GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ DİVÂNI'NDAN SEÇMELERLE BAŞ BAŞA       
                                                                                                             Şiir Formunda Dinlemek İçin Tıklayınız...            
                                                                       

5. BÖLÜM
-İSTÎLÂ-YI AŞK-
(Aşk Kuşatması)

Atlıların ayak sesleri duyuldu. Kaf Dağı’na uzanan yolda, bir toz bulutu. Atlıların ayak sesleri duyuldu. Onlar, gönül denilen bir memleketi, Kaf Dağı’nın ardında arayıp durdu. Yok, yok, yok… Oysa ataları söylemişti; gönül, orada bir yerlere gizlenerek, kurtarılmayı beklemekteydi. Fakat gönül, bekledikçe yıkılmıştı, virandı, perişandı. Kim onu, bu çoraklıkla, bu kuraklıkla, bu perişanlıkla, nereden tanıyacaktı! Atlılar, gönül diyarından bin kere de geçse, ne gönülde “Ben buradayım.” diyecek hâl vardı, ne de atlılarda onu görebilecek göz…  

Atlılar, dörtnala dağlar ve dağlar aştılar. Yorulup, kan ter içinde “Bir yudum aşk” diye, diye aşk deryasının başına vardılar. Bir yudum, bir yudum derken atlılar, aşka bulandıkça bulandılar, damarlarında şahlanan aşk ile gönül diyarını aramaya koyuldular. Daha önce de defalarca geçtikleri o tepenin başına bu sefer onlar, aşk ile vardılar. Aşk ile onlar, etraflarına baktılar.  Bir de ne görsün atlılar! Burada bir kımıldanış var. “Ben buradayım” diyen cılız bir ses var. İyi ama burası, gönül diyarı olamayacak kadar perişan bir diyar. Viran, yıkılmış, toza, kire, batağa saplanmış bir diyar. Atlılar, şaşkınlık içinde, adına gönül demeye bin şahit isteyen bu diyara atlarını sürdüler. Onlar gönle yaklaştıkça, üzerlerinden süzülen aşk ile gönül diyarını, damla damla beslediler. Gönül aşk ile beslendikçe beslendi, güçlendikçe güçlendi, üzerindeki tozu, kiri atmaya başladı. Önce dallar yeşerdi sonra kuşlar nameleriyle ortalığı inletti. Sonra, sular çağladı. Her yerden bir güzellik âleme taştı. Gönül, gönül adını kuşandıkça kuşandı. Aşk, gönle düştü mü, Kaf Dağı’na uzanan yol bile gül bahçesine dönmüştü. Atlılar, ne kadar aşk ile gönlü kuşatmışsa, o gönül de o kadar, güzelliğini onlara açtı. Etrafı ise bir gül kokusu artık kaplamıştı…

Sonra ne mi oldu? Ben bilmiyorum ama Ken’an Rifâî Hazretleri’nin aşağıdaki şiirine bakılırsa, aşka bulandıkça öyle bir hâl ortaya çıkıyor ki; hem gönül, gizemini açtıkça açıyor, hem de bu gizeme tutunarak idrâk ufuklarının birinden bir diğerine uzanan bir seyran yaşanıyor. Kulak verelim Ken’an Rifâî’ye, bakalım o, aşkı, bu aşk ile âdeta sarhoş olmuş gönlü anlatırken bize hangi ufukları işaret ediyor, hangi tasavvufî öğretiyle bizi buluşturuyor?  Aşk, aşk derken bizi nasıl bir gerçek bekliyor?

Ken’an Rifâî Hazretleri diyor ki;

                         İstîlâ-yı Aşk

                                                                                                                        Aşk Kuşatması
Öyle sermestim ki, bilmem ben mi aşkım, aşk mı ben?
İmtizacdan seçmez oldum, ten mi ruhdur, ruh mu ten?
Ben isem aşk, aşk nedir, yâ ben neyim, ger aşksa ben?
Akl ü fikrim bunlar işte bende sergerdân eden!..
                                                                                    (Öyle sarhoşum ki, bilmem ben mi aşkım, aşk mı ben?
                                                                                    Her şey o kadar birbirine karıştı ki
                                                                                    Ten mi ruhtur, ruh mu ten birbirinden ayırt edilemez oldu
                                                                                    Ben aşk isem, aşk nedir? Ben neyim?
                                                                                    Aklımı fikrimi kurcalayan hep bunlar işte, beni hayrete düşüren! )

Ger tecellî etse kalbe nûr –i cevvâl-i hüdâ,
Cezbe-î Rahmân budur, hem aşk-ı nevvâr-ı Hudâ.
Gökten Îsâ indi, Mehdî zâhir oldu meydana,
Kesti Deccâl’i, kötü huylardan oldu kalb rehâ.                     
                                                                                    (Allah’ın  nûrundan bir nur, kalpte görünür olmaya başladığında,
                                                                                   Bu nur aşk ile hem Allah’ı bildirir,
                                                                                   Hem cezbeye düşürerek Allah’a çekilişe sebeptir.
                                                                                  Böylece; gönle gizlenmiş Îseviyet nurunun üzeri açılır,
                                                                                  Onunla birlikte mehdîlik vasfı da artık zuhurdadır.
                                                                                  Îseviyet ve Mehdîlik görünür oldu mu
                                                                                  Deccâl’a yakışan kötülükler son bulur,
                                                                                  Ve kalp, işte o zaman kurtulur.)

Gitti benlik, öldü Deccâl, kalmadı zât ü sıfât,
Aşkın oldu her taraf, kalb buldu zulmetten necât.
Aşk imiş zâhirle bâtın şem’i, ancak aşk imiş,
Ben çıkınca aradan olmuş vücûdum kâinât.
                                                                                  (Benlik gitti,  Deccâllik vasfı öldü, zât sıfat kalmadı.
                                                                                 Her taraf aşk kesildi, böylece kalp karanlıktan kurtuldu.
                                                                                Görünenin de, özde olanın da ışığı meğer aşk imiş, ancak aşk.
                                                                               “Ben” algısı ardadan çekilince, vücudum, olmuş  kâinat.)

Uydu Îsâ Mehdi’ye, Mehdî hemen oldu imâm,
Ettiler her ikisi birden namâza tam kıyâm.
Nefs iken ismi değişti, bârekallâh oldu rûh!
Etti Rûh-i kuds ile bir ittihâd ki asl u tâm.
                                                                                (Gönüldeki Mehdîlik ışığı, imamlık etti Îseviyet nuruna,
                                                                                Ve İsevîyet nuru, uydu o imama. 
                                                                                 İkisi bir oldu, namaza durup,
                                                                                Cenâb-ı Hak’ın birliğini idrâke baş koydu.
                                                                                Varlığın ismi nefis iken, Allah’ın mübarek kıldığı ruh oldu!
                                                                                Bu ruh, Cebraillikle akıp gelenle birleşti, aslına kavuştu.)

Matla’-ı şems-i Muhammed kalbidir bir kâmilin,
Mazhar-ı zât ü sıfât, hem kalbidir bir kâmilin,
Cilveger aşkullah, Allah kalb-i pâkinde onun,
Cümlenin maksûdu ancak kalbidir bir kâmilin.
                                                                                ( Muhammed güneşinin doğuş yeri, kâmil olanın kalbidir,
                                                                                 Zâtla sıfattın zuhur yeri, kâmil olanın kalbidir,
                                                                                Allah, kâmilin temiz -pak- kalbinin derinliklerinde,
                                                                               Aşkının yüceliğinden görünür, cilve eder, nâz eder,
                                                                               Cümlenin maksadı ise kâmil olanın kalbindeki hakikate ermektir.)

Râzıyım eflâkte olmaktansa emlâke karîn,
Bu zeminde olmak, elbet mazhar-ı aşk-ı mübîn,
Nîmet ü ihsân-ı cenneten muallâ Ken’an’a,
Burda olmak kâmilin kalbinde pür-zevk u emîn.
                                                                                (Feleklerde olmaktansa, mülke yakın olmaya râzıyım,
                                                                                Bu zeminde olmak; aşkı ortaya koymak, aşkı yaşamak
                                                                                Bu, cennet nimetlerinden yüce bir lütuftur ki Ken’an için,
                                                                               Burada olup kâmilin kalbindeki hakikatle pür zevk ve emin.)

“Aşk Kuşatması” sözünden ne anlamamız gerekir?
“Aşk kuşatması” aşkın, benliği kaplaması demek. Aşk, yaratılışa sebep olduğu gibi, yaratılmışın da doğasına karılmıştır. Birimlerden de ortaya çıkabildiği seviyeye uygun olarak muhtelif görünüşler zuhura erdirir. 

Önceki bölümleri hatırlayınız; demiştik ki bencilliklerle aşk yaşanıyorsa, bu hâli tatmine yönelik adımlar atılır, bencilliklerden uzak bir hâl söz konusu ise hedef de -yönelişler de- hâl de, tavır da buna göre olur.

Öte yandan yaratılmışlık, Cenâb-ı Hakk’ın arzusunu bildirir. Her bir yaratılmış ise yaratılmakla bu arzu edişten pay sahibi kılınandır. Yaratılmış, her nefes dilemek, istemek, arzu etmek, çekilmek, yönelmek vs. eylemleri çeşitli boyutlarda yaşarken ve sergilerken esasen bu hâli, aşk ile kuşatılmışlığının bir yansımasıdır.  

Aşk derken şu gerçekleri de göz ardı etmememiz gerekiyor:
Her ismin, sıfatın birime lütfedilen zirve hâlleri, öz dediğimiz noktada yer alır. Örnek üzerinden izah edersek bu da şu anlama geliyor:
Mesela zulmedişten bahsederken, bir de bakarsınız ki derinliklerde aynı ismin farklı boyutu –merhamet- karşınıza çıkar. Zira; çok zulmeden, az zulmeden, zulmetmeyen derken zulüm noktasından baktığınızda biraz daha değer düşürün, ortaya merhamet gelir. Merhametli olma hâli de birbirine göre derecelenerek aynı isim skalası üzerinde yerini alır.  Öz; daima iyi, güzel ve doğru olandır.  

Bir diğer husus; her şeyde olduğu gibi her ismin ve sıfatın içine de aşk yerleşmiştir. Bunu da örneklendirelim. Mesela zulümde (zâlimde) bile aşk vardır. Zulmetme aşkı.  Ancak idrâk arttıkça, nefis dizginlenebildikçe aşkla kuşatılmışlık da derinlik kazanır ve hakikatini açmaya başlar. Zalim ve dolayısıyla da zulüm, bulunduğu noktadan iyiye yönelerek birim kılınışa lütfedilen aslî yapısındaki hâline koşar.

Aşk, muhtelif seviyelerde ortaya çıkarak her daim harekete geçirir ancak aslına yöneldikçe ve yöneldiği ölçüde de aşktan doğru istifade edilebilir. Hâl bu olunca da aşkın ileriye doğru yol aldıran kıymetli bir cevher olduğu fark edilir ve bu yol alış; aslî yapıyla, asıl olanla;  kavuşma, buluşma, bir ve beraber hareket edebilme yolunda adım atışları bildirir.  

Daha önceki bölümlerde de işlenmeye çalışıldığı üzere, öze muhabbet, zerrelik boyutu üzerinden Muhammedî hakikatten dem alarak Cenâb-ı Hakk’a muhabbete açılır ve bu gerçekleşebildiği ölçüde de Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetini kazanma yolunda şekilleniş zevk hâline kavuşur. Aşk bu yol üzere adım attırandır. Hâl bu olunca da karşımıza şu hakikat çıkar:

Neml sûresi 34. âyet
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Mülük (hükümdarlar) bir şehre dâhil olduğu vakit, o şehrin eşrâfını (sakinlerini) zelil (aşağılanmış) ve hakir (değersiz) kılar.”

Bu âyet-i kerîmenin iç mânâlarından biri ise şöyledir: Aşk sultanı, kalp memleketine dâhil olduğu vakit, o memleketin ileri gelenlerinden benlik,  gurur, öğünme, kibir ve şehvet gibi nefsin büyüklerini ya öldürür ya da kendine boyun eğdirir.

Hak âşığının sarhoşluğu nasıl bir durumu anlatsa gerek?
Bildiğiniz üzere sarhoş diyince, öncelikle alkollü içki veya keyif verici madde sebebiyle kendini bilmeyecek durumda olan kimse akıla gelir. Ama başta Peygamberimiz olmak üzere, hiçbir Hak âşığı şüphesiz ki (tövbe estafurullah) kendini bilmez değildir. Tam tersine, kendini bilmek, kendini bildikçe de hakikat ile mest olmak burada söz konusudur. Bu sebeple, adı alkol veya şuur kaybettiren, düşünmeyi unutturan vs. her ne ise, onun ile “Allah” diyenin işi yoktur. Bilinçli olarak yollar aşılır. Bilinç seviyelerinde derinleştikçe gerçek sevgiliye doğru yol alınır. Bilinç seviyelerinde derinleştikçe artık öyle bir noktaya varılır ki; gerçekte sevilenin arzusu ne ise, arzumuzun o olması bize aslî yapımızdan farklılıkları unutturur. Bu ise kendini bulmanın ve kendini, asıl hâline teslim etmenin işaretidir. Bu sebeple Hak âşığındaki sarhoşlukla, bizlerin, en azından o görmeye çok alışık olduğumuz sarhoşluklar arasında fark vardır.

Âşığın gözüyle; aşk, ten ve ruhun birbirinden ayırt edilemez oluşu;
Belli bir bilinç seviyesine ulaşıldığında artık bu noktada ikilik algısı (Yaratan ve yaratılan gerçeği) ortadan kalkar. Tek hakikat vardır: O da Cenâb-ı Allah’tır. Zîra Yaratan Allah, yarattığından açığa çıkan da Onun yarattığı o birimden açığa çıkarmayı diledikleri. Bu idrâk seviyesine varıldığında “kim, kimdir” birbirine iyice karışır. “Her zerre Cenâb-ı Hakk’ı bildiriyorsa, ben de neyin nesiyim?” denilmeye başlanır. Bu, yaratılmışın hakikat zinciri içersinde kendini bir yere oturtmak istemesinin bir ifadesidir. Lâkin yaratılmışın, Yaradan’dan azat varlığı söz konusu değildir. Bu hâl anlaşıldıkça Allah’ın birliğinde yok olduğunu ve o birlikten gelindiği, o birlikle canlılık bulunduğu idrâk edilir. Bu idrâkle aşka, tene, ruha bakıldığında, nefsin sığlarından bakarak fark edilen özelliklerden çok daha farklı özellikler algılanır. Zira her zerre Cenâb-ı Hakk’ın eseri olduğu gibi, Cenâb-ı Hakk’ın muradına âlet kesilmiştir. Cenâb-ı Hak’tan gayri algısı silindikçe hayret ziyadeleşir. Bendeki bu donanım da -bu vasıflar da-  neyin nesi denildikçe kaynağa yöneliş sergilendiği gibi “Bir ben vardır benden içeri” gerçeğiyle karşılaşılır.  Birime bahşedilen donanımla yerli yerinde birim hareket ettikçe birim kılınışına bahşedilen aslî seviye beden bineğinden parlamaya başlar. Bu olabildiği ölçüde de hakikate ayna kesiliş zuhura gelir. Ancak bu yolda adım adım ilerleme gerçekleşir. Nefsin sığlıkları ise daima pusuya yatmış düşürmek, yoldan çıkarmak için beklemektedir. Kul, Hakk’ın muradını dünya âleminde işlemek üzere donanmış olarak kendine düşeni gerçekleştirmeye itilendir.

Şiirde geçmekte olan “Nûr-i Cevvâl-i Hüdâ kalpde tecelli ederse” ifadesiyle ne kast ediliyor?
Cevvâl; hareketli, canlı, davranışları çabuk ve kesin olan, dolaşan, hareket eden, daim hareket hâlinde olan demek. Dolayısıyla “Nûr-i Cevvâl-i Hüdâ” tek canlı olan Allah’ın, canlılığını –hareketliğini- yüceliğini anlatır, cevval olan bu yapı yaratılıştaki kıvılcımı bildirir.  Allah’ın nurunun kalpte tecellisi ise birimin, Allah’ın canlılığından hissedar kılınışına bir vurgudur. Yemek, içmek, tabi ihtiyaçları gidermek, hareket etmek, konuşmak, gülmek, hissetmek vs. dünya planında bakıldığında canlılık belirtisidir. Fakat canlılığı bu seviyede algılamak canlılık skalasında alt seviyelerde kalmak demektir. Birim hidayete erip (doğruya yönelip)  Hakk’ı idrâk ettikçe, üzerindeki ölü dünya toprağını atar böylece  asılına kavuşması,  asıl olanla mânâ bulması söz konusu olur ki bu gerçek canlılık seviyesine erişmişliğin ifadesidir.

Şiirde geçmekte olan “Rahman Cezbesi” ile “Aşk-ı Nevvâr-ı Hudâ” ifadesi arasında bir bağlantı var mı?  “Aşk-ı Nevvâr-ı Hudâ” ile kasıt ne?
“Nevvar” nur veren, nurlandırıcı, çok nurlu, çok parlak anlamına geliyor. “Aşk-ı Nevvâr-ı Hudâ” ise Allah’ın nur vericiliğindeki aşk, olarak yorumlanır. Bütün yaratılmışlar, Allah’ın muradının neticesi varlık iddiasına büründüğüne göre; Allah’ın murad edişi ile –Allah’ın murad edişindeki yaratma aşkı zuhura gelir. Allah’ın nurundan zerreler ise bahşedildikleri birimlerden muhtelif seviyelerde de olsa açığa çıkarak canlılığı zuhura erdirir. Her bir yaratılmış gerçek canlı olandan bahşedilenleri mülk diyarında yeşertme mücadelesine itilmiştir.

Daha önce de gördüğümüz üzere, Yaratan Allah, aynı zamanda yarattığından açığa çıkardıklarıyla, yarattığını kendisine çekendir. Bu çekiliş ise; birimden açığa çıkan canlılığın, aslını arayışının ifadesidir.  Zira her neye elimizi uzatırsak uzatalım, yöneldiğimiz netice itibariyle o birimlerden açığa çıkan Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfat zerrelerinin muhtelif görünüşleridir. Bize bahşedilen ve ortaya koyabildiğimiz isim ve sıfatlarımızın oluşturduğu kabiliyet nispetinde de bu çekilişlerimiz kendine hedef seçer ve yürütür.

Bununla birlikte; karşımızdakini ancak kabiliyetimizce tanıyıp bilebileceğimize göre karşımızdan yansıyanların bizim için ne ifade ettiğini idrâkle zenginleşir, özümüze bilinçli veya bilinç dışı seyran gerçekleştiririz. O hâlde biz ne yaparsak yapalım, nefsimizin sığlıklarına gömülüp gerçeği idrâkten aciz kalsak bile, netice itibariyle yaratılmakla nur ile şereflendirileniz ve mülk diyarında muhtelif birimlerden yansıyanların bizim için ne ifade ettiği hususu üzerinden yürüyerek özdeki hakikat zerresine çekilen başka bir diyişle de rahman cezbesine kapılanlarız.   Üstelik doğum kapısıyla girdiğimiz dünya hayatı; Allah’ın aşk ile var etmesini –murad edip, dileyip yaratmasını - anlattığı gibi,  ölüm kapısıyla bu dünya hayatından çıkışımız da “Rahman Cezbesine” kapılıp gidişimizi anlatır. Bu noktada yaş almak bile Cenâb-ı Hakk’a hasretten kavrulmak olarak yorumlanabilir. Unutmayalım öz, daima Cenâb-ı Hakk’ı özler. Parça daima bütünü, bütündeki hâlini arar, ona hasret duyar. Biz ne olup bittiğinin idrâkinden yoksun olsak bile, nefis engeline çarpıp da öz, türlü şekillerde mülk âlemine yansısa bile netice itibariyle özdeki hakikat, Cenâb-ı Hakk’a özlemle yürütür. Daha iyiyi, daha güzeli istetip aratır. Cenâb-ı Hak şüphesiz ki hiçbir kalıpla sınırlı düşünülemez, aşkındır, başı sonu olmayandır, yücedir. Birimlerden yansıyanlarla içinde bulunduğumuz bu mülk diyarında Cenâb-ı Hakk’ın türlü görünüşleri seyran edilerek Cenâb-ı Hak tahsil edilir, adım adım yürünüp muhabbet ile Cenâb-ı Hakk’a çekiliş yaşanır.

“Gökten Îsâ indi, Mehdî zâhir oldu meydana,
Kesti Deccâl’i, kötü huylardan oldu kalb rehâ” ilginç bir ifade olsa gerek.  Burada da ne kast ediliyor, Hazreti İsa (r.a.) gökten mi inecek!
Burada hadîs-i şerîfe atıf vardır fakat Hazreti İsa (a.s.) ve Hazreti Mehdî (a.s.) ile ilgili muhtelif hadisler bulunmakla birlikte, aşağıda dikkatlerinize sunduğumuz âyetlerin de bilhassa Hazreti İsa (a.s.) konusuna ilişkin aydınlatıcı işaretler taşıdığına inanılır. Bununla birlikte, “Gökten İsa’nın inişinin ve Mehdîliğin zuhurunun” kalpte cereyan eden bir hâdiseye işaret ettiği gerçeğinin de şiirde ön plana çıkartıldığı ortadadır.  Meseleyi dilerseniz öncelikle bir gönül hikâyesi ve dolayısıyla da idrâkin derinliklerindeki bir basamak olarak ele almaya çalışalım.
Kişi, kendisinden hareketle, aşk ile biliş mertebeleri üzerinde yürürken ariflerin yorumlarıyla karşısına üç temel aşama çıkar.  Bunlar; “İlmen (İlme’l) Yakınlık”, “Ayn-el Yakınlık”, “Hakk’el Yakınlık” seviyeleri olarak isimlendirilir. Bir alt basamak ne kadar zuhur ediyorsa bu, bir üst basamağın da o ölçüde zuhuruna zemindir. Dolayısıyla her bir seviye birbiriyle ilişki içindedir. Peki bu basamaklar arifler tarafından nasıl tanımlanır, nasıl tasvir edilir?  

İlme’l Yakîn (yakınlık) Seviyesi:
Bilgi ile biliş seviyesidir. Skalanın bilgisizlik boyutunda dahi yer alınsa az bilmek, çok bilmek, hiç bilmemek birbirine göre derecelenerek bu skala üzerinde konumlanır ve bilgisizlik dahi “İlme’l Yakınlık” seviyesi üzerinde bir noktadır. “İlme’l yakınlık” konusunu izaha yönelik örnek vermek gerekirse; Mehmet Bey, Medine’yi görmemiş, yalnız tarifini -tasvirini- duymuştur. Fakat ne kadar duyarsa duysun takdir edersiniz ki görmüş gibi olamaz. Bu seviye, Hakk’ı idrâk açısından değerlendirildiğinde “İlme’l Yakınlık” basamağına benzetilir. Cenâb-ı Hakk’ı bilgiyle bilme hatta bilgisizim denilse bile yapıp edilenlerle onun ilmini sergiliyor olma gayretlerini ifadelendirir.

Ayne’l Yakîn Seviyesi:  Göz ile görür derecede görerek, müşahede ederek bilme Seviyesi…  Ahmet Bey, Medine’yi ve Medine’yi Medine kılan Peygamberimizin kabr-i şerifini görmüştür. Elbet onun bilmesi, Mehmet Bey’in bilişinden farklıdır. Burada bilgi, kişiye hakikati fark ettirmiş ve hakikatle onu tanış kılmıştır. Bu seviye İseviyet boyutu olarak değerlendirilir. Bu noktada İseviyet boyutunu daha yakından tanımak üzere birkaç âyet-i kerîmeye bakalım ve onlardan konumuza ilişkin olarak kabaca da olsa bir iki cümlelik sonuçlar elde etmeye yönelelim.  Onları okudukça siz de göreceksiniz, burada Hıristiyanlık ve Müslümanlık farkı da ortaya gelmektedir.

(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Âl-i İmran sûresi 45.âyet:
“Melekler şöyle demişti: "Ey Meryem! Allah, sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih'dir; dünyada da ahrette de itibarlı, aynı zamanda Allah'a çok yakınlardandır.”

Mâide sûresi 72. âyet :    
“Andolsun, "Allah, Meryem'in oğlu Mesih'tir" diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Oysa Mesih onlara: "Ey İsrailoğulları, hem benim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Kim Allah'a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer cehennemdir. Zalimlerin yardımcıları da yoktur" demişti.

Bakara sûresi 253.âyet:   
“O işaret olunan resuller yok mu, biz onların bazısını, bazısından üstün kıldık. İçlerinden kimi var ki Allah, kendisiyle konuştu, bazısını da derecelerle daha yükseklere çıkardı. Biz, Meryem oğlu İsa'ya da o delilleri verdik ve kendisini Rûhu'l-Kudüs (Cebrail) ile kuvvetlendirdik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasındaki ümmetler, kendilerine o deliller geldikten sonra birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat ihtilâfa düştüler, kimi îmân etti, kimi inkâr etti. Yine Allah dileseydi, birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.

Âl’i İmran sûresi 55.âyet: 
“O zaman Allah şöyle dedi: "Ey İsa, şüphesiz ki seni öldüreceğim, seni kendime yükselteceğim ve seni inkârcılardan temizleyeceğim. Hem sana uyanları, kıyamete kadar o küfredenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz banadır, ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim".

Tevbe sûresi, 32.âyet:
“Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise kâfirler hoşlanmasa da nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemiyor.”

(Mâide sûresi 3.âyet:
“...İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim...”

Tevbe sûresi, 32-33.âyetler:
“Onlar Allah’ın nûrunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nûrunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar! O’dur ki Resulünü, bütün dinlere üstün kılmak için hidayetle ve hak din ile gönderdi. Müşrikler isterse hoşlanmasınlar!”

Bu âyet-i kerîmelerden konumuza ilişkin kabaca da olsa çıkartabileceğimiz sonuçlar şöyle olsa gerek:  Hazreti İsa (a.s.) ile açığa çıkartılan hakikat seviyesi, Allah’ı idrâk yolunda ileri bir seviyedir.  Bilgi ile bilmenin ötesinde bir boyut zuhura gelir. Bu da gönülde hakikat nurunun uyanışını ve kendini bildirişini ifadelendirir. Her bir zerrenin aslı Cenâb-ı Hakk'ın birliğine dayanmakla birlikte hiçbir yaratılmış buna Hazreti İsa (a.s.) dâhil Allah’ın oğlu niteleyişiyle kast edilen tanrılık vasfını (tövbe estafurullah) taşımaz, taşıyamaz. Allah, her bir zerrenin hakikati olmakla birlikte, hiçbir kalıpla sınırlı da şüphesiz değildir. Kalıpların toplamı olarak da düşünülemez. O, aşkın olandır. Yaratandır, donatan, ihtiyaçsız, sonu başı olmayan, yegâne gücün, kudretin sahibi olandır. 

Canlılığından can lütfederek yaratan Allah, Ruhundan ruh üfleyerek yarattığı insanı şereflendirip yüceltir ve dilediğini, yüklediği ruhî boyutla daha da zengin kılar. Bu noktada örnek verelim karınca da insan da canlıdır ancak insana bahşedilen ruhun göstergesi sayılabilecek idrâk, (şuur,) irade, insan ve karınca örneği üzerinden gidersek birbirine eş midir? Söz konusu olan bir karınca dâhi olsa acaba onlarda idrâk, (şuur,) irade skalasının sıfır noktasında mıdır? Yapıp ettiklerine bakarsanız sıfır noktasında olduklarını söylemek çok zor. Her bir yaratılmış, yaratılış skalasında kendisine bahşedilenlerle -kendisinden açığa çıkartılanlarla- birbirine göre hizalanarak bir noktada konumlanır. Bazı insanlar ise canlılığın üst seviyelerinden lütfedilenlerle insanlar arasında daha da zengin vasıflarla bezenmiş olandır.  

Gönlünde Îseviyet nuru uyanan, Allah’ı bilgiyle bilmenin ötesinde onu içinde hissetmeye başlar böylece kendisine bahşedilen boyut üzerinden Îseviyet nurundan hissedarlığının üzerini açmaya koyulur, hakikatin farkına varır, ona yönelir, bu bilinçle hareket edebilmenin sınavına itilir. Ancak mesele yaratılmışlıkla bildirilmek istenen hakikati ortaya koyup onu yaşama yerleştirmek, mülk diyarına aktarabilmektir. Bu ise Îseviyet boyutunun açığa çıkışından daha üst bir basamağa tırmanmayı gerektirir. Dolayısıyla gönülde uyanan Îseviyet boyutu, uyandığı ölçü üzerinden hakikate meyletmekle çağırdığı hidayet nuruna tabi olup doğru olan istikamete yönelir.

Ayne’l yakinlik seviyesini örnek üzerinden izahımızı sürdürürsek; Medineli olmak için takdir edersiniz ki bir Medineli olunduğu bilinciyle Medine’de yaşamak gerekir. Îseviyet seviyesi, Medine’yi Medine kılandan haberdar oluşu bildirmektedir. Bir Medineli olarak Medine’de yaşamayı değil. O hâlde Allah ile bir ve beraber hareket edebilirlik “Ayne’l Yakîn” oluşun bir üst boyutu Hakke’l Yakınlık seviyesini işaret etmektedir.

Hakke’l Yakîn (yakınlık) Seviyesi: Örnek üzerinden yine söyleyelim; Medineli olmak gibidir. İlme’l ve ayne’l yakinlik seviyeleri üzerinde derinleşildiği nispette hakikatin içinde o hakikatle yaşanır. Bu ise Müslümanlığı yaşamayı işaret eder. Cenâb-ı Hakk’ın bildirmek istediği hakikati ile bir ve beraber olup soluk alıp verildiği gerçeği artık bu mertebede iyice belirir.  Bu ise aynı zamanda Muhammedî hakikat seviyesini idrâke de yönlendirmektedir.  Bu ifadeleri dilerseniz biraz açalım.

Gönle “Hazreti İsa’ının inişi” ifadesiyle kasıt, birimin, Cenâb-ı Hakk’ı “Ayne’l Yakîn” boyutunda bilme hissesinin, üzerinin açılışıdır. Her birimde yaratılmış olması hasibiyle ne kadar nefsanî perde ile örtülü olursa olsun ve ne boyutta oluşu söz konusu olursa olsun Îseviyet hissesi (ayne’l yakınlık payı) vardır. Her yaratılmış, kendisine sunulmuş kabiliyet doğrultusunda Muhammedî hakikat boyutunun altında yer almaklaÎseviyet boyutundan da hisse taşır. Müslümanlık bütün peygamberlere inanmayı gerektirir. Peygamberliğin zirvesi ise; güneşin doğuşu gibi adım adım peygamberlerle yükselerek mülk diyarında zuhura gelir. Dolayısıyla Îseviyet boyutu da Muhammedî boyut altında yer alır. Îseviyet boyutunun gönülde zuhuru söz konusu olabildiği ölçüde de aşk ile hakikat doğar ve hidayeti çağırır. Böylece gönülde mehdîlikle sembolize edilen hidayet nuru zuhura gelir ve Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile bildirilene secde ettirir.  Böylece Yaradan’ın varlığında yok olunduğu, Yaradan ile hayat bulunduğu bilincine varılır. Peygamberliğin zirvesinden taşan bilgiyle, edeple, ahlâkla, aşkla, akılla yokluk bilincine varılabilindiği ölçüde nefsanî kaygılardan da uzak, aslî yapı ile bir ve beraber olup yaşanır. Feyizlere, ilhamlara bağır açılır. Artık ariflerin işaret ettiği yakınlık skalası üzerinde Hakke’l yakınlık seviyeleri boyutunda konumlanış zuhura gelir ve derinliklerden muhtelif güzellikler birimlerden açığa çıkar ve bu onlardan, idrâkimiz ölçüsünde tespit edebildiklerimiz üzerinden de seyran edilir.

Acaba hadislerde, -şiirde de atıfta bulunulan- Hazreti İsa (a.s.) ve Hazreti Mehdî’nin (a.s.) zâhir oluşuna yönelik, nasıl bilgiler yer almakta?

Hadislerde, kıyamete yakın zamanda bir mehdî ortaya çıkacak ve Hazreti Muhammed (s.a.v.) ümmetine komutanlık edecektir denilmektedir.  Onun adaleti, idareciği, dirayetli ve önder tavrı kötülüklerin sembolü Deccâl’in başının kesilmesine sebeptir. O, Resûlallah’ın (s.a.v.) vekâletini taşıyacak, İslâm’ı yüceltecek ve Allah-u Teâlâ onu muzaffer kılacaktır. İnanç budur. Hadîs-i şeriflerde konuyla ilgili ifade edilen diğer hususlardan biri de şöyledir:   Hazreti İsa (a.s) ile Hazreti Mehdî (a.s.) aynı zamanda çıkacaklar ve Hazreti İsa (a.s.) Hazreti Mehdî’ye (a.s.) yardımcı olacak, birlikte Deccâl’i öldürecekler, hatta Hazreti İsa (a.s.), Hazreti Mehdî’nin (a.s.) arkasında namaz kılacak.

Ken’an Rifâî Hazretleri değil mi ki yukarıdaki şiirinde Hazreti İsa’nın zuhurundan, Mehdî’nin zâhir oluşundan ve Deccâl’in başının kesilişinden bahsetmiştir o hâlde şiirin iç mânâsıyla birlikte hadislerde yer alan somut ifadelere de burada atıf olduğu dikkatlerden kaçırılmamalıdır.

Şiirde de geçmekte olan, Hazreti İsa’nın (a.s.), Hazreti Mehdî (a.s.) ile buluşarak namaza duruşlarını anlatan hadisin orijinali hakkında kısa bilgi verilebilir mi?
“İbni Mace, Ravyanı, İbni Huzeyme, Ebu Avane, Hakim ve Ebu Naim, Ebu İmame’den tahric ettiler (meydana çıkardılar). Dedi Resûlullah (s.a.v.) bize hitab etti. Deccâl’i anarak şöyle buyurdu. “Orada imamları kendilerine sabah namazını kıldırmak için öne geçtiği sıra, bir de bakarlar ki, İsa İbni Meryem (a.s.) sabah vaktinde inmiştir. Bu imam (Hz. Mehdî), Hz. İsa’yı öne geçirmek için arka arka çekilir. Hz. İsa (a.s.) onun omuzlarına elini koyar ve O’na der ki: “Geç öne, namazı kıldır. Zira kamet senin için getirilmiştir” Bunun üzerine, İmamları (Mehdî) , onlara namazı kıldırır.”(Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler, Ahir Zaman Hz. Mehdîsi’nin Alametleri, (Kitabül Burhan fi Alametil Hz. Mehdîyyil Muntazar), s. 79, Tercüme: Müşerref Gözcü – Kahraman Neşriyat)

Bu bilgiye istinaden: İbn-i Arabî, Muhammed b. Ali et-Tani: (-638H.1241 M.) der ki; “Namazı geciktiren İmam Mehdî’dir. Zamanın kutbu olduğu hâlde namazı geciktirmesinin sebebi; velâyet sahibinin nübüvvet sahibine karşı saygı göstermesidir. (Velâyet; idare etmek, düzenlemek, yaklaşmak, işini üzerine almak, yardım etmek, sevmek, salâhiyet sahibi olmak anlamı taşır. Nübüvvet ise; Peygamberlik; insanları Allah’ın beğendiği yola kavuşturmak, onlara doğru yolu göstermek için Allah tarafından seçilmiş kimselere verilen peygamberlik vazifesi demektir.) Hazreti İsa’nın (a.s.), Hz. Mehdî’yi (a.s.) öne geçirmesinin sebebi ise, İmam’ın, zamanın kutbu olduğunu bilmesidir. Hazreti Muhammed (s.a.v.) dini, üzerine Mehdî’nin (a.s.) arkasında namaz kılması; ona iktida ederek (uyarak) zâhiren ve bâtinen (görünür ve derûnî) feyiz elde etmek istediğindendir. Allah şüphesiz daha iyi bilir.”

Bir başka yorumda ise şöyle denilir: Hazreti  İsa' (a.s.) nın, Mehdî'nin (a.s.) arkasında namaz kılması,  Hazreti İsa (a.s.)'nın, Hıristiyanlıkla değil, Mehdî'nin temsil ettiği İslâmiyet'le hareket edeceğine vurgudur. Bu, dünyanın Müslümanlaşacağına ve kötülüğün sembolü Deccâl’i ve dolayısıyla da Deccâlliği İslâmiyet’in nihayete erdireceğine işaret kabul edilir.

Benlik aradan çekildikçe zât ve sıfat ayrımının bitiyor olması hakkında ne söylenebilir? Bu nasıl bir durumu ifadelendirir?

“Zât” kelimesiyle Allah’ın tekliği, varlığı ifade edilir. Sözlük anlamı olarak da zaten, zât demek; kimse, kişi, kendi, öz demektir. Bir kimsenin zâtından bahsedebilmek için, onun dikkat ederseniz, sıfatlarını dile getiririz. Ayşe uzun boyludur, kısa boyludur, cimridir, cömerttir vs. O hâlde zât, kendini sıfatlarıyla ortaya koyar. Yaratılmışlıktaki bu mikro yapı, makro seviyenin de esasen işaretidir. Cenâb-ı Hak, zâtını, sıfatlarıyla bildirir.

Bununla birlikte; birim oluşa lütfedilmiş hakikat zerresi, ne kadar nefis engelini aşıp gerçek hâliyle ortaya çıkabiliyorsa, o kadar sıfatlar asıl olanı anlattığı gibi, birime lütfedilmiş zâtî boyut da gerçek hâliyle zuhura gelir. Ancak,  Yaratan Allah, yarattığından açığa çıkan ise Allah’ın o yarattığından bildirmek istediği boyutudur. Dolayısıyla üst bir bilinç seviyesinden bakıldığında; her yer, her zerre Cenâb-ı Hak kesilir ve Cenâb-ı Hak’tan gayri görülmez. O zaman, zât - sıfat algısı da doğal olarak ortadan kalkar. Özün, nefsaniyetle perdelenişi ise şüphesiz ki bizi birim olarak bir bütünlük hâlinde bu idrâkten uzak tutar. “Ben ben” dedikçe (zîra ikilik algısı söz konusudur) yani; benlik yok kestikçe; her zerrenin Hak kesilişi idrâkine asla varılmaz.  Fakat hâl böyle olsa da netice itibariyle her yaratılmış, Cenâb-ı Hakk’tan bir zerredir, her bir yaratılmışın esası Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanır ve dolayısıyla da bu noktada zât - sıfat ayrımı öz itibariyle bakıldığında yoktur. Var olan yalnız Allah. Hatta varlık yokluk meselesi bile ortada yok: Yalnız Allah. 

“Ben çıkınca aradan vücudum olmuş kâinat” ne demek?
İnsanoğlu, nefsine yenilmiş dahi olsa, -nefsi perdelemiş dâhi olsa- özü itibariyle cümle yaratılmışlıkta olduğu gibi Cenâb-ı Hakk’tan bir zerredir. Diğer yaratılmışlardan üstün özelliklerin kendisinden açığa çıkartılışıyla da (zerreliği üzerinden) özü itibariyle, âlemleri kucaklayıcı, âlemleri özünde barındırıcıdır.
Başka bir ifadeyle de şu söylenebilir:  “Ben, ben” diyişler bitince, nefsin bencilliklerini tatmin peşinde koşuşlarımız aman verince, esas yapıdan farklılıklar bertaraf edilince ne kalır geriye? Sadece özdeki hakikat. Özdeki hakikat, Cenâb-ı Hakk’ın birim kıldığına lütfettiği hakikat payıdır.  Dolayısıyla bu boyut,  zerreliği üzerinden âlemleri kucaklayıcı, özünde barındırıcı olandır. 

Meseleyi bir de bir başka açıdan düşünelim: İnsanda köpeklik yok mu sizce? Kavga esnasındaki bağırış çağırışları bir kenara bırakalım, şuurlu veya şuursuz sadakati düşünün.  İnsanda kedilik yok mu? Sırnaşıklık, sevilme, ısınma, sığınma arzusu!  Allah, elden ayaktan düşürmesin insanda bitkilik yok mu? İnsanda taşlık, topraklık yok mu? Var ama insanlık bunların üzerinde yükselir.

Aşağıdaki âyetlere bakalım.
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Nur sûresi 45. âyet
“Allah, her canlıyı sudan yarattı. Kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”

Fatır Sûresi, 11. âyet:
“ Allah sizi bir topraktan, sonra bir spermden yarattı; sonra sizi çiftler hâline getirdi. O'nun ilmi dışında, bir dişi ne hamile olur ne de doğurur. Yaşayan bir varlığa daha çok ömür verilmesi de onun ömründen biraz azaltılması da mutlaka bir Kitap'ta yazılıdır. Bu, Allah için gerçekten çok kolaydır.”

Rahman sûresi 14 ve 15. âyetler:
“Allah, insanı kiremit gibi pişmiş çamurdan yarattı./ Cinni ise hâlis ateşten yarattı.”

Secde sûresi 9.âyet
“Sonra onu (insan sûretinde) düzeltip içine kendi rûhundan üfledi; hem sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaptı. Ne kadar az şükrediyorsunuz! *
*( Bazı meallerde bu âyet-i kerimeye ilişkin olarak “kendi(yarattığı) ruhundan üfledi” ifadesi de yer alabilmektedir. )

Bu âyetlerden yola çıkarak belki çok daha konu üstünde derinleşmek mümkündür ancak şu aşamada bir canlının neleri ihtiva ettiğini görmemiz açısından bu âyetler dikkatlerimize burada da sunulmuştur.
Öte yandan önceki bölümlerden de biliyoruz ki; birime bahşedilen özdeki hakikat payı, Muhammedî hakikatten dem almakla –pay almakla- hem Muhammedî hakikatten emendir hem âdeta Muhammedî şemsiye altında yer alır. Birim oluşuna lütfedilen kabiliyet nispetinde de birim, Muhammedî hakikat boyutundan açığa çıkan özellikleri (emdiklerini) kendisinde barındırır. O hâlde; nasıl ki Muhammedî hakikat, hakikat çekirdeği misali âlemi, âdemi, birimi… önce bünyesinde barındırıyor sonra ise zuhuruna vesile oluyor, yeşertiyorsa,  insan da bu hâlden kendisine lütfedilen nispette hissedardır, kendisinden açığa çıkanlara ve çıkartılacaklara da hakikate hizmetkârdır, vesiledir.
İlginç bir ayrıntı da şöyle:

Kâinatta ne varsa –dağlar, tepeler, yıldızlar, gezegenler, kanallar nehirler… vücudumuzun fizikî yapısına benzetilmektedir ve bu benzeyiş insanda kâinatın barındığına sembolik bir ifade olarak da kabul edilir. Bilinç seviyelerinde derinleştikçe de görülür ki; kâinatı, kâinat olarak nitelemek dahi bir algı meselesidir. Birimliğimizden açığa çıkan bilinç seviyesiyle, kâinat algımız şekillenir. Nefsin sığlarına, öz hâkim gelebildiği ölçüde ise birimin algılayabilirliği üzerinden gizemli yapı dağılmaya başlar böylece birim oluştan birim oluşa lütfedilen boyutta aslî yapının ortaya çıkışıyla kâinat gözlenir.  Nefis aman vermemek için dirense de unutmayalım öz, birime bahşedilmiş olan en yüksek hakikati biliş boyutudur ve insan içiyle dışıyla bir bütündür. Özü sözü, özdeki hâlde bir oldukça insanlığını giyinir. Bu böyle olabildiği ölçüde de algısı yücelir, kendini hakikatten bir zerre oluş olarak niteleyişi doğar ve nice keşiflerin yolu açılır.

Şiirde geçmekte olan “Nefis iken ismi değişti, bârekallâh oldu rûh!” ne demek?
“Bârekallah” Allah’ın mübarek kıldığı demek. Yaratılmakla, bildiğiniz üzere, Yaradan ve yaratılan ayrımı ortaya çıkar ki bu, yaratılmışlık açısından baktığımızda nefis sahibi kılınıştır.

Nefisin, hatırlarsanız; bir şeyin kendisi, mevcudiyeti, insan bedeni, ceset, bencillik ve ego tatmini peşinde koşulan boyut, iradî hareket, his ve hayat kuvveti bulunan latif cevher olma hâli, gibi anlamları var. O hâlde; tanımdan da anlaşıldığı üzere, bir skala hayal edersek; nefsin, idrâk fukaralığından tutun kötülüğü, bencilliği emreden mânâsı olduğu gibi, bazı kaynaklarda da geçtiği şekliyle “İlâhî Ben” boyutu olarak da tabir edilen muhtelif evreleri mevcut. Bu noktadan da hareketle baktığımızda nefsin esası yaratılışa ve dolayısıyla da Cenâb-ı Hakk’a dayanır.

Yaratılış başladığı anda, yaratılmışlık için hangi isim ve sıfatlar ne ölçüde söz konusu olursa olsun nefise bürünmüşlük ortaya çıkmaya başlar. Bunun detaylanıp açılmasıyla, birimleşme, birimlerden biri olarak da insan doğar. Nefsin dünyaya bakan yüzü olduğu gibi bir de aslına- kopup geldiği diyara, Cenâb-ı Hakk’a bakan- yüzü vardır. Bu “ruhî boyut” olarak da adlandırılır. Zira bizim mülk âleminden bakıp da nefis olarak teşhis ettiğimiz hakikatin özü, hakikatten bir zerre olmakla Cenâb-ı Hakk’ın, “Ruhumdan ruh üfledim” (Hicr sûresi 29. âyet) dediği seviyeyi bünyesinde barındırmaktadır. Üstelik Allah, bildirmek istediği hakikatini kendinden bahşettikleriyle zuhura erdirir. O hâlde; birim için nefsin, Cenâb-ı Hakk’a bakan yüzü olan ruhî boyutuyla; ne kadar kucaklaşma ve ne kadar içi dışı içyapıda bir edip de ne kadar aslî boyutla bir ve beraber hareket etme mümkün ise, o kadar bizim dünyadan bakıp bencil dediğimiz nefis, bencilliğini atıp mübarekleşmekte. 

Şiirde de geçmekte olan “Rûh-i Kuds” (Rûhü’l Kuds) ne demek?
Rûh-i Kuds; Kur-ân’ı Kerîm temel alınarak kaynaklarda Cebrail (a.s.) olarak geçer. Hazreti Resûlullah (s.a.v.) ve Abdülkâdir Geylâni Hazretleri’nin torunlarından biri olan Abdülkerim Ceylî Hazretleri’nin ”İnsân-ı Kâmil” adlı eserinde yer alan “Rûhü’l Kudüs” (Rûh-i kuds) bahsinden sadeleştirilmiş küçük bir alıntı ise şöyledir:

“Bilesin ki “Ruhü’l Kudüs” ruhların da ruhudur. Yani; insanlarda mevcut olan izâfi ruh dediğimiz, yaratılmış ruhları meydana getiren esas Ruhtur! Ve o, kün (ol) emri şümûlü (kapsamı) altına girmekten yana münezzehtir (uzaktır). Sonra, onun için mahlûktur (yaratılmıştır) denemez! Çünkü o, yani Rûhü’l Kuds, Hakk’ın has yüzlerinden bir yüzdür. Ve varlık,o yüzle kâimdir (vardır)!.. O bir Ruh’tur ama diğer ruhlara benzemez!... Zira o, Allah’ın Ruh’udur ve Âdeme bu ruhtan üflenmiştir… Dolayısıyla Âdemin ruhu, yaratılmıştır; ama Allah’ın Ruhu yaratılmış değildir! O kevnî (var oluşla ilgili) noksanlardan yana münezzehtir-temizdir…

İnsanın, bir cesedi vardır; bu onun suretidir.
İnsanın bir ruhu vardır, bu onun mânâsıdır
İnsanın bir sırrı vardır, bu onun ruhudur
İnsanın bir de vechi (yüzü,-diğer yaratılmışlardan farklılığı) vardır. İşte buna: Rûhü’l Kuds, sırr-ı ilâhî, vücûdu sârî… tabir edilir.”

Bu noktada da Rûhü’l Kuds ile Muhammedî hakikat (ilk nur) arasındaki bağa da değinelim;
Her bir yaratılmış aşk ile yaratıldığı gibi aşk ile yoğrulmuştur. Hazreti Ceyli’nin de izahından anlıyoruz ki Rûhü’l Kuds ise yaratılmamıştır, Hakk’ın mahiyetinden bir öz yapıdır. Aşağıdaki âyetlerden de yine anlıyoruz ki Rûhü’l Kuds ile kasıt Cebrail (a.s.)’dır. Hazreti Cebrail (a.s.) büyük melek olarak nitelendirilir. Tabiri caizse büyük melek olarak niteleyiş ise Rûhü’l Kuds’ün yaratılmışlık için tayin edilen formunun bir ifadesidir. Başka bir ifadeyle de Cebrailî boyut, Allah’ın aklının, yaratılmışlık için bildirmeyi murat ettiği seviyesinin Allah’tan akış kanalıdır. 

Hazreti Cebaril (a.s.) aklı –bilinci, şuuru, iradeyi- temsil eder. Bu özellikleriyle de birime yağar ancak insana diğer yaratılmışlardan daha üst boyutta akıl, bilinç, şuur bahşedilmiştir ki bu insanın birimliğine lütfedilmiş olan boyuta değer yükler. (Hicr sûresi 29.âyet) Bu değer yüklenişle temel yapı olarak aşk ve akılla yoğruluş ziyadeleşir, insanın doğru yola, doğru olana yönelişi gerçekleşir. Ancak şunu da görelim ki gölgeyi sevmeyen bir bitkinin güneşe meyledişinde dahi aşk ve akıl kırıntıları kendini hissettirir. Fakat bitkideki hâl ile insandaki hâl şüphesiz ki kıyas kabul etmeyecektir.

Herhangi bir insan ile peygamberlik hatta peygamberliğin zirvesi Hazreti Muhammed (s.a.v.) bir midir? Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) açığa çıkartılan boyut, yaratılmışlık için bildirilmesi murad edilen gaye yapıdır. Cümle yaratılmışlık bu gaye yapıya hizmet hâlindedir. Ruhü’l Kuds bu gaye yapıyı taşıdığı ilmiyle önce cüzî boyut olarak tabiri caizse teşekkül ettirir ardından cüzi boyut altında yaratılmışlığı tetikleyerek muhtelif seviyeler halinde taşıdığı ilmi dolayısıyla aklı, fikri iradeyi yayar. Bu Cenâb-ı Hakk’ın ilminin bir ifadesidir. Birimleşme derece düştükçe, oluşan isim ve sıfat kümeleri zayıflayıp değer yitirdikçe ruhun bu yüce boyutundan uzaklaşılır.  İnsana bahşedilen aklî boyut, insan için şüphesiz ki (Allah eksikliğini göstermesin) önemli bir nimettir ve bu aklî boyut, insanı diğer yaratılmışlardan ayıran en önemli ayıraçtır, yaratılmışlar arasında üst bir yapıdır ancak insan her yaratılmışta olduğu gibi, sadece akıldan oluşmaz ama Allah’ın aşkı; –isteyip dilemesi neticesi, Allah’ın aklından doğar.  Allah, aklı evvel bir hâlden aklıyla dileyip isteyip zuhura erdirip yaratılışı, yaratılışla bildirmek istediği mahiyeti oluşturur, ilmiyle bu mahiyeti yeşertir. Var olan silsile, başka bir ifadeyle de işleyiş dikkate alındığında, Cenâb-ı Hakk’a mutlak bilinç de denilir.

İnsanoğluna üflenen ruh, (Hicr sûresi 29. âyet) netice itibariyle Allah’ın vücuttaki temsilcisidir. Bu temsilci, insana daha önceden bahşedilmiş olan ruhî boyutu destekleyici ve ona üstünlük getiricidir. Bu destekleyici, yüceltici yapı “Cebrâillik boyutu” diyebileceğimiz seviye ile buluşmayı anlatır. İnsan, aşama aşama içinde bulunduğu seviyeye ulaştırılandır.  Onun teşekkülü gaye yapıyı ortaya getirir ve bu diğer yaratılmışları da şekillendirir. Bununla birlikte,  Cebrail (a.s.) nasıl ki Cenâb-ı Hakk’ın bildirmek istediklerini Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) bildirmişse ve onu aklın varabileceği sınır noktasına taşımışsa, Cebraillik boyutundan bir yapı da, bünyede o bünye için bildirilmek istenenleri bildirir ve yolcusunu dikkate itip nefis mücadelesinden başarıyla çıkarmaya yönlendirdiği gibi aynı zamanda yaratılış tablosundaki yerini inşa ediş üzerinden Muhammedî hakikati idrâke taşır ve bu nokta üzerinden de onu, Cenâb-ı Hakk’ı idrâkte derinliklere   iter.

Rûhü’l Kuds ile ilgili âyetlerden birkaç örnek verilebilir mi?
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Bakara sûresi 87. âyet
“Yemin olsun ki, Musa’ya Kitap’ı verdik. Ve arkasından da resuller gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da açık - seçik deliller verdik ve kendisini Rûhu’l küdüs’le güçlendirdik…”
Mü'min sûresi, 15. âyet:
“Dereceleri yükselten Arş'ın sahibi (Allah), 'toplanma ve buluşma' günü ile uyarıp-korkutmak için, Kendi emrinden olan ruhu kullarından dilediğine indirir.”

Meryem sûresi, 17. âyet:
“Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik, o da, düzgün bir beşer kılığında görünmüştü.”

Meryem sûresi, 19. âyet:
“Demişti ki: "Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım)."

Tahrim sûresi, 4.âyet:
“Eğer sizler Allah'a tevbe ederseniz (ne güzel); çünkü kalpleriniz eğrilik gösterdi. Yok eğer ona karşı birbirinize destekçi olmaya kalkışırsanız, artık Allah, onun mevlasıdır; Cibril ve mü'minlerin salih olan(lar)ı da. Bunların arkasından melekler de onun destekçisidirler.”

Bakara sûresi, 98. âyet:
“Her kim Allah'a, meleklerine, elçilerine, Cibril'e ve Mikail'e düşman ise, artık şüphesiz Allah da kafirlerin düşmanıdır."

Nahl sûresi 102. âyet:
“De ki: İman edenleri güçlendirip kökleştirmek için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olarak Rûhu’l kuds onu, senin Rabbinden indirdi.”

Şuara sûresi, 193. âyet:
“Onu Ruhu'l-emin indirdi.”

 “Etti Rûh-i kuds ile bir ittihâd ki asl u tâm” ifadesinden ne anlamak gerekir?
Sorumuza konu olan ifadeden de yola çıkarsak “İttihad” kelimesinin sözlük anlamı birleşmektir. “Etti Rûh-i kuds ile bir ittihâd ki asl u tâm” ifadesiyle, Cebraillik boyutuyla hangi seviye üzerinden birleşiliyorsa buna uygun ölçüde birimdeki asıl yapı tamamlanır mânâsı kast edilmektedir. Akılsız, şuursuz îmân; îmân skalasının diplerinde oluşu anlatır ama aşksızlığı anlatmaz. Hak’tan bahşedileni yansıtmakla en azından bir bedene sahip olmakla akılsızlık boyutunda dahi olunsa ortada aşk vardır. Aşk ise; bahşedileni sığ seviyelerde olunsa dahi yansıtmakla kendini ortaya koyar ve  mutlak aklın –bilincin- eseri oluşu, hikmet üzere var kılınışı anlatır. Peygamberlik nurunda ise yaratılmışlık için aşk ve aklın birleşiminin zirvesi yaşanır. Ümmî bir peygamber olan Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) bugün için çözülebilmiş veya çözülememiş nice hakikatleri bundan yüzyıllar önce bilmiş ve bildirmiş olması, yaşama taşıması, Allah aşkıyla çağlaması, Allah için çabaya atılması, kulluğunu peygamberliğini icraya yönelmesi nasıl izah edilebilecektir? Bu acaba hangi aklın işidir, hangi aşkın eseridir? Cenâb-ı Hak neyi nasıl ve ne ölçüde dilerse o gerçekleşir.  Cenâb-ı Hak ilmini sergiler ve muradını gerçekleştirir.

Birim, birim oluşunu sorgulamaya başladığında, itirafından kaçınsa da özünün, dışa yansıttıklarından farklı olduğunu görür. Bir iç âlemi, bir de dış âlemi mevcuttur. Özü, sözü  kabul etmek gerekir ki genellikle hiç de bir değildir. Özündeki güzelliği ortaya koymaya soyundukça, özün şeklini almaya yönelik bir terbiyeden geçer bu da netice olarak birime bahşedilen Cebraillik boyutuyla –akılla fikirle irade ile- gelişmekte oluşun bir işaretidir. Birimde bütün değerler sıfırlanmış ya da parlamış dahi olsa her daim netice olarak Muhammedî hakikat boyutu altında yer alınır. Yaratılmışlık için bildirilmek istenen zirve hakikat ile zirve aklî boyut da Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) âleme akıp gelir. Dolayısıyla Muhammedî boyut Allah’ın muradı neticesi aklını, ilmini sergileyerek zuhur erer ve erdirir. Dolayısıyla da peygamberler ve peygamberliğin zirvesi üst boyutta bir akılla, yani Rûhü’l küds ile yüceltilendir.  Peygamberimiz kendisinden Kur-ân açığa çıkartılan, kendisine Kur-ân yaşatılandır. Cümle yaratılmış Hazreti Muhammed’den açığa çıkartılan boyuttan pay alarak kendini gerçekleştirmeye soyunur. Muhammedî hakikatten dem alarak yaratılmışlık iddiasını kuşanır.   

Şiirde yer alan ifade üzerinden konuyu değerlendirişlerimizi sürdürürsek;  
Cebrail’le (a.s.) bildirilen Peygamberimizden zahir olan aklın bildirdiklerine teslim olduğu takdirde, ufuklar aşılabileceğine şiirde vurgu olduğu da görülmektedir. Bu ise bize bahşedilen Cebraillik hissesinin başka bir diyişle de aklî boyutun üzerindeki ölü toprağının atılması demektir. Hâl bu olabildiği ölçüde Hakk’ın huzurunda oluş mânâsını kuşanır. Feyizlere, ilhamlara bağır açıldıkça açılır. Böylece derinlerden derinlere yol alınır her bir adım atış üzerinden ise bulunulan seviyeye uygun aşk deryasına yol vardır. Ancak aşk ile çekilişler gerçekleştikçe, akıl ile hedefler doğru belirlendikçe aşk ve akıl deryası da birbirleri ile doğru orantılı olarak birbirleri üzerinde derinlikleri açığa çıkartır. Böylece Yardan’ın varlığında yok olduğu hakikati ortaya çıktığı gibi bu hakikatin bilinciyle hareket edip yani Cenâb-ı Hakk’ın ilmini doğru yansıtma sergileme çabasıyla yaşama dalınır. Bu ise birimin kendini bulması, Muhammedî nurdan yansıyanla yolunun aydınlanması ve bu ışıkla adım atması mânâsına gelir.

Öte yandan iradesiz, idrâksiz (şuursuz) baş, secdeye nasıl varır?  Her bir yaratılmış, kendisine bahşedilenleri mülk diyarına taşımakla idrâkinde sığlarda kalsa dahi esasen daimi Hakk’ı anar, Onu zikreder ancak insanın da bütün donanımıyla Hakk’ı zikrediyor, bütün donanımıyla secdeye varıyor olması gerekir. Dolayısıyla Hakk’ı zikredişin, iradesinden, idrâkinden, fiilinden kısaca her nefesinden de yansıması insan olandan beklenir.

“Kâmil insan” ne demektir ve kime denir?
“Kâmil insan”, olgun insan demektir. Olgun insanla ise, elbet her zaman, her yerde karşılaşmamız mümkündür. Yaşı ilerlemiştir, ona olgun deriz. Olayları alış şekline bakar ve bunda kendimizce bir üstünlük görür, ona olgun deriz. Ancak söz konusu olan tasavvuf kültürü olduğunda, bu değerlendirmeler yetersiz kalır. Zira tasavvufta öyle bir olgunluk seviyesinden bahsedilir ki; buradaki olgunluk, öncelikle kişinin kendisine bahşedilmiş potansiyeli ortaya koyabilmekteki kabiliyetini ve başarısını anlatır. Ancak bu da yetersizdir. Bu potansiyelin ortaya konuluşu ile öyle bir nokta açığa çıkmalıdır ki; burada insanlığın kemâlinden bir lezzet kendini hissettirebilmelidir. 

O hâlde “Kâmil İnsan” veya tasavvuf kültüründe sıklıkla geçtiği şekliyle “İnsân-ı Kâmil” adım başı karşımıza çıkmaz. Zira insanlığın kemâli (insanlık, dolayısıyla da yaratılmışlık için olgunluk zirvesi) dediğimiz zaman, burada Muhammedî bir ışık aranır. Hazreti Muhammed’le (s.a.v.) bildirilenlerle ne kadar şekillenilebiliyorsa (şekillenilmişse) o kadar asıl olanla buluşuluyor ve o kadar insanlığımız da kemâline koşuyor demektir. İnsân-ı kâmillikten bahsedilebilmesi için ise insanlığımızın, kemâline koşması değil, insanlığımızın kemâlinin, insanlığın kemâlinden nasibinin yüce olması gerekmektedir. Oysa kul acizdir, nefsi ise daima yol kesicidir.  Bu sebeple tasavvuf kültüründe geçtiği şekliyle kâmil insanlık vasfı; son derece güç olmakla birlikte, türlü sınavlardan geçtikçe zorluğu katmerlenen bir yolculuğun eseridir.

Kâmillik vasfı, derinlere gizlenmiş bir hazinenin ortaya çıkışını bildirir ancak hırs ile değil aşk ile bu derinliklere yol alınır ki; işte o zaman Allah kusurları bile güzelliğe çevirir. Allah, tenezzül buyurursa; muhabbetinin açığa çıktığı birimini hakikatine yöneltir. Böylece esas yapıdan farklılıklar, muhabbet ile tek tek erir nasıl eriyeceğini ise bir üst konuyla da bağlantılı söyleyelim ki akıl bildirir, bu olabildiği nispette de kâmilin her yaptığında nice hikmetler belirir. Vasıfları uygun kılınanımız için ise bu hâlin teşhisi kolay seyri ise zahmetsizdir.

Kâmil insanın kalbinin “Muhammed güneşinin” doğuş yeri olması ne demek? 
Olgunluk vasfı kazanıldıkça; Hazreti Muhammed (s.a.v.) hayranlığı ve Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile bildirilenleri kavrayabilmekteki üstünlük ortaya çıkar. Hazreti Muhammed (s.a.v.) ve bildirdikleri, ne kadar benimsenirse, o gönül, Ondan aldığı ışıkla aydınlanır ve böylece kâmilin gönlünde Hazreti Muhammed âdeta güneş misali zuhur bulur denilir.

Öte yandan; biz karşımızdakini ne kadar tanırız? Ancak kabiliyetimizce. O hâlde,  Hazreti Muhammed’i de (s.a.v.) ancak kabiliyetimizce yani kendimizce anlar ve idrâk etmeye çalışılırız. Demek ki; “Muhammed güneşinin” doğuşu, esasen birimliğimize bahşedilen özdeki yapının üzerinin açılışını anlatmaktadır. Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) ve Ondan yansıyanların bizim için ne ifade ettiği noktasından hareketle yollar aşılır ve yollar aşıldığı gibi de gönle dolan aydınlık etrafını aydınlatır.

Bununla birlikte mevzuu yaratılış ve Muhammedî hakikat açısından da değerlendirmeye gayret edersek;
kâmil insan, nefsini kolayca ayaklar altına alabilmekle, nefisin ardına gizlenmiş yapının ortaya çıkışına zemindir. Kâmil insanın özünü bildiren Muhammedî hakikat payı, Cenâb-ı Hak’tan bir nur olmakla nefsi, dizginlenişe itmiştir ve nefis ıslah olduğu ölçüde özdeki pay artık güneş misali süzülür, yükselir, parlar, aydınlıklar içinde olmaya vesile olduğu gibi etrafını da aydınlatır, besler, yeşertir.

Zât ve sıfatın ne düşünce ile zuhur yeri kâmil insanın kalbidir?
Kâmil sıfatı zuhura geldikçe birimden, Cenâb-ı Hakk’ın birliğinden lezzetler en güzel şekliyle mülk diyarına dökülür. Böylece o birim, kendisine bahşedilen ölçüde zâtı ve sıfatı aşikâr kılar.  Dilerseniz bu ifadeyi biraz açalım.
Mükemmel olan yalnız Allah’tır. Kemâlin zirvesi Allah’tır. Hazreti Muhammed (s.a.v.) yaratılmışlık için bildirilmek istenen kemâlin zirvesini kendisinden açığa çıkartılanlarla anlatır, yaşar, sergiler ve örnek teşkil eder.  Zirvelerden eteklere düştükçe ise, etekler de zirveden açığa çıkan hakikat seviyesinden hissedardır.  Her zaman söylediğimiz gibi bir skala hayal etmek bu noktada da faydalı olacaktır. Kemâlden yoksunluk dahi, kemâl skalası üzerinde şüphesiz ki yer alır. Ancak dikkat edilmesi gereken bir özellik vardır ki, ne kadar kemâle ulaşılmaktaysa (Muhammed güneşiyle şekillenilmekteyse ki bu özdeki Muhammedî hakikat nuruyla kucaklaşmak demektir.) birime lütfedilmiş zât ve sıfat boyutu da üzerindeki nefsanî örtüyü o ölçüde atar ve birim oluşa lütfedilmiş aslî boyut, bu gerçekleşebildiği ölçüde gerçek hâliyle âleme yansır. Dolayısıyla yaratılmış her birim için; zât ve sıfatın bir olarak paraladığı bir boyut vardır. Zira her birimin aslı, hakikatten bir zerre olmakla Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanır. Ancak tasavvufî mânâda kâmil insandan açığa çıkmakta olan boyut, yaratılmışlık içersinde üst bir seviyeyi bildirir ve nefisin kirinden, pasından, kurnazlıklarından arınmışlığının üst bir seviyeyi bildirmesi nispetinde de kâmilin bedeni, kemâlin yaratılmışlık için zirvelerinden güzelliklerin seyran edildiği bir zemin olur. Bu zemin, (bu kanal) zâtın, sıfatın birimliğe bahşedilen en güzel görünüşleriyle bizleri de (idrâkimiz ölçüsünde)  buluşturur.

Neden cümlenin maksadı kâmil olanın kalbindeki hakikate ermektir ve neden bu hâl zevk ve eminlik vesilesidir?

İnsanoğlu, çoğu kez inkâr noktasında yer almanın kendi iradesinin bir sonucu olduğunu düşünür. Oysa ne Allah’ın muradının yansıması değildir ki, inkâr hâli, o muradın dışında kalsın! O hâlde şunu görmeliyiz; inkâr noktasında yer alış dahi, Allah’ın bildirmek istediğine ve dolayısıyla da yaratılış tablonun bütününe hizmet eder.

Bu gerçekle birlikte; cümle yaratılmış (inkârda veya değil) yeryüzü âleminde doğal olarak kendini yaşar. Bunu gerçekleştirdikçe de şayet kendisine bahşedilmiş kemâl noktasıyla bir yakınlık kurabilirse, bu seviyenin ilginç bir şekilde kendisini tamamladığını fark eder. Bunu fark edebilmek için ise;  kâmil insanla karşılaşmak büyük nimettir. Kâmil insandan, kâmil insana lütfedilmiş ve ortaya çıkmakta olan aslî boyut avlar ve bizi kendisine hayran bırakır.  Üstelik kâmil insandaki kemâl seviyesinde, birliğin tadının sezilmesi pür zevk ve eminlik içersinde olmaya da vesiledir. Kemalin zirvesinden güzelliklerle bezenmiş birimden yansıyan aslî boyuttan muhtelif görünüşlerle muhataplık, Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı o birimi üzerinden bize âdeta elini uzatması, muhabbet eylemesi, bize kendini bildirmesi, bizi âdeta himâyesine alması anlamına da gelir. Bu ise zevk ve eminlik içinde olmaya sebeptir. Kâmil insanın örnek oluşu üzerinden teşvik ettiği, bizi kucaklaştırdığı her değer ise esasen bizdeki Allah’ın rahman ve rahim sıfatının uyanışını bizi sarmalayışı da işaret etmektedir. Zira biz karşımızdakini layığınca değil ancak kendimizce bilebiliriz mantığından hareketle, Allah’ın bizim için ne ifade ettiğine yönelmekteyizdir ve dolayısıyla da bize bahşedilen hakikat boyutuna çekilmekte, bu boyuta sığınıp bu boyutta eminliğe, zevke koşmaktayızdır.

Bu noktada ilginç bir ayrıntıya da yer verelim:
Değil insan; hayvan, taş, toprak… için bile, kâmil insana değip de geçmek bir nimettir. Yaratılmışlık (adı her ne olursa olsun, insan, hayvan, bitki, böcek, taş, toprak vs.) şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ın eseridir. Kâmil insandan açığa çıkanlara, onlar da kendilerine göre hayrandır.  Bir bitkinin bile değil kâmil insan, bir insan tarafından tüketilmesi o bitki için mühimdir. Çünkü üst seviyesine –insana- karışır. Kâmil insandan açığa çıkan hakikat seviyesi, bir hayvanı dahi terbiyesi altına kolay alır. Aslan sırtında, elinde yılandan kırbaçla yol almakta olan evliyanın varlığı bilinir. Peygamberimizin saklanışına hizmet eden mağaraya ayak basılmadığı izlenimini uyandıran güvercinler, örümcekler dahi görülen odur ki kemâle hatta yaratılmışlığın kemâline hizmete soyunanlardır. Kâmil insanla uğraşmak, didişmek, ondan rahatsız olmak bile ona çekilişin bir işaretidir. Birim, nefsinin sığlarından kurtulabildiği ölçüde ise kâmilden yansıyan nura çekilişte doğru adımlarla doğru değerlendirmelerle yol alır.  Bu çekilişe kapılıp yol alabildiği ölçüde de birim aslıyla buluşarak kendini gerçekleştirdiği gibi kâmilden yansıyan nura tutunup da Cenâb-ı Hakk’a koşan ona olan aşkı yaşamanın zevkiyle, eminliğiyle her daim iç içe olandır.

Şiirde dünya niçin cennet nimetlerinden de üstün bir nimet olarak değerlendiriliyor olabilir?
Ken’an Rifâî Hazretleri şiirinde “Feleklerde olmaktansa mülke yakın olmaya razıyım” der. Hatta mülk âleminde bulunmanın, cennet nimetlerinden de üstün bir nimet olduğunu başka bir diyişle de cennet nimetlerinin üstünü olduğunu söyler. Zira mülk âlemi, Cenâb-ı Hakk’a muhabbeti yaşayabilmeye fırsat verir. Bununla birlikte şiirde yer alan “mazhar-ı aşk-ı mübin” ifadesi de dikkat çekicidir. Mübin; iyiyi kötüyü ayıran, besbelli demektir. O hâlde dünya âlemi aşkın yaşanabilmesi için nimet olduğu gibi aşkın nasıl değerlendirildiğinin de, şiirde de vurgulandığı üzere önemi büyüktür.  Aşktan doğru istifade edildikçe yollar aşılır.

Biz, eşyadan eşyanın hakikatine yönelememişsek, sürekli şekillere takılıyoruz gerçek muhatabın farkında değiliz demektir. Oysa bu dünyada -öz itibariyle bakarsak-,  Yaratan ve yaratılan ayrımının zuhuru ile Yaradan’a olan sevda hikâyesi esasen sahnelenir ve bu sevda hikâyesi de her nefes sınanır. Şayet önümüze bir sınav çıkıyorsa, bu esasen bize ileri doğru adım atabilmemiz için sunulmuş bir fırsattır. “Rabbim Allah” diyen, bu bilinçle cevaplar veren ufuklar aşar, baktığı her nokta vesilesiyle sevdiğini tahsil ede ede ona olan muhabbeti yaşaya yaşaya ona doğru yol alır. Bu son derece basit görünen hâdise ise; nedense kolay hayata geçmez ve şekle şemaile takılışlar, şekle şemaile tapınma hâli, dilimiz “Rabbim Allah” dese bile sıklıkla kabul edelim ki yaşanır.

Kâmil insanda, Cenâb-ı Hakk’ın birim kıldığına lütfettiği yüceliği seyredilir. Bu yücelikten uzanan el ile muhataplık Cenâb-ı Hakk’ın lütfü olmakla birlikte, Cenâb-ı Hakk’ın yarattığına muhabbetini, onun yarattığına iltifat edişini, gösterir. Ken’an Rifâî Hazretleri, kâmil insanın gönlünde olmayı, bu düşüncelerle cennet nimetlerinden üstün nimet bilir. Ondan seyran edilenlerle kucaklaşmak pür zevk ve eminlik vesilesidir. Kâmil insandan Cenâb-ı Hakk’ın birliğinin lezzeti sezilir ki onu yudum yudum içmek kendimizi bulmamıza, hayata dair bir bakış açısı kazanmamıza, muhabbet ile zevk ve eminlik içersinde çağlayıp akmamıza sebeptir. Ken’an Rifâî Hazretleri şiirinde kendisine seslenişle, kendisine yolu işaret edişiyle şüphesiz ki  bizlere önemli bilgiler verir ama bundan yüzyıllar sonra da acaba kimlere yol gösterir!  

Bitirirken;
Atlılar dörtnala dağlar ve dağlar aştılar.  Aşka bulandıkça bulanıp gönlü, gönül kıldılar. Gönül, onlardan aşkı içti. İçtikçe özü belirdi. Bu hâlin Ken’an Rifâî Hazretleri’nin şiirinde tasvirini gördük ve bu tasvirle birlikte de muhtelif düşünce duraklarıyla karşılaştık, onları idrâk etmeye çalıştık. Ancak bizim daima yanı başımızda duran bir gerçek vardı ki; biz aşkı kendimizce de olsa tanırdık, acaba biz hangi aşkı tanımıştık! Bu soru hâlâ dimdik karşımızda…

Ken’an Rifâî Hazretleri “İstîlâ-ı Aşk” yâni; “Aşkın Kuşatması” adlı şiirini, “hüzzâm” makamında bestelemiştir.  Eser “düyek” usûlündedir. Günümüz dünyasında ise aşkla kuşatılmışlığı farklı boyutlarda yaşayan bizler için, mısrâlarındaki mânânın hayli düşündürücü olduğu ortadadır ancak madem Ken’an Rifâî Hazretleri ile kendimizce de olsa – en azından bu çalışma vesilesiyle de- muhatabız, o hâlde onun aşkı deryasından feyiz alan mânâ atları, anlaşılan artık bizim için de şaha kalkmaktalar.  O zaman yeni bir bölüme daha sürelim onları da gönlümüz açabildiğince kendini açsın, derinlerden derinlere yol aldırırken hayatın şu acımasız tozu, dumanı biraz dağılsın, hayatın anlamı sizi, bizi kuşatsın. Yoksa egzoz dumanı şöyle dursun, nefsin dumanı altında boğulacağız galiba…

LUGATÇE:
Aşkullah: Allah’ın aşkı, aşkın yücesi
Bârekallah: Allah mübarek etsin, hayırlı uğurlu olsun
Bâtın: Gizli, görünmeyen
Cevvâl: Hareketli, canlı, davranışları çabuk ve kesin olan
Cezbe: Coşup kendinden geçme hâli
Cilveger: Cilve ediş, tecellî
Deccâl: Yalancı, fesat, dedikoducu kimse
Eflâk: Felekler, gökler
Emlâk: Mülklerin ortak adı
Hûda: Allah
Hüdâ: Tanrı, hidayet nuru
İhsan: İyilik etme, iyi davranma
İmtizaç: Karışabilmek, birbiri için uygunluk
İstilâ: Kuşatma
İttihâd: Birleşme, birlik kurma
Kâinat: Evren
Karîn: Yakın
Kıyâm: Ayağa kalkma, namazda ayakta durma
Maksûd: İstenilen, kast edilen
Matla: Gök cisimlerinin doğması, gök cisimlerinin doğuş yeri
Mazhar: Ortaya çıkış yeri
Mehdî: Hidayete, doğru yola kılavuzlayan, doğru yolda olan
Muallâ: Yüce, yüksek
Mübîn: İyiyi kötüyü ayıran, besbelli
Necat: Kurtuluş
Nevvar: Çok nurlu, çok parlak
Nimet: İyilik,bağış,  lütuf
Nûr: Işık, aydınlık
Pâk: Temizlik, sâfiyet, arı, duru
Rahmân: Tanrı, her canlıya merhamet eden, acıyan
Rehâ: Kurtulma, kurtulmuş
Sergerdan: Hayrete düşen, başı dönen, şaşırmış
Sermest: Sarhoş, kendinden geçmiş
Şem: Işık, nur, mum
Tahric: Çıkarmak, hadis terimi olarak, bir hadisi isnadıyla birlikte bir kitapta nakletmeye denir. Bir kitapta bulunan hadislerin her birini, bütün isnadları ile birlikte göstermek, bu hadis ve senetlerinin sıhhatlerini açıklamak, eksik ve ziyadelerini belirtmek, senedin ilk râvîsini belirtmek suretiyle yapılan çalışmaya da tahric denir. Tahric yapana muhric veya "muharric" hadisin alındığı kaynak veya râvîye mahrec denir.
Zâhir: Görünür
Zulmet: Karanlık

KAYNAKÇA:
Kur-ân’ı Kerîm Meâli - Yaşar Nuri Öztürk 1994 Hürriyet Ofset Matmaacılık ve Gazetecilik A.Ş.
http://www.kuranmeali.org
İlâhiyât-ı Ken’an: 1988 Hulbe Yayıncılık, Hazırlayan: Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç - Sayfa 124-125
İlâhiyât-ı Ken’an: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı yayını. Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Mustafa Tahralı  / 2013  Sayfa. 169-170
İlâhiyât-ı Ken’an Müzik Cd’si: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayını – 2014
Ken’an Rifâî Hz.– Öyle Sermestim ki; (İstîlâ-yı Aşk) Seslendiren: Adnan Kurtul  
Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık: 2000, Kubbealtı Neşriyâtı Yazarlar: Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri, Safiye Erol,
Ken’an Rifâi – Sohbetler: 2000, Kubbealtı Neşriyâtı, Hazırlayan: Samiha Ayverdi
Ken’an Rİfâî – Şerhli Mesnevî-i Şerif: 2000, Kubbealtı Neşriyâtı
İnsân-ı Kâmil / Hazreti Ceylî / 50. Bölüm / Ruhü’l Kudüs
Kubbealtı Lugatı / İlhan Ayverdi 2010
Ey İnsan / Derleyen: Cemalnur Sargut 2007
Bakara -  âyet / 1-10 Derleyen: Cemalnur Sargut 2009
Zerredeki Okyanus/ Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk: 2003, Derleyen Gülmisal Gürsoy


İLETİŞİM BİLGİLERİ:    Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi  -   Türk Kültür ve Sanat Derneği - /...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı