsedişi değil, hikmet  ve hakikatlerin icabı üzere hareket edişi olmuştur...” YM.1983/s.169

Tasavvuf Anlayışını Oluşturan Değerlere
            Genel Bakış

Tasavvuf ve edep  arasında nasıl bir bağdan söz edilebilir? Elem ve kederin bu konudaki önemi nedir?
“…Tasavvuf demek, edep demektir. Edep ise, göz ile Hak’tan başka bir şey görmemek, lisanla bir şeye îtiraz etmemek, Allâh’ın buyruğunu tutmak, menettiğinden kaçmaktır. Bunların kendisinde yer ettiği kimse, şüphesiz adâletten ayrılamaz, kimsenin kalbini kıramaz. Hâsılı, Allâh’ın hoşnutsuzluğuna sebep olacak işlerde bulunamaz.
Şunu bilmeli ki bunların dışında hareket etmek, insanın kendi nefsine zararlıdır. Zarara sebebiyet veren en büyük zarar ise, bir insana, yaptığı fenâlık söylendiği vakit, o fenâlığı kendisine kondurmayıp saplanıp kaldığı fikir ile hareket etmesidir ki, bu kimsenin selâmeti, mutlak başına bir felâket gelmesiyle mümkün olur. Bu ise acı bir hakîkattir…”   SOH.2000/s.379

Tasavvuf düşüncesine göre, yaratılmış üç tip insan grubu vardır demekle ne kastedilmiştir?
“…İnsan nev’inin (çeşidinin) cümlesi (tamamı) üç sınıftır. Birincisi, bu âleme niçin geldiğini ve ondan maksadın kemal kazanmak (olgunlaşmak) olduğunu bilmeyip, yeme içme, uyuma ve sevişmeği kendine put düzmüştür. Bu sınıf, yüce âlemlerde olan asıl makãmına dönemez. Çünkü onlar hayvan sıfatlarıyle sıfatlanmışlardır.
İkinci kısım, bu süflî (değersiz, bayağı) âleme gelmekten maksadın, ancak kemal  kazanmak olduğunu bilmiş, lâkin nefsini (egosunu) sevmek,  evlât, mal, mevki gibi dört puta meyletmiştir. Bu sınıftan aslî makãmına dönenler varsa da bunlar yine esirdir ve o dört puta tapmaktadır. Zîra nefsini bilip yüce makãma vâsıl olamamıştır. Ve bu dünyâya gelmekteki maksadı yerine getirememiştir.
Üçüncü sınıf, bu süflî âleme kemâle ermek için geldiğini bilmiş ve burada kendisini misâfir sayarak nefis putunu kırmakla kemal  kazanıp  kâmil insan olmuştur…”  SOH.2000/s.436

Tasavvufta derin düşünebilirlik (tefekkür) neden kıymetlidir?
“…İnsan demek, fikir demektir. İnsan olan, düşünecek ve dünyâya niçin geldiğini düşünerek Allâh’ını bilmiş olacaktır…” SOH.2000/s.460

Tevhid, tevekkül, tefviz, sabır, rızâ, mârifet, muhabbet ve hikmet kavramları ile tasavvuf,  bahçe benzetmesinden de yola çıkarak nasıl izah edilmiştir?

“…Akıl sâhibi bir adamın kalbinde, tarhlar ile ayrılmış sekiz bahçesi vardır. Bir bahçıvan, bakımını üstüne almış olduğu bahçelerinde nasıl her gün gezerek, lüzumsuz ot ve dikenleri ayıklayıp atarsa, bizim bahçıvan Edhem Ağa’nın vecîzelerinden biri olarak: Beyim bahçeye her gün bakılırsa güzel olur, dediği gibi, âkil (akıllı) kimselerin de her gün bahçelerine bakıp, bunlarda biten diken ve yabânî otları atması ve sulaması lâzım gelir.
Bu bahçelerden biri, tevhîd (birlemek; her şeyde kaynağın Cenâbı Hak olduğunu bilme, yapanın, yaptıranın Allah olduğu bilinciyle yaşamak) bahçesidir. Şâyet burada, şirke (Allah’a ortak koşmaya) âit ve şüpheye dâir otlar bitmişse, bunları koparıp atmak îcap eder…
… İkinci, tevekkül bahçesidir. Tevekkül demek, Allah’tan gayrı fâil olmadığını bilmek demektir. Bu bilinmedikçe de, ben Allâh’a mütevekkilim (güvendim, ondan râzı oldum), demek doğru olmaz. Bu bahçede de korku ve endîşe dikenlerini koparıp atmak lâzımdır.
Üçüncüsü tefviz, yâni kendini Hakk’ın irâdesine terkeylemektir ki  bu bahçede tedbir ve ihtiyardan (serbest irâdeden), şahsî isteğini kullanmaktan ileri gelen dikenler görülürse söküp atmak gerekir. İşini Allâh’a bırakanın yâni tefviz edenin ne elemi olur ne kederi. Her işini Allâh’a bırakmak, tedbir alsan, kendi irâdeni kullansan da bunu sırf bir âdettir diye yapmak, tedbîrinden birşey beklemeden, bir fayda ummadan, Allah’tan gayri ve onun irâdesinden başka hiçbir şeyin tesîri olmayacağını bilmek ve tedbîrine bağlanmamak lâzımdır. 
Dördüncü sabır bahçesidir ki, başlıca dört kısma ayrılır: Biri, Hakk’a lâzım gelen kulluk  husûsunda karşına çıkacak güçlüklere sabır. İkinci, dünyânın zevklerine, sürurlarına (sevinçlerine), ferahlarına kendini kaptırmamak husûsunda sabır. Üçüncü, dünya fazlalıklarını elde etmeye çalışmamak husûsundaki sabır. Dördüncü de, musîbetlere, felâketlere sabır.
Asıl tesbih de sabırdır. İşte bu dediklerimizin hilâfında (dışında), bahçesinde bir şey görürse onları çıkarıp atmak lâzımdır. Hazreti Yûsuf kuyudan selâmet sâhiline çıkmak için nasıl uzatılan ipe tutunup çıkmış ise, insanı da bu dünya zulmetinden nûrâniyete (karanlıktan aydınlığa) çıkaracak ip sabırdır. “Allah, sabırlı olan kimseler ile berâberdir.” (Enfãl sûresi 46. âyet).
Beşinci bahçe rızâ bahçesidir ki, Allah’tan ne nîmet için bir şey istemek, ne nikmetinden yâni cezâ ve çile yollu verdiklerinden kurtulmak için yalvarmaktır. Bilâkis (aksine)  hâdiseleri olduğu gibi kabul etmeye çalışıp, bu hâdiselere karşı dargınlık, küskünlük ve îtirazda bulunmamaktır.
Altıncı, mârifet bahçesidir ki, Allah’tan gayrı ne varsa ondan soyunmak ve Hak’tan gayriye meyil eylememek, Allâh’ın ahlâkı ile ahlâklanıp, sabırlı ve râzı, mütevekkil (kadere râzı) ve teslîmiyet sâhibi olmaktır.
Yedinci bahçe muhabbettir ki, Allâh’ın aşk ve muhabbetine hiçbir şeyi tercih etmemektir. Nefis (ego), evlât, mevki, servet putlarını kırıp atmaktır.
Sekizinci bahçeye gelince,  bu da hikmettir ki kavilde (sözde), fiilde, talepte dürüst olmaktır. Yâni, Allah’ı söylemek, Allah için işlemek, murâdı Allah’tan gayrı olmamaktır.
İşte bu bahçelere giren bahçıvan, her şeye hayat veren su ile o güzel çiçekleri ve ağaçları sular ve bu sûretle de canına can katar…”  SOH.2000/s.449451

Erbaîn ne demektir?
“…İstîdat (kâbiliyet) büyük şeydir. Göz değiştirmekten maksat, sâlikin (mânevî terbiyenin yoluna girenin) derviş olmazdan evvelki gözüdür ki, mürşide (Hak yolunun kılavuzu, öğreticisi ve eğiticisine) intisap ettikten (bağlandıktan) sonra erbaîn denilen kırk gün zarfında sâlikin riyâzâta (nefsini terbiye etmek üzere maddi mânevi ferahlanmalardan perhize) girmesi ve bundan sonra kalbine ihsan olunan hikmet nûriyle gözünün görmesidir…” SOH.2000/s.545

Tasavvufta hayat, ölü ve diri ne mânâya gelir? 
“…Hayat, kalbin cehil (bilgisizlik) ölümünden kurtulup ilimle hayat bulması, ikilik ve keşmekeşten arınıp, himmetini bir araya toplaması ve içindeki karışıklıktan kurtulmasıdır...
...Zîra bu toplanış, kalbi mâsivânın (Allah’tan gayrıdan) kötülüklerinden kesip, Hakk’ın birliğine bağlar. İşte ebedî hayat denen budur. Tefrika (ayrılık, nifak), kargaşalık ise, kalbi ölü hükmünde olan çeşitli eşyâya bağlayıp dağıtmak ve nefsin (egonun) îcap ve arzûlarına tâlip olmak demektir ki bu ölümdür…SOH.2000/s.581

... Her dirinin diriliğinin alâmeti hareket etmesidir. İlimle hayat bulan bir kalbin alâmeti de, Hakk’ı istemekte hareket eylemesidir. 
Cehil ile ölü olan kalp, ölü gibi sâkin olur. Yalnız nefsinin hazları için canlanır…” SOH.2000/s.581

Sonuç îtibâriyle en basit şekliyle tasavvufun telkini ne olabilir?
“… dâimâ güzeli ve iyiyi görmeye çalışmalı... birbirinizi yemeye değil…” SOH.2000/s.74

Tarikat Kavramının Doğuşu Hakkında Genel Bilgi

Yol ne demektir? Yola çıkmakla ne kastedilmektedir?
“…Yol gönüldür. Gitmek, kendiliksiz kendine gitmektir, bilmek ve bulmaktır. Evvelâ kendinden çıkacak, sonra kendiliksiz kendine döneceksin. Yâni kendi hakîkatini bilecek ve nihâyet kendi hakîkatini açıkça görüp bulacak ve kayıtsız şartsız, ikiliksiz tevhîde kavuşacaksın …” SOH.2000/s.381

Tasavvufta kaç türlü yolculuk vardır?
“… Bu âlemde üç türlü yolculuk vardır. Birincisi dünya yolculuğu. Yâni sermâyesi dünyâya âit şeyler ki bu yolun yolcularının sonunda hiçbir kazançları olmaz elleri boş kalır. İkincisi, âhiret yolculuğu ki, sermâyesi ibâdetler ile tâatler (Tanrı buyruklarına uymak) ile meşgul olmaktır. Bunların da kazancı cennettir.  Üçüncüsü Allah yolculuğudur ki bunun da sermâyesi mârifettir ve kazançları Allâh’ın likâsı’dır (yürüyüşe gelip, kucaklayışıdır), cemâlidir (lutfu, güzelliğidir)…” SOH.2000/ s.430

Yolculuk fikrinden hareketle Ken’an Rîfâî tarîkat anlayışı nasıl izah edilmiştir?
“… Tarîkat, kendinden sefer edip, kendiliksiz kendine gelmek demektir. Orada cemal (Allah’ın güzelliği, lutfu) ile müşerref olmak (şereflenmek) ve o sûretle kendi âyânı sâbitesini (varlıkların yaratılmadan önce Allah tarafından tesbit edilmiş sûretlerini) cânânın (sevgilinin) aynasında seyretmek, yâni kendini silip kayıtsız şartsız ona ulaşmaktır…SOH.2000/s.405


…Tarîkat, tevhîd ilmini (Birleyerek, her şeyde kaynağın Cenâbı Hak olduğunu bilerek, yapanın yaptıranın, Allah olduğu bilinciyle yaşamayı)  öğrenmek için kurulmuş bir cemiyettir. SOH.2000/s.220
…Tarîkattan maksat, nefsin ıslâhıdır…SOH.2000/s.557
…tarîkatlar güzel ahlâk ile Allâh’a kulluk eden kimseleri yetiştiren ocaklardır…” SOH.2000/s. 648

Tasavvufa temel teşkil eden “yokluk” fikriyle ne kastedilmektedir? Tarîkatların eğitim ocağı olarak nitelendirilişinden hareketle yokluk fikri nasıl açıklanmıştır?
“…Kulun hatâ işlememesi kãbil (olası) değildir. Mücevheri yontarak nasıl pırlanta hâline getiriyorlarsa, mürşitler (Hak yolunun öğreticileri) de o pürüzleri, mânevî illetleri tedâvîye, düzeltmeye memurdurlar. Hekimler hastalıkları nasıl tedâvî ediyorlarsa, ruh tabîbi olan mürşitler de mânevî illetleri öylece şifâlandırırlar. Lâkin söz dinlemek şarttır.
Mektebe gittiğim vakit hiçbir şey bilmiyordum. Hocamın sözünü dinlemek, cümle arzûlarımı hocamın arzûsunda fânî (yok) etmekle birçok şeyler öğrendim. Meselâ: Benim arzum sabahleyin geç kalkmaktı; hocamın emri üzere erken kalktım. Benim arzum bütün gün oyun oynamaktı, oyunlarımı terkedip, mektebe devam ettim. Yâni kendi istek ve heveslerimden geçip, hocamın çizdiği yolda yürümek sûretiyle talebelik hayâtımı düzenlemiş oldum.
İrfan mektebi olan tarîkat de böyledir. Muvaffak olabilmek için, kendisine gösterilen yolda yürümek lâzımdır…” SOH.2000/s.627

Ahlâkî kânunlar doğru ve dürüst bir insan olmak için yeterli değil midir? Bu anlamda tasavvufun ve tarîkat anlayışının getirdiği farklılık ne olabilir?
İnsânı Kâmil’den (olgun insandan) nasiplenmeye çalışmak niçin bir ihtiyaçtır?
“…Hiçbir ahlâkî kãnun mâneviyâtın sağladığı ruh ve kalp birliğini tam olarak temin edemez. Bu husus, tarîkat ile gerçekleştirilmiştir. Tarîkatin mânevî ciheti (yönü) ruhları ıslâh (terbiye) ve kemâle (olgunluğa) sevketmek ve onlara insanlığı buldurmaktır. Maddî cihet ise insanları biribirlerine yardım edecek, arka olacak kardeşler hâline getirmesidir. Suya atılan taşın hâsıl ettiği halka nasıl genişler ise onlar da gide gide yardım ellerini cümle âleme uzatır olurlar…
…Hiçbir şey üstatsız olmadığı gibi, nefsin terbiyesi de üstatsız olmaz. Bu üstat da işte kâmil (olgun) insandır…”  
SOH.2000/s.570571

Tarîk tâbirinin anlamından yola çıkarak, dönemi içersinde muhtelif tarîklerin varlığı ve çokluğu  nasıl yorumlanabilir?
“…tarîk, sâliki maksûduna (mânevî eğitime gireni amacına), mürîdi (eğitilmek üzere kâmil insana bağlananı) murâdına, cüz’ü küllüne (parçayı bütününe) kavuşturan yola derler ki, Resûli Kibriyâ (s.a.) Efendimiz Hazretleri tarafından gösterilmiştir. İşte değişik ve çeşitli sûretlerde görülür olan ve fakat hakîkat cihetiyle birbirinden aslã farkı bulunmayan yollar birdir ve hepsine birden Tarîkati Muhammediyye (Hz. Muhammed’in yolu) denilir. Şerîat (emirlere uymak) kavlim (sözüm), tarîkat hâlim, hakîkat re’sü’l mâlimdir (sermâyemdir), sözlerini Resûlullah Efendimiz buyurmuşlardır.
Beytullah’a (kâbe’ye)  gitmek için yollar bir midir? Şüphesiz ki hayır.  Zîra dünyânın her tarafından Kâbe’ye giden bir çok yollar vardır. Afrika’dan, Asya’dan, Avrupa’dan, Amerika’dan gidecek hacıların yolları hep ayrı istikãmetlerden (yollardan) geçer.  Fakat bütün bu yolların toplandığı merkez ve maksut (gâye) birdir ki, o da Beyti Muazzam’dır (Kâbe’dir).
Bu yollar hacca niyet eden kimsenin bulunduğu yere göre nasıl uzun kısa, güçlüklü veya kolaylıklı oluyorsa, tarîkler de böyledir ki sâliklerin (mânevî yolda ilerleyenlerin) ezelî istîdatlarının (doğuştan gelen yeteneklerinin) genişlik veya darlığı, güçlüğü veya kolaylığı derecesiyle mütenâsiptir (orantılıdır).
Tarîk, esas cihetiyle bir olunca, şüphesiz bu yollarda rehber ve delil olacak zatlar da, aynı rûhu, aynı irfan ve bilgiyi hâiz olmak hasebiyle (sâhip olması nedeniyle) yine birdirler ki bunlar da, yukarıda söylediğimiz veçhile (gibi) büyük öğreticinin tâlim ve terbiyesini gören ve onun kemâline (olgunluğuna) ve kemâle eriştiriciliğine vâris (mîrasçı) olan kâmil insanlardır. Yoksa insan taslakları değil. İşte  bu zatların çokluğu hakîkatteki birliklerine mâni değildir ve aralarında da fark yoktur. Öyle ki ayrı ayrı cisimlerde tek ruhturlar. Onun için Cenâbı Hak, peygamberleri hakkında: “Resûller arasında fark yoktur”, buyurur. (Bakara sûresi, 285. âyet).
Bütün bu söylediklemizden çıkan netîce şudur ki insanın dünyâya gelmesinden maksadı, bu yetiştirici ve tamamlayıcı kâmil (olgun)  kişiyi bulup terbiyesine girmektir. İş, Kadirîlik, Rifâîlik , Mevlevîlik’te değil, insan bulmaktadır. O insan bulundu mu, her şey bulundu demektir. Yeter ki onu kendimize rehber, pîşvâ (önder) ve imam bilelim. Bâkî (kalıcı olan) Allâh’ın rızâsıdır…” SOH.2000/s.171819

Dönemi içersinde muhtelif tarîklerin varolmasına rağmen amacın tekliği, nasıl bir gerçeği vurgulamıştır?
“… Mâdemki tarîka girmişsin,  huzur ve edebi muhâfaza etmen lâzım gelir. Sakın zihninizi bulandırmayın. Tarîkatleri, Kãdirî, Rifâî, Melâmî, şu ve bu diye ayırmayın. Tarîkatımız tarîki Muhammedî’dir (Hz. Muhammed’in yoludur). Başka tarik aramıyoruz. Biz insan arıyoruz. Tarîkatten maksat, insan bulmaktır. Bunu hangi yolda bulursan eteğine yapış. Kãdirî’de, Mevlevî’de, Bektâşî’de, nerede bulursan yakala. Yoksa, sâde bu şeyh güzel zikrettiriyor, demekle olmaz. Bir şeyhte aranılan, güzel zikrettirmesi değil,  irfânı Muhammedî’sidir, kemâlidir (olgunluğudur). O bağırıp çağırmak,  hoplamak semâhânede kalır. Fakat aşk ve irfan, semâhâneden çıktıktan sonra da sende kalır…” SOH.2000/s.535536

Tasavvufta yol (tarîk) fikrine, hangi hadîsi şerifin de rehberliği sözkonusu olabilir?
“...Salâhaddin efendi:
Resûlullah efendimiz: “Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır” buyurmuş...
(Ken’ân Rifâî:)
Ben ilmin esâsıyım, Ali de onun kapısıdır. O ilim şehrine bâbı Ali’den (Ali kapısından) girmek lâzımdır, buyurmak istemişlerdir. Yâni bir kâmil insan ve bir mürşit (Hak yolu öğreticisi, kılavuzu) bulmak ve onun vâsıtasıyle beni bulmak lâzım gelir, diye bizlere bu hakîkati işâret etmişlerdir.
Hazreti Ali  Allah aslanı olmak dolayısıyle, kendisine muhabbet ve hürmet eden, Resûlullâh’ı da hoşnut etmiş olur. Fakat ona muhabbet, yoluna gitmekle olur. Sevmenin şartı budur…”  SOH.2000/s.561

Tarîkat Kavramını Oluşturmuş Muhtelif Unsurlar

İnsan kime denir?
İnsan ve ilim ile insan ve hikmet hakkında ne söylenebilir?
“…insan ne kadar cihânın allâmesi de olsa, ona allâmei cihan (dünyã çapında bilgin) denir. Fakat insan denmez. Bir kimseye insan demek için, kendini ve bu sûretle de Allâh’ını bilmek ilmine vâkıf (öğrenmiş) olması lâzımdır.
İlmin bu olduğu ve bütün ilimlerin rûhunun da Allah ilmi olduğu anlaşılınca, sıra hikmete gelir. Hikmet, kulun Hak’la söylemesi, Hak için işlemesi ve matlûbu (talebi) Hak olmasıdır, sözlerinin Hak kelâmı yâni Hakk’ın sevdiği kelâm ve işlediği, Hakk’ın sevdiği ameller (fiiller, işler) ve talebi de ne dünya ne âhiret olup, matlûbu ancak Cenâbı Hak olmasıdır…”  SOH.2000/s.453

Sadık bir derviş sözü neyi anlatır? Bir derviş sadık sıfatı nasıl kazanabilir?
“…ben sâdık dervişim, diyenler için de hiç hatır ve hayâle gelmeyecek şeyler, hastalıklar darlıklar, türlü çileler ve mücâdeleler vardır. İşte bütün bu nefislerine ağır gelen keyfiyetler (durumlar) ile imtihan olunurlar.
Cenâbı Hak bu imtihanları neden yapar? Kullarını bilmiyor mu? derseniz, kendi derece ve mevkilerini gösterip, bizzat tasdik ve imzâ ettirmek için yapar. Tâ ki kim yalancı, kim doğrucu meydana çıksın. Zîra o da sâdıkım, diyor, öteki de.  Amma imtihan vaktinde iş meydana çıkıp, doğrucu ve yalancı belli oluyor.
Hep hoşuna giden şeylere memnun olup, iğnenin ucunu görür görmez feryat edip bağırmak çağırmak olur mu? Maksat, Allah deyip durmak ve ondan ne gelirse râzı olmaktır ki, Hak da senden râzı olsun… SOH.2000/s.509
… Tarîkat mensupları arasında içtimâî (sosyal) mevki farkı gözetilmez. Belki bu fark, ruhlarının kemal (olgunluk) derecesiyle kendini gösterir. Olgunlukta kim ileri giderse, büyük odur. Bunlar, vefâ ve sadâkatin örneğidirler. Çünkü hepsi de bir merkezde birleşmişlerdir…”  SOH.2000/s.570

Tasavvuf kültüründen nasiplenmeye çalışan herkes derviş sıfatı kazanabilir mi?
“…Bu yola her girenin derviş olması lâzım gelmez. Her mektebe devam eden talebenin mezun olamadığı gibi...
Kâmil hocayı bulursun da yine olamayabilirsin.
…Eğer ona küllî (tam) bir teslim ile teslim olmazsan, bu istîdat ve kãbiliyet sende bulunmazsa nâfiledir...     
…Her mektebe girenin orayı ikmâle muvaffak olacağına (tamamlamayı başaracağına) dâir eline hüccet (delil) verilmediği gibi, her sülûk eden (yola giren, mânevi terbiye içinde bulunan) kimse de dervişlik şahâdetnâmesi (diploması) alamaz…"SOH.2000/s.1920

Ken’an Rifâî için tarîkate girmek sözü neyi ifâde etmiştir?
Tasavvuf ve tarîkat anlayışında insânı kâmil’in önemi hakkında nasıl bir bilgi mevcuttur?
“… İş tarîkate girmekte değil, gönül sâhibinin gönlüne girmektedir. O tarîkate giren kimse, isterse bütün gün ve gece riyâzat (nefsin terbiyesi için maddîmânevî perhiz) ve tâatle (Allah’ın emirlerine uymayla), ibâdetle meşgul olsun, öldüğü vakit karşısında yaptığı iyilik veya kötülüğü bulur.
Fakat bir gönül sâhibini bulursa, o vakit iş kolaylaşır çünkü o sâyede ahlâkını tasfiye eder (temizler).

Tabiî, bulandan maksat, rengine boyanan, onun isrine yâni yoluna giden demektir. Buna muvaffak olamayan kimse, o üstâdın değil, şeytanın, nefsinin yoluna gidiyor, demektir… SOH.2000/s.316-317

…Onun için, iş tarîkate girmekte değil, insan bulmaktadır. Halbuki bâzıları, tarîkata girmekte zannederler. Tarîkat, tarîki Muhammedî’dir (Hz. Muhammed’in yoludur). İnsanı tarîkat kurtarmaz. Kurtaran mürşittir (Hak yolu eğiticisi, öğreticisi) kâmil insandır. Hangi tarikte olsa, onu arayıp bulmalı. İş, eline tesbîhi alıp sabahlara kadar esmâ çekmekte, yâhut zikir ve ibâdette değildir. O kâmil mürşidi bulup, önünde (lâ) (yok) olabilmektedir…” SOH.2000/s.547

Bir dervişin  tekke (eğitim ocağı) kapısında bulunması nasıl değerlendirilmiş ve hangi  hâli uslûb edinerek yolunda ilerlemesi doğal bulunmuştur?
“…Tekke, avam (halk tabakası, irfan sâhibi olmayan kimseler) içindir. Bu çekiliş ve muhabbet ise olgun rûhun kârıdır. Bundan da anlaşılıyor ki bir kimse, bir insana tâbi olup ondan şifâlanmaya muhtaçtır. Tâbi olunca da göstereceği yoldan gitmesi tabiîdir…” SOH.2000/s.183

Ken’an Rifâî’nin yaşadığı dönem içerisinde varolan, tekkelerdeki atmosfer nasıl tasvir edilmiştir?
“…Tarîkat, asker ocağı gibidir, bilmiyor musunuz semâhânelerde sancaklar, mıtripler (musiki heyeti) vardı. Askeri yüreklendirmek için nasıl mehterhâne veya mızıka çalınırsa, burada da kudümler, mazharlar çalınır, neyler üflenirdi.
Sonra, asker ocağındaki onbaşılara, çavuşlara, zâbit ve kumandanlara karşı dergâhlarda mertebe silsilesine göre, nukabâ (reis veya vekili), nücebâ (pak olan kimse, erenler), halîfe (temsil etmeye ve öğrenci yetiştirmeye yetkisi olan) ve nihâyet mürşit (Hak yolunun öğreticisi, kılavuzu) gelirdi. Ve bir asker bir nefer (er) nasıl doğrudan doğruya kumandanlarla temas edip lâubâli olamazsa ve  onun emrinde olan bir takım rütbe sâhiplerinin terbiye ve idâresinde bulunursa, yeni tarîkate girmiş bir sâlik de (mânevî terbiye yolunun yolcusu) da aynen böyle idi. O da, kumandanı ile doğrudan doğruya  temas edemeyen bir asker gibi, lâubâli olup seyrine engel olmaması için, doğrudan doğruya mürşidi ile temas edemezdi...” SOH.2000/s.21

Başa gelen bir dert  nasıl değerlendirildiğinde  mânevî yolda ilerleyebilmek için bir kazanç haline dönüşebilir? Bu idrâke ulaşma konusunda  dönemi içersinde tekkelerin nasıl bir rolü olmuştur?
“… Zâtın biri vaaz etmek üzere kürsüye çıktığı zaman: Yâ Rabbî, sen ne kadar hırsız, edepsiz, hayırsızlar varsa bunlara iyilikler ver! diye duâ edermiş. Kendisine bu türlü duânın sebebini sordukları vakit: Nasıl duâ etmeyeyim ki bu nîmeti onların sâyesinde kazandım. Ben vaktiyle son derece zengin bir tâcirdim. Kervan ile memleketten memlekete gidip ticâret yapıyor, para kazanıyordum; fakat bir kere olsun Allâh’ı  zikretmek aklıma gelmiyordu. Bir kere kervanın karışısına hırsızlar çktı. Malımın yarısını çalıp gittiler. İkinici defa yine soyuldum. Fakat üçüncüde hiçbir şeyim kalmamacasına gidince bir tekkeye ilticâya (sığınmaya)  mecbur oldum. Orada karnımı doyurdular. İzzet ikram ettiler. Nihâyet Allâh’ımın  lutfu erişti. Bir kâmil mürşide intisap ettim (bağlandım) ve işte bu günkü mevkiimi buldum. Eğer bütün o mallarım bende kalsaydı hâlim nice olurdu?
İşte, Allâh’ın seçilmiş kulları fakr (yokluk, yoksunluk) gelince de Hakk’a isyan etmezler ve Hakk’ın bu tasarrufu altındaki hikmeti görerek şükrederler…” SOH.2000/s.563564

Tarîkat ehli üçe ayrılmıştır demekle ne kastedilmiştir?
“…tarîkat ehli üç kısma ayrılır. Biri akıl sâhipleri olup, halkı zâhir (görünür), Hakk’ı bâtın (gizli) görürler. Diğeri göz sâhipleri olup, evvelkilerin aksi olarak Hakk’ı zâhir, halkı bâtın görürler. Üçüncüsü de saâdet sâhipleridir ki bunlar halka hitap etseler Hakk’a, Hakk’a hitap etseler yine Hakk’a hitap ederler…” SOH.2000/s.442443

Tasavvufta ve tarîkatte nasıl bir ifâde yolu üslûb edinilmiştir? Aklın ve aşkın bu konudaki yeri nedir? Hikâyelerle bu ifâde yolları nasıl kuvvetlendirilmiştir? Örnek verilebilir mi?
“… Resûlullah Efendimiz, eshâbı kiram (Hz. Muhammed’in sahabeleri) çoğalmadan evvel bir hurma dalına dayanmak sûretiyle vaaz buyururdu. Eshap (ahâli) çoğalınca bir minber (kürsü) yapıldı. Fakat hurma sütûnu feryâda başladı. Efendimiz ona sarılınca feryâdı dindi. Resûlullah sordu: Benden ne istersin? Dilersen seni yeşil bir ağaç hâlinde dirilteyim. Şark (doğu) ve Garp (batı) halkı senin meyvelerini toplasın yine de bitmeyesin. Yâhut âhirette hep ter ü taze kalacak bir fidan hâlinde dirilteyim? Hangisini istersin? dedi.
Hurma dalı: Benim terâvetim (tazelenişim) senin cemâlindir (güzelliğin, lutfundur). Onun için ben cemâlinden başka şey istemem! dedi. Resûlullah: O halde seni gömsünler ve insan olarak haşrol! buyurdu.
Hurma dalı bu sözleri nasıl söyler, denebilir. Elin ayağın da hurma dalından ne farkı var? Bunlar da câmid (cansız cisim) değil mi? Bunları harekete getiren ve bu hareketleri ele ayağa yaptıran tutmak, itmek, yürümek gibi fiillere kumanda eden nedir?
Tarîkat yolu aşk yoludur. Akıl bâbı (kapısı) değildir... SOH.2000/s.172


… Hacca gittiğin vakit, Kâbe’yi, dört duvarı ziyâret ediyorsun. Mantık ve akıl terâzisine vuracak olsan bunu yapar mısın? Sonra Merve ile Safâ arasında koşuyorsun, gidip geliyorsun. Şeytan’ı taşlıyorum, diye taş atıyorsun. Halbuki karşında koca bir taş! Bunların akılla bir münâsebeti (ilgisi) var mı?… SOH.2000/s.172


…Neden bu budur, derseniz, iç alemi, akıl ile îzah olunamaz. Tarîkat, aklın dışındadır. Eğer akıl hârici olmasaydı, Kant da, Schopenhauer de, peygamberim! diye ortaya çıkarlardı.Her dâvâ, her müşkül (zorluk) akıl ile halledilmiş olsaydı ne nebilere ne mürşitlere lüzum kalırdı…” SOH.2000/s.172

Bir tarîkat anlayışı içerisinde riyâzat fikrine yüklenen mânânın örnek yardımıyla izahı nasıl yapılabilir?
“… Ehlullâh’ın biri, henüz kemâlini (olgunluğu) bulmadan, riyâzatlar (nefsi (egoyu) terbiye için, maddî, mânevî perhizler) ve mücâhedeler (nefsi yenmek için savaşlar) ile çok meşgul olur ve kendine türlü eziyetler edermiş. Bunu da bilen bir ahbâbı varmış. Fakat nedense iki dost birbirleriyle on beş yirmi sene kadar görüşmemişler. Lâkin bir gün karşılaşmışlar ve zamânını ibâdetle geçiren zâtı, eski arkadaşı pek değişmiş bulmuş. Öyle ki, cennet gibi bir bahçenin içinde, süslü bir sedire uzanmış ve yârânı ile çevrili olarak oturduğunu hayretle görmüş. Eski dostunun hayretini fark eden zat: Şaştın değil mi? diye sorunca, misâfir: Evet, demiş, sizi hiç böyle bir halde görmemiştim. Vaktiyle kendinize etmediğiniz eziyet kalmazdı. Bu cevap karşısında o zat gülümseyerek: Evet o zaman muhip (sevgi besleyen, mânevî terbiye yoluna girmemiş fakat âlâka ve muhabbet duyan) idik, şimdi mahbup (gerçek mânâsına ererek sevilen sevgili) olduk! demiş…”  SOH.2000/s.52

İrşat, vaaz ve nasihatlerden kimler istifâde edebilir?
“… Hiçbir anadan doğma kör veya kambur, hekimi çağırıp: Gözümü aç veya kamburumu düzelt! der mi? Dese bile, hekim tedâvide âciz olduğunu söyler. Çünkü hekim, geçici hastalıkların tedâvîsine memurdur. İşte birinci âyet…(Sen ne söylersen onları kandıramaz, imana getiremezin / Yasin sûresi, 10. âyet)… ezelde kör, kambur, topal olan şakîler (Allah indinde makbul olmayanlar) hakkındadır ki, peygamberler ve mürşitler bunlara karşı hiçbir şey yapamazlar. İkinci âyet ise, …(Onlar Allah’tan korkar ve inanırlar /Yasin sûresi,11. âyet)  geçici hastalıklara uğramış olanlar içindir ki, işte irşat (doğru yolu gösterme) ve vaaz ve nasîhat bunlaradır…” SOH.2000/s.494

Hangi âyetler ve  hadîsi şerifler incelendiğinde, tasavvuf, tarîkat, mürşit, derviş, tevhîd gibi unsurlar hakkında bilgi sâhibi olunabilinir? Konuya ilişkin bir iki örnek vermek mümkün müdür?
“… Resûlullah Efendimiz: “Fakr (yokluk, yoksunluk) fahrımdır (övüncümdür), iftihârımdır” buyurmuştur. Fakrdan maksat, dervişliktir. Cenâbı Hak da: “Allâh’a yaklaşmak için vesîle talep ediniz” (Mâide sûresi, 35.âyet) ve yine: “Bilmediğinizi bilenden öğreniniz”(Nahl sûresi, 43. âyet; Enbiyâ sûresi, 7. âyet)…buyurur.
Resûlullah, ashâba zikir telkin için Hazreti Ali Efendimiz’e: “Gözlerini kapa, üç kere lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur. Yalnız Allah) de, buyurmuşlardır.
Hadîsi şerifte, “Allâh’ı öyle çok zikrediniz ki size mecnun desinler”…  ve yine; Kur’ânı Kerîm’de: “Kim ki benim zikrimi etmezse yarın âhirette ben onu âmâ  haşrederim” (Tâhâ sûresi, 124. âyet), buyuruyor.
Efendimiz Hazreti  Ali’ye: “Yâ Ali, Allâh’a varan en kolay ve emin yol bir akıl sâhibine tâbi olmaktır”, buyurmuşlardır...”  SOH.2000/s.601

Din nedir? Ken’an Rifâî dîni nasıl tanımlamaktadır?
(Öğrencileri diyor ki:)
“... Kenan Rifaî’ye göre din, ferdin diğer insanlarla ve ferdin vicdanı ile olan münasebetlerini (ilişkilerini) tanzim eden (düzenleyen) ve kontrol altına alan hayatî bir sistemdir…  YM.1983/s.134
…Din.. hikmet, insâniyet ve ahlâktır... SOH.2000/s.486
...O, dini ve imanı insanlığı huzur ve kemâle (olgunluğa) götürecek en kestirme, en doğru yol olarak görüyor, bir hakikate inanmış ve sevmiş olmanın beşeriyeti (insanlığı) bir gaye etrafında toplayacağına kani bulunuyordu (inanıyordu)…”  YM.1983/s.146

Ken’an Rifâî’nin din anlayışı hangi temel esaslara dayanmaktadır?
“... Onun din anlayışı, aşk ve iman esası üzerine kurulmuştur, diyoruz. Ahlâkını,  aşk ahlâkı, diye vasıflandırıyoruz. Talim ve tedris (eğitim ve öğretim) işinde hemen en kuvvetli metod olarak aşk motifini kullandığını görüyoruz. İlim, felsefe gibi tefekkür mevzularını (düşünce konularını), insanları aşk ve sevgi esası etrafında birleştirecek huzurlu bir dünyaya götüren mutavassıtlar (aracılar) olarak ele aldığını biliyoruz…”   YM.1983/s. 187 

Peygamber Efendimiz ve onu tâkip eden Ken’ân Rifâî gibi Hak âşıklarının dînin kolaylaştırıcılık yönünü ısrarla vurgulayışları hakkında bir iki örnek verilebilir mi?
Bu kolaylaştırıcılık Allâh’a karşı duyulan korkuyu sevgiye çevirmekte nasıl bir etkiye sâhiptir?
Korku ve sevgi nasıl bir dengede yer almalıdır?
“…Hazreti Peygamber konuşuyor: “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin, uzaklaştırmayın”
“Din kolaylıktır.”, “Dinde müşkül (zorluk) yoktur ve her müşkül dinen haramdır.” …YM.1983/s. 145

... Dînimizde güçlük yoktur. Cenâbı Hak Habîb’ine: “Yâ Muhammed, Biz sana Kur’ân’ı meşakkat (güçlük) olsun diye göndermedik, Allah’tan korkanlara nasîhat olsun diye gönderdik (Tâhâ sûresi, 23. âyet)”, buyuruyor. Onun için İslâmiyet dâimâ kolaylık emreder...” SOH. 2000/s.534

...Bir gün Enes (r.a.); Yâ Resûlallah! Biz senin getirdiğin Kur’ân’a îman ettik, sana îman ettik. Sen de Allah’tan korkuyor musun? dedi. Resûlullah Efendimiz; Evet ben de korkarım! buyurdular Enes; Niçin yâ Resûlallah? diye sordu. Çünkü kalpler, Allâh’ın iki kudret parmağı arasındadır. Onları  istediği gibi evirir çevirir ve istediğini sırâtı müstakîme hidâyet eder de (doğru olan yolu gösterir de) onun için... buyurdular.
İşte bu sebeple Efendimiz dâimâ: “Yâ Rabbî, kalbimi sırâtı müstakîmin üzre tesbit et!...” Ve yine: “Ey kalpleri ve gözleri istediği cihete (tarafa) döndüren Allâh’ım, kalbimi sırâtıı müstakîm (doğru yol) üzere karar kıldır, tesbit et!” buyururlardı... ”SOH.2000/s.66

“İslâm dîni güzel ahlâktır” buyurulduğuna göre, güzel ahlâkı kazanmak için dînin şerrî hükümlerini yerine getirmek yeterli olabilecek midir?
“... Kenan Rifaî bir gün, içimizden birinin kendisine sorduğu “din nedir?” sualini “din ahlâkdır” diye cevaplandırmış ve aldığı bu kısa cevaptan biraz da şaşırmış olan muhatabına: “Niçin şaşıyorsun? Resûlûllah da her dinin bir ahlâkı vardır, müslümanlığın ahlâkı ise hayâ (kendini her an Hakk’ın huzurunda bilerek hatâdan kaçınma, utanma) ve edebtir diyor” diye ilâve etmişti… YM.1983/s.147

… Dînin vazîfesinin insanları ahlâka sevketmek olduğunu ve ahlâklı kimselerin ise dîne muhtaç olmadıklarını söyleyen bir kimsenin fikirleri üzerinde konuşuluyordu:
(Ken’an Rifâî şöyle dedi:)
“Dînin zâhir (görünür) yüzünden başka, bir de insanoğlunu kemâle (olgunluğa) eriştirmek, sağlam ve yıkılmaz bir iç hayâtı  kazandırmak için riyâzet,  mücâhede, tasfiye (arınma),  hâlini ıslâh potası içinde temizleme ve pişirme tarafı vardır. Ben ahlâk sâhibiyim, demekle cehil (bilgisizlik) ve gaflet cehennemlerinden kurtulmak ve hakîkî cennet olan ezelî yakınlığa erip aslî fıtratını (gerçek yaratılışını) bulmak kãbil (mümkün) değildir.
Resûlullah Efendimiz şöyle buyurur: “Allah, aklı kendisine kulluk husûsunda kullanmak için vermiş. Yoksa rubûbiyet (Rab) sırlarını idrak etmek için değil...
Onun için, aklın varsa, benim hiçbir şeye ihtiyâcım yok demeyip, kendini dünya kirlerinden arıtmaya ve rûhundan cehil ve gafleti silip, onu aslî temizliği (gerçek yaratılışındaki sâfiyeti) ile meydana çıkarmaya bak!… SOH.2000/s.474

...Dâimâ ibâdet ve tâatler ile, riyâzatlar ile meşgul olan bir zâhidi (dinin şeklî yönüne fazla önem vereni) nazarı îtibâre (dikkate) alalım: Bunda bir takım kötü huylar var. Lâkin bunlar, tâat (Allah’ın emirlerini yerine getirmekten) ve ibâdetlerden sinmiş olduğu için meydana çıkamıyor; yâni o tâat kamçısı altında korkudan gizleniyor. Fakat fırsatı bulunca kuvveden fiile (düşünceden fiile) geçmeye hazır olarak bekliyor.
İşte bu huyların aslından mahvolması için, mutlak kâmil mürşidin terbiyesi kırbacına tevdî edilmesi (emânet edilmesi) gerekir. Ancak onun terbiyesi kırbacı o kötü huyları kökünden yok edip güzel ahlâkı hal ettiriyor…”   SOH.2000/s.202

Dînin hurâfelerden arınmış kâidelerine  harfiyen uyulması,  Ken’an Rifâî’nin düşüncesine göre bir zorunluluktur. Neden?
(Öğrencileri diyor ki:)
“... her dinin sâlikinin (yolcusunun) o dinin hurafelerden temizlenmiş kaidelerine harfiyen riayet etmesi (uyması) nizam (düzen) ve teşkilât fikrini ve ruh disiplinini sağlaması bakımından şarttır. Esasen samimî bir dindar, dinin mânasına olduğu gibi şekline de uymakla mükelleftir (sorumludur)…”  YM.1983/s.141
(Ken’an Rifâî şöyle diyor:)
“...Allâh’ın rızâsını kazanmayı herkes ister. Fakat nasıl kazanılacağını bilmez. Bunun iki yolu vardır: Maddî, mânevî. Maddîsi, dînî esaslara riâyet. Oruç, namaz vesâire gibi…
Mânevî kısmı da yine ikiye ayrılır. Göz ile Hak’tan başka bir şey görmemek ve dil ile Allâh’ın istemediği bir şeyi söylememek. Gıybet, yalan ve bütün kötü sözlerden çekinmek... SOH. 2000/s.410-411
...Dînî emirlere riâyet, senin menfaatin (çıkarların) îcâbıdır. Ve bunu yapmakla, insanlıktan maksut olanı (istenileni) hâsıl etmiş olmazsın.
Kezâ, iyilik yapmak da yine insanlığın îcâbıdır. Tabiî buna mukãbil (karşılık), Allah senin dünyâlığını arttırır ve karşılığını dünyâda verir. Fakat yine matlûp (istenen) hâsıl olmuş olmaz. Maksat kalbi selîmdir. Ya bizzat kendin bu kalbi selîme mâlik (sâhip) olacaksın, yâhut bir kalbi selîm sâhibi bulup onun gönlüne gireceksin…”SOH.2000/s.418

Dînin şekil yönü Ken’an Rifâî’de neden bir amaç değil bir araç olarak değerlendirilmektedir?
“...Kenan Rifaî, bu şekil cihetinin dinin gayesi değil, vasıtası olduğunu ve bu vasıtanın insanı, ahlâkî ve bediî (güzel) değerlere götürme yolunda ve bir ruh disiplini temin bakımından kıymeti olduğunu kabûl eder…” YM.1983/s.141

“Din taassuba değil, Allâh’a götürmelidir” inancı Ken’an Rifâî’nin öğrencilerinin gözüyle nasıl açıklanmıştır?
“... Kenan Rifaî dinin yalnız şekli ile alâkalı ve onu sadece muayyen (belli) ve mahdut (sınırlı) amellerden ibaret sayan bir din adamı değildi. Binaenaleyh kendisini tamamiyle rûhânîler sınıfına mâletmek  (katmak) hatâlı bir görüş olur. O her zerrede Allah’ın bir ismi ile alış veriş eden ve bu alış verişi bediî (güzel) duygularına içtimaî (sosyal) alâkalarına kısaca günlük hayatına mal eden tam bir mutasavvıftı (tasavvuf ehliydi). Böylece de daimî hayat faaliyetinde vardığı bir idrâkle insana, insandan öte bir yol göstermiştir.
Kenan Rifaî dinde, sadece amele (fiiliyâta) taallûk eden (ilişkin) ve her dine göre değişen formel müesseseleri değil, prensipleri anlıyordu ve bunu “fizik ve psişik âlemde görülen harikulâde intizam (düzen) ve gayeli, plânlı bir kâinat görüşü olarak ve insan idrâkine nâmütenahî (sınırsız) cüzüler hâlinde dökülen küllî varlığın, mâna dolu bir vahdet hâlinde idrâk edilmesi keyfiyeti diye vasıflandırıyordu.” Buradan hareket ederek, muayyen (belli) bir dinin üstünlüğü veya muayyen bir dinin dünyayı kurtarabileceği gibi, insanları din hegemonyasına götüren yanlış fikirlerden, ayrıca her türlü fanatik duygudan ve bilhassa patolojik taassup(hastalık haline varmış olan tutuculuk) krizlerinden temizlenmiş saf ve samimî bir iman anlayışını insanların manevî hayatına mâletmek (kazandırmak) istiyordu…”YM.1983/s.133

Hazreti Ali’nin ve Hazreti Pîr’in (Ahmede’rRifâî’nin) dînî farklılıklara bakışı hakkında, nasıl örneklere rastlamak mümkündür?
“… Bir gün Hazreti Ali yolda giderken bir kilise çanını dinlemek üzere durmuş ve zevkle dinlemeye başlamıştı. Kendileriyle berâber bulunanlar: Yâ Ali, bu kilise çanıdır, neden dinliyorsunuz? dediler.  Hazreti Ali cevâben: Evet kilise çanıdır, fakat Hak! diye bağırıyor, onu dinliyorum, buyurdu.
Her ne ki seni Allah’tan gãfil etmezse ve Allâh’ın aşkını sende ziyâde ederse (arttırırsa), onu can kulağı ile dinle... SOH.2000/s.557-558
… Hazreti Pîr,  ziyâretine gelen bir papazı kapıya kadar geçirince, etrâfında bulunanlar: Aman efendim ne yapıyorsun? diye hayret ettiler. Cevap olarak Hazreti Pîr:  Ben onun papazlığına değil, onda olan Hakk’ın nûruna hürmet ediyorum, buyurdu…”SOH.2000/s.613

İslâm dîni gelişme ve yeniliklere açık mıdır? Bu konuda öğrencilerinin yorumu ne olmuştur?
“...Daimî bir değişme ve tekâmül (gelişim) içinde olan dünyanın içtimaî (sosyal), hukukî, bediî (estetik), ilh.. nâmütenahî (sonu olmayan) hareketlerini, dinin değişmiyen ve mahdut (sınırlı) olan bu doğmaları nasıl karşılayıp, düzenliyecek ve cevap verecektir?...
… Halbuki İslâm dininin kurucusu bizzat bu değişme, bu inkılâp lüzum ve zarûretini (zorunluluğunu) tâ başlangıçta görerek, ümmetine (inananlarına), her vesile ile beyan ve telkin etmiştir. Kendisi bizatihi beşeriyete  bir yenilenme, tazelenme ve düzen getirmiş olan bu büyük insan, yapmış olduğu bir inkılâbın devam ve bekasını kendisini takip edecek olanlara nasıl tavsiye etmemiş olabilir? O iyice biliyordu ki ilâhî olduğu kadar beşerî de olan dinin ilk ihtiyacı, yumuşaklığını kaybetmemesi esasına dayanmaktadır. Zira, inkılâp demek bozulup yenilenmiş olan bir kıymetin değişmezliği ve ölmezliği demek değildir. Eğer ona “değiştirilemez” damgasını vurursak kendi elimizle öldürmüş oluruz. Zamana, şartlara ve aklı selîmin (sağduyunun) icaplarına göre yumuşaklığından istifade olunamayan inkılâp, derhal faydalı plândan zararlı plâna geçmek suretiyle fonksiyonunu kaybetmiş olur...” YM.1983/s.144-145

Peygamberliğin bitmesiyle din yüzyıllara nasıl yansımıştır?
(Öğrenciler:)
“...Hazreti Peygamber diyor ki: “Allah her yüz senede bir insanlara dinini yenileyecek bir müceddit (yeni bir çehre kazandıran) gönderir.” …     YM.1983/s.145

... Kenan Rifaî, belki de Hazreti Peygamber’in, her yüz senede bir, insanlar arasından çıkacağını müjdelediği bu asrın İslâmiyette en büyük inkılâpçı insanıdır…”YM.1983/s.146

Öğrencilerinin kaleminden Ken’an Rifâî’nin din ve tasavvuf ilişkisine dair görüşleri...
“.... Ona göre tasavvuf herhangi bir din kaydından müstakil (bağımsız) olarak mevcut olup insanla beraber başlayan ve insanla beraber tekâmül eden bir tefekkür silsilesi (düşünce zinciri), bir hayat tecrübesidir. Daima dinle yan yana görülmesi, dinin onun yardımına, şerh (açıklama) ve tefsirine (yorumuna) muhtaç olmasından dolayıdır. Bir yazısında (Ken’an Rifâî:) bu fikri şöyle anlatıyor: “İnsanlıkla beraber başlayan ve dinlerin cevherini meydana vurma keyfiyeti diyebileceğimiz tasavvuf son istihalelerini (değişimlerini) İslâm dini ile beraber yaparak en olgun ve en kemâlli halini bulmuştur. Nasıl ki İslâm dini geçmiş bütün dinleri câmi (birleştiren) ve onların zemini üstünde âbideleşmişse (anıtlaşmışsa) İslâm tasavvufu da böyledir. İndifa eden (püsküren) bir yanardağın lâvlarını tutacak bir el ayası bulunmadığı gibi tasavvufun da yer yüzüne akmasını önleyecek bir kuvvet yoktur.”
İlâhî ile beşerîyi bir plân üstünde birleştiren İslâm dini nasıl ki tabiatle el ele verip bağdaşmışsa, şüphesiz hayatın kendinden evvelki verimleri olan geçmiş tasavvuf sistemleri de yuvarlanıp büyüyen kar yığınları gibi gele gele İslâm câmiasının kolları arasında beşerî  ile ilâhî arasındaki formülü mükemmel bir solüsyon (karışım) halinde ifadelendirmiştir…”YM.1983/s.180

Dinler arası farka bakış açısı ne olmalıdır?
(Öğrenci:)
“…  Geçen gün bir hıristiyanla görüşüyordum. Bana: Siz de bize benzediniz, dedi. Müslümanlık nâmına müteessir oldum (hüzün duydum).
“Niçin müteessir oluyorsun? Hıristiyan nedir? Sen onu gayrı mı görüyorsun? Cenâbı Hak yalnız müslümanların Rabbi değil, cümle âlemin Allâhı’dır. Sen Îsâ’ya da inanıyorsun, Mûsâ’ya da. Onlara îman etmeyecek olursan müslüman olamazsın. Onları tasdik etmiş, fakat fevklerine (üstlerine) yükselmişsin. Onlardaki sende var, fakat sendeki onlarda yok!
İşte irfan sofrasına dâhil olan böyle şey söylemez. Gördün mü âlem aynasında temâşânın (seyrin) nasıl olduğunu? Hiçbir şeyi Hak’tan gayrı görmeyeceksin... SOH.2000/s.9-10

...Sen Îsa’yı inkâr etsen müslüman olamazsın. Resuller arasında fark gözetmeyin... (Sûrei Bakara, âyet:285) diyor Allah…
...Bir müslüman hem yahudidir, hem hıristiyandır. Fakat tekâmül etmiş (gelişmiş) yahudi, tekâmül etmiş hıristiyan; yâni müslümandır. Ahmed dediğin zaman yahudisi de, hıristiyanı da, müslümanı da dâhildir.”…”  YM.1983/s. 391

Tevhîd inancının dinler üstü oluşu hakkında, Ken’an Rifâî’nin kişiliği nasıl bir  örnek oluşturur? Allah’ın Rabbü’lMüslimin değil, Rabbü’l Âlemin oluşu bu konuyu nasıl açıklar?
“...onun çok cepheli varlığından sızan tılsım, muhitleri, seviyeleri, istidatları, görüşleri ve kültürleri tamamen biribirinden ayrı olan her sınıf insanı tek merkezde birleştirmek kudretini göstermiştir…YM.1983/s.119

...Onun gayesi, insanların kalbine Allah’a imanı akıtmak, kâinatın sevgi ile dolu olduğuna onları inandırmaktı. O her zaman, Allah’ın “Rabbü’lMüslimîn” değil “Rabbü’l Âlemîn” olduğunu söylemiş, ehli kitaba riayet edilmesini (uyulmasını) öğretmiş, Hazreti  İsa’ya inanmazsanız, Müslüman olamazsınız telkininde bulunmuştur... YM.1983/s. 275

(Ken’an Rifâî:), “Kur’an insanları sevip onlara hayır ve iyilikte bulunmak ve adl ü ihsan (adâlet ve iyilik) ile muamele etmek lâzım geldiğini, peygamberler de insanların, Allah’ın ailesi olduğunu ve onlara şefkat ve merhamet edenlerin Allah indinde makbûl (istenilen) olduğunu beyan ediyor.
Halbuki şimdi, radyo düğmesini çevirdiğim zaman, her istasyonun düşman memleketine yapılan hücumları ve yapılan tahribatı sayıp döktüğünü duyuyorum. Roma, Filistin, Mısır, Londra ilh.. hep o! Sonra da bize bir şey olmadı, kaybımız yok diye iftihar ediyorlar. XX. asırda insanlık için bu ne elîm (acı) bir netice! Bu hesapça dost kalmamış. O halde dost kim?” diye soruyor. İşte bu konuşmada Kenan Rifaî bu suale cevap verirken din ve imanın da cemiyetteki yerini belirtmektedir. O diyor ki: “Bir insan kendi vücudu memleketinde sulh ü salâhı (sükuneti ve barışı) temin edemezse cemiyete karşı sulh ü salâh ve adâleti temin edemez. Bunun husûlü de (meydana çıkışı da) nefsin ıslahından, rûhun tekâmülünden (gelişiminden) başka bir yolla olamaz. Bu olmadıkça dünyadan rahat ve sükûn beklemek beyhude (boşuna) ve abestir. İnsan ancak Allah’la biliş tutup onunla dost olduğu zamandır ki hem kendi için, hem de cemiyet için kazanılmış bir varlık olur...”YM.1983/s.135

Genel anlamda dinler insanoğlundan neyi talep eder?
“… Şerîat esasları (dînî kâideler), hep insanın kemâle ermesi (olgunlaşabilmesi)  içindir. Dinler, esas îtibâriyle birdir. İptidâî (ilkel) dinlerden tutunuz, İbrâhim’den, Mûsâ’dan, Îsâ’dan İslâmiyet’e kadar bütün dinler mânâ îtibâriyle hep birdir. Maksat içini temizlemek ve Allâh’ın istediği ahlâkı bilmek ve hal etmektir...”    SOH.2000/s.502-503

Din anlayışının tekâmül etmesi ne demektir?
Dînin İslâmiyet’te en olgun noktasına ulaşmış olduğunu kabul etmek demek, tekâmül durmuş demek midir?
Din anlayışının tekâmülü, insanın kendini yetiştirmesine mi bağlıdır?
“... Bugün her şeyin, maddenin de canlı olduğu ve câmit (cansız) bir şey bulunmadığı isbat olunmakla, maddecilik nazariyesi (teorisi) çürütülmüştür. Senin madde dediğin de hareket ve tekâmüldedir (gelişimdedir)...     SOH.2000/s.254

...Nasıl ki iptidâî (ilk) mektepten üniversiteye varıncaya kadar bir talebe bilgi kazanma safhalarını geçirirse, din dahi bu safhaları geçirmiş ve İslâmiyet’te son tekâmülünü bulmuştur. Onun için İslâmiyet denince, tekâmül etmiş Mûseviyet, tekâmül etmiş Îseviyet demek olur. İslâmiyet’ten öte bir tekâmül yoktur. Yalnız bizim noksanımız ilimdir. Onun için cehâletimiz (bilgisizliğimiz) her bir yanlışa sebebiyet veriyor. Meselâ din bilgisi olmayan hattâ din hakkında fikri bulunmayan bir kimse, senden îmâna ve dîne âit mâlûmat (bilgi) istiyor, sualler soruyor. Amma onun bu araştırıcılığına karşılık: Sus, kâfir oldun, der, fikrî ve ilmî seviyesine  çıkıp onu iknâ ve tatmin edemezsen elbet senden kaçar. Onun için bir mürşit, zamânın ilmine ve fennine vâkıf olmazsa, kuş dili bilici Süleyman olamaz…”  SOH.2000/s.502-503

İnsanlık tarihine bakarak gözlenebilen gelişim, dinin mânâsının algılanışına da yansımış mıdır? Öğrencilerin yorumuyla...
“... Din fikri de beşerî tekâmülle (insanlığın gelişimiyle) beraber gitmektedir. Çocukluğunu fetişizm veya totemizm gibi dinlerin kucağında geçiren insanlık, ilk gençlik günlerinde senbollerin şahıslandığı mitlerle (mitolojilerle) avunmuş, böylece devir devir konukladığı çeşitli inanış duraklarında birçok alış veriş yapmış, döğüşmüş, güreşmiş, yenmiş, yenilmiş, nihayet insan topluluklarına yine kendinden gelen mutavassıtlar (aracılar) kütleyi tek Tanrı fikrine doğru sevkeder olmuşlardır. Bu mutavassıtlar, içinden doğdukları cemiyetin şartlarına, ve seviyesine göre toplumu bir iman havası ile sarmaya çalışmışlardır. Mühim olan şu ki, doğumundan bugüne kadar hiçbir devrinde beşer nev’i (insan cinsi), din fikrinden müstağnî (uzak, kayıtsız) kalamamış, salâh (barış) ve selâmet için onun kollarına atılmaktan gayrı çare bulamamıştır…”YM.1983/s.134

İslâmiyet kendinden önceki dinlerin tekâmül etmiş hâli olduğuna göre, Hıristiyanlık örneğin Hıristiyanlık’taki riyâzat anlayışı, tekâmül görerek yerini, İslâmiyette nasıl bir riyâzat anlayışına bırakmış olabilir?
“…Oğlum, râhipler,  papazlar, sörler birçok riyâzat yapar, hattâ ölümü unutmamak için geceleri tabut içine girerek yatarlar ve birbirleriyle selâmlaştıkları vakit:  Ölüm var unutma! derler. Dağlarda kovuklarda yaşarlar, hattâ bu kovukların önünü duvar ile örüp kendilerini insanlardan ayırırlar. Fakat netîce nedir?  Hiç!  Çokluk içinde Hakk’ı  bulmak gerek. Zîra az evvel söylediğimiz gibi,  o çokluk da Hak’tır. Farazâ, oruçlu bir kimsenin elini ayağını, ağzını bağladığın için mi yemek yemez su içmez ve harama bakmaz. Bilâkis (tersine) işi ile gücü ile meşgul ve her türlü dünyevî nîmetler önünde iken onlara el uzatmaz. Nefsin terbiyesi ve kötülüklerden uzak kalması için de râhip  olup nefsini hapse koymaya ne lüzum var?
Ruhbâniyet (râhiplik, keşişlik) için şu yüzden teslîmiyet de denemez. Çünkü Kur’ânı Kerim zuhur etmiş, Hazreti Muhammed beşeriyete (insanlığa) hitap ederek bütün dinlerin hükümsüz kaldığını, çünkü İslâmiyet’in bunların hepsini içine aldığını beyan eylemiştir...
… Hıristiyan, Îsâ zamanında mü’min sayılırdı. Hazreti  Peygamber hıristiyanlığı İslâm ile tekmil etti (tamamladı). Bunu anlamamakta direnen hıristiyanlar bâtılda kalıcı oldu…”SOH.2000/s.515-516

İLETİŞİM BİLGİLERİ:         Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği-/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı