GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ DİVÂNI'NDAN SEÇMELERLE BAŞ BAŞA                       

19.BÖLÜM
MÜNÂCÂT
(Yakarış)

Günlerce hiç durmaksızın yağmur yağdı. Sel olup tozu dumana kattı. Nice yıllardır toprağın derinliklerine kök salmış ağaçlar bile selden zarar gördü. Civarda yaşayanlardan ölen kimse olmadı ama tarlalarda ekinler çürüdü, hayvanların pek çoğu bağrışarak telef oldu. Bölgedeki, aşağı yukarı bütün köy evlerini su bastı.  Köylü feryat etti, Allah’a isyan etti.

Gün geldi yağmur durdu. Herkes, evini barkını onarmaya, yaralarını sarmaya koyuldu, devletten de destek geldi ama afetle savaşmak çok zordu. Tam yüzler gülecekti ki birbiri ardı sıra bölgede heyelanlar olmaya başladı. Toprak, ayaklar altından kaydıkça kayıyordu. Bir sabah, köyün birinin orta yerinde heyelanın sürüklediği, getirip koyduğu, koca bir kayadan âdeta dağ belirdi. Öyle küçümsenecek bir yükselti değildi o. Bir ana kayanın etrafını irili ufaklı pek çok kaya parçası da sarmıştı.  Bu durum herkesi hem çok şaşırttı, hem de hangi dağdan kopup geldiğiyse geldi bu koca kütle köyün de, köylünün de bağrına taş gibi oturak işe güce engel oldu. Bütün köylü eskisinden daha da beter isyandaydı. “Allah’ım biz sana ne yaptık” diyip çaresizlik içinde ağlaşanlar, sağa sola koşuşanlar çoktu. Civar köylerden destek istendi, devletten araç, personel geldi, hep birlikte harekete geçildi fakat köylünün artık gücü kalmamıştı. Üstelik en ufacık bir hareket dahi köyün içinde yeni heyelanların olmasına sebepti. Sele, yağmura direnen evler, kaya yerinden oynatılmaya kalkışılınca ürkütücü bir şekilde sallanmaya devam ediyor, kayıp gitmek için hazır bekliyordu. Oysa o evler ne zorluklarla yapılmıştı. O evler yıkılmamalıydı.  Devlet, “Sizi başka bir yere taşıyalım” dedi. Köylü “olmaz” diye uzun uzun diretti. Nihayetinde toprağın kurumasını beklemeye, çaresizlik içinde karar verildi.

Toprak kurudu ama bir Allah’ın kulu bile o yükseltiye dokunmaya cesaret edemedi. Köye, basit bir iş arabası bile girse, toprak kurumuş olmasına rağmen yeni heyelanlarla oradan oraya âdeta sel gibi akıp gitmeye hazırdı. Civar köyler, çok kısa bir zamanda yaşadığı kâbusu unuttu ama o köy, bağrında büyük bir kaya parçasıyla baş başaydı ve “Ne yaptınızsa yaptınız, bakın Allah tarafından cezalandırıldınız” diyenlerin de muhatabıydı. Üstelik köyün adı tabelada değişmese de  “Kayabastı” adıyla anılır olmuştu.

Köyde bir delikanlı, genç bir kıza sevdalıydı. Aslında sevdası da pek karşılıksız değildi ya. Ama kızın babası, razı gelmiyordu iki genci evlendirmeye. Delikanlı, kızı defalarca istetmişti ama defalarca da reddedilmişti. Kimsesizdi çocuk, eker biçerdi ata toprağında, ama parası yoktu cebinde. Kıt kanaat geçindirirdi kendini. Köylü severdi onu, evlat diye bağrına basardı ama araya kim girdiyse olduramamıştı bu işi.  Nihayetinde bir gün kahvede otururken, köylülerden biri babaya takıldı. “Hey baba” dedi. “Delikanlı şu tepeyi kaldırsa, yolu açsa, rahatlatsa, köyü lanetli diye anılmaktan kurtarsa yine de kızını vermez misin ona?” Baba, Delikanlı’nın bunu yapamayacağına inançla alaycı gülümsedi ve “Kimseye zarar ziyan vermeden yapsın da görelim. Belki de veririm kızımı ona” dedi.  Bunu duyan Delikanlı, kazma küreği kaptı. Kayaya bir iki kazma darbesi indirmişti ki köylü feryatta; “Evi barkı mı devireceksin a budala!” Yaşlısı, genci Delikanlı’nın yolunu kestiler “Bu işten uzak dur” dediler. Delikanlı “Kazma kürek vurdum diye yıkılacak ev varsa şimdi yıkılsın, orada da kimse oturmasın” dediyse de sözünü kimseye dinletemedi. Yaşlıların ısrarına dayanamayan Delikanlı, kazma kürek sallamaktan vazgeçti.  Başladı artık elleriyle o kaya toprağını eşelemeye.  Sıcağın altında, soğukta, yağmurda hatta karda günlerce, haftalarca yaptı bu işi. Sevdiği, gizli gizli su getirdi ona, azık taşıdı, çok sevdiği çayı demleyip yamacına bıraktı.    Köylü, uzaktan Delikanlı’ya bakıp “vazgeç bu sevdadan, vazgeç bu kayayla uğraşmaktan” diyerek gülümsüyordu.  Delikanlı bunlara aldırmadı ama ne yaptığını bilmeden sevdiği uğruna toprağı şuursuzca eşeleyip durdu.

Bir gün, sevdiğinin ona getirdiği azıktaki meyvelerin içinden yediklerini yedi, yemedikleriyle birlikte yediği meyvelerin çekirdeklerini, gözyaşları içinde hatta biraz da öfkeyle etrafa fırlatıp savurdu. Sevdiği onu çaresizlik içinde görsün istemiyordu ama o çok çaresizdi. Sevdiği incinsin, kırılsın istemiyordu ama o çok kırılmış incinmişti. Çayını yudumlarken hâline yanıp “çay benim neyime, su benim neyime” diyip onları dahi devirip atabiliyor, sevdiğinden geleni bile elinin tersiyle itebiliyordu.

Bir gün ellerini havaya kaldırdı.  “Ya Rabbi” dedi “Bu koca tepeyi bize ne diye verdin bilinmez, işe güce engel, yürümeye engel, eve barka ulaşmaya engel, köyün adını çıkardı ama şayet sen bu tepeyi kimse zarar ziyan görmeden yıkarsan yolları açacaksın, herkesi ferahlatacaksın. Beni sevdiğime kavuşturacaksın. Sen Allah’sın “İsteyin ki vereyim” diyorsun. Ben de istiyorum. Senin hazinen geniş… Sen verirsen Senin neyin eksilir ki!...” Delikanlı, Allah’la zaman zaman kavga ediyor zaman zaman “Ya Rabbi bu işi oldurursan Sen oldurursun. Senin gücün her şeye yeter. İşimi kolayla, yolumu aç” diyordu. İster öfkeyle, ister acizlikle olsun her bir yakarışının ardından, sakinliyordu ama çoğu zaman elleriyle, çomakla, hatta çekiçle eşelemeye çalıştığı toprak, hiç yumuşamıyordu… Ama o, eşeledi.

Bir gün yine gizli saklı, Delikanlı’nın yanına sevdiği geldi. Tam sohbet ediyorlardı ki; bir baktılar vaktiyle fırlatılıp atılan meyve çekirdekleri, kayayı delmiş küçük küçük filizler vermiş. Delikanlı önce onları görmekten hiç hoşlanmadı ama kıyıp da onları söküp atamadı.  Genç kız, Delikanlı’ya her azık getirişinde, hava eğer kuraksa onlara da bir kova su yetirdi. Böylece,  günler geçerken iki sevdalı çiçekle, böcekle eğlenip gülümsüyordu ama filiz veren tohumların, çekirdeklerin sayısı gitgide artmaya başladı. Bu durum Delikanlı’yı derin düşüncelere saldı, köylünün ise alay konusuydu. 

Aradan aylar geçti. Köyde heyelan korkusu sökülüp atılacağına daha da beter yüreklere yerleşti. Yeşermekte olan o körpe fidanlar ise Delikanlı’ya ümit oldu. Delikanlı, kaya üzerinde küçük dokunuşlarla düzlükler oluşturup, oralara küçük küçük masalar, tabureler oturttu. O masalara ulaşan kaya üzerinde patikalar açtı. Kayanın tepesine de, patikanın başına da bir tabela koydu. “Âşıklar Tepesine Hoş Geldiniz.” Köyün halkı, yine o tepeye yanaşamadı.  Onlara göre o tepede bir lânet vardı ama civardan haberi alıp tepeyi görmeye gelenler oldu. “Tepede bir çay ikram edeyim” dedi Delikanlı. O çay oldu belki bin çay.  Âşıklar tepesi, nâmını duyanların artık uğrak yeriydi. Genç körpe fidanların gölgelerinde ziyaretçiler çok keyifli zaman geçiriyordu. Bu hâl Kayabastı köyüne ticaret imkânı da sağladı. Köy kahvesi dahi bu işten kârlı çıktı. Ticaret arttıkça heyelandan etkilenen evleri sağlamlaştırmak ya da taşımak için imkânlar, yüreklenmeler doğdu. “Kızımı vermem” diye tutturan baba ise yaptıklarını çoktan unutmuş, Delikanlı’ya mübarek damat diyip duruyordu.

Herkes yukarıda anlatıldığı gibi bağrına taş gibi oturan nice hâdiselerle hayatı boyunca belki bir değil, bin kere karşılaşmıştır. Fakat girizgâhtan da bir kes daha anlıyoruz ki meselelere nasıl yaklaştığımız, onun bize neyi anlattığını anlayabilmek ve ondan alacağımızı alıp bize katkısını sunmasına izin vermek önemli.

Dilerseniz yukarıda anlatılanlar vesile olsun. Buradan yola çıkarak Ken’an Rifâî Hazretleri’nin aşağıdaki şiirine hep birlikte bakalım.  Bu arada Allah’a avuç açıp yakarışlarımızla Hazret’in yakarışındaki farka bakıp da şaşmayalım. İnsanız; üzülürüz, ağlarız, seviniriz, yıkılırız, düşeriz, kalkarız kimse bu hâlden uzak tutulmamış ama kimseye de yerinde saymak yakışmamış. O hâlde dualarımızı Hazret’in dualarına kattığımızda, dualarımızın nasıl yol aldığını görüp bizi hangi düşünce ufuklarına taşıyabileceğine bir göz atalım. Anlaşılan o ki biz ne kadar Hak ile bütünleşebiliyorsak o kadar bağrımıza taş gibi oturan hâdiselerden doğru alışverişi gerçekleştirebiliyoruz. Ancak bunu gerçekleştirebilmek için içtenlikle, gönülden bazen sitemle de olsa da ama yürekten bir “Allah” demek gerekmez mi acaba?

Ken’an Rifâî Hazretleri Allah’a yakararak diyor ki;

                                                                                      Münâcât
                                                                                      (Yakarış)

Bîçâreyim, tevessül edecek bir amelim yok!
Korkuyorum ben, kendime lâyık bir emelim yok!
Mûterifim cürmüme, özre tâkatla yüzüm yok!

Yâ Rabbi maâsîden lisânım söylemez olmuş,
Her cürmüyle cemâlinden başka istemez olmuş.
                                                                                                               ( Çaresizim, tutunacak sığınacak bir fiilim yok!
                                                                                       Korkuyorum ben, insanlığıma yaraşır bir arzum, hedefim yok!
                                                                         Suçumu itiraf ediyorum, fakat özre yeltenmeye yüzüm yok, gücüm yok!

                                                     Yâ Rabbi, isyanlarımdan, günahlarımdan dilin susmuş, kelimelerim yetersiz olmuş,
                                                                          Her türlü suçuma, günahıma rağmen Sen’den gayriyi istemez olmuş.)
Çoğaldıkça dileğim fazlın artmakta dembedem,
Arttıkça hâcetim in’âmın artmakta dembedem,
İsyanlarıma karşı lutfun artmakta dembedem.

Rahmetini isteyene Sen rahmetler saçarsın,
Seni dileyen âşıka cemâlini açarsın.
                                                                                 (Dileklerim çoğaldıkça, cömertliğin, vericiliğin artmakta an ve an
                                                       Artıkça ihtiyaçlarım, nimetlere gark edişin, iyiliklerin, desteğin artmakta an ve an
                                                                           İsyanlarıma karşı kolaylayıcılığın, bağışlayıcılığın artmakta an ve an

                                                                                    Rahmetini isteyene Sen rahmetler saçarsın, hep verir dağıtırsın,
                                                                                                                     Seni dileyen âşıka kendini bildirir açarsın.)
Varamazsam rahmetine kusûrumdan, İlâhî!
Rahmetin bana yetişmek için boldur, İlâhî!
Fakîrim, zelîlim ben, inâyet Senden, İlâhî!

Nerde olsam beni görür, sözümü işitirsin,
Gizli açık her nem varsa elbette bilirsin.
                                                                                        ( Ey her şeyden üstün ve arî olan, tek olan, ilâh olan, yaratan
                                                    Senin güzelliğini fark edemez, vericiliğini idrâkten uzak düşersem,  bu kusurumdan
                                                                                                                           Buna rağmen bahşettiğin rahmetin bol.
                                                                                                Acizim, alçaklarda gezinirim, yardım merhamet Senden

                                                                                                            Nerde olursam olayım beni görür, beni duyarsın,
                                                                                                Gizlediğim, sakladığım her neyim varsa elbette bilirsin.)
Her dem lutfunla beni garket, cemâlinle şâdet!
Kalb-i vîrânımı hem nûr-ı aşkınla bünyâd et!
Gaflet ü zulmetlerden beni berî vü âzâd et!

Ken’ân gibi âciz günahkâra, oldu ebed
“Kul yâ ibâdiye’llezîn esrefû!” muhkem sened.
                                                                                                                                                                (Her zaman lütfet,
                                                                                                   Affınla, bağışlayıcılığınla, sevginle, şefkatinle sarmala,
                                                                                                                          Hakikatini tanıtarak, tattırarak sevindir!
                                                                                            Perişan olmuş yıkık dökük kalbimi aşkının nuruyla inşa et!
                                                                                                                      Karanlıkların aldatışına yenik düşürüp de
                                                                     Fark edemeyen, bilgisiz, cahil, sevgisiz olmaktan koru, kurtar, azat et!

                                                                                                 Ben gibi, günahkâr, acizlere sonsuz ümit ve mutluluktur
                                                              Kur-ân’ı Kerîm’de açıkça vaat ettiğin. “Kul yâ ibâdiye’llezîn esrefû!” âyetin
                                                                                                                               Rahmetimden ümit kesmeyin deyişin.)

Şiirin başlığı olan “Münacat” ne demek?
Sözlük anlamı olarak fısıldamak, iki kişi arasında geçen gizli konuşma, sırrı paylaşmak gibi anlamlar taşıyor. Genel olarak da Allah’a yalvarıp yakarma, dua ve niyazda bulunma anlamıyla biliniyor. Edebiyatımızda ise münacat; Allah’a yalvarmak dua ve niyazda bulunmak için yazılan manzumelere verilen ortak ad. Şiirde,  Ken’an Rifâî Hazretleri’nin, Allah’a yakarışını görüyoruz ve bu yakarış hâli de başlık olarak esere adını vermiş.

Münacatta bulunmak ancak îmân sahibinin işi midir?
“Allah vardır ve birdir” demeyen Allah’a nasıl yakaracak? O hâlde öncelikle söylenmesi gereken; münacat, îmân sahibinin işidir ancak îmânsızlık da îmânın alt basamaklarını bildirir. Önceki konuları hatırlayınız; îmânı eksiltin (nefsin sığlıklarıyla yoğurun) îmânsızlık noktasına düşülür, îmânsızlık noktasına değer katın (nefsi ıslaha yönelin) îmân sahibi oluşa çıkılır. Dolayısıyla îmânsızlık diye bir yapı yok. Allah ile olunmayan bir dem de yok. Bunu idrâkte ve yaşamakta fukaralık var.

Yaratan Allah, donatan Allah gerçeği yaşanabildiği ölçüde siz de takdir edersiniz  îmânsızlıklığı imândan gayri düşünemezsiniz. Zîra özdeki hakikat, Cenâb-ı Hakk’ın hakikatinden lütfedilen bir zerre oluşu bildirmekle, birimde îmânı yaşayandır. Ne kadar nefsanî tabaka ile örtülü olursa olsun, o kendisine bahşedilen ölçüde Hakk’ı bilendir, tanıyandır. Bunun dışa yansıması nefsanî tabaka dolayısıyla gerçekteki hâlden farklı olabilir ama bunun böyle olması hakikati değiştirmez. 

Görünüşte neyi isteyip neye yöneliyor hatta neye yalvar yakar olursak olalım, o yalvardığımızdan açığa çıkmakta olan isim ve sıfat zerrelerine, bizden açığa çıkmakta olan isim ve sıfat zerreleriyle çekiliş hâlindeyizdir. Hem yaratılış gereği, hem her nefes muhataplıklarla, üstelik nefis batağına da ne ölçüde batmış olursak olalım içinde bulunduğumuz her seviye üzerinden, daima Allah ile bağımız ve neticesinde de Allah’a yakarışımız bulunur. Yaratılmış kendisine bahşedilen isim ve sıfatlarla zuhura gelen istekler, arzular yani aşk üzere çekiliş yaşar ve yol alır. Ancak içinde bulunulan çekiliş seviyesi, bizi bize bildirir, seviyemizi ortaya çıkartır.

Ne kadar gönül çerden çöpten temizlenirse, nefsin sığlıklarından arındırılırsa o kadar o gönül, safiyetine bürünendir ve yakarışları da bu ölçüde saflaşarak asıl olana yönelişi anlatır. Böylece kalıplara, şekillere, -insanlara, menfaatlere- hapsoluş, nefsanî yansımalara takılı kalış,  nefsanî doyuma ulaşacağız diye nefsimize ve nice nefislere köle oluş sonlanır, aşılır.   Bunun böyle olması -ister bilinçli olunsun, ister olunmasın- kişiyi, Hakk’ın arzusuna göre şekil alma sürecine doğal olarak iter. Hep söylediğimiz gibi hak edene hak ettiği değeri verme gayretiyle yüründüğünde âlem de tatlanır. Olanda hayır aranır. Başa gelenlerde, gönle düşenlerde ise bize sesleniş, yakarışlarımıza cevap vardır. Bunun için hâdiselerin dilini doğru okumak, önemli bir hakikattir. Hâdiseler, -başa gelenler- vesiledir neticesinde ise idrâkinden yoksun olsak dahi, daima Allah ile alış veriş hâlindeyizdir. Ve hiçbir zaman da unutmamamız gerekir ki; Kaf sûresi 16 ve 17. âyetlerle Allah buyurur: (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) “İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz; sağında solunda oturmuş iki alıcı (yaptığını) alıp kaydederken biz ona şah damarından daha yakınız” 

Münacatta rabıta söz konusu mudur?  
Rabıta; bağlantı kurma anlamı taşır. Yakarışlarımızla karşımızdakine hitap ederiz –Dünya ölçüleriyle baktığımızda bizi duyup duymadığını algılamasak dahi ona seslenerek onun ile rabıtaya yöneliriz- Dolayısıyla kolayca denilebilinir ki yakarış; evet, rabıta –iletişim, bağ, bağlantı- kuruşu anlatır. Ancak böylesi bir ifade yüzeysel bir tanımlamadır. Meseleyi biraz daha derinleştirirsek şunlar söylenebilir:

Özellikle insan, diğer yaratılmışlara nispette daha üst boyutta çevresindeki her şeyle bağlantılıdır. Havayla, suyla, diğer insanlarla, çiçekle, böcekle hatta mürşit diye nitelediğiyle vs. Bunlar ve bunlarla birlikte yaratılmış her zerre, kendisine sunulan kabiliyet nispetinde her zerreden etkilenilir ve etki de ortaya çıkartır. Dolayısıyla yaratılmışlar arasında bir ağ, bağ ve bağlantı mevcuttur. İşleyişin bu şekilde olması esasen gelişime vesiledir. Kötü etkileşim, gelişimin alt basamaklarına gerilemeye, doğru etkileşim ileriye adım atmaya sebeptir. Gelişmek; mânâsını buldukça da görülür ki derûnumuzdaki güzelliği, olgunluğu ortaya çıkartan bir hâdisedir.

Yaratılmış; özellikle de insan, sadece dış yapıdan etki almaz. Meselenin birim için tayin edilmiş zirve hakikat boyutu, esasen özde gizlidir, özden etki alıp fiil sergilenir. Elbette ki her zerreden Hakk’a uzanan bir de değil belki binlerce yol bulunur. Her zerre, her nefes kendisinden açığa çıkartılmakta olan isim ve sıfat zerreleriyle, Hakk’tan aldığını anlatmakla, aktarmakla meşguldür. “Beni, âlemi, cümleyi bir yaratan var” diyip bizler muhataplıklarımızdan etki alıp da tefekküre daldıkça, her zerrenin bu tefekküre hizmet ettiği de ortaya çıkar. Tefekkür ise öze dokunma, onunla irtibat kurma çabasıdır. Düşünüp, hissedip, seyran edip bahşedilen donanımla özün üzerini âdeta saran nefsanî –dünyevî- tabaka ile mücadele edip öze uzanan yol aralandıkça bu kendini bilişi, - keşfi- ortaya getirir.  Bu ise kişiyi Cenâb-ı Hakk’ı idrâke yöneltir. Çünkü özde Cenâb-ı Hakk’ın hakikatinden pay, en saf boyutuyla gizlenir.   Bunun yanı sıra, özyapının, daima kabuğundan, birimden dışa taşma arzusu vardır. Öz ile kurulan rabıta doğru gerçekleşebildiği ölçüde, öz, nefsanî tabakayı delip de âdeta dışa gerçek hâliyle taşacaktır. Bu da ne kadar doğru ve nefsanî kaygılardan azat güvenli gerçekleşebiliyorsa yakarışlar da o kadar Hakk’a lâyık olma gayretini ortaya koyar ve buna yönelik hâli ve arzuyu yansıtır.

Şiirde yer aldığı üzere “Biçareyim tevessül edecek bir amelim yok” derken bu acizliğin ortaya konuluşu olarak yorumlanabilir mi?
Yakarış, istek bildirir, arzu bildirir, eksikliği giderme, daha ileriye adım atabilme, sevdayla sarmalanma arzusu, yakarışla dile gelir.   

Allah, yaratandır, mükemmel olandır, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, eksiksizdir, yücedir. Kulun eksikliği, hatası, günahı, arzuları, istekleri; kula, eksik olmayanı, vereni, dağıtanı, bahşedeni aratır. Dolayısıyla kuldaki acizlik, çaresizlik; mükemmel olanı buldurur ve onu ortaya çıkartır. Mükemmel olan yalnız Allah’tır. Mükemmel olan, yarattığıyla yani kendisiyle anlam buldurduğuyla mülk diyarında zıddını ortaya koyarak farkını zuhura erdirir. Acizliğini, çaresizliğini fark ettikçe kul, yaratanını, donatanını, eser sahibini fark etmekle birlikte, kendisine bahşedilenlere uygun yeterli fiilleri sergileyemediğini görür. Bunun sonucu oluşan hatalarıyla, eksiklikleriyle, günahlarıyla kul, baş başadır. Bu da şiirdeki ifadeyle ameldeki (fiildeki) zayıflığı ortaya çıkartır. Oysa birimde, Hakk’ın o birime bahşettiği hakikat zerresi boyutu gizli değil midir? Fakat kim potansiyelini –özünü, bu hakikat zerresi boyutunu- lâyıkıyla bilebilir? Bilen Allah’tır. Kul, daima kendisine bahşedileni lâyıkıyla sergilemek üzere gayret ile mükelleftir. Hâl bu olunca da kul, Hakk’a lâyık bir yapıp edilen arasa da bulamaz zîra o potansiyelinden bîhaber olandır. Güzel bir davranış, bir üst mertebedeki güzellik tarafından daima kapsanır. Kul, idrâkinden yoksun olsa dahi aldığı her nefeste, Hak ile bir ve beraber hareket etme mücadelesi verip bunda derinleştikçe kendini gerçekleştirerek, kulluğunu giyinen, sergileyendir.

Nefsin sığlıklarına yenilgi söz konusu olduğu ölçüde ise; kul, elbette ki içinde bulunduğu hâle uygun istekler ortaya getirecektir ama kendisine bahşedilen donanımı doğru değerlendirerek bu seviyeyi aşmaya başladığında, yakarışları da yukarı doğru bir ivme kazınır. Artık Allah’ını bilip, Allah’ım “bana şunu ver, bunu ver” diye yakarmaktan da uzaklaşıp kul, “Allah’ım cemalinden ayırma” diye niyaz edilen bir hâle kavuşur. 

“Allah’ım cemalinden ayırma” niyazını da herkes kolaylıkla dile getirebilir ancak bu, her kişinin değil, er kişinin kârıdır. Erlikten de kasıt; insanlığının dolayısıyla da Allah’ın kulu oluşun farkında olup bu bilinçle yaşamaktır.
“Allah’ım cemalinden ayırma” niyazı üzerinde duracak olursak  şunlar da söylenebilir:

Cemal, bildiğiniz üzere yüz demektir. Güzelliği, lütfü, keremi bildirir. Yüz, nasıl ki kişiyi diğerlerinden ayıran bir özellik ise burada da yüz ifadesiyle Allah’ın eşsiz, benzersiz oluşu, yüceliği ifade edilir. Bir Hak âşığının “Allah’ım beni cemalinden ayırma” deyişinde; seni idrak zevkinden ayrıma, baktığım her noktada, aldığım her nefeste seni seyran etmenin, seni tahsil etmenin zevkinden mahrum etme, benden vazgeçme, sevdiklerinden eyle, Seni unutturma, kim olduğumu unutturma, beni Sen’den ayırma, beni Sen’den koparma, aşkını, muhabbetini benden alma… tarzı niyaz da hâkimdir. Dolayısıyla yakarma eylemi, kulun kulluğunu, acizliğini, çaresizliğin ortaya koyuşunu anlatmakla birlikte bu hâl dermanı verecek olanı, donatanı, yaratanı, sevdalanılanı, ihsan sahibi olanı da  ortaya koyar.

“Korkuyorum ben, kendime lâyık bir emelim yok” ifadesi ne anlama gelir?
Emel, bildiğiniz üzere gaye, hedef, amaç demektir ve ifadede geçen “kendi” kelimesiyle de kasıt özyapımızdır. Bu noktadan hareketle konuya ilişkin olarak şunlar söylenebilir:

Özyapı, Hakk’ın hakikatinden bir zerre oluşu bildirir ancak özü sarmalayan dünyevî -nefsanî örtü- diyebileceğimiz yapı sebebiyle, özyapı dışa gerçek hâliyle aksetmez. Ne zaman ki bahşedilen donanımla, nefsanî tabaka ıslah edilir, hatta yırtılır, açılır, özyapısına kavuşturulur o zaman bu gerçekleşebildiği ölçüde özyapı da gerçek hâliyle dışa taşmaya başlar. Ancak bütün bunların olabilmesi için, içinde bulunduğumuz zaman ve mekân algısında bir takım hâdiselerle çarpıştırılırız. Bu alan üzerinde yapıp ettiklerimiz ise içinde bulduğumuz seviyeyi ortaya çıkartır, gösterir ve bulunduğumuz seviyeden ileri adım atabilmek için fırsat verir. Zîra öze uygun fiiller seçip işleme gayreti  özyapının yükselmesine, hakimiyetini ilân etmesine sebeptir. Fakat yine geldik şu noktaya ki; kim özyapısını lâyıkıyla bilebilir? Güzel, daima daha güzel bir davranışla hatta hissiyatla, bilgi ve görgü arttıkça daha da yüksek bir bakış açısıyla kapsanır. Bu sebeple niyetler, hedefler iyi olsa da gün gelip de geçmişe dönüp baktığımızda o iyi niyetle seçtiklerimizin dahi sorgulanması hatta zayıf ve yetersiz bulunması mümkündür. Hâl bu olunca da alınan her nefesle içinde bulunduğumuz alan üzerinden bize en doğru gelen davranışı işlemek ve en doğruyu ortaya koymak üzere hedefler seçip ilerlemek gerektiği ortaya çıkar. Ancak yine de bu öze lâyık bir hedefi ortaya getirmez sadece öze lâyık hedefler, -gayeler, amaçlar- ortaya koyma çabasını zuhura erdirir.

Yineleyelim çünkü; hiç kimse özünü lâyıkıyla bilemez. Bilen, yalnız Allah’tır. Kul, gayret ile mükelleftir. Kul kulluğunu giyindikçe,  yapıp ettiklerini de, onları gaye edinip seçmiş oluşunu da zayıf ve yetersiz bulacaktır. Kendinde derinleştikçe daha da gidilecek olan bir derinlik vardır. Ancak kul, bulunduğu her bir seviye üzerinden Hak ile bir ve beraber olan ve böylece içinde yer aldığı Hak’ta yok oluş seviyesine uygun olarak  muhtelif görünüşleri mülk diyarına yansıtandır.  Bu ne kadar iyi niyet taşımasına rağmen eksiklik seviyesinde yer alsa da bu hâl üzere yol alış, bir ileri safhaya adım atışa basamaktır.

“Muterifim cürmüme, özre takatle yüzüm yok!” mısrâsından hareketle sorarsak; bir kâmilin kendini özür dilemeye bile yüzü olmayan, takati olmayan diye niteleyişi hakkında ne söylenebilir? Bu bir kâmilin, kemâline aykırı (olgunluğunu gölgeleyici) bir hâl değil midir? Bir kâmil kendini nasıl bu kadar suçlu ve eksik görebilir?
Günümüz dünyasından meseleye bakarsak kâmildeki bu tevazu, bu kendiyle hâlleşme, kendini beğenmeme maalesef şaşkınlık yaratabilir. Kim neyi, nasıl ve ne ölçüde pazarlıyorsa buradaki başarı durumuna göre popülarite zuhura gelip günümüzde siyahı beyaz, beyazı siyah olarak gösterebiliyor. Dolayısıyla da günümüzde vasat seviyede bile bir kemâli söz konusu olamayan,  insanlığın kemâlinden yüce seviyede hissedar olarak lanse edilerek hatta ticari bir meta hâline bile sokulabilerek pazarlanabiliyor. Fakat bu düşünen hisseden samimiyetle Allah diyen insanları mutlu eder mi hiç! Bu hâl, gerçek kemali, hatta tasavvuf kültürünü ve bu kültürün temsil ettiği değerleri olduğundan farklı göstererek safiyeti yozlaştırma teşebbüsünden başka bir şey olmasa gerek.  Bu noktadan hareketle soruya bakarsanız; soruda abes göremezsiniz ancak takdir edersiniz ki bilgi, görgü arttıkça hangi sebeple zihinler kabzedilmiş olursa olsun, dizginlenemez, baskılanamaz ve sorgu sual ile de meseleyi tetkik başlar. Meseleyi tetkik başladığında ise gerçek bir kâmilin yaşadığı ruh hâline şaşılmaz çünkü görülür ki kâmilin derdi kendiyledir. O, aşk ile sevdiğiyledir. O, sevgiliye kendini lâyık bulamayıp daima zinde ve tetikte oluşla yolunda ilerleyendir. Onun kimseyle de bir derdi yoktur, “Gel seni aydınlatayım, gel seni hakikatimle besleyeyim” gibi bir çaba da onda bulamazsınız. Ondan yansıyan o kadar güzeldir ki ona bakan, bu güzelliğe koşup o güzellikten yansıyanı kendine katmak, onu örnek alıp onun gibi olmak ister. Ama siz eğer ondan yansıyana talipseniz artık o kendisinden taşanlarla besleyen aydınlatan konumundadır ki bu hâl karşılıklı sorumlulukları da beraberinde getirir.

Cürüm bahsine gelirsek; cürüm, sadece karşımızdakine yapılan yanlış davranışı ifade etmez. Bu yanlış davranış, esasen kendimize yaptığımız yanlışlığı, özümüze isyanı, özümüzü inkârı, kendimize ihaneti anlatır. Kimsenin özyapısını  -potansiyelini- tam mânâsıyla bilemeyişi; işlenen fiil ne kadar güzel olursa olsun onu özüne nispetle  hep eksik ve cürüm seviyesinde bırakmaktadır. Çünkü güzel olan bir hâl, bir üst seviye tarafından kapsanır. Bu sebeple idrâkinden yoksun olsa da yaratılmış, özünün yolcusudur. Bulunduğu her bir seviye üzerinden ise bilincinden aciz de olsa, Hak ile bir ve beraberliğini yaşama gayretiyle fiillerini işleme sevdasındadır. Bunu da bahşedilen donanımla, nefsanî perdeyi yırtabildiği ölçüde, lütfedildiği şekliyle başarmak üzere yol alandır.

Kemâl arttıkça beliren hakikat şudur ki; muratlar Hakk’ın muradında erir. Nitekim rahatlıkla şahitlik edilebilir ki gerçek bir kâmilin kendisine ait diyebileceği bir muradı yoktur.  Buna istinaden de “yok benim oldu, olmadı, yok şöyleydi böyleydi” diyerek  günah, isyan, hata, kıskançlık, gıybet vs… ondan âleme dökülmez.  Allah’ın muradı ne ise kemâl seviyesi yüce kılınanın zevk içinde, gönül rahatlığıyla kabullendiği, benimsediği murat da odur.  Bu hâli yaşayan kâmil, nefsinin sığlıklarından uzaktır. Böylece kendinde derinleşerek yol alan, yol aldıkça örnek olan, muhtelif canlar üzerinde uyandırdığı tesirle de yol aldırandır. Yol aldıkça da görülür ki bu yol Muhammedî ahlâka bürünmenin keyfini anlatır.  Üstelik insan olmakla sunulan hamur ne de kıymetlidir! Acaba kâmil bu kıymete uygun mu şekillenendir? Daima o, bunun sorgusu, suali içindedir. Kâmil insan, netice itibariyle bir insandır ve şüphesiz ki bütün bu anlatılanlar da onun günahsız, hatasız olduğunu ortaya koymaz ancak aşk ile samimiyetle “Allah” diyip yol almakta oluşunu ortaya koyar. Onun eksikliği, özüne nispetle zayıf kalışı, onun için günahı isyanı bildirse de kâmil kılınandan kamil kılındığı ölçüde hikmetler taşar ve yolu aydınlatır.

Öte yandan kâmil insan da yaratılmakla  “Sen ve Ben” ayrımının bir parçasıdır.  “Sen ve Ben” ayrımı ise öze isyanı anlatır. Çünkü öz, Cenâb-ı Hakk’ın tekliğindendir, tekliği bildirir, teklikten başkasını göstermez, görmez, bu seviyede tek olan Hakk’ın hakikatinden gayri yoktur. Her şey Hak…  Ama dünyadayız. Allah var, yaratılmışlık var ve dolayısıyla da kul var. Yaratılmışın bir Hakk’a bakan yüzü, bir de dünyaya bakan cephesi var. Hakk’a bakan cephe hakikatini bilir ama dünyaya bakan cephe nefsanî sığlıklar yol kestiği sürece hakikatinden –kimliğinden- habersizdir.  Öze bahşedilen boyuta uygun fiiller sergilendikçe, birim kılınış mânâsına erişir. Bu ise dünyaya bakan cepheyi takatten düşürür ve sığlıkların işini bitirir. Hâlin bu olması, birimin bir bütünsellik içinde özyapısıyla kaplanmasına sebeptir. Bu ise birimin kendini bulması anlamına gelir. Ancak özünün bilincinde olan görür ki o hep özüne nispetle eksiktir. Kendinde derinleştikçe, derinleşeceği bir zemin vardır. Hâdiselerle çarpıştıkça da bulunulan basamaktan bir ileri basamağa geçiş için fırsat yakalanır. Yukarıda da bahsi geçtiği üzere, içinde bulunulan her bir seviye üzerinden Hak ile bir ve beraberlik bulunur. Ancak derinlere yol aldıkça, bu, bir ve beraberlik de derinlik kazanır, kazandığı nispette de Hakk’ın varlığında yok olunduğunun bilinciyle, bahşedileni en doğru şekilde ve dolayısıyla da hakikat ile bütünleşmiş olarak aktarma sevdasıyla yol alınır.  Bunun için de “Rabbim benden ne ister benden nasıl davranmamı bekler?” sorusunu sorup en uygun cevabı arayıp bulmak ve vermek gerekir.

Mürşitteki özellikler bir nasip işi olduğuna göre, mürşitliğe dair özellikleri taşımayanlar nasipsizler olarak düşünülebilinir mi? 
Her bir yaratılmışın esası Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanır. Dolayısıyla özyapı, her bir birimde farklı isim sıfat kümelerini ve derecelerini ihtiva etse de netice itibariyle Allah’ın eseridir, Allah’tandır. Özyapıda birim için tayin edilmiş en güzel, en saf boyut yer alır. Hâl bu olunca her bir birimde birbirine eş seviyede mürşitlik vasfı yer almaz ancak bu hiç yer almaz anlamına gelmez. Hiç yer almamış olsa bizim mürşidi, kâmili, insanı, olgunu, olgun olmayanı vs. anlayamamamız, fark edemememiz, teşhis edemememiz gerekir. Ama içinde bulunduğumuz seviye üzerinden de olsa, biz onları anlayabilir, teşhis edebilir hatta onlardan istifadeye dahi yönelebiliriz.  Üstelik,  Peygamberimizin saklandığı mağaranın ağzının örümcek ağıyla örüldüğünü düşünün. Demek ki bir örümcek bile kâmili keşfeder, tanır ve ona hizmette soyunur. Bu sebeple “kâmilin vasfı, kâmili bağlar, bu vasıflar bende yok, ben de işte böyle biriyim, böyle yaratılmışım, özyapım böyle, fıtratım böyle” denilemez. Deniliyorsa o örümcekten de ağından da utanmak gerekir.

Sözgelimi bir birimden zulüm taşıyorsa, bu özyapının zalim olduğunu da şüphesiz göstermez ancak özyapıdaki mesela merhametin nefsanî tabakaya çarparak, bahşedildiğinden farklı bir yapıyı mülk diyarında ortaya koyuşunu gösterir. Zîra hazine özdedir ve o güzeldir, güzeldendir, güzeli bildirir.   Mürşitten yansıyanlar ise; netice itibariyle, birimde yol aldıracak, rehber olacak yapıyı tetikler. Mesele ise; kişinin kendindeki mürşitlik vasfını uyandırıp kendinde yol alabilmesi, kendinde derinleştikçe bulunduğu seviye üzerinden kendini doğru ortaya kopup mülk diyarında açtırabilmesidir. Bu olduğu ölçüde mürşidin sözleri, fiilleri bize nüfuz edebilir. Bize nüfuz etmesi; bizdeki yapıyı uyandırmasına ve bunun hayata yerli yerince yansımasına bağlıdır. Hayat ise çeşitli sınavlarla dener, sınavlarla hadiselerle çarpıştıkça alınan her nefesle uyanan dostluk, rehberlik vasfının üzerinin açılmasına yeşermesine ve bizi daima dünya saplantılarımızdan koparıp öze çekmesine yönelik, fırsat yakalanmış olur.  

Her bir zerre ise şüphesiz ezel nasibini yeryüzü toprağında yeşertmek için vardır. Bu ise yaratılış tablosunu inşa eder. “Neden onun nasibi böyle de benim ki şöyle” deyiş bile bencillik, kıskançlık,  isyan bildirmekle, böyle olmayanın güzelliğini ortaya çıkartır. Bu küçücük örnek üzerinden bile söyleyebiliriz ki; her bir zerrenin yaratılış tablosunda yeri ve önemi bulunmaktadır. Ancak her bir zerrenin Hakk’a bakan cephesi –özü- vardır. Kendisine bahşedilen donanımı mevcuttur. Kendisine bahşedilen donanımla kendini gerçekleştiren, gerçekleştirebildiği nispette Hak ile bir ve beraber oluşun muhtelif derinliklerinden nice görünüşleri yansıtır.  Dolayısıyla “şu, şu vasıflar bende yok,  bende böyle biriyim, yeri gelir kötü olurum, yeri gelir ezer, biçer, keserim” demek içinde bulunduğu seviyeye uygun olarak  felaketi davettir. Kendini gerçekleştirememeyi de ortaya getirir. Oysa birim, bilhassa da insan, zengin kılınandır. Aynı zamanda da vasıflarını kullanması, onları yerli yerinde değerlendirmesi kendisinden beklenendir. “O vasıflar ben de yok” bile demek tanınanın, bilinenin ilânı olmakla birlikte, bahşedilenleri yerli yerinde değerlendiremeyişin de ilânıdır.

Bizlerdeki kemâl seviyesi, insanlığın kemâlinden hissedar olanlar kadar olmayabilir ama bu mertebeden muhtelif görünüşlere ayna olanlarla muhataplık, bize sunulanın keşfedilip bizi uyandırmasına imkân sağlar. Bize bahşedilen isim ve sıfatların durumuna ve bunun neticesi de sığlıklardan uzaklaşma eğilimimizin de içinde bulunduğu seviyesine göre, insanlığın kemâlinden hissedar olup Cenâb-ı Hakk’ın birliğinden lezzetler saçan, nefisten azat güzelliklerle sarmalayan, yol açan, sevdaya salan huzurunda diz çökülür. Onlardan yansıyanla gelişip olgunlaşmanın yolu aranır. Mesele ise “büyüceğiz, büyüceğiz mürşit olacağız” demek değildir.

Mesele; yaşadıkça kendimizi keşfedip, insan kılınmışlığımızı fark edip ,insan olacağız, hakikatini işaret etmektedir. Ne ise kapasitemiz, bunu ortaya koymanın yolu aranır. Güzellikler, âleme taştıkça da fiilden yansıyan yokluk ilmini anlatır. Zîra yaratılmış, Cenâb-ı Hakk’ın varlığında yok olan, Cenâb-ı Hak ile mânâ bulandır. Bahşedilen donanıma uygun hareket ettikçe de bu hâl nefisten azat zuhura gelir. Örnek alınan, alınması gereken yapı budur ve bu yapı, kendini yaşayarak, hakikate davet eden ve bize bahşedilen isim ve sıfatların yarattığı uygunluğa göre de bizde hayranlık uyandırandır.

 “Dileklerim çoğaldıkça, cömertliğin, vericiliğin artmakta an ve an
Artıkça ihtiyaçlarım, nimetlere gark edişin, iyiliklerin, desteğin artmakta an ve an
İsyanlarıma karşı kolaylayıcılığın, bağışlayıcılığın artmakta an ve an”
Bu nasıl olabilir, Ken’an Rifâî Hazretleri’ne özel bir hâl mi bu? 
Kâmil insanda rahmanî taraf hâkim olduğu için nefsanî sığlık boyutu, o rahmanî boyuta dönüşen, dönüştüğü ölçüde de farklılığını kaybedip o boyutta eriyendir. Hâl bu olunca kâmilin arzusu, Hakk’ın arzusundan gayri değildir. Kâmil zât,  ister, ama onun isteyişi Allah yoluna serilen, sevgiliye kavuşturandır. Bununla birlikte kâmil insan, esasen şerri de görmez, daima hayırla, lütufla muhatap olup, olanda güzelliği seyran eyler. Çünkü her şey Hak’tandır. Her şey güzeldir, güzeldendir ve güzel olanı anlatır. O, artık her neye elini atsa o, Allah’ın lütfü, güzelliği olduğu gibi, Allah yolunda hizmete koyulacak, serilecek olandır. 

Kâmil insan, aldığı her nefeste evet kendini eksik, yetersiz bulur ama aldığı her nefesle de Hakk’ın bahşettikleriyledir. Hâl bu olunca da o ister, Allah, hep verir. Verilen ise Allah’ın onun için uygun bulduğu, dolayısıyla da kâmil kıldığının istediğidir.

Kâmil kılınanın, günden güne ihtiyaçları da artar çünkü o sevdiğine kavuşma, onu seyran etme, onu tahsil, onu tanıma, bilme yolunda olandır. Adım attıkça genişler, gelişir, bir ilkokul çocuğuna bir defter, kalem yeterken bir üniversite öğrencisine kütüphaneler yetmez. Birim, her yaparsa yapsın yukarıda da bahsi geçtiği gibi bu özüne nispetle hep eksik kalır. Bu ise Hakk’tan gayri oluşu ortaya çıkartır ki; bu öze isyandır ama Allah, özüne yönelenin ufkunu açan, bahşettiği yatkınlıkla işini kolaylayandır. Allah, bağışlayıcılığıyla sarmalayan, attırdığı her bir adımda daha da hakikatini açan, kendini bildiren tanıtandır. Yarattığı birimlerden zuhura erdirdiği muhtelif görünüşleriyle zenginliğini ortaya koyan Allah, kâmili seyrana daldıran böylece kendini bildirerek kendinde yol aldırandır.

Nefsimizin sığlıklarına, bencilliklerine,  isteklerine yenildiğimiz zaman; takdir edersiniz ki nefis bizi peşine takar ve sürükler. Dolayısıyla sığlıklara esaret söz konusu ise; hiçbir zaman doyum olmaz, isteklerin ardı arkası kesilmez üstelik bu hâl hep sığlıkları beslemeye yönelik olur.  Oysa, kemâle yöneldikçe mesele sığlıkları beslemek seviyesini aşar. İnsan olmanın gayreti belirir, bu gayret ile adım atıldıkça uzandığımız her değer kendimizi gerçekleştirmeye, kimliğimizle kucaklaşmaya, kulluğumuzu yaşama yöneliktir. Şayet biz sığlıklarımıza yenik isek, “biz istiyoruz ama Allah vermiyor” da deriz.  Oysa Allah, bütün acizliğimize, yetersizliğimize rağmen koruyan, kollayan,  ihsanda bulunandır.

Bu noktada bir ebeveyn düşünelim; daima çocuğu mutlu olsun ister. Ancak çocuk “şeker” der hatta bebektir olur a elini prize sokmak ister, kafeste de olsa bir aslan gördü mü kuyruğuna yapışıp onu çekmek ister. Camdan sarkmak ister. Balkon demirine tırmanmak ister vs. Aklı başında bir ebeveyn, bunlara izin verir mi? Vermez. Çünkü bütün bunlar ve benzerleri zararlıdır, yakıcıdır, yıkıcıdır, öldürücüdür. Gerçek bir ebeveyn, çocuğun dikkatini, ona faydalı olabilecek başka alanlara kaydırmaya çalışır. En azından “Onu yapmayalım ama bak şöyle yapalım. Bu çok daha güzel ve keyifli” der. Böylece çocuk, iyiyle, güzelle haşır neşir olup yanlıştan uzaklaşır ve yanlışı yanlış, doğruyu doğru olarak öğrenmeye başlar. Hatta çocuk, bebekliğinde mesela elini prize sokmaya meraklıyken zaman içinde doğruyu yanlışı öğrendikçe, idrâki geliştikçe elektrikten doğru istifadeye yönelen ve kim bilir belki de yıllar geçtikçe pek çoğumuzdan daha da üst seviyede elektriği kendisinin de insanlığın da yararına kullanacak olandır.  Ama o çocuk elini prize sokmak istiyordu, muradına eremedi, olmadı. Şeker yemek istiyordu, frenlendi bu da olmadı.  Allah göstermesin ya olsaydı! Yetişkinlerin de hayatı bundan farklı değil. Yıllar sonra dönüp de arkamıza baktığımızda çok şükür iyi ki benim istediğim gibi olmadı veya şöyle olsun istememiştim ama çok şükür şöyle oldu dediğimiz anlarımız yok mu? Allah ile bizler arasındaki bağı da bu bakış açısıyla değerlendirmek faydalıdır. Bir ebeveyn çocuğunu kollayıp korumaya çalışıyor da Allah, niye yarattığını koruyup kollamasın? O hâlde önce Allah’ın esirgeyen ve bağışlayan olduğuna îmân edelim. Allah’ın yap dediklerini yapmanın, yapma dediklerini yapmamanın esasen bizi korumaya, kollamaya yönelik olduğuna da dikkat edelim. Elbet gönle muratları düşüren de Allah’tır, o muratlara kavuşmak için çabaya yönelten de Allah’tır. Ancak sonuç ne olursa olsun attığımız her adım bize gelişmemiz, öğrenmemiz, aşkı yaşamamız, kendimizde derinleşmemiz, kimliğimizle yüzleşmemiz için fırsattır.  Kul, kendisine bahşedilen gayret ile elbet çabalar zîra bahşedilen yapı gereği buna da mükelleftir ancak takdir şüphesiz o gayretin de sahibi olan Allah’dır.

“Rahmetini isteyene, rahmetin saçılması” ne demek? Rahmet istenmiyorsa ki böyle bir hâl olabilir mi, ona rahmet saçılmıyor mu?
Rahmet kelimesi sözlük anlamı olarak; Allah’ın, bahşetmesi, yarattıklarına yardım etmesi, muhabbeti, acıması, esirgemesi,  affetmesi… Rahmet; aynı zamanda yağmur mânâsına da geliyor.

Rahmetin saçılması ve daha sonra ise; isteyene rahmetin saçılması konusunu, dilerseniz yaratılışın ilk safhası üzerinden öncelikle görmeye çalışalım.

Allah, murat edip yani aşk ile isteyerek, dileyerek yaratır ve yaratmaya başladığında da yarattığına bu hâlden de bahşetmiş olur. Yani böylece yaratılana aşk, dilemek, istemek yerleşir, bu da Cenâb-ı Hakk’ın bahşedişini, bildirmek istediği hakikatini rahmet kılıp yağdırışını ortaya koymakla birlikte, aynı zamanda yaratılana da aşk başlığı altında bazı özellikler yükler.  Mesela razı oluş, benimseyiş, kabulleniş, tutuş, bağlayış, bağlanış, muhabbet ile çağlayış gibi.

Yaratılanın özelliklerini idrâk açısından hâli örneklendirelim: Söz gelimi bir sürahiden su dolabilmesi için suyun dolabileceği, o suyu tutabilecek, barındırabilecek, kabul edebilecek, buna rıza gösterebilecek bir yapının olması gerekmektedir. Mesela bardak bunun için tasarlanmıştır. Basit bir örnektir ama mesele tıpkı bunun gibi düşünülebilinir. Yaratılmış da, yaratılmakla, daha ilk anlardan itibaren bir takım özelliklere haiz kılınandır. Aşkın beraberinde getirdiği; bahşedileni tutabilme, onu benimseme, kabullenme, ona rıza gösterme gibi hâller yaratılmışta, yaratılmakla açığa çıkartılmaktadır.

Kendisine bahşedilen –rahmet olup yağan- donanıma uygun olarak yaratılmış, mülk diyarında kendini gerçekleştirmeye yöneltilendir. İnsan da şüphesiz kendisine bahşedilen donanıma uygun olarak kendisini gerçekleştirmeye yöneltilendir. Hâl bu olunca da insandan kimliğine , -idrâk seviyesine- uygun davranması beklenir. Bu yöneltiliş, bahşedilen kapasite ve donanımı yerli yerinde değerlendirebiliş nispetinde de olsa, yağan hakikat boyutunu birimde yeşertirken, bu aynı zamanda yağan boyutun oluşturduğu özyapının birimde filiz verip, yükselme, lâyıkıyla dışa aksetme çabasını ortaya getirir.

Rahmet olup yağan boyut, mülk diyarından bakıp kaba bir idrâke yöneldiğimizde, iki nokta üzerinden değerlendirilebilinir.
Birisi; yaratılmakla rahmete gark olmuşuzdur. Rahmete gark oluş neticesi özyapı oluşup birimliğimizi zuhura erdirmektedir. Diğer bir rahmet boyutu ise; Allah’ın her nefes ihsan yağdırışını dile getirir. Zîra biz idrâkinden yoksun olsak da her nefes Allah’ın ihsanlarıyla iç içeyizdir. Yaratılan her bir birim, bize bir şeyler katarken bu, Allah’ın rahmetinin bir eseridir. Dıştan yansıyanlar, yağanlar bizi öze yöneltir. Karşımızdakini lâyığınca değil, kabiliyetimizce –kapasitemizce- algılayabileceğimiz gerçeğinden hareketle esasen karşımızdan yansıyanla, yağanla kendimizi keşfetmekteyizdir. Bu yolda da donanıma uygun hareket edip nefisin sığlıklarından uzaklaştıkça, kendimizi tanıyışta mesafe kaydedilir. Özde ise Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği hakikat zerresi gizlenir. Mülk diyarında her nefes üzerimize yağan rahmet ise öze bahşedileni harekete geçirdikçe birime bahşedilen rahmet boyutu –birime nelerin yağdırılmış olduğu- zuhura gelir. Yaratılışla saçılan rahmet, dıştan yağan rahmet ile âdeta uyarılır, yükseltilir, taşar ve etrafa saçılır. Bahşedildiği hâliyle yani safiyetiyle ortaya konulabildiği nispetinde ise etrafındakilere hakikate uzanan yolda adım attırır.  

Bu arada şu örneği de hatırlamadan geçmeyelim; “Yağmur, mezbeleye de yağar, gül bahçesine de. Ama gül bahçesinden gül kokuları yükselir, mezbeleden ise kötü kokular.” Zîra Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden  zalim, masum, kâfir, mümin, çalışkan, tembel… hep nasiplenir, hayat böyle sürdürülür ve böylece nimetlere kavuşulur ancak donanıma uygun davranıp nefsinden azat olunabildiği ölçüde yağan rahmetten istifade edilip bünyede bu rahmet boyutunun uyarmasına, uyandırmasına zemin hazırlanmış olunur. Aksi hâlde yağan rahmet, içinde bulunulan seviyeye değer ve bu seviyeyi uyarır ki bu da nefsin sığlıkları seviyesi ise dışa bu seviyeye uygun görünüşler çıkar. Zîra içimizde çerden çöpten geçilmiyorsa, dışa özün kokusunun, birliğin kokusunun, cennet kokusunun yayılacağını ummak abestir.  O hâlde bir kez daha görürüz ki; yaratılmışlık içten dışa, dıştan içe bir bütünsellik hâlinde Allah’ın rahmetine gark olmuşluktur. Ancak donanıma uygun hareket edemeyiş; saçılan rahmete sırt dönüşü,  onun kıymetini bilmeyişi, rahmet olup yağan donanımın idrâk edilip yeteri kadar değerlendirilemeyişi ve böylece öze rahmet olup yağmış olan yapının yeteri kadar uyarılamayışı, mülk diyarına gerçek hâliyle bu yapının aksedemeyişi zuhura gelir.  


“Varamazsam rahmetine kusurumdan ilâhî!
Rahmetin bana yetişmek için boldur ilâhî!
Fakirim zelilim ben, inâyet Senden ilâhî” mısrâlarıyla ne kast ediliyor?
Burada öncelikle; rahmet olup yağan ve birimde tutunmuş olan boyut, öze bahşedilendir ama mülk diyarında buna vardırmayan,  hakikati buldurmayan, lâyıkıyla ortaya koydurmayan kusurlarımızdır vurgusu var.  Aynı zamanda burada, Allah’ın rahmetinin her nefes oluk oluk yağışına da vurgu bulunmakta, bu rahmetten yeteri kadar istifade ettirmeyen de, bu rahmeti fark ettirmeyen de kusurlarımızdır denilmekte.  Buna rağmen Allah’ın sonsuz ihsan sahibi oluşu da bu mısrâlarla dile getiriliyor. Takdir edersiniz ki biz, nasıl bir batak içinde olursak olalım, Allah’ın bize bahşettikleriyle varlık iddiası taşıdığımıza göre, her daim onun rahmetiyle –bahşettikleriyle- iç içeyizdir.  Ancak bu rahmete lâyıklığımız, bahşedilen donanımı yerli yerinde değerlendiremedikçe sığ seviyelerdedir. Allah, bizi rahmetine gark etmiş, buna lâyık görmüştür ama biz çoğu kez kendimizle yüzleşip de bahşedilene, bahşedilmekte olana bakacak hâlde bile değilizdir. 

Yaratılmışın, Yaradan’dan azat varlığı söz konusu olmadığına göre, yaratılmış esasen Yaradan’da yoktur. Dolayısıyla da yaratılmış, yoksundur, aşağıdır, fakirdir. Allah’ın lütfetmesiyle ancak var olup zenginleşendir. Hâlin idrâki ise;  öncelikle, mülk diyarından o ilâhî kudrete yönelmek üzere bir kımıldanışla kendini gösterir. O ilâhî kudret ise; yaratılmışın özüne hakikatinden zerre bahşetmiştir ki yaratılmışın yardım çağrısı da esasen bu özedir. Çünkü kendi idrâk edebildiğimiz Yaradan’a, sesleniş hâlindeyizdir. Yardım çağırısını da zuhura erdiren yine özyapıdır, yardım çağırısı da özyapıya bahşedilen iledir. “Allah” diyen, nice kusurun, günahın içinde de olsa, istikametini ortaya koyar. “Beni Sen’den” ayırma diyip diyip de yolundan şaşsa da kendini Hakk’a açmıştır, bağlamıştır. Gelgitler yaşanır, belki doğru bilinen yolda yürürken bin kere düşülür, kalkılır ama hâl bu oldu mu, gayret ile kol kolayızdır. Allah, sonsuz ihsan sahibidir, gayret ile uzanan elimizi lütfedip tutacak olan da O’dur. Yarattıklarını vesile kılıp yol aldıracak da olan O’dur.  

Kâmil insanın kendini kusurlu, hatalı, günahkâr, isyankâr, bulmasıyla şüphesiz ki bizlerin günahı, hatası, isyanı, eksiklikleri eş değildir. Ken’an Rifâî Hazretleri yine her zaman ki gibi kendisinden hareketle bizlere yolu gösterir ve yol aczini bilmekten, kusurlarımıza rağmen Hakk’a sığınmaktan, rahmet olup yağmış olan donanımla daima en iyiyi, en doğruyu, en güzeli sergileyebilmek gayretinden geçmektedir. Gayret ise; bizden bekleneni yerine getirmeye çalışıp mahcubiyetle başı eğerek takdiri Hakk’a bıraktıkça vazifesini yerine getirendir.

“Seni dileyen âşıka cemâlin açılması” ne demek? Cemâl nasıl açılır?
Yaratılmış her zerre, Hakk’ın dileyişinden hissedardır ve böyle bir lütfe istinaden de Hakk’ı dileyendir.  Nasıl ki bir çocuk, anasının kucağında olmayı arzu ederse, tıpkı bunun gibi yaratılmışlığımız da kopup geldiği yapıyla bir ve beraber olmak ister. Ancak âdeta üzerimizi saran nefsanî tabaka bu hakikati mülk diyarında lâyıkıyla yaşamaya engeldir ama özümüz bu hakikati yaşar ve hakikatine çekilişinin de mülk diyarına muhtelif yansımaları olur. Mesela çocuğun ana kucağında olmayı istemesi gibi.

Öte yandan dünya âleminde her neye yönelirsek yönelelim, yöneldiğimiz birimden açığa çıkmakta olan isim ve sıfatlara çekiliş hâlindeyizdir.  Bu da o birimden Hakk’ın kendini muhtelif seviyelerde de olsa âyan kılışını bildirir. Çekilişimiz, görünüşte neye olursa olsun özde Hakk’ın isim ve sıfat zerrelerine ve bu noktadan hareketle de Hakk’adır.  İçinde bulunduğumuz seviye üzerinden dahi, daha iyiyi, daha güzeli arzulayış yine Hakk’ı arayışının bir ifadesidir.

Allah tektir, yaratandır, mükemmel olandır. Mükemmel olan olduğu gibi kaynaktır ve iyiliğin, güzelliğin de şüphesiz kaynağıdır.  Hakikatin farkına varan, her zerrenin Allah’ın eseri olduğunun bilincine eren, Yaratan Allah, donatan Allah, kendinden başka olmadığına göre kendinden zuhura erdiren Allah dediği ve bu bilinci yaşadığı ölçüde yaratılandan Yaradan’a yol olduğunu da fark eder. Böylece eserden eser sahibini görür ve ona göre muamele edişe yönelir. Yaratılmış her bir zerrenin ise; yansıttıklarıyla bize ne bildirildiğini, ne öğretildiğini keşfe yöneliş doğar. Bu ise hakikatin yüzündeki peçeyi âdeta yavaş yavaş kaldırışa benzetilir. Bahşedilen kapasite nispetinde de olsa yaratılmış birimlerden, böylece Hakk’ı seyran, Hakk’ı tahsil fırsatı yakalanır. Allah’ın neler yaratmış olduğu fark edildikçe, sevgilerin hakikatine yöneliş yaşanır. Hakk’ın yarattıkları aynasında muhtelif tecellileriyle hemhâl olup derinliklerden derinliklere yol alış gerçekleşir. Tanıma, bilme arttıkça takdir edersiniz ki sevgiliye çekiliş daha da kuvvetlenir. Ancak yaratılmış, Yardan’da yoktur. Yaradan’ın –sevgilinin- bahşettikleriyle varlık iddiası taşınır ki bu hâl yaratılmışın, Yaradan da yokluğunu bildikçe hakikatine uygun fiiller sergilemesine de sebeptir. Bu hâl aynı zamanda vuslatı bildirir. Kendini bulmak demektir. Böylece Hak ile bir ve beraber hareket edişten derinlikler ortaya getirir.  Bu bir Hak âşığının en büyük zevkidir. Bu derinliklerle yekvücut olabilmektir. Hâl bu olunca da cemal açıldıkça açılır, idrâkle yollar aşılır,  bakılan her noktada sevgiliyle olup adım adım ilerleyerek yine o sevgiliye yol alınır. Sevgili ise özde olandır, öze yol aldıkça ummanlara dalınır. Birim aynasından ise böylece; içinde bulunduğumuz bu mülk diyarında -bulunulan seviyelerden- derinlerden, ummanlardan güzellikler taşar, yansır.

Bilen Allah,
İşiten Allah,
Gören Allah,
Bu yapının hayata yansıyışı, kendini bildirişi hakkında ne söylenebilir?
Birimin özyapısından ayrıştığı, koptuğu bir dem yoktur. Düşünün ki oruç tutuyorsunuz fakat karnınız acıktı, tutunuz iftar vakti gelmeden yemek yediniz. Siz yemek yediğinizi bilmiyor musunuz? Biliyorsunuz. Özyapınız sizden ayrı değil ki, özyapınız mı bilmeyecek, iç âleminiz mi bundan haberdar olmayacak?  Üstelik Allah, sadece sizin yaratanınız değil, her zerrenin yaratanı, müteâl olan, aşkın olan, hiçbir kalıpla sınırlı olmayan. Hâl bu olunca, Onun yarattığından habersiz olması düşünülebilinir mi? Size bahşettiği zerresi, sizden haberdar da hakikatinden size zerre bahşeden Küllî yapı mı yarattıklarından haberdar olmayacak?

Bugün muhtelif tıbbı araçlar var. Kimi zaman tetkikler için muhtelif taş, metal vs. yığınlarının içine giriliyor ve onların bildirdikleri bize tanı koyabiliyor. Demek ki yeri gelince taş bile konuşuyor, görüyor, işitiyor, algılıyor. O taşı, o toprağı tıbbî cihaz hâline getirme lütfü bahşedilmiş olan onu konuşturuyor da, o taşı toprağı var eden mi onu konuşturamayacak, ondan bakmayacak, bakmamış olacak! Ondan görmeyecek, görmemiş olacak, ondan bilmeyecek, bilmemiş olacak! Allah bize şah damarımızdan da yakındır. Allah bizden de, cümle yarattıklarından da bilen, işiten, görendir. Allah yücedir, yarattıklarının da üzerinde yükselen, yaratılış tablosunu da zuhura erdiren, her şeyi lâyığınca bilendir. Şüphesiz ki Allah bizim de ne yapıp, ne yapamayacağımızı da bilendir. Kendimizi gerçekleştiremeyişimiz, uzanan yardım elini tutamayışımız, eksiklik, günah, hata, isyan içinde oluşumuz,  ilâhî yaratılış tablosunun esasen muhtelif renkleriyle zuhuruna vesiledir. Ancak donanımına uygun hareket etme imkânı varken bunu değerlendirmekte zayıf kalış, yaratılış tablosunda kendimize yakışmaz bir yer tutmaya, bir yer inşa etmeye sebep olur. Oysa insan, güzel kılınandır, daima gayret ile mükelleftir ve insan olmakla güzellikler ortaya çıkartabilecek donanıma sahip kılınandır. Allah’ın nice güzellikler bahşetmiş olmasına rağmen, yapıp ektiklerimiz, bunları lâyığınca mülk diyarına aksettiremeyişimizi ortaya getirir ki bu bizi kusurlarımızla, eksikliklerimizle, günahlarımızla  yüz yüze ve baş başa bırakır. Ancak şüphesiz ki Allah âlimdir.  Bu yüz yüze gelişle bizi bize bildirir, bulunduğumuz seviye üzerinden Onun ile bir ve beraber oluş boyutumuzu ortaya koyar ve hâlimizi, seviyemizi kabullendirir,  içinde bulunduğumuz mülk diyarında -madde âleminde- hâlimizle âdeta bulunduğumuz seviyeye imza attırır, mühür vurdurur. Bu aynı zamanda Hakk’a kavuşma boyutumuzun da âdeta mühürlenişidir.  

Şiirde geçmekte olan viran olmuş kalbin Allah aşkıyla inşa oluşu hakkında ne söylenebilir?
En başta yaratılışla birlik hâlinden kopuş var. Viran oluş, kırık dökük oluş buradan kaynaklanıyor. Birimdeki isimler, sıfatlar daha iyiyi, daha güzeli istiyor, özlüyor. Zirve güzellik, -mutlak güzellik- yalnız Allah’ta, Allah…  Birim, özü itibariyle kendisine bahşedilen kapasite nispeti üzerinden Küllî hakikatini tanıyor. Çünkü geldiği yeri cüzîliğine bahşedilen nispette de olsa biliyor. Bildiğine de özlem çekiyor.  Ancak üzerini saran nefsanî tabaka, bahşedilen donanımla yırtılmadıkça, birim nefsinin sığlıklarının elinde bir maskara. Ama o sığlıklar yeri geliyor başa vura vura öğretiyor, geliştiriyor, yol almaya imkân sağlıyor  ve bir hakikat doğuyor ki; birim, ne kadar geniş donanıma sahip olursa olsun hayatına hiç de söz geçirebilen değil. Başlıyor bir ilâhî kudret arayışı, yaratan, donatan, yüce olan bir kudretin arayışı… Olgunlaştıkça, nasıl güzel insan olunacağını insan, keşfe dalıyor ama güzelliğinin kaynağını, güzel olanı Peygamber ona açıyor, tanıtıyor. Sözgelimi insan, cömertse kendisinde keşfettiği cömertliğin kaynağının, sahibinin, cömerdin Allah olduğunu öğreniyor. Böylece Ondan bir nurun kendisine bahşedildiğine kanaat getirebiliyor.  Bütün bunların olabilmesi için ise belki binlerce hâdsiyle çarpışılıyor. Hayal kırıklıkları, hatalar, feryatlar… sonuçta sığlıkları yıkık dökük viran kalpte bir hüzün, bir gam. Ama bir hazine var bu viran olmuşluğun altından parlayan. Yaratan Allah, donatan Allah, bahşettiği hakikati zerresiyle birime varlık iddiası bahşeden Allah, bahşettiği donanıma uygun harekete salan Allah. Kim ki donanımına uygun davranıp kendini gerçekleştirmeye soyunuyor artık Hakk’ın nuruyla anlam bulunduğu, tüm çıplaklığıyla birim kılınmışlığından ortaya konuluyor. Böylece dünya âlemince örtülürse de hakikat, bu örtüyü yıkıp parçalıyor, aslını birimde bütünsellik üzerinden âleme yansıtıyor ve bu Allah aşkıyla inşa olmuşluğu anlatıyor.

Gafletten, zulmetten uzak olmak nasıl mümkün olabilir?
Samimiyetle “Allah” dediğimiz ölçüde mümkün olabilir. Kuluz. Eksiğiz, her birimiz farklı derecelerde de olsa hatalıyız, günahkârız ama samimiyetle “Allah” dedikçe, başımızı eğen, bahşedilen gayretle himmet niyaz edeniz. Bunun için ise elbet bilgimiz ziyadeleşmeli, elbet içimizde bir şahin nefsimizin sığlıkları hortlamasın, bizi tuzaklara itmesin diye uçmalı. Daima tetikte ve zinde olmalı. Bilgi ziyadeleşip tatbik sahasında kendine yerli yerince bir yer bulup hâdiselere, alınan her nefese yansımalı.  Ama gel gelelim yaratılmışlığımızla her birimiz  küçük bir çocuk misali. Ama nasıl ki yaramazlık yaptığında çocuk, annesinin kızacağını bile bile ona sığınırsa bizler de Hakk’a öyle sığınabilmeli.

Allah dilerse, dilediğini vesile kılar hatta girizgâhta da görüyoruz üç beş meyve çekirdeğini de vesile kılıp yardım elini uzatır. Yeter ki Allah ile olunsun, hâlleşilsin, dertleşilsin, Allah ile olunsun, Allah bilinciyle hareket etmeye soyunulsun. Kâh sitem, kâh gözyaşı, kâh sığınış ama neticede yürekte Allah ile bir yanış. Daha sonra ise yine girizgâhta görüyorsunuz öne serilen yapıdan doğru alış verişi yaptıracak bir akıl ile yol alış. Belki gafletten, zulmetten, karanlıktan karanlık düşüncelerden her an, her nefes uzak durmak mümkün olmayabilir, belki hiç mümkün değil ama hiç olmazsa uzak durma gayretinde “Allah” deme zevki var ya! E daha ne olsun!

Şiirde geçmekte olan “Kul yâ ibâdiye’llezîn esrefû!” âyetine neden muhkem sened denilmekte?
Zümmer sûresi 53. âyette buyrulur ki;
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâhi, innallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ(cemîan), innehu huvel gafûrur rahîm(rahîmu).”

"Ey öz benlikleri aleyhine sınırı aşan / aşırı giden kullarım!  Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Allah, günahları tümden affeder. Çünkü O, mutlak Gafur, mutlak Rahim'dir."…

Şiirde yer alan “Kul yâ ibâdiye’llezîn esrefû!” ifadesiyle kasıt bu âyet-i kerîmedir.

Allah buyurur “Ey öz benlikleri aleyhine sınırı aşan aşırı giden kullarım” yani pür hata, pür günah dahi olsak bu bizlere bir sesleniş.  Allah, bütün eksikliklerimize, yanlışlarımıza rağmen  “Kulum” diye seslenmekte. Ne kadar günahta, hatada, isyanda olursak olalım bizler bu âyet-i kerîmeye tutunuruz.   Zîra bu âyet, Allah’ın, dilerse ve dilediği ölçüde affını, merhameti sergileyeceğini bildirir. Başımız önümüzde bu hakikatin bildirilişine sığınırız. Bütün kusurlarımıza rağmen yine de ümit ile dolarız. Her karamsarlığa düştüğümüzde, her batağa gömülüp “ben zaten günahkârım” diyip de daha da beter içe çekildiğimizde bu âyet hep karşımızdadır, bize el uzatışıyla yanı başımızdadır.

Allah’tan geldik ve Allah’a döneceğiz. (Bakara sûresi, 156. âyet- Ankebut sûresi 57. âyet) Dolayısıyla ezelden ebede Allah ileyiz ve Allah’ta yokuz.  O hâlde aslımıza sıkı sıkı tutunup ümit ile dolmak gerekmez mi?

Biz, birimliğimizle mülk diyarında bahşedilen hakikat boyutunu lâyıkıyla aksettirmebilme mücadeleye itilmemize rağmen, ne kadar bu yolda başarısız olursak olalım,  ne kadar haddimizi aşıp aslî yapımızı baskılamış olursak olalım, ne kadar bize bahşedilenleri doğru değerlendiremeyip aslî yapımıza zulmedip, aslî yapının yolunu kesip onun sesini duyulmaz, duyulanı da gerçeği aksettirmez hâle getirmiş olursak olalım, Allah sonsuz bir ümit içinde olmamız gerektiğini bildirendir.

Kişinin “ne yapıyorum ben” diye kendine sorması, dönüp de hâline bakması, yakışanı alması, yakışmayanı itmesi, Allah aşkıyla Allah’ın arzusuna uygun şekillenirken esasen kendini bulması, kendini fark etmesi, gerçekleştirmesi; Allah’a ümit ile bağlanışı ortaya koyar. Bu hâl ümide tutunuşu, bu ümidin bize değip de bize yol aldırışını ortaya koyar. O hâlde ümit her zaman vardır ama o ümide acaba tutunmayan bizler miyiz diye bir durup düşünmemiz gerekir.

O zaman, pür hata, pür günah da olsak bir küçük hamle.  O zaman pür hata, pür günah da olsak “Allah” diyip haykırışın ardından acizlikle gelen bir suskunluk,  bir baş eğiş, bir mahcubiyetle yüzü kızarış, sığınış. Ama Allah’la olmaktan, adını anmaktan dolayı zevk içinde oluş, düşsek de “Allah” diyerek bir kalkış, insanlığımızla bir şahlanış…
Hayat deniliyor galiba bu seyrin adına. Sığlıklarda ne bu debeleniş acaba! Mademki bahşedilmiş insanlık, varmalı o zaman doya doya tadına.

Bitirirken;
Kabul etmeli; bizler değil yakarışın derinlikleri, öylesine kendimize yakışmayacak hedefler seçip o hedefleri gerçekleştirmek için öylesine perişan oluyor hatta yalvar yakar bir hâlde kendimizi bulabiliyoruz ki yıllar sonra hâlimize dönüp de baktığımızda kendimize acıya da biliyoruz.  Oysa izahta da geçtiği üzere her şey, her zerre, her olay, her nefes öğrenmemiz, gelişmemiz, ileriye adım atabilmemiz için bir vesile. Üstelik hakikat, saz ile de söz ile de söyleniyor. Ama biz onu duyabilirsek, anlamak istersek bize nüfuz edebiliyor. Ken’an Rifâî Hazretleri ise bundan yıllar öncesinden günümüze bu eseri vesilesiyle de seslenmekte. Eseri, “Hüseynî” makamında kendisi tarafından bestelenmiş. Usulü “curcuna”.  Kendisinin pür hata, pür günah olduğundan bahsederken Hazret, kendisinden hareketle şüphesiz ki bizleri kendimizle yüzleşmeye teşvik ediyor. Kim kendisinin hatasız, günahsız olduğunu iddia edebiliyor ki! Hayatta yollar aşıldıkça, insan yontuldukça yontuluyor ya da bulunduğu seviyeye mıh gibi çakılıyor -yontulmam da yontulmam, şekil almam da almam- diye diretiyor ama insan bir kere insan olmanın zevkini aldığında; “bir yudum, bir yudum daha insanlık” diye diye adımlar atıyor. Hâl bu olunca isimler, sıfatlar nefse esaretten kaçtıkça kaçıyor. Bir yudum bir yudum daha insanlık derken nefis, sığlıklarından kurtuluşa -azat oluşa- koştukça koşuyor, bir bir engelleri aşmaya başlıyor. Artık özgürlüğüne nasıl gem vurulur! Hangi nefis batağı, dibe böylesi hakikatine koşan nefsi çeker durur! Özgür olan, özüne yolcudur, artık bir nida iyice duyulur: Allah “kulum” diye buyurur. Özüne yol alan “lebbeyk Allah - Allah’ım buradayım, Seninleyim, huzurdayım” diyip özüne –aslına, hakikatine- hizmete soyunur. İşte o zaman bir karınca nasıl yüzerse öyle de yüzsek deryada, ufukların seyrine doyum mu olunur! Hizmet dediğin ummanda erir, Ken’an Rifâî’den taştığı gibi aşk olup yoğurur. Tutalım Rifâî’nin aşk ile uzanan o dost elini, yakarışlarımızı salalım aşk ile ummana, yeni bir şiiri vesilesiyle daha sürüklesin bizi Hazret, yaratana -Allah’a-…

LUGATÇE

Amel: Maksatlı fiil.
Biçare: Çaresiz, umarsız, zavallı.
Cürm: Suç, Kabahat, kusur. Hatâ. İsyan. Günah. Kanun hilâfına hareket.
Dem: An, vakit, soluk, nefes, çağ, kıvam.
Ebed: Sonu olmamak.
Emel: Gaye, gerçekleşmesi zamana bağlı istek, amaç, hedef.
Fazl: Cömertlik, ihsan, kerem, ilim, marifet, üstünlük, hüner, tefavüt, inayet. Âlimlere yakışır olgunluk.
Hacet: İhtiyaç, gereklilik, muhtaçlık.
İlah: Yaratan,Tanrı, tapınılan, kendisine ibadet edilen, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan her şeyin ona ihtiyacı olduğu,
hayranlık uyandıran, sevilen. 
İlahi: Tanrı ile ilgili olan, Tanrı'ya özgü olan, tanrısal.
İnayet: İyilik, kayra, atıfet, ihsan, lütuf.
Maasi: İsyanlar, günahlar, itaatsizlikler.
Mu’terif: Bir suçu veya gerçeği saklamaktan vazgeçip açıklayan, açıkça söyleyen, itiraf eden.
Muhkem: Anlamı kesin ve açık olan, başka türlü anlaşılmasına imkân bulunmayan, açıklama ve yoruma ihtiyaç göstermeyen.
Rahmet: Merhamet etme, acıma, esirgeme, koruma, affetme, bağışlama, ihsan, yağmur.
Şad etmek: sevindirmek, memnun etmek.
Tevessül: Vesile kılacak, sarılacak, yapışılacak, başvurulacak.
Zelil: Aşağılanan, hor görülen.

 KAYNAKÇA:
Kur-an’ı Kerim Meali - Yaşar Nuri Öztürk 1994 - Hürriyet Ofset Matbaacılık ve Gazetecilik A.Ş.
www.kuranmeali.org
İlâhiyât-ı Ken’an: 1988 Hulbe Yayıncılık, Hazırlayan: Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç/ Sayfa: 72-73
İlâhiyât-ı Ken’an: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayımı. 2013 Prof. Dr. Mustafa Tahralı / Sayfa: 156-157
İlâhiyât-ı Ken’an Müzik Cd’si: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayını. 2001 / Solist: Ahmet Özhan 
Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık: 2000, Kubbealtı Neşriyatı Yazarlar: Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri, Safiye Erol,
Ken’an Rifâi – Sohbetler: 2000, Kubbealtı Neşriyatı, Hazırlayan: Samiha Ayverdi
Ken’an Rifâî – Şerhli Mesnevî-i Şerif: 2000, Kubbealtı Neşriyatı
Misalli Büyük Türkçe Sözlük – Kubbealtı Lugatı – İlhan Ayverdi
https://www.luggat.com
http://www.lugatim.com
Zerredeki Okyanus/ Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk: 2003, Derleyen Gülmisal Gürsoy 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:    Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -  Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı