GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ İLE KENDİNDEN KENDİNE YOLCULUK / ZERREDEKİ OKYANUS

"Ken'an Rifâî - Sohbetler" "Ken'an Rifâî -Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık" adlı eserleri soru tekniğiyle büyüteçe aldığımızda konu başlığımıza ilişkin hangi bilgilere ulaşabildiğimiz aşağıda dikkatlerinize sunulmatadır.

11. BÖLÜM

MÜRŞİT ve MÜRŞİDE TESLİMİYET

İncelemekte olduğumuz "Ken'an Rifai - Sohbetler" adlı eseri soru tekniğiyle büyüteçe aldığımızda konu başlığımıza ilişkin hangi bilgilere ulaşabildiğimiz aşağıda dikkatlerinize sunulmatadır.

Kâmil insanın tanımına ilişkin hangi bilgilere ulaşmak mümkündür?
(Öğrencileri diyor ki:)
“…Aramızda bizimle beraber gezip dolaşan çoğumuzun farkına bile varmadığımız, bir kısmımızın sürtünüp geçtiğimiz, fakat yaşamak için – bilerek, bilmeyerek   ihtiyaç duyduğumuz öyle insanlar vardır ki bunlar günlük hayat problemleri içinde yoğrulup kavrulan beşeriyetin (insanlığın) tahakkuk ettirmeye (meydana getirmeye) uğraştığı ve erişmek için yola düzüldüğü gayenin öncüleri, numuneleridir…” YM.1983/s.14
(Kenan Rifâî:)
“…Kur’ân, baştan aşağı insânı kâmili söyler. Kemâli  (olgunluğu) bulmak için insanın nefsinin ayıplardan temizlenmesini, tezkiyesini (arınmasını), rûhunun cilâlanmasını ve ona lâzım olacak amellerin (fiillerin) ifâsını (yerine getirilmesini) söyler... SOH.2000/s.496
… Kâmil insanın zâhiri (görünüşü, dışı), senin benim gibi bir cisimdir. Fakat bâtını (özü) hakîkati Muhammediye’dir (Hz.Muhammed  (s.a.v)’nin hakîkatidir). Hakîkatı ise Allah’tır. İşte şeyhini gözünün önüne getire getire, her yerde Allâh’ın mevcûdiyetini, hâzır ve nâzır olduğunu hal olarak bilirsin. Müşâhede (gözlem) ve mârifet (tavır hâlinde sergilemek) bunun içindedir... SOH.2000/s.535
…“Arza, semâya sığmayan ben, o kâmil insanın kalbine sığdım” sözlerinde beyan buyurulduğu vechile (dolayısıyla) bilgiyi, doğrudan doğruya gönüllerinde tecellî eden Allah’tan alan kimselerdir...  SOH.2000/s.475
…Cenâbı Hak: “Ben gizli bir hazîneydim istedim ki bilineyim”… buyuruyor. Cenâbı Hak kendi güzelliğini temâşa (bakıp, seyretmek) için âlem aynasını halketti (yarattı). Ve âlem aynasında da kendi cemâlini gördü. Bu âlem aynasının rûhu da kâmil insan’dır.
Diğer bir söyleyişle âlem bir göz ve kâmil insan gözbebeğidir. Göz, bir âlem değil midir? İşte ondaki elif de insandır. İnsânı kâmilin aşkı ile dolu olan âşıklar, sâde beş vakitte değil, dâimî salât (namaz) içindedirler...  SOH.2000/s.188
…Kâmil insan, hayat ve hakîkattir! …SOH.2000/s.263
…kâmil insan demek, bütün âlem demektir... SOH.2000/s.96
…Âlemde Cenâbı Hakk’ın ne kadar tecellî etmiş âyet ve eseri varsa bunların cümlesi insanın nefsinde toplanmıştır. “Ve fî enfüsiküm efelâ tübsirûn (Zâriyât sûresi, 21. âyet): Her şey nefsinizdedir kendinizdedir. (Bunları) hiç de görmüyor musunuz?” … SOH.2000/s.8283
…Hakk’ın herkesle olduğunda şüphe yoktur. “Ve hüve maaküm eynemâ küntüm (Hadîd sûresi, 4.âyet): O, nerede olsanız sizinle berâberdir,” buyuruyor...” SOH.2000/s.79

“… Cemâleddîn Uşşâkî Hazretleri’nin:
Hakk’ın yolun arar isen dilde nihan (gizlilik) içindedir
Andan nişan (işâret) sorar isen her bir nişan içindedir.
beytini okuduğumuz zaman:
“Bu zat demek istemiş ki her şey Cenâbı Hakk’ın bir ismine mazhardır (zuhur yeridir); yâni Allâh’ın bir ismidir.”
(Öğrenci:)
Fakat Hakk’ın bütün isimlerini bir araya getiren isim nedir?
“Kâmil insandır. İşte ancak bu isim müsemmâya (isimlendirilişe) delâlet (işâret) eder… SOH.2000/s.432

…Yâni, onlar, yemelerinde, içmelerinde, sözlerinde, hareketlerinde Hakk’ın tasarrufu (hâkimiyeti) altındadırlar. Onları evirip çeviren hep Allah’tır...SOH.2000/s.616

…kâmil insan… Yâni Hakk’ın elçisi ve ismullâh’ın (Allah’ın isimlerinin) mazharı idi. İşte mazharı  olduğu ismi zât, o kimsenin mazhar olduğu esmâ (isim) ve sıfâtı yakmıştır. Onun için:
Bulursan mürşidi kâmil, hemen maksûdu buldun bil
Sadâkatle gerek teslim, ne bildinse gönülden sil… SOH.2000/s.519

…hakîkati insandır ki Cenâbı Hak bütün isim ve sıfatlarıyle onda tecellî etmiş, mevcûdat ve kâinâtın hülâsası (özü, özeti)  olan o, zat isminin mazharı olmuştur…SOH.2000/s. 311-312

 …Ama, dünya mallarının en kıymetlisi olan elmas yandığı zaman kül dahi bırakmıyor. Aslı kömür olduğu halde külü olmuyor.
Kezâlik elmas ve mücevher ayarında olan kimseler de mevhum (var sandığın) vücutlarından, varlıklarından yandıkta, böylece kül, yâni bir nişan, bir iz dahi bırakmazlar. Çünkü kül bile kil, yâni toprak cinsindendir. Onlar ise topraklıktan çıktıkları için kendilerinden nişan bulunmaz…”SOH.2000/s. 93

“Mürşit”in sözlük anlamını araştırdığımızda,  irşât eden, doğru yolu gösteren kılavuz; müritlere  (öğrencilerine) yol gösterip mânen ve maddeten terbiye ederek gafletten uyandıran şeyh tanımıyla karşılaşırız.
Mürşidi, hattâ mürşitliğin üst derecelerine ulaşmış kişiyimürşîdi kâmili diğer insanlardan farklı kılan nedir?

“…İnsanlara hayır öğreten kimselere  Allah ve melâikesi, yerde ve gökte olanlar, hücresinde karıncalar, denizde balıklar cümlesi salât eder ve hayır dûa ederler..  SOH.2000/s.312

…Mürşidi kâmil demek, kemâlini (olgunluğunu) bulmuş, Hak’la Hak olmuş, kendi ortadan kalkıp Hakk’ın elçisi olmuş kimseye derler ki bu rütbe, ancak doğrudan doğruya Cenâbı Mevlâ tarafından ihsan olunur. Hakk’ın elçisi olan kimse, elbet hakîkati Muhammediye denizini gösterir ve gösterdiği kimselere de: Git, oraya dal! der.
Allâh’ın elçisi: “Ben de beşerim (insanım) amma bana vahy oluyor (Kehf sûresi, 110. âyet)” sırrıyle beşerden ayrılır.
Mürşidin de bir  beşer tarafı vardır. İnsanların içine karışır, herkesin yaptıklarını yapar, yer, içer, gezer, yürür. Fakat kâmil insan, hakîkati Muhammediye (Hz. Muhammed’nin (s.a.v) hakîkatine, taşıdığı mânâya) güneşinin nûruna aynadır ve Allâh’ın zât ve sıfatına mazhardır (zuhur yeridir). Ulvî ve süflî cümle mükevvenâtın (yaratılmışların) büyük isteği, kâmil insanın kalbinde bulunan nûrı Muhammedî’dir.
Kâmil insan, sûrette (şekilde) küçük bir âlem ise de mânâda herşey kendisinde toplanmış olan muazzam ve büyük bir âlemdir. İmdi (şimdi), kâmil insanla alış veriş, Allah’la alış veriş etmek gibidir. İşte Cenâbı Hak bu kâmil insan hakkında Kur’ânı Kerim’de: “Denizler mürekkep olsa kâmil erin evsâfını (özelliklerini, niteliklerini) yazmakla bitiremez” buyurur. Yine: “Bir o kadar deniz getirsek, onlar dahî kurur ve yine yazmaktan âciz kalır, (Kehf sûresi, 109. âyet)” der...  SOH.2000/s.518

…Hakîkati Muhammediye’yi anlamak kolay değildir. Ancak, insan kemal bulursa, o hakîkati Muhammediye denizine gark olur. Bu sûretle de kendisi hakîkati Muhammediye’den olur.
Hakîkati Muhammediye’yi anlamak beşeriyet idrâkinin üstündedir. Anlamak, bilmek, nihâyet beşeriyet hudutlarına göre olur. İşte dediğimiz gibi, beşeriyet kirlerinden arınıp kemâlini bulup yokluğa vâsıl olarak aslına kavuşursa, geri kalan hakîkati Muhammediye’dir.
Hakîkati Muhammediye demek, Hak demektir. Binâenaleyh senin de hakîkati Muhammediye denizine dalman için bu vücûdun (lâ)sını (yokluğunu da) atman lâzım gelir. Onu atınca da bak ne kalır, bir düşün?… SOH. 2000/s.518

… Amma şu da var ki kendini her mürşit zanneden mürşit olamaz.
Onun için Mısrîi Niyâzî:
“Her mürşide el verme yolun sarpa uğratır
Mürşidi kâmil olanın yolu âsân (kolay) imiş,
buyurur… SOH.2000/s.624

…Ârif olan, sözünden de, özünden de, gözünden de, hareketinden de bellidir... SOH.2000/s.598

…Hakk’ın halîfesi olan peygamberler, Allah’tan haber getirerek sana, doğru ve yanlış yolu gösteriyor. Bu haber verişlerde, halkın teveccühünü (beğenisini)  kazanmak veya herhangi bir menfaat gibi düşünce aramak abestir. O peygamberlerin vârisleri de (mirasçıları da) kâmil insanlardır ki vekil, asilin eşidir, sırrı onlarda cârîdir (hüküm sürer)…”   SOH.2000/s.528

Allah sonsuzdur. Nihâyeti yoktur. Hiç şüphe yok ki doğmamıştır. Ölümsüzdür. Bâkidir.
Bilinmesini arzu ettiği kadarını Hazreti Muhammed’de tecellî ettirmiştir.
(Hakîkati Muhammedi, Allah’ın bilinmek ve bildirmek istediği hakîkattır.)
Hazreti Muhammed, Allah’ın tecellîsinin en doğru aynadan görünümüdür.
İnsanlarda bu tecellî, aynanın cinsine göre asıl mânâdan farklı şekiller hâlinde ortaya çıkar.
İnsânı kâmil, Peygamberin vârisi (mîrasçısı) olması nedeniyle, Hz. Muhammed’de tecellî eden nuru aksettirebilen en doğru aynadır.

Bu bilgilerimizi tazeledikten sonra,
a) “Mürşidi Kâmil’in” gönül sâhibi oluşu, nasıl izah bulacaktır?
“… Gönül o gönüldür ki dünya ve âhiret, onun bir kenarında kaybolup gider. Hiçbir yere sığmayan Allah o gönüle sığmıştır. Arş dedikleri de yine bir ârifin kalbidir.
Gönül demek, Allah evi demektir. Allah evi de Allah’tan ibârettir. “Bizim indimizde herşey hazırdır (Yâsîn sûresi, 32. âyet) …” Ne ararsan orada bulunur. Onun için: Yerde, gökte, dünya ve âhirette ne varsa bu gönülde yâni ârifin kalbinde mevcuttur, deniyor.
Cenâbı Hakk’ın isimleri ve sıfatları her yerde ve her şeyde mevcuttur. Fakat zâtı ancak ârifin kalbindedir. Onun için de Resûlullah Efendimiz: “Beni gören Allâh’ı görür. Kim ki Allâh’ın velîsine ihânet ederse Allâh’a ihânet eder,”  buyurmuştur. Onun için kulluk, Allâh’a kulluktur. Onun için bir kâmil velînin tardettiğini (uzaklaştırdığını, kovduğunu) hiçbir yer kabul etmiyor. Zîra onlar: “Seninle ahd edenler ey Habîbim benimle ahd etmişlerdir (Fetih sûresi, 10. âyet) ”  sırrına mazhar olmuş kimselerdir…” SOH.2000/s.405

b) “Benim sıfatlarımla ortaya çık, seni gören beni görür” hadîsi şerifindeki  mânâya ermiş olmak ne anlama gelir?
c) Hakk’la bekâ bulmak, terki terk derecesine ermiş olmak nasıl gerçekleşir?
“…Allah bir kulunu sevecek olursa, evvelâ ona ehlullâhı (Allah ehlini, sevgilisini) sevdirir. Gazap edecek olursa da ehlullâha buğz (düşmanlık) ettirir. İşte o velînin Kevser Suyu gibi olan sözlerinden irfan sümbülleri ve mârifet nurları biterek, o kimseye hayat verir... SOH.2000/s.637-S.638

…Benim sıfatlarımla ortaya çık, seni gören beni görür (Hadîsi kudsî) sözünün gereği üzere, fenâ mertebesinden bakãbillah yâni yokluktan sonra Hak’la var olmak derecesine, Allâh’ın sıfatlarıyle sıfatlanmış olduğu halde ba’s (diriltir)  ve ihrac eder (gönderir). Ve o kimse bu mertebede Hakk’ın bekãsıyle bâkî (varolan) ve rabbânî (Allah’la mânâ bulmuş) hayat ile dirilmiş olarak her ne işlerse hemen Hakk’la işler. Bu mertebede  o, eşyâyı Hak’tan başka görmediği gibi, Hakk’ı da eşyâdan gayrı görmez. Belki halkı Hak’la kãim ve Hakk’ı cümle eşyâ ve mahlûkãtın (yaratılmışın) aynasında zâhir ve tecellî eylemiş görür. Bir kesret görür ki hakîkatte vahdetin (tekliğin) tâ kendisidir. Bir vahdet görür ki eşyânın kesretinde kendini göstermekte bulunmuştur. İşte bu mertebede ona zâhir (görünen), bâtının (özgün) kendisi ve bâtın da zuhûru îtibâriyle zâhirin aynı göründüğü gibi, âhir aynı evvel ve evvel (son aynı önce) ise aynı âhir görünür. O kimse bu mertebede: Evvel âhirdir, âhir evveldir. Zâhir bâtındır (görünen özdür) ve bâtın da  zâhirdir (öz de görünendir)! der... SOH.2000/s.248

… Mürşidin için dünyada da ukbada da (âhirette de)  ikamet (oturmak) mutasavver (tasarlanmış) değildir. Çünkü seyri zâtîde (kendi yolculuğu) olanlarda ikamet fikri olamaz.  Öyle ise sen de benimle ol, benim aynımla hangi meseleye varsan, âlem seninle olur…YM.1983/s.471

… İşte doğrudan doğruya müessiri (tesir edeni) görenler, su ateş ve ilh… bütün vâsıtalara baş çevirenler Hakk’ı görenlerdir. Onlar her şeyi Hak’tan bilirler ve Hak’tan alırlar. Su benim harâretimi sâkin kılmaz, illâ Allah kılar demek sûretiyle suyun hakîkatine nazar (bakış) ederler. Mevlânâ Hazretleri’nin Mesnevî’sinde Şemsi Tebrîzî Hazretleri’ne hitap ederken, yaratılmıştan yaratana geçerek mürşitte tecellî eden Allâh’a nazar etmeleri gibi… SOH.2000/s.34-35

…Cenâbı Hakk’ın bir kulu sevmesi için o kulun evvelâ Hakk’a nevâfil ile yaklaşmış olması lâzımdır. Nevâfil demek, Allâh’ın hoşuna gidecek şeyleri yapmak demektir. Yoksa sâde nâfile namazı kılmak değil… Tâ ki Allah o kulu sevinceye kadar… Sevdi mi, gördüğü göz, işittiği kulak hep Allah olur. Yâni Allah’la görür, onunla işitir, onunla gezer, onunla kalkar, onunla oturur, onunla söyler. Hâdîsi kudsîde de buyurulur ki: “Cenâbı Hak bir kulu sevdi mi, o kulu öldürür.” Öldürdüğünün diyeti de Allâh’ın cemâlidir (Allah’ın lutfu, güzelliğidir). Demek oluyor ki Allâh’ın sevgilileri, nefislerinden ölmüş, öldürülmüş kimselerdir. Böyle bir kul, senin benim gibi hatâ etmez ki ona hatâsı zarar versin. Onun yapacağı hatâ, bilcümle doğruluktan, küfrü, bütün cihan (dünyâ) ehlinin îmânından daha üstündür. Bu sebeple biz kendimizi onlar ile kıyas edemeyiz.
Seyyid Ahmede’rRifâî Efendimiz bir bast (yayma  anlatma) âleminde, Cenabı Hakk’ın: Dile benden ne dilersin ya Rifai? Hitâbı izzetine karşı, o büyük tevazûu ve yokluğu ile: Senden onu dilerim ki bir dileğim olmasın, dedi.
İşte… böyle bir kulun yaptığı günahlar ona zarar vermez. Çünkü o kul, kendinden kurtulmuş, gördüğü bir, işittiği bir, taptığı bir olmuştur…” SOH.2000/s.536

Kâmil insanın kimliğini incelerken özellikle hangi noktayı dikkatten kaçırmamak şarttır?
“…Kâmil insan ne eski filozofların dediği gibi Allah’dır, ne de yenilerin dediği gibi sur homme’dur (üst insan). O ancak Allah’ın tecelligâhı (tecelli yeri) olur. Yani bir beşerin vücudünü tecelliyatı ilâhiye yakmış yâni kalıbını, cismini, benliğini kendinde fâni (yok) etmişse o vakit o insan Hakk’la bâki (var) olmuş, ondan Hak tecelli etmiştir, nasıl ki bir idare kandilini güneşin zuhûru mâdum (yok) ederse…”  YM.1983/s.412 

Yaratılışta Âdem’e yapılan secde düşünüldüğünde Âdem  Allah mı idi de melekler ona secde etmişlerdi?
“…Cenâbı Hak, neden melekleri Âdem’e secde ettirdi? Âdem, Allah mı idi?  Hâşâ! Fakat topraktan yaratılmış Âdem’e, melekler secde ettiler. Çünkü Allah ondan tecellî etmiş idi.
Melekler, birinci secdeyi Hakk’ın emrine itâaten (uyarak) ettiler. Lâkin başlarını kaldırıp secde ettikleri Âdem’de Allâh’ın tecellîsini görünce tekrar bir secde daha ettiler. Birincisi mütâbaat yâni Hakk’ın emrine tâbi oluş, ikincisi tahkik ve şuhut ile yâni görerek ve bilerek yapılan secde idi. “Allah’tan gayrı ne varsa  fânî’dir, bâki olan ise Hak’tır. (Nahl suresi, 61. âyet).” Tapılacak, bilinecek, görülecek, sevilecek hep odur...” SOH.2000/s.528

Secdedeki mânâ  insânı kâmilin kimliğine nasıl bir anlam kazandırır?
“…  Âdem cennetten çıkarıldıktan sonra Cebrâil’e şöyle der: Ey Cebrâil! siz daha dün bana secdeler, tâzimler ediyordunuz (saygılar sunuyordunuz). Şimdi neden baş çektiniz? Neden beni cennetten kovuyorsunuz? Bu hal ne, o hal ne? Cebrâil de der ki: O secde ve tâzim, senden zuhur eden ilâhî tecellîye idi. Bu da senin kendi beşeriyetinin îcap ettirdiği şeydir.
Genç ve güzel bir kızın etrafında nice dolaşıp sevenler ve nice ilânı aşk edenler bulunur. Fakat aradan yirmi otuz sene geçip de o kız bir fertûtı sadsâle yâni kocakarı hâline gelince, bu âşıkların hepsi ondan kaçarlar. Kimse dönüp yüzüne bakmaz. İşte o da, Âdem’in Cebrâil’e hitâbı gibi onlara sorar: Bir zamanlar bana secde eder, etrâfımda pervâneler gibi dönerdiniz. Şimdi ne oldu, neden benden kaçıyorsunuz? der. Bunlar da ona cevap verir: O vakit sana gösterdiğimiz muhabbet ve secde sende gördüğümüz ilâhî pertevin (parlaklıklığın, ışığın)  nûruna ve aksine (yansımasına) idi. Bu da senin senliğine, beşeriyetine, derler…”  SOH.2000/s.64

Kur’ânı Kerîm’in varlığı, muhteviyâtı, hadîsi şerifler, hadîsi kudsîler; mürşidin önemi ve gerekliliği konusuna nasıl bir izah getirir?
“…Cenâbı Hak, Kur’ânı Kerîm’in de: “Vesîleye (sebebe) uyunuz âyeti kerîmesiyle (Mâide sûresi,  35.âyet)” kâmil mürşidi işâret buyuruyor. İşte o vesîleyi bulmak lâzımdır.
Resûlullah Efendimiz levlâk sırrına (dünyânın yaratılışındaki        sırra) mazhar olmuş iken: “Mürebbî (eğitici) olmasaydı Rabbimi bilemezdim.  (Levle’lmürebbî lemâ araftü Rabbî)” buyurdu. Mürebbîden maksat, Cebrâil Aleyhisselâm’dı. Demek oluyor ki mürşitten kimse baş çevirmemiştir. İlâhî kãnun böyledir... SOH.2000/s.486-487

… “Fakr (yokluk) fahrımdır (övüncümdür), iftihârımdır.” buyurmuştur. Fakrdan maksat, dervişliktir. Cenâbı Hak da: “Allâh’a yaklaşmak için vesîle talep ediniz (Mâide sûresi, 35. âyet)” ve yine: “Bilmediğinizi bilenden öğreniniz (Nahl sûresi, 43. âyet; Enbiyâ sûresi, 7. âyet). ” buyurur…
… Efendimiz Hazreti Ali’ye: “Ya Ali, Allah’a varan en kolay ve emin yol bir akıl sâhibine tâbi olmaktır,” buyurmuşlardır...
… Hadîsi şerifte, “Allâh’ı öyle çok zikrediniz ki size mecnun desinler (Eksirû zikrallâhi hattâ yekülû mecnûn)” ve yine; Kur’ânı Kerîm’de: “Kim ki benim zikrimi etmezse yarın âhirette ben onu âmâ (kör) haşrederim (Tâhâ sûresi, 124. âyet)” buyuruyor…” SOH.2000/s.601

Cenâbı Hakk’ın Hazreti Muhammed’e olan sevgisindeki sır, bizlere hangi mesajı iletmektedir?
Peygamberimizin örnek insan oluşu ve ona benzeyebilme gayreti içinde bulunmamız gerektiği hakkında, bu mesajdan nasıl bilgilere ulaşabiliriz?
“…Cenâbı Hak, Resûli Ekrem’ine: “Sen olmasaydın, sen olmasaydın ben bu dünyâyı halketmezdim”, buyuruyor. Dünyâdan gãye, kâmil insandır. Allah ona tecellî eder ve onun tecellîsinden de her şeye kuvvet ve hayat verir. Çünkü insan, bütün bu mükevvenâtın zübdesi (yaratılmışların en seçkini), özü ve hulâsasıdır (özetidir)… SOH.2000/s.428

… Kâmil üstâdı bulan, cemâli (güzelliği) bulur. Ne kadar mevcûdat varsa, hepsi de o kâmilin kalbi vâsıtasıyle Hakk’ı bulmaya çalışır…SOH.2000/s. 317

…Mâdemki Hak yolundasınız ve Hakk’ın tâliplerisiniz. O halde siz de güneşin ışığından, o nûrun ışığı oklarından bir ışıksınız, güneşin nûru yine güneşe geri döner ve her şey kâmilin kalbinde haşrolur (toplanır). Kâh oradan dağılır, kâh orada toplanır…” SOH.2000/s.251

Hazreti Muhammed’in ahlâkı ve aşkının mirasçısı oluş, insânı kâmili hangi noktalara taşımıştır? 
Bu durumdan herkes istîfâde edip herkes kendine göre bir feyz alabilir mi?
“…Ârifibillâh, Cenâbı Hakk’ı zâtıyle, sıfâtiyle, esmâsıyle bilen ve kazâ ve kader sırrına vâkıf olan (bilici, hâkim) kimseye derler... Ârifibillâh “Levlâk...” sırrına (sen olmasaydın ben bu dünyâyı halk etmezdim deki sırra) mazhar (zuhur yeri) olan hakîkati Muhammediye’dir. Bu hakîkat ise her zaman mevcuttur. Her asırda buna mazhar olan kâmil insana kutbü’laktâb (devrin kutbu) ve gavsü’lekber (en büyük yardımcı) deniyor... SOH.2000/s.254

…herşey kâmil insana boyun eğer, onun emrine tâbîdir. Eğer sen o kâmil ere ve dolayısıyle ezelde Allâhı Zü’lcelâl’e “belî” (evet) diyenlerden değil isen, sana o insânı kâmil ve o peygamber bir değil bin mûcize gösterse yine îman etmezsin. Çünkü mûcize îman sebebi değildir. Îman sebebi olan, cinsiyettir (aynı mânâyı paylaşmadır). Eğer benim cinsimden değil isen îman edemezsin. Böyle olmasaydı Resûlullah Efendimiz’e herkesin îman etmesi lâzım gelirdi...
…Cins cinse meyleyler (eğilim gösterir). Bu ilâhî bir kãnundur. Tahta kurusu horoz ile gezer mi? Fil fil ile, karınca karınca iledir.
Nâdanı (câhili) nâdan bulur, dânâyı (bileni) dânâ, dûnu dûn (alçağı alçak).
Cinsine meyleyler elbet bu cihanda her kişi
Şu da var ki geçici olarak iki ayrı cins arasında bir yaklaşma vâki olsa da, ilk fırsatta ayrılık mukadderdir (kaçınılmazdır)... SOH.2000/s.506-507

…sâlikler, dünya cennetindeki Tûbâ mesâbesinde (konumunda)(1)  olan kâmil insanın vücûdu ağacı gölgesinde toplanıp, onun vücûdu ağacından silkilen irfan ve hoşluk meyvelerini toplarlar. Efendimiz buyuruyor ki: “Cennet ağaçlarından bir ağaç bulduğunuz vakitte gölgesinde oturunuz ve yemişlerinden yiyiniz!” Dünyâda bu nasıl kãbil (mümkün) olur yâ Resûlallah? dediklerinde, “bir ilim sâhibi bulduğunuz vakit, cennet ağaçlarının birini buldunuz, demektir,” cevâbını vermişlerdir…”
SOH.2000/s. 579
1(cennette, kökleri semâda, dalları zemine uzanmış ağaç)

Kâmil insanın, medhedilişine (övülüşüne) izin vermesindeki mânâ nedir?
“…Bedevînin biri, kasîdeler ve şiirler söyleyerek Resûlullâh’ı medhedermiş. Efendimiz de hoşlanarak dinlerlermiş. Adamın biri: Bu nasıl olur? Resûlullah, hem,  ben güzel ahlâkı tamamlamaya gönderildim diyor, hem de kendi medhedilişini, hoşlanarak dinliyor, demiş.
Efendimiz de buyurmuşlar ki: Benim o sözlerden hissettiğim memnûniyet kendi hesâbıma değildir. Ben, Allâh’ın Resûlüyüm. Onun için, medholunmam, Allâh’ıma âittir. Esâsen, o kimsenin beni medheylemesi, bende gördüğü ilâhî nûru medihdir. Ne güzel bir görüşü var, diye ben o kimsenin hesâbına memnun oluyorum. Onun mânevî kazancından dolayı da ayrıca seviniyorum. Îtiraz eden kimse işte bu noktayı bilememiş.
İşte Resûlullah’daki o nûr, seni nurlar âlemine cezbedecek (çekecek), götürecektir. Oraya gittiğin vakit  de melekler:  “Hoş geldiniz, safâ geldiniz Allah’ın selâmı sizin üzerinizde olsun (Zümer sûresi, 73. âyet).” diye karşılayacaklar…”     SOH.2000/s.170-171

Mürşide ihtiyaç duyma hâli...
(Öğrenci duygularını dile getiriyor:)
“… Onun yanında kendimi tehlikelerden uzak ve emin hissettiğim gibi, bizzat bulunmadığı zamanlarda da himayekâr (koruyup kollayıcı) elinin üzerimde olduğunu bilirdim…”
YM.1983/s. 288

(Ken’an Rifâî:)
“… Allâh’ın emrini tutan kimsenin bir kâmil insan araması tabiîdir. Çünkü hal ilmi, kãl (söz) ile bilinmez. Kâmil mürşide erişen kimse ise evvelâ yokluğu bulur. Yoklukta da varlığa erişir. Hal ilmi, lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka tapılacak yoktur) ilmini bilmek demektir…” SOH.2000/s. 532

(Öğrenci devâm ediyor:)

“… Hayatında güvenecek bir büyüğü, baş vurabileceği bir üstadı, şu veya bu çapta bir mürşidi olmayan kimse var mıdır, bilmem. Herhalde böyle bir insan cidden şu gök kubbenin altında mânen fakir ve yalnız kalmış olmalı. Maddî şeylerde, günlük işlerde bile akıl danışacak bir insan aramaz mıyız? Aklına, sağlam muhakemesine güvendiğimiz bir büyüğün öğüdünün, irşadlarının (doğruyu gösterişlerinin), bizim için ölçüye gelmez değeri vardır. Elbette ki mâna hayatımızda elimizi tutacak, bize yardım edip, yol gösterecek bir rehbere olan ihtiyacımız kat kat daha büyüktür. Bereket versin ki hayatımızın her devresinde, Allah önümüze tekâmülümüze (gelişmemize) yardım edecek dostlar çıkarır…”    YM.1983/s. 281-282

İnsanoğlunun, bir insânı kâmile sığınma ihtiyâcı, Hızır (a.s.) örneğiyle nasıl açıklanmıştır?
“…
Münire Hanımefendi:
Efendim (...) sâhilinde bir beyaz kum varmış. Bu kum fevkalâde şifâlı imiş. Pek çok hastalar oraya gidip içine girer banyo yapar ve iyileşirlermiş. Hızır Aleyhisselâm, İskender ile berâber mağaradan çıktıktan sonra buraya eteğini silkelemiş de, bu kum o zamandan kalmış.
(Ken’an Rifâî:)
“Görüyorsunuz ya... o kuma Allah bu hassayı (niteliği) bu şifâ kudretini vermiş. Fakat insanlar bu gibi hâdiseleri dâimâ evliyâya, ehlullâha ve Hızır’a atfederler. Ama bu, dünyânın her tarafında böyledir.”
Nazlı Hanımefendi:
Cenâbı Hak, kâmilin vücûdundan âleme rahmet edeceği cihetle böyle düşünülüyor zannederim…
(Ken’an Rifâî)
“Cenâbı Hak öyle buyuruyor: “Resûlullâh’ı gören beni görür. Ehlullâha edilen hürmet banadır. Onlara edilen cefâ da yine banadır. (Hadîsi kudsî) ”…” SOH.2000/s.142-143

Mürşidin dost eline tutunmak, kişinin önüne nasıl bir ufkun açılmasına sebep olabilir?
“…Süveyş Kanalı’nı görmüyor musun? Genişliği ancak bir vapur geçecek kadardır. Fakat koca okyanusları birbirine bağlamaktadır. İşte bu mânâya varmış olan insan da, nâsut (yaşadığımız âlem) ile lâhut (İlâhi zat âlemi) ve ceberut (büyüklük, azamet varlıkların ilmi sûretler hâlinde bulunduğu âlem) ile melekût (ruhlar ve melekler) âlemlerine kanal olmuştur. Ve oradan geçmeyi tercih edenler de hedeflerine sür’atle varıcı olmuşlardır…”   SOH.2000/s.225

Mürşide teslîmiyetten geri duruş, Âdem ile şeytan arasındaki hangi hâli çağrıştırabilir?
“… Bu, Âdem’le Şeytan’ın sırrı mes’elesidir. Nasıl ki Şeytan da Âdem’e secde emrolunduğu vakit, ben ondan daha fazîletliyim (erdemliyim)... diye secde etmedi ve meleklerin hocası iken merdut (reddedilmiş) oldu…” SOH.2000/s.547

İnsânı kâmil sıfatı kazanmış kişiler, dünyânın neresinde veya hangi zaman diliminde yaşamış olurlarsa olsun, hangi değerler üzerinde durmuşlardır?
“…Japonya’dan Balkan’lara ve Afrika sahillerine kadar bütün kültür sahalarında, tahlil göziyle bakılınca, müşterek esaslar âşikâr (meydanda) olur. Görülür ki hükemâ (hakimler, bilgeler) bu yerlerde belli başlı iki manevî kutup tesis etmeye uğraşmıştır:  Birincisi ruhun ebedîliğine iman, ikincisi beynelbeşer (insanlar arasında) nizamlı (düzenli) bir tesanüt (dayanışma)…”    YM.1983/s.231-232

İnsânı kâmilin câzibesinden etkilenmemek mümkün müdür?
“…Bakıyorum da, şu demirciden tut, kunduracı, lâğımcı, kuyumcu, cellât bunların hepsi adam. Meselâ lâğımcıyı çağır, gel şu demir işini yap, de. Yapamaz. Bilmem der çekilir. Çünkü bilgisi ayrı. Diğerlerine de yine meslekleri dışında bir iş teklif edildiği zaman onlar da özür diler ve yapamazlar.
Fakat bütün bunlara hâkim olan bir adam var: Servet sâhibi! O isterse demirciyi de, lâğımcıyı da kuyumcuyu da çağırır, çalıştırır ve ücretlerini verir.
İşte bir varlık sâhibi kimsenin etrâfına hükmedişi ve onları hizmetinde kullanışı gibi, ruh da vücûdun bütün âzâsına hükmeder.
O halde insanların, niçin kâmil kişinin câzibesine kapılmasını çok görüyor, yadırgıyorsun? Bir zenginde dünyânın bir kısım serveti varsa, onda da Allâh’ın bitmez tükenmez hazîneleri vardır...” SOH.2000/s.417

Mistik adam ne demektir? Mistisizim ve mistik kavramlarından yola çıkarak, insânı kâmil hakkında nasıl bir değerlendirmeye ulaşılabilinir?
(Öğrenciler diyor ki:)
“…Mistik adam, görüşleri, duyuşları herkesin rüyet (görüş) sahasının ötesine, ilerisine geçendir... YM.1983/s.208

… Gerçek müslüman mutsavvıflarının, gerek yunan ve Hint hükemasının (bilginlerinin) sözlerini ve eserlerini onların portreleri diye ele alırsak ilk gözümüze çarpacak şey. Mistik adamın, insanları ve eşyayı ve bütün mevcudatı hem sonsuz infirad (ayrılıp tek tek kalma) kanunu içinde yâni kesrette, (çoklukta) hem yekvücud (tek vücud) olarak yâni vahdette (Allah’la varoluş, tek oluşta), hem birbirine külliyen (tamamıyle) yabancı, hem birbiriyle candan cana kancalı olarak görebilmesidir. …”  YM.1983/s. 216

… Kenan Rifaî’ye göre mistisizm, insanı tefsir edip (yorumlayıp) derinlemesine açan, şu kâinat içindeki yerini, diğer varlıklarla münasebetini (ilişkisini) belirten ve gerçekle temasını sağlayan bir yoldur; mistik ise hayatı âhenkleştiren bu muvazene (denge) unsurunun icaplarına göre yaşayan, yani aşkı, âlemin en esaslı gerçeği olarak gören kimsedir...” YM.1983/s.179-180

San’at eserlerinin ortaya nasıl çıkmış olabileceğinden hareketle, mürşit anlayışının doğuşu hakkında Ken’an Rifâî’nin öğrencilerinin yorumu ne olmuştur?
“…Doğum sancıları, ölüm acıları, düğün şenlikleri, zaferler, mağlûbiyetler içinde toprakla, insanla, hayat ve ölüm ile yoğrula törpülene devam eden bu yürüyüşün içinde insan, fert olarak görüş aydınlığını kaybediyor ve kütle hâlinde geçirdiği değişmelerin, tekâmülün (gelişiminin) şuuruna varamıyor. Fakat kütlenin bu devamlı tekâmülü asırların bâzı çıkış noktalarında, kabuğunu çatlatan bir tohum gibi kendini dışarı verince ya bir sanat eserinde masal, destan, türkü gibi  yahut da bir büyük insanın şahsında ifadesini buluyor.
Nesilleri birbirine bağlayan bu misilsiz (örneksiz) sanat eserleri, içinde doğduğu ve geliştiği halkın ifadesi oluyor. Aynı şekilde kütlenin kollektif şuur altında birikip kemale (olgunluğa) ermiş olan ideali ve bağrında geliştirip olgunlaştırdığı kültür mirasını kendinde taşıyan “büyük adamlar” ki biz onlara bâzan şair diyoruz, bâzan hakîm diyoruz, bâzan peygamber, bâzan münci (kurtaran).. Onlar kütlenin tam bir temsilcisi olarak, haiz olduğu vasıfları da (sâhip oldukları özellikleri de) ihtiva (kapsayıp) ve temsil ederek karşımıza çıkıyorlar. İsimleri ne olursa olsun,  bilinen bir gerçek var ki kütlenin başardığı her şey evvelâ onların düşüncelerinde kök salıp şekil buluyor, oradan cemiyete intikal ediyor (geçiyor)…” YM.1983/s.14

Mürşidin, mürşitliği ve tesîri bizzat örnek oluşunda mı gizlidir?
(Öğrencileri:)
“…Hakîm adam, tekmil (bütün) beşer amalgamının  (insanların biraraya gelip, bir bütün içine karışmasının) muadil (eşit) kıymetini nefsinde taşıyan bir (cüzi kül) dür (parçanın bütünüdür). Mürid (mânevî eğitimi için bir mürşide bağlanan) ona baka baka ameller (fiiller) ve aksülâmeller (tepkiler) edinir. İnsanın Allah’a, insanın insana,  insanın kendi kendine olan münasebetleri (ilişkileri), ayarları, nizamları (düzenleri) hakîmin eseridir...”  YM.1983/s. 233
(Ken’an Rifâî:)
“…Kâmil insanın vücûdunda bütün mevcûdat mahvolmuştur (kendi benliğinden (egosundan) vazgeçip Cenâbı Hakk’ın arzuları doğrultusunda mânâ bulan olgun insan, kendini yok kılmış, Allah’ın SOH.2000/s.442
(Öğrenciler:)
“… Büyük insan, felsefesini mutlaka yazıp çizen adam değildir; fakat yazıp çizmese de, felsefesini yaşayan kimsedir...  YM.1983/s.50

…Nefisden halâs olmak (kurtulmak) gerek! diyene “nasıl olurmuş o iş, göster de bilelim” derler. O zaman mal, mülk, makam, ünvan, aile, mekân, hâsılı en basit iddiadan dahi vazgeçmek lâzımdır. Hükemânın (bilginlerin) şahsî hayatları bile yoktu denilse caiz, çünkü onların kârı, hayatı yaşamak değil, nasıl yaşanması icap ettiğini bir ömür boyunca bilfiil (bütün hareketleriyle) temsil etmekten ibaretti.” YM.1983/s. 232 –233

(Ken’an Rifâî:)
“…Ârifin uzleti (bir kenara çekilmişliği, yalnızlığı), nefsinden kalbine hicret etmektir. Kalbinden de içeri rûhuna gitmektir ve nihâyet rûhundan sırrına, sırrından Mevlâ’sına yetmektir. Uzlet (bir kenera çekiliş), hakîkatte hayvânî sıfatlardan kurtulmaktır…SOH.2000/s.436

 … Bereket versin ki Allah’ın zaman zaman beşeriyete göndermiş olduğu büyük insanlar, bizlere nefsimizin tasallut (rahatsız etmelerine) ve iğvasından (baştan çıkartmalarından) kurtulmak için gidilecek yolları göstermişlerdir. Bu mukaddes hizmet şüphesiz beşeriyetin menfaat ve saadetine maddî bir şekilde yaramış olan bütün diğer keşif ve ihtiralardan âlidir (benzeri görülmemiş icatlardan yücedir). Bahusus (özellikle) hatıra getirmelidir ki o keşif ve ihtiralar (icatlar) en ziyâde (en fazla) beşeriyetin imhâsı, hânümanların (ev bark) söndürülmesi husûsunda kullanılmaktadır…
…enbiyâ ve evliyânın tedvîn ettikleri (eser hâline getirdikleri) kalbler kimyası,… beşeriyetin imhası için değil eğrileri doğrultmaya, ümitsizlere cesaret vermeye, inleyen ve ağlayanları cesaretlendirip ferahlandırmaya ve asıl lâzım olan ve dünyaya gelmekten maksud (amaç) bulunan, insanın kendisini bulmasına ve o suretle Allah’ını bilmesine yardım etmek içindir...” YM.1983/s.426

Örnek insanın terbiyesine girmek ne demektir?
“…
Dünyâya gelmekten maksat, kişi Rabbini bilmektir
Rabbini bilmeye sebep evliyâyı bulmaktır
Bulmak değilmiş bilmek, bilmek değilmiş bulmak
Evliyâya gönül vermek rengine boyanmaktır.
…Yâni güzel sıfatlarını giymek, doğruluğuna, adâletine, irfânına ve aşkına bürünmektir. Evet kırk sene bir kapıya hizmet eder bir şey alamaz da, üç gün dervişlik etmekle, onun kırk senede bulamadığını elde ediverir. Çünkü ezelde hazırlanıp da gelmiştir...SOH.2000/s.152

…Kâmil insanı bulduktan sonra gönlüne girmek vâsıtaları zâhirde de bâtında da edebe uymak, sadâkat ve tam teslîmiyetten ayrılmamak ve her ne telkin edip söylediyse, zerrece ondan şaşmamaktır. İşte Cenâbı Hak bir kuluna böylece amel etmek nasîbini ihsan ederse, o kâmilin gönlüne girmek mümkün olur…  SOH.200/s.532

… Dâimâ ibâdet ve tâatler ile, riyâzatlar ile meşgul olan bir zâhidi nazarı îtibâre alalım: Bunda bir takım kötü huylar var. Lâkin bunlar, tâat ve ibâdetlerden sinmiş olduğu için meydana çıkamıyor; yâni o tâat kamçısı altında korkudan gizleniyor. Fakat fırsatı bulunca kuvveden fiile (düşünceden eyleme) geçmeye hazır olarak bekliyor.
İşte bu huyların aslından mahvolması için, mutlak kâmil mürşidin terbiyesi kırbacına tevdî (emânet) edilmesi gerekir. Ancak onun terbiyesi kırbacı o kötü huyları kökünden yok edip güzel ahlâkı hal ettiriyor…” SOH.2000/ s.202

Mürşit sevmek ve bunun bir terbiye metotu olarak kullanılışı...
“… bu (beni sev) in mânasını iyi anla. Beni sev demek, sevdiklerimi, bütün insanları, aşkı, Allah’ı sev demektir…”  YM.1983/s.200

“… Pırlanta Hanım:
“... bâtın ilminde, kâmilin kalbindeki ocaktan sıçrayan bir kıvılcım, karşısında bulunan ezelî istîdat sâhibinin kalbine tesir ederek ona aşk ve cezbe yangını veriyor. Böylelikle de kötü ahlâklarını, benliğini, ikiliğini yakarak terbiye ediyor. Meselâ bu zat, uzaktan bile yanıp iştiyak (şiddetli arzu) arzediyor…” SOH.2000/s.184

Mürşit ihtiyâcı kendini gerçek bir aynada görüp tanımak isteğinden mi doğar?
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin mısrâlarından yola çıkarak konu nasıl açıklanmıştır?
“…  “Cehd eyle (çabala) bir ârifi dânâyı (bileni) bul
Ya bir sanemi lâtif ü rânâyı (güzel, yumuşak hoş görüneni) bul
Bu ikisinden biri nasib olmazsa
Evkatını zâyetme (zamanını boşa harcama), var tenhayı (yalnızlığı) bul”
...İşte insan da böyledir. Kendinde olanın kıymetini bilemiyor. Onu mutlak karşısındaki söylesin istiyor. İnsanda mevzu (konu) olan ilâhî emanet de bunun gibidir. Onun hikâyesini benden işitirsen başka oluyor. Onu bende görmekle zevk alıyorsun, halbuki aslında o sendedir…”   YM.1983/s. 409

Bir örnek  insandan, kişi ancak kendi istîdâdı, kendi görebilirliği –algılayabilirliği oranında mı istîfâde edebilir?
Müridin (mânevî eğitim yoluna girerek bir mürşit terbiyesine teslim olan), hocasına ayna olabilmesi (onu aksettirebilmesi) onun aşıladığı değerleri giyinebilmesi hâlinde bile, ancak kendi istîdâtı nisbetinde mi mümkün olabilecektir?
“… (Öğrenci anlatıyor:)
“Halk içre bir âyîneyim (Halkın içinde bir aynayım) herkes bakar bir an görür
Her ne görür kendi yüzün, ger yahşî (kâh, güzel) ger yaman görür” (Niyâzi Mısrî Hazretleri)
derken, bu mânaya ne kıvrak bir belâgatle (güzel konuşmayla) işaret etmiştir.
Hakikaten gerçek büyük insanın varlığı, herkesin kendi istidadı çehresini (yüzünü), onda seyrettiği rast (doğru) ve cilâlı bir aynadan başka nedir?...” YM.1983/s. 205
(Ken’an Rifâî devâm ediyor:)
“… Bir peygamberin ashâbı (yakınları) içinde de ona hakkıyle tâbi olanlar bulunduğu gibi, münâfık ve sapıtmış olanlar da vardır. Peygamber olur da, ashâbı arasında fitne ve fesat ehli bulunmak hele mürtet olmak yâni îmânından dönmek yakışır mı? denemez. Hayır ehli de şer ehli de karşılığını Allah’tan görürler. Fakat cemiyet bunlardan hâlî (hâriç) olamaz. Velevki (kaldıki) peygamberlerin ashâbı dahi olsalar...
Kezâ, bir kâmil insanın etrâfında bulunanların hepsinin de, matlûp olan (istenilen) dereceye yükselmeleri imkânsızdır. Bunda şaşılacak bir şey yok. Bu, böyle gelmiş böyle gider. Maamâfih (bununla birlikte) bunlar da hak ettikleri âkibeti (sonu) er geç bulurlar.
Bu hususta peygambere bir eksiklik düşmediği gibi, onun vekîli olan kâmil insana da bir noksan gelmeyeceği tabiîdir…”SOH.2000/s. 465

Mürşide bağlanmanın dervişe getirdiği sorumluluk ne olmuştur?
“… Dervişe lâzım olan, dâimâ teveccüh (yönelme)  ve murâkabedir (kendi kendini hesaba çekme) uyanıklıktır. Onun için dervişlerin yolu kolaydır. Onlara Allah kapısı olmak üzere mürşit ihsan edilmiştir ki bu sûretle derviş mürşide ve dolayısıyle Hazreti Pîr’e, Resûlullah Efendimiz’e ve Cenâbı Hakk’a teveccüh etmiş olur. Murâkabeden  maksat, gaflette olmamaktır. Maksada varmak, ancak bu sûretle (şekilde) mümkündür... SOH.2000/s.543

…Bir buğday tânesi tek bir tâne iken, başak olunca birçok olduğu gibi, siz hepiniz aynı kitabın sahifelerisiniz. Size bakan hepinizde mürşidinizi görebilir.. SOH.2000/s.621

…Mürşidin etrâfında bulunanların gıybet, fassallık (dedikoduculuk, arabozuculuk), yalan, riyâ gibi hareketlerde bulunmaları o azîzi müteessir edip (etkileyip, üzeceği) inciteceği için sâlikin (mânevi eğitim yoluna baş koyanın) bu gibi hallerden kaçınması lâzım gelir... SOH.2000/s.202-203
…herkes bu mürşidi bulduğu vakitte kendi zannınca ona yâr oldum zanneder, fakat olamaz...                               SOH.2000/s.309

…Onun için şeyhini ilme’lyâkin ve hakke’lyakîn bilmek lâzımdır ki evvelâ şeyhinde fânî (yok) olasın, sonra Resûlullah’ta ve nihâyet Hak’ta fânî olmak mertebesini bulasın. Bu ilim de ne ile hâsıl olur? dersen,  şeyhini gördüğün gözden daha başka bir gözle, basîret gözüyle görmek (gönül gözü; uzak görüşlülük) lâzımdır ki onun bâtınına (özüne) varabilesin...SOH.2000/s.559

…nefsini hesâba çekmeden gözünü kapama! Meselâ, ben bu gün ne iş işledim? Mürşidimin rızâsı dâhilinde ne yaptım? diye düşün. Elbet onun rızâsının nelerde olduğunu bilirsin. Çünkü bunları senelerden beri türlü türlü sûret ve şekillerde, kâh sohbetler kâh manzûmeler, kâh vaaz ve nasîhatler ile îlân ettik. Meselâ, mürşidin kimseye bâr (yük) olmayasın! diyor; ben kime bâr oldum? diye düşün. Kimseyi kırmayın! diyor, acaba kimi kırdım? de. Dünyâya meyil ve muhabbet etmeyin, gıybet, ara bozuculuk etmeyin, kimseyi ayıplamayın, her yerde Hakk’ı seyredin, böyle yapmazsanız ben rencîde olurum (incinirim). Elinizden, gözünüzden dâimâ hayır zuhur etsin, diyor. Acaba ne dereceye kadar onun arzûsu dâhilinde hareket edebildim? diye düşünmelisin. Mürşidinin rızâsı dâhilinde gerek kalben gerek bedenen kaç saatini sarfettiğini ara!…  SOH.2000/s.201

 …  Bir mürebbiye (eğitimciye) talebe olmakla, bu kimsenin, üzerine büyük bir mes’uliyet terettüp eder (düşer) ki kendi ziyanı (zararı) yetişmiyormuş gibi, bir de üstadına söz getirttiğinden dolayı ona karşı da ayıp işlemiş olur...  YM.1983/s. 350

… İşte kâmil insan da, aczini bilen mürîdinin etrâfına, o ismet ve himâye halkasını çizerek gölgesi altında bulundurur... SOH.2000/s. 268

…Bir mürşit bulduktan sonra yapılacak iş, dâimâ onunla olmakta kusur etmeyip, uyanıklık üzre olmak ve her türlü işini gücünü ona ısmarlamak onun irâdesine bırakmaktır. Bende bir şey yok lutuf ve inâyet (yardım) sendendir. Allâh’ım diyeni, Cenâbı Hak mahrum etmez ve o kimse beş vakit namazdan başka dâimâ salâtta (namazda) demektir…SOH.2000/s.218

…Allah ... îman selâmeti versin ve kâmil mürşidin rızâsı dâiresinde can vermek nasip etsin. Sen onu düşün, ona bak, ona çalış…”SOH.2000/s.636

Öğrendiklerini aktarmak, bildiklerini öğretmek niçin önemlidir?
Anlamayacak, mânâsına eremeyecek kişiye de bunları anlatmak doğru mudur?
Ken’an Rifâî’nin bu konuya yaklaşımı nasıl olmuştur? 
“…Gazetede okuduğu faydalı bir malûmatı (bilgiyi) etrafındakilere anlattıktan sonra şöyle dedi:
“Bakınız ben bir şey öğrendiğim zaman hemen sevdiklerime yetiştiriyorum. Siz de duyduklarınızı söylemeli, yakınlarınıza anlatmalısınz. Bir sahrada herkes susamış, sen de susuzsun, bir birikinti su bulmuşsun. Onu sâde kendin içip başkalarını düşünmezsen olur mu? Yalnız kendini değil, etrafındakileri de düşünmelisin...   YM.1983/s.357-358

… Hepsini söyleme de ikisini, üçünü söyle, bir kaçını da başkası söyler.. Sen yolunda bulun da kâfi. Karınca: Dağı delmeye gidiyorum, dedi. Bu boyunla mı? dediler.  Eh yolunda bulunurum a.. diye cevap verdi...”  YM.1983/s. 357-358

(Öğrenci:)
“…  Birçok defalar duyduğumu başkalarına tekrarlamaya değil, kendim düşünmeye vakit bulamıyorum, deyince:

 “İşte bunlar pek yerinde olmayan tevillerdir (sözü çevirme, değiştirmeye kalkışmalardır); merâmın (isteklinin) elinden bir şey kurtulmaz. Bu tevillere, şeytanî vesveseler denir ve bunlardan dolayı da terakkî (ilerleyiş) zorlaşır... YM.1983/s.357-358
… Hazreti Muhiddîn, Resûlullah Efendimiz’in bir hadîsini naklediyor: “Ehli olmayana hikmeti ve ilmi vermeyin. Eğer verirseniz hikmete zulmetmiş olursunuz. Ehlinden dahi men ederseniz, o hikmetin ehline, lâyığına zulmetmiş olursunuz”, Mevlânâ da: “Cevheri kötü olan kimseye ilim vermek, yol kesicinin eline kılıç vermek gibidir,” buyuruyor…” SOH.2000/s.473

Mürşide teslim olarak, (onun eğitimiyle) insan olmanın hâl edilebileceğine îman edişe, nasıl bir örnek verilebilir?
“…Hakk’ın yakını olan kullar vardır ki, onlar bütün dünya ile muâmelelerini mürşitleriyle muâmele bilirler. Mürşitle muâmelenin de Cenâbı Hakk’a dayandığına inandıkları için, bütün âlemle olan alış veriş ve münâsebetlerini Allah’la yaptıklarını bildiklerinden gaflete düşmemeyi ibâdetin tâ kendisi kabul ederler…   SOH. 2000/s.631

…Bir gün Mahmut Muhtar Paşa’ya kahve getirdikleri zaman niyetli olduğunu söyleyerek almadı, fakat çok kısa bir teemmülden (etraflıca düşünmeden sonra) “Emrederseniz orucumu  bozayım” dedi. Benim, Hakka karşı girişilmiş bir taahhüde ne derece  hürmetkâr olduğumu bilmez değildi; fakat terbiyevî bir mülâhaza (düşünce) ile, boz, deseydim kahveyi içmekte asla tereddüt (kararsızlık) etmeyecekti. Allah rahmet eylesin…” YM.1983/s. 453

“... Münîre Hanımefendi:
Efendim, dikkat ediyorum her akşam Azîz Efendi’nin ellerinden, damlayacak kadar ter sızıyor.

 “O ki, efendiliği tasdik edilmiş, eline diploması verilmiş ve Hürsün! denilmiş bir kimse iken kemâliyle (olgunluğuyla) edebini muhâfaza eder (korur); o kadar ki, yüzünün terini sileceği vakit başını hırkasının içine saklar.
Benimle Medîne’ye giderken, herkes trende sıcaktan ıslak yerlere yatardı. O ise, bir şeye ihtiyaç olup kendisini çağıracağımı düşünerek edeple beklerdi. Şam’dan geçerken, haydi dedim, git meyhaneden iki şişe konyak al, yol hâli bu, belki lâzım olur.
Bir kere, başında sarık ve cübbesiyle (günün koşullarına göre giyinmiş olan) Azîz Efendi’yi düşünün ve sonra onun yabancı bir yerde meyhane arayıp elinde konyak şişeleriyle gelişini tasavvur (hayâl) edin! Hem de gizli kapaklı değil, elinde sallaya sallaya... Kendisine, bize lazım olan konyak değil senin teslîmiyetin idi, diyerek şişeleri elinden aldım ve trenin penceresinden dışarı fırlattım.
Edep ve teslimiyetten kimse fenâlık görmemiştir...”  SOH.2000/s.6

“…Fuzûlî’nin
“Ayrı bilmişsen Fuzûlî mescidî meyhaneden
Sehvimiş (yanılgıymış) ô kim senî biz ehli irfan bilmişiz.
beyti okunuyordu.
“Evet erbabı için aşk ve Hak ayrı değil ki... onlar için mescid de, meyhane de birdir. Niyâzî de:
Mescid ü meyhânede, Kâbe’de, büthânede (puthanede)
Hânede, vîrânede çağırırım Dost, Dost..”
demiyor mu? Eğer bir kimse câmie de, meyhaneye de gitse göreceği dosttur, tiyatroya, sinemaya da götürsen, yine adaleti Hakkı, vahdeti müşahede eder (görür). Bu hâli giymiş olan kimseyi, istediğin yere salıver…”          YM.1983/s.347-S.348

Bir mürşide teslim olup, onun hocalığında (Allah’ın arzu ve isteklerine göre şekilleniyor olmak üzere)  eğitilmeye başkoymuşken başka başka kapıları gezmek ve  ondan yararlanmaya çalışırken kıymetini bilememek nasıl değerlendirilir?
(Öğrenci anlatıyor:)
“…bir zat, rüyâsında Hızır Aleyhisselâm’ı görmüş, ... etrâfını çevreleyen kalabalık ve hürmetkâr ahâli: Aman yâ Hızır, bize şu müşkülümüzün halli hakkında yardım et, diye yalvarıyorlarmış.
Hızır kendisinden istimdat edenlere (yardım isteyenlere) hayretle biraz da öfkeli bir nazarla bakarak: Mürşidinize gidip yalvarsanıza... ben de ondan emir bekliyorum, cevâbını vermiş…” SOH.2000/s.8

(Ken’an Rifâî:)
“…Aynı zamanda karşındaki, tarîkatta bir küstahlık etmiş,  şeyhine sadâkatsizlikte bulunmuş bu sûretle de gaflete dalmışsa, senin de ona muhabbetin kapanır. Hâdisenin sebebini anlamak istersen, hotozunu önüne koyarsın senden mi, ondan mı dilden mi, anlarsın... SOH.2000/s.643

…Sâlih Aleyhisselâm’ın hatırını veyâhut her asırda mevcut olan vaktin Sâlih’inin herhangi bir sûretle mübârek kalbini kıran kimselere: Onun kırılan hatırı yerine gelmezse helâk olanlardan olursunuz! hitâbı gelir.
Allâh’ın en büyük lutfu bir kâmil insanı buldurmak olduğu gibi, en dehşetli gazabı ve kahrı da onu inkâr ettirmek ve rencîde eylemek (kırmak, üzmek) olur...” SOH.2000/s.191

İLETİŞİM BİLGİLERİ:         Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği-/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....

Sayfa Başı