GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ İLE KENDİNDEN KENDİNE YOLCULUK / ZERREDEKİ OKYANUS

"Ken'an Rifâî - Sohbetler" "Ken'an Rifâî -Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık" adlı eserleri soru tekniğiyle büyüteçe aldığımızda konu başlığımıza ilişkin hangi bilgilere ulaşabildiğimiz aşağıda dikkatlerinize sunulmatadır.

10. BÖLÜM YOKLUK

ACZİNİ FARKEDİŞ VE BİR "HİÇ" OLUŞU KABULLENİŞ

İncelemekte olduğumuz "Ken'an Rifai - Sohbetler" adlı eseri soru tekniğiyle büyüteçe aldığımızda konu başlığımıza ilişkin hangi bilgilere ulaşabildiğimiz aşağıda dikkatlerinize sunulmatadır.  

İnsanoğlunun kimliğini sorgulayışı esnâsında, kendinde varlık görerek baktığı aynada karşılaştığı gerçek ne olmuştur? Tasavvuf anlayışına temel teşkil eden “yokluk” ne demektir?
“…Herşeyin evveli sâde ve basittir. Her şeyin başlangıcı bir noktadır. Sonra onu biz çoğaltıyoruz. Farazâ bir harp başladığı zaman onun sonunun ne olacağını Sâhip biliyor. Fakat o netîceye ulaşmak için arada ne hâdiseler oluyor, ne kanlar dökülüyor, toplar tüfenkler işliyor, kıyâmetler kopuyor. Allah indinde bu teferruâtın kıymeti yok ki… Ona biz ehemmiyet (önem) veriyoruz… SOH.2000/s.427

…Evvelimiz bir katre (damla) su, âhirimiz (sonumuz) bir leş. Böyle olduğu halde, senden iki damla göz yaşını alıp, yerine lutuflar ihsan ediyor. Çünkü Allah, acizden, yokluktan hazzeder. Yalvarıştan hoşlanır. Onun için göz yaşını ve yürek yanığını bir şehîdin kanı gibi makbul tutar... SOH. 2000/s.592-593

… Her şey öyle değil mi? Hep bir andan ibâret... Her şey haşr u neşri (uğraşı, haşır neşir), yokluğu ve varlığı göstermiyor mu? Ağaçları görmüyor musun? Baharda çiçekler açıyor, sonra yemiş veriyor, fakat kış gelince onlardan eser kalmıyor. Denizlerin dalgaları da kabarıp yükseliyor. Sonra ne ses ne sadâ kalıyor, sükût… Bir de haşr u neşri inkâra kalkarlar. O senin kendi vücûdundadır. Nasıl inkâr edersin. El’an (her an) haşr u neşr içindesin... Kâr ve zarar, haşr u neşr, herşey ondan…  Senden sana sığınırım ey Allah’ım! Nasıl Allâh’ı inkâr edersin, kendi vücûdunu inkâr edebilir misin?

Nerede o benim! diye yere göre sığamayanlar, nerede bütün o kuvvet ü kudret sâhibi pehlivanlar?
O yalan, bu yalan sen de var biraz oyalan!…   SOH. 2000/s.130

…  Kul, Cenâbı Hakk’ın azamet (yüceliği) ve kudreti sübhâniyesi (eksiksizliğinin kudreti) karşısında zayıf ve âcizdir. Dâimâ Hakk’ın hükmündedir. Mâdemki vücûdun bir lâşeden (leşten) ibârettir, o azameti sübhâniye ile âşinâlık (yakınlık) kur ve kendine ondan başka varlık verme. Mâdemki kudret Cenâbı Hakk’ındır, sen aradan çık. Öyle yapmazsan şirke düşmüş olursun...”
(Öğrenci:)
“… Hz. Pir buyurmuşlar ki, öyle bir mertebeye (rütbeye) vardım ki, kalbime isyan edersem, Allâh’a isyan etmiş olurum:
“Yâni kalbimi o sûretle (şekilde) tasfiye eyledim (temizledim) ki orada Allah’tan başka bir şey yok demektir.”…” SOH.2000/s.635-636

Secde etmek ile, aczini farkediş bir hiç oluşu kabulleniş  arasında nasıl bir bağ mevcuttur?
“…Allâh’a yaklaşmak secdeyle olur. Secdeden maksat da yokluktur. Çünkü Allâh’a yakınlık yoklukla olur…”             SOH.2000/s.635
(Öğrenci:)
“… Secde kıl ki nefsinden fânî olasın. Eğer secde kılarsan Hakk’a vâsıl olursun, deniyor. Bu hangi secdedir?
“Bunun topuna birden cevap, yokluk demektir. Bir toprak parçası olan vücûdunu Hakk’ın varlığında eritmek ile olur...” SOH.2000/s.600

Tasavvufta can fedâ etmek tâbirinin ne anlama geldiğini bir kez daha hatırlarsak, nasıl bir bilgiye ulaşabiliriz?
“…Mektebe gittiğim vakit hiçbir şey bilmiyordum. Hocamın sözünü dinlemek, cümle arzûlarımı hocamın arzûsunda fâni (yok) etmekle birçok şeyler öğrendim. Meselâ: Benim arzum sabahleyin geç kalkmaktı; hocamın emri üzere erken kalktım. Benim arzum bütün gün oyun oynamaktı, oyunlarımı terkedip, mektebe devam ettim. Yâni kendi istek ve heveslerimden geçip, hocamın çizdiği yolda yürümek sûretiyle talebelik hayâtımı düzenlemiş oldum...      SOH.2000/s.627

…İşte, arzûlarını fedâ etmek, cânânı uğrunda can vermek gibidir... SOH.2000/s.611

…kendi arzûları, irâdeleri ile ölenler, yâni nefsânî sıfatlarını Hak için öldürenler, kibirlerinden, riyâlarından, fesatlarından, hîlelerinden Allah için geçip bunları Hak nâmına yakarak yerine güzellikler, iyilikler, doğruluklar, fazîletler getirenler, ölmeden evvel ölmüş kimselerdir...” SOH.2000/s.596

Cehâletinin farkına varış, niçin insanoğlunun âcizliğini algılayışına destek sağlar?
“…cehilden maksat, hiçbir şey bilmemek, okuyup yazmamak, yâni kara câhillik demek değildir. Çünkü bu zâhir bilgisizlik aslã hoş görülmemiştir.
Sokrat: “Bildiğim bir şey varsa, hiçbir şey bilmediğimdir,” diyor. Fakat bu cehilden maksat, Hakk’a karşı acz ve yokluğa ermiş kimsenin cehlidir.
Allâh’ın kudret ve kuvvetine karşı ümmî (okuma yazma bilmeyen) de olsan âlim de olsan müsâvîdir (eşittir)... SOH. 2000/s.70

 …asıl ilim, yokluk ilmi, Allah ilmidir. Zîra bu bilgi, bilcümle ilimleri kucaklamıştır…” SOH. 2000/s.70

“Fakr (yokluk) iftihârımdır (öğünmemdir)” hadîsî şerifi neyi anlatır?
“…Cenâbı Hak da fakirleri, gedâları (yoksulları) arar; iş, her umurda (işte) Hakk’a acz ve ihtiyâcını arzetmekte ve tamâmiyle ona muhtaç olmaktadır. İşte bütün tâat ve ibâdet ve riyâzatın mânâsı budur. Kezâ, lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka tapılacak yoktur) da budur… acz, ihtiyaç fakr ve yokluk… ben yokum sen varsın. Yâ Rabbî, senden sana sığınırım! diyelim. Ama söz ile değil! İşte bunu, bütün mânâsiyle söylediğin vakit, nefsine dokunan herhangi şeyde kimseye celâllenemezin (kızamazsın)... SOH. 2000/s.131

…Bizim size öğretmek istediğimiz de işte bu aczini ve yokluğunu bilmektir. Bunu, Resûlullah Efendimiz’den, Hazreti Ali’den ve Hazreti Rifâî’den öğrendik. Resûlullah: “Fakr, yâni yokluk benim iftihârımdır,” buyurur. Hazreti Ali: “Bana bir harf öğretenin kuluyum,” diyor. Hazreti Pîr ise: “Her kapıyı dolaştım, ancak acz ve yokluk kapısında kimseyi bulamadım ve oradan çabucak girdim,” diyor. İslâmiyet’in şartı da budur.  Yâni lâ ilâhe illallah, Allah var başka şey yok, demek...” SOH. 2000/s.612

Yokluk; Ahmede’rRifâî Hazretleri’nde nasıl bir mânâ kazanmıştır?
“… Hazreti Pîr’in büyüklüğüne nihâyet yoktur. Fakat evsaf (vasıfları, özellikleri) ve ahlâkı, dâimâ tevâzu (alçak gönüllülük), acz ve yokluktan ibârettir. Onun için Rifâîlerin başlıca tecellisi tevâzudur. Gerçi bütün tarîkatler için tevâzu, alçak gönüllülük esastır. Fakat Rifâîlere tecellî, ifrat (aşırılık) tevâzu cihetiyledir (yönüyledir). Düşününüz, o sultan, Resûlullah’ın mübârek elini öpmek gibi azîm bir şerefe nâil olduktan sonra Bâbü’sselâm’a yatıp: “Allâh’ını seven üzerime basıp da geçsin!” buyuracak bir vecd (kendinden geçme) ve tevâzu tecellîsine garkolmuştur…”  SOH. 2000/s.555-556

Akıldan meded (çıkar) ummak, âczini red eden kişi için bir kaçış yolu oluşturabilir mi?
“… Cüz’î akıl erbâbının söyledikleri hep zandan (zannetmekten) ibârettir. Zan ise mahlûktur, yâni yaratılmıştır. Onun için Hazreti Ali: “Akıl mahlûktur, yaratılmıştır, onun tasavvur ettiği ne (düşünüp hayal edebildiği) varsa tabiî ki o da mahlûktur, o da yaratılmıştır,” buyurur... SOH.2000/s.144

…Şu belli bir iş için yapılmıştır. Bunun içine şeker koyamazsın. Şu basit eşyâyı bile düşünüp tasarlayan bir akıldır. Ya bütün kâinâtı (evreni), her şeyi denizleri, dereleri, dağları, tepeleri, mâdenleri, nebatları (bitkileri) ihtivâ eden (içine alan) insanı nasıl olur da bir akıl îcat etmemiş olur? İşte onun mûcidi de aklı küldür, yâni Allah’tır... SOH.2000/s.2021

…zîra her ne ki aklın tasavvur ediyorsa o mahlûktur. Çünkü onu tasavvur eden akıl da mahlûktur. Onun için biz uzaklara gidemeyiz. Allah nasip eder de kâmil insanı buldurursa, her şey bulunmuş demektir…” SOH.200/s.496

Zâhirî ilme sığınmayla da bu âcizliğin dışında kalınabilir mi?
“… Meşhur bir doktoru nazarı îtibâre (dikkate) alalım. Sen bir doktor kadar biyolojik ve fizyolojik yapını bilemezsin ya... ama  o da bilgisi  ve ilmi içinde tam bir acz hâlindedir. Onca bilgisine rağmen bir dakîka sonra hayâtının devam edeceğini, vücûdunun içindeki kuvvetlerin kendisine itâat edeceğini temin edebilir mi?
Bu böyle olduğu gibi, mânevî ve rûhânî cihette de bu budur. Nen var ki öğünesin? Hangi kudret ve kuvvetin var ki dayanasın? Bu hakîkati bilmek işte insanlıktır. Sen, ayna olmadıkça yüzünü görmekten bile âcizsin. Her türlü acz içinde iken nasıl benlik iddiâsında bulunabilirsin? Bırak aklını… Nûrı Mustafâ’nın (Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın nuru) önünde kurban et.. seni Allâh’a çeken de yine onun kudreti ve ihsânıdır. Bunu böyle bilerek çalış ki kimsenin ayıbını görmeyesin. Kimseye îtiraz etmeyesin ve neden bu böyle olmuş veya oluyor, diye Allâh’ın işine karışmayasın. Kimseyi gıybet etmeyesin (dedikodusunu yapmayasın). Bütün bunlar Allâh’ın hoşnut olduğu işlerdir. Sen de onu hoşnut edebilirsen ne âlâ! …”    SOH.2000/s.220

Yokluk demenin; kendinde bir şey görmemek, başkasında da kusur bulmamak, kendi nefsini ıslâha çalışmak ve güzel ahlâkı karakter hâline getirmek olduğu sonucunu aşağıdaki hikayeden çıkartabilir miyiz?
… Bir vapurda da hocanın biri kaptanın yanına sokulup, fıkıh (hukuk bilgisi) bilir misin? Nahiv (dilbilgisi)  okudun mu? diye sormuş. Kaptan da: Hayır, diye cevap verince, hoca: O halde cehennemin dibine dibi hu! demiş.
Bir müddet sonra dehşetli bir fırtına kopmuş. Dalgalar gemiyi aşmaya başlamış. Kaptan bırakır mı? Hocanın yanına yaklaşmış: Hoca, yüzmek bilir misin? demiş.  Hoca: Hayır, diye cevap verince:  Öyle ise deryânın dibine dibi hu! demiş.
İşte o deryâda yüzmek için yokluk ve hal ilmi lâzımdır…” SOH.2000/s.533

Yokluğun dereceleri vardır demekle ne kastedilmektedir? 
Mürşidin (Hak yolu üstâdının) bu konudaki yol göstericiliği hakkında ne söylenebilir?
“…Yokluğun dereceleri vardır. Meselâ bir insan, bir dereceden ölür başka bir derecede dirilir. Müslüman olarak doğmuş bir kimse farzet. Fakat ne ibâdet ne tâat lezzetini tatmış. Öyle bir muhitte (çevrede) ki dinden îmandan nasîbi olmayanlarla berâber. Fakat bu adamın gün olup uyanarak Allâh’a dönmesi bir diriliş değil midir? Ama orada da kalmayıp daha ileri giderek bir tarîkata intisapla. (Geçmişe ait dönemlerde Hak yolunu öğretmiş olan kurumlardan birine dönemin gereği usullerle bağlanlanmakla) mârifet erbâbından olması, hakîkatta dirilmiş olmaklıktan başka nedir? … ” SOH. 2000/s.649
…Her şeyin kolaylık derecesi, kıymetine göredir. Güçlüğü kıymetinin yüksekliğindendir. Elbet o ihlâsı, o saflığı ve hâlisliği hâsıl edebilmek kolay değildir. O yüksekliklere yâni kâmil insanın yakınlığına en ciddî mihek (anlamaya yarayan vasıta), yokluğun nisbetidir. Benliğinden ne ölçüde vazgeçersen, yakınlığın da ona göre olur... SOH.2000/s.278

 …Fânîlik tamâmiyle mürşidinin boyasıyle boyanmak, kendinden eser kalmamak demektir. Sana bakan onu, ona bakan seni görmelidir. Sâlik (Hak yolu öğrencisi) fânî (yok) oldu mu, zuhur eden rabbânî hakîkattir. (İzâ temme’lfakru fehüvallah) Elbet fenâda da derece vardır. Meselâ bir buz parçasını suya atmakla o hemen erir, fânî olur mu? Tabiî hayır, eridiği kadar suya karışmış olur. Fakat eriyip bitmedikçe ondaki buzluk sıfatı bâkîdir (kalıcıdır). Ancak tamâmiyle eridiği zaman: Buz eridi… denir ki o vakit onun ismi de su olur…”SOH. 2000/s.244

Fenâfillahtan bekâ bulmaya geçiş hakkında nasıl bir izah mevcuttur? Fenâfillah ve bekâ bulmak ne demektir?
“… Bir derviş, her yerde Allah ile berâber olup, her işittiğinin ondan olduğunu bilmedikçe Allah’ta fâni olamaz. Fenâfillah mertebesi işte budur. Nasıl benim yanımda bir kimseyi gıybet etmeye (dedikodusunu yapmaya) utanıyorsan hâriçte de utanmalısın. Çünkü her yer huzurdur. Yemen’de de olsan Allah seninle berâberdir. İşin aslı bunu bilmektedir...  SOH. 2000/s.214

…insan, ihtiyârî ölümle ölüp fâni (yok) olduktan ve mecâzî vücut kaydından kurtularak zat nurları içinde bir çok müddet medfun (gömülmüş) olduktan sonra Cenâbı Hak onu: “Benim sıfatlarımla ortaya çık, seni gören beni görür.” (Hadisî kudsî) sözünün gereği üzere, fenâ mertebesinden bakãbillah yâni yokluktan sonra Hak’la var olmak derecesine, Allah’ın sıfatlarıyle sıfatlanmış olduğu halde ba’s (diriltir) ve ihrac eder (gönderir). Ve o kimse bu mertebede Hakk’ın bekãsıyle bâkî ve rabbânî hayat ile dirilmiş olarak her ne işlerse hemen Hak’la işler. Bu mertebede o, eşyâyı Hak’tan başka görmediği gibi, Hakk’ı da eşyâdan gayrı görmez. Belki halkı Hak’la kãim (var olan) ve Hakk’ı cümle eşyâ ve mahlûkãtın (yaratılmışlığın) aynasında zahir ve tecelli eylemiş görür...                     SOH. 2000/s.248

…Herşeyin Allah’la kãim olduğunu mutlak sûrette görmeye, Hakk’ın bekã ve devâmıyle bâkî olmaya ve sıfatlarıyle sıfatlanmaya, hayâtiyle dirilmeye ve dünya bağlarından halâs bulmaya (kurtulmaya)  bekã denir...   SOH.2000/s.580

…Gönülleri ölmüş kimseler, seni de kendileri gibi ölü hâle getirirler. Ölü kimdir; denirse, ölü dünya ehlidir. Yâni gönlü, dünyânın fâni zevkleri ve hırsları ile kararmış kimselerdir. Selâmet ise, dâimâ uyanık olup, Hak ve adâlet üzre yaşamaktır.
Eğer sen Cenâbı Hak ile berâber olursan, Allah da seninle berâber olur…  SOH.2000/s.597

…Tasavvuf, Cenâbı Hakk’ın bir kulunu nefsinden öldürüp kendi bekãsıyle diriltmesi, ihyâ ve ibkã (evelki hâline bırakması ve kalıcı) etmesidir (Cüneyti Bağdadi) …”  SOH.2000/s.314

Canın canânın arzuları doğrultusunda fedâ edilişi canânda kendini eritiş Hicr sûresi 99. âyetle nasıl açıklanmıştır?
“…Ulu tanrı buyruğunda diyor ki: “Allâh’a yakîn buluncaya kadar ibâdet et” (Hicr sûresi, 99. âyet). Yâni güneş doğunca lambanı söndür. Çünkü yakîn hasıl olunca, yâni aslî hüviyetini bulunca, kendisini aşk tecellisi güneşi kaplar. O vakit mevhum yâni aslında mevcut olmadığı halde var zannettiğin hayalî varlığın gider, ibâdetin taklîdî olmaktan kurtulur, Rabb’ini görür ve taptığını bilir, aşkla, kendin de aşk olmuş olursun.
Lamba, yâni vücut zâhirde  (görünürde) mevcut görünse de güneşin nuru içinde fânî (yok) olur ve o vakit yalnız güneşin nûru bâkîdir (kalıcıdır)...”  SOH.2000/s.474-475

Yokluğu hâledişten hayatı tayyibeye (tertemiz, güzel bir hayata) nasıl bir yol bulunabilir?
“…İnsanların dünyâya gelmelerinden maksat kendilerini öğrenmek, bu sûretle de Cenâbı Hakk’ı bilmektir. Kim ki Allâh’a kavuşmak isterse, ef’âlini (işlerini, fiilerini) Hakk’ın ef’âlinde, sıfâtını Hakk’ın sıfâtında, zâtını da gene Hakk’ın zâtında fânî (yok) etsin. İşte o zaman hayâtı tayyibeyle dirilip ölmezlerden olurlar ve bu kimseler için korku ve endîşe yoktur. Eğer bir kimsenin gözü bu dünyâda iken ilâhî hakîkatlere açılmazsa, öteki dünyâda da kör kalacağına şüphe edilemez…” SOH.2000/s.625

Âbı hayat ne demektir?
“…Âbı hayat öyle bir sudur ki onu içen ölmez denir. Bunu herkes işitmiştir. Mâdemki âbı hayat bulunduğu vakit insan için bir ebedî hayat vardır, işte o ebedî hayat ölüm demektir. Nefsinden ölenin ebedî hayata kavuşması tabiidir.  O âbı hayat ise, bu ten zulmetinde bulunur. Ten, yâni cisim topraktan meydana gelmiş olması sebebiyle kesâfet (bulanıklık, yoğunluk) ve zulmet (karanlık) demektir. Fakat ruh nurdur. Hakk’ın emrinden, rûhundandır. O rûh ile alâka kurmak istersen, onu bu ten zulmetinde bulursun. Bu ten zulmetinin halveti (başbaşa kalma yeri) de kalptir. Onun için kalp, Hakk’ın halvetgâhıdır…” SOH.2000/s.652

Yokluk; dünya nîmetlerinden uzak durmak demek olmadığına göre, bu fikrin vermek istediği ana prensip nasıl izah edilebilir?
“… Dünya muhabbeti mevzûunda bir hikâye vardır: Dervişin biri Cezâyir’e gitmek üzere şeyhine vedâ ederken, bir emri olup olmadığını sormuş. Aldığı cevapta, filân sâhilde bir kulübe olduğunu orada yaşayan fakîre kendisinden selâm götürmesini ve bu meyanda da (bu arada da) dünya muhabbetini kalbinden çıkarmasını istemiş. Cezâyir’e vardığında ise filân namdaki zâtı (ismindeki kişiyi) bulup, selâmını ve niyazlarını (iyi dileklerini) götürerek kendisinden duâ talep ettiğini söylemesini istemiş.
Derviş yola çıkıp bir hayli gittikten sonra kulübeyi de fakîri de bulup şeyhinin selâmı ile berâber gönderdiği haberi de kendisine bildirmiş. Fakir bu ihtar karşısında pek üzülerek: Ah demiş, otuz senedir şurada bu iş için nefsime eziyet ediyorum. Ama fakrime (yoksulluğuma) rağmen dünya muhabbetini kalbimden silemedim. Duâ buyursunlar da Allah benden bu iptilâyı (düşkünlüğü) alsın! diye haber göndermiş.
Deviş, fakîrin hâline hayret ederek nihâyet Cezâyir’e vâsıl olmuş (ulaşmış) ve şeyhinin kendisinden duâ istediği zâtı aramaya başlamış. Kime sorsa filân sarayda olduğunu söylediklerinden, böyle debdebe ve ihtişam içinde yaşayan bir kimsenin mübârek bir zat olmasına ihtimal vermeyerek, yanlış bir kapı çalmaktan korkup aramasına devam etmiş ise de selâm getirdiği zâtın o sarayın sâhibi olduğuna kanâat getirerek huzûruna girmiş. Daha kapıdan adımını atarken o zat: Gel bakalım..  bize ne getirdin, şeyhin nasıl, ne yapıyor? diye hatırını sorduktan sonra: Şeyhine söyle bizim için duâ etsin! diye ilâve etmiş.
Derviş memleketine döndüğü zaman gördüklerini şeyhine nakletmiş. Şeyhi: O kulübedeki fakir, bütün zâhirî yokluğuna rağmen dünyâyı kalbinden sürüp çıkaramamıştır. Öteki ise o gördüğün saltanatı ve riyâseti (başkanlığı), Hakk’ın kullarının menfaati ve hizmeti için uhdesinde (sorumluluğu altında) tutuyor, öyle ki Allâh’ın bir işâretiyle bunların hepsini terke hazır bulunuyor! cevâbını vermiş. İşte bir tânesi vazîfe îcâbı saraylar içinde, debdebeli ve saltanatlı bir hayâta rağmen fakrı yâni yokluğu bulmuş. Beriki ise darlık ve zarûret (zorunluluk) içinde bile, fakrı bulamamış.
O yokluk ve tokluk mertebesini bulduktan sonra yapılan işler Hakk’ın arzûsuna aykırı olmak şöyle dursun, doğrudan Hakk’ın emriyledir. Ve maaş aklının (yaşamaya yarayan maddi aklın) bu işte bir hîle ve oyunu düşünülemez…”  SOH.2000/s.27-28

Fenâfillah, oradan da bekâya ulaşabilmiş derviş için “bir lokma bir hırka” sözü neyi ifâde eder?
“…Evet, dünya hırslarından vazgeçmek, saâdetin yüzünü göstermesi demektir. Hırs kalkarsa dünya hayâtı sönüp gider. Dervişlerin bir hırka bir lokma dedikleri, rızâ ve teslîmiyettir. Yoksa aç kalmak veya çıplak gezmek demek değildir... Ye, iç, gez, yürü, giyin...  O yediğin yemeklerde bu lokmayı bulduktan ve giydiğin elbiseler içinde yokluk hırkasıyle olduktan sonra niçin bunlardan vazgeçesin? Elverir ki onlarda da Hakk’ın tecellîsini göresin…
Gez, yürü… Fakat dost seninle olsun. O seyredilen güzellikler de yârin hüsnünden birer parçadır. İş yokluktadır. Onu elde ettikten sonra ne istersen yap. Din bilgisi kitaplarında: Allah, dünyâyı yoktan var etti, diye bir söz vardır. Yoktan var olmadığına, vardan var olduğuna göre  bu sözün mânâsı nedir? İşte var olmak için evvelâ yokluğa varılacaktır. Yokluk, var olmak demektir. Yüksel o büyüklüklere çık, tâ yok olunca! …” SOH. 2000/s.257
***

İLETİŞİM BİLGİLERİ:         Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi       -          Türk Kültür ve Sanat Derneği-/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı