GÜLMİSAL GÜRSOY
KEN'AN RİFÂÎ DİVÂNI'NDAN SEÇMELERLE BAŞ BAŞA                       

18. BÖLÜM
         NA’T-I HAZRET-İ NEBEVÎ
           (Hazreti Peygamber’e Övgü)

         “Çocuğum; iyi olan, doğru olan budur. Şöyle yap ama böyle yapma! Bunu sev; bunu sevmen senin için hayırlıdır fakat şunu sevme. Şu kitapları, şu yazarları oku ama şunları okuma, kitaplarını dahi gördüğünde yüzünü çevir hatta sözüm ona o eser müsveddelerine tükür geç.  Şüphesiz ki üstünsün, seçkinsin.  Çalış ve çalış, arkadaşlarından üstün olduğunu herkese göster. Sen, seçkin bir topluluğa üyesin. Yarın öbür gün seçkin bir yetişkin olarak hayatını sürdüreceksin. Güçlü ol, kuvvetli ol. Dostluklarına dikkat et. Sana bir şey katmayanı, seni aşağılara çekeni yanından defet. Ben tecrübe sahibiyim, hiç senin kötülüğünü ister miyim? Senin sevmeni, bağlanmanı uygun bulduğum kişilere öyle bir yapış ki güç oluştur, oluşan o güç halkasıyla yüksel ve yüksel. Emin ol böyle yaptığında mutlu olacaksın. Aldığın her nefeste bana teşekkür edeceksin. Allah seni sevecek, bağrına basacak, “İşte benim kendisinden memnun olduğum kulumdur” diyecek.”

Çocuk isyanda, çocuk feryatta, aile ise; çocuk hayatında doğru adımlar atabilsin diye amansız ve muhtemelen de samimiyetle bir gayrette… Yıllar sonra ortaya çıkan sonuç: Bütün iyi niyetlere rağmen insanlık adına fiyasko… Dünün çocuğu, hemen her konuda gelgitler yaşayan çoğu zaman da eğitimli ama birey olmayı başaramamış, bir yarış atından farksız, üstelik menfaatperest,  sosyal ilişkilerinde de menfaatten öte bir boyutu tanımıyor. O hep mutsuz hep sömürülen olduğunu da düşünüp kendine yanmakla meşgul.  İyi de çocuğa telkin edilenler bu sonucu doğurmuyor mu sizce? 

Dayatmalara tenezzül etmeyip de çok şükür ki bizi bize bulduranlar var, bilgi edinme, eğitilme, gelişme, böylece her nefeste hizmete girişme zevkini yaşatanlar var, sadece balık yemeği değil balık tutmayı da öğretenler var. Örnek olup da Peygamber sevdasına salanlar var. Allah’tan, yaşadıkları Allah aşkının ateşiyle, yolu aydınlatanlar var. Çok şükür Peygambere yöneldikçe daha yaşarken cehennem dumanını, isini dindirip cennet kokusunu aldıranlar var. Fakat sormazsak, araştırmazsak edindiğimiz bilgiyle neyi benimsemeye veya neyi benimsememeye yöneldiğimizin bile farkına varamazsak, konu Allah, din ve dolayısıyla da maneviyat da olsa, sonuç fiyaskodan öteye geçer mi sizce? O hâlde acaba nasıl yaklaşılmalı Allah diyip de Peygamber sevdasıyla, önümüze çıkan gerçeklere? Çocuğuna rehberlik etmek isteyen ebeveyn ne kadar da samimi ama neden acaba fiyaskodur sonuç sizce? Üstelik Allah lafzı da geçmekte iken o sözlerinin içinde.

Dilerseniz Ken’an Rifâî Hazretleri’ne kulak verelim, onun,  aşağıdaki şiiri vesilesiyle Peygamber aşkıyla bir kes daha buluşalım ama bu sefer eskisinden daha da bilinçli olarak aşkı seyrana dalalım, sorularımızla ummanda âdeta kürek çekerken cevaplarımızla gördüğümüz manzaranın yüzündeki peçeyi kaldırdıkça kaldıralım. Hazretin o sevda yüklü mısrâlarıyla coşalım ama bir yandan da soralım; Peygamber sevdasıyla yaşamak da neyin nesidir acaba?  Elde sorularımız, coşkun yürekten taşanlarsa önümüzde. Başlıyor yine yürekten yüreğe bir seyran, aşk dolu bir devran.

O diyor ki;

                                                               NA’T-I HAZRET-İ NEBEVÎ


Ey habîb-i muhterem, lutf et şefâat kıl bize!
Âh ü feryâd eyleriz biz, hasretindir gam bize.
                                                                             (Ey yüce sevgili, lütfet, şefaat et, kayır bizi, bize yardım et!
                                                                                              İnleyip feryat ederiz biz, hasretin bize acı verir.)
Pek yazık eltâfını inkâr eden münkirlere!
Pür-hatâyız, pür-günâhız,* rahm ü şefkat et bize!
                                                                                      (Pek yazık lütuflarını görmezden gelen o inkârcılara!
                                                                                   Baştan aşağı hatayız,  baştan aşağıya günah içindeyiz,
                                                                                                                Merhamet et, şefkat göster Sen bize!)
Bende-i ihsânınız, aşkın bize ancak penâh,
Sensin her dü âlemin şâhı, inâyet kıl bize!
                                                                            (Bağışlayıcılığının kölesiyiz, aşkın ise sığınacak yerdir bize,
                                                                Sensin her iki âlemin de ulusu, yardımını esirgeme, lütfet Sen bize!)
Âteş-i hicrân-ı hasretten halâs et Ken’an’ı!
Hasretin nâr-ı cehennemden de efzûndur bize.
                                                                               (Ayrılık ateşine düşüp hasret çekmekten uzak tut, Ken’an’ı
                                                                                          Hasretinin ateşi, cehennemden de fazla gelir bize.)

*“Pek günahkâr kullarız” olarak da kaynaklarda yer almaktadır.

Şiirde anlatılan sevdanın, hayata yansıyışı hakkında ne söylenebilir? Biz hayata bakıp da şiirdeki seslenişin bizde de yer bulabileceğini düşünebilir miyiz? Yoksa bu, Hak âşıklarına hatta Ken’an Rifâî’ye has bir sesleniştir mi demeliyiz?
Bir çocuğu düşünün; mesela sınava girecek, elbet çalışacak çabalayacak ama Allah için iyi, doğru ve güzel davranmayı isteyecek. Allah için başarılı olmayı arzu edecek,  Allah için hizmete soyunmayı talep edecek, anası - babası için değil ya da arkadaşları arasında üstün olmak için değil, kendindeki o nur için çabalayıp kendini gerçekleştirmeye yönelecek. Böylece hem kendi güzelleşecek hem etrafına güzellik saçacak.

Keza bir genç kız düşünün, evlenecek aşk ile bağlandığını sandığı kişinin kim ne olduğunu biliyor ki o bilecek!  O da Allah bilinci kazandıkça, Peygamber sevdasına tutunduğunun farkına varacak, Hakk’a sığınıp doğru bildiği yolda ilerleyecek. Bir delikanlı düşünün, askere gidecek, Allah bilinci olmadan yaratılanı, -kendisine emanet edileni- ne dereceye kadar koruyabilecek! Belki de “Aman sende” diyip de üzerine titremeyecek, geçip gidecek! Ama ya Allah bilinci taşıyorsa…  Muamelesinde acaba neler değişecek? Hele Hakk’ın lütuflarını seyre dalan -bu her kim olursa olsun- aldığı her nefesle yukarıda anlatılan sevdadan uzak mı durabilecek! Peygamberimizin “ümmetim” diyerek çıktığı yolda tüm yaşadığı zorluklara rağmen, kendisine bahşedileni aktarışına, kim yüzü kızarmadan bakabilecek? Onun bizi, bize buldurmak, Yaradan’ı bildirmek, huzurun, mutluluğun, kurtuluşun yolunu anlatabilmek için giriştiği o amansız çabaya kim duyarsız olabilecek?    O zaman başlar eğilecek. O zaman teşekkürü bildikçe insanın, şükür ile başı secdeye değecek.  Ve kim yapıp ettiklerine güvenebilecek! Sadece bir sığınış kendini gösterecek. “Elimden geleni yaptım, Peygamber nurundan yansıyanla yürümeye gayret ettim ama hâlim budur” denecek. “Takdir Sendendir Ya Rabbi” diyip Peygamber’e bahşedilen nurun aşkıyla Peygamber’e sığınış gerçekleşecek, Peygamber nurundaki yüceliğin aşkına,  Allah’tan bağışlayıcılık murat edilecek. Ama ya Peygamber bilinci dışlanıyorsa! Allah’ı bize bildiren Peygamber olduğuna göre, Peygamberden yüz çevirmek nasıl mümkün olabilir bilinmez ama hayatı biraz da Hak bilinciyle değerlendirmek gerekmez mi acaba? Menfaatlere saplanmak doğru değil lâkin Peygamber bilinciyle yürümek, bizim de menfaatlerimize uygun olan değil mi acaba?

Şiirdeki sesleniş, hepimizin esasen özünde olan ama kimilerimizin duymamak için ısrar ettiği bir sesleniş ve bu sesleniş idrâk edildiğinde veya edilebildiği nispette hayatımızda, fiilimizde değişmesi gerekenler de elbette ki bulunmakta.

Peygamberimize sığınışın önemini işaret eden bir âyet;
En’am sûresi 70. âyet (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Dinlerini oyun ve eğlence hâline getirmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak da o Kur’an ile şunu hatırlat: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığına teslim edilirse onun, Allah dışında ne bir dostu kalır ne de şefaatçisi. Her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez. İşte bunlar, kazandıklarına teslim edilmişlerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içki ve korkunç bir azap vardır.”

Şiirin de başlığı olan “Naat” ne demek?
Naat (Na’t): Bir şeyin niteliklerini överek anlatmak demek.  Edebiyatımızda Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) sevgi, saygı, övgü bildiren manzum ve mensur eserler naat olarak nitelendiriliyor.  Bu eserler Peygamberimizin hayatını, hicreti, miracı, tevhit anlayışını, mucizeleri, İslâm’ı yayma mücadelesini işleyerek muhabbeti, sevgiyi, saygıyı ortaya koyuyor. 

Naatlar bir coşkun duygu seli olmakla birlikte, Peygamber muhabbetini tetikleyici, içimizdeki Peygamber nuruyla kucaklaşmaya vesile olucu özellik taşırlar. Afyon yutmuşluk misali bir sarhoşluğa değil, diriliğe davet ederler. Bu dirilik ise, kendimizden -bizi özümüzden- farklı kılanlardan, bencilliklerimizden- geçerek, önümüze çıkan taşları, yerli yerine oturtma gayretiyle yürüdüğümüz ölçüde belirecek bir hâldir. Bu ne kadar mümkün olabiliyorsa, o kadar o övgüler yerini bulur ve o övgülerden doğru alış verişi gerçekleştirmeye yönelmiş oluruz.

Hazreti Muhammed (s.a.v.), Allah, ona “habibim” diye hitap ettiği için mi çok seviliyor ya da sevilmeli?
Bir an inançlarımızı göz ardı edelim ve içinde yer aldığımız toplumsal yapı üzerinden soralım; “Şunu sevmelisin çünkü ben onu seviyorum” diyince işaret edilen kişiyi seviyor muyuz? Ya da “Şu eserleri oku ama şunları okuma” diyince kaçımız buna uygun hareket ettik veya ediyoruz? Siz bir kıymeti ortaya koyarsınız, onun kıymetini tanıtmak, bildirmek istediğiniz kişiye elinizden geldiğince de açmaya çalışırsınız ama bundan ötesi için bir insan olarak bir şey yapamazsınız. Fakat karşınızdaki işaret edilenin kıymetini idrâk etmeye yöneldikçe iş değişir. Onun da o kıymeti algılayabilmesi, ona bahşedilen isim ve sıfatların uygunluğuna bağlıdır. Herkes kendini gerçekleştirmek üzere yol alır. Şayet bahşedilen isim ve sıfatlar uygun değilse, karşınızdaki sizinle aynı duyguları da paylaşmaz hatta size şaşkınlıkla da bakar, sizin hissiyatınızı da anlamlandıramaz.

Bununla birlikte hadis-i şerifle Allah, Peygamberimize şöyle der: “Sen olmasaydın Habibim ben âlemleri, (felekleri, kâinatı…) yaratmazdım.” İnanç sahibi için bu hadis-i şerif şüphesiz ki muazzam bir kıymettir fakat hadis inkâr edilebileceği gibi inançsız da olunabilir. Ancak kendine karşı duyarsız olunmaz. Nefsimizin sığlıklarına esirsek ortaya bir dizi saçmalık çıkar ama netice itibariyle biz daima içinde bulunduğumuz seviye üzerinden bize iyi, güzel, doğru olana yöneliş hâlindeyizdir.  Bu ise hep söylediğimiz gibi Hakk’ı arayışı bildirir. İyinin, doğrunun, güzelin kaynağı Cenâb-ı Hak’tır. İyi, doğru, güzel olan Allah’tır. Nefsin sığlıklarından uzaklaştıkça iyiye, güzele, doğruya yönelişin esasen Peygamberimizdeki hâle bürünme sevdasını anlattığı ortaya çıkar. Peygambere benzedikçe güzel insan belirir. Bu ise Muhammedî ortak paydasından hissedar oluşun açığa çıkışını da işaret etmektedir.  

Birimin güzelleşmesi, kendini bulması, kendini gerçekleştirmesi, kendisine bahşedilen Muhammedî hissenin üzerinin açılışına bağlıdır. Hâl bu olunca da Peygamberi sevmek, birimin kendini, -özünü- sevmesi anlamına gelir. Peygamber nuru, rahmet olup yağmakla hem özde olandır, hem özde olana nasıl yol alınacağını anlatır.  Onun hakikati bildirişi, doğru yolu gösterişi, insanlık için varılacak noktayı örneklendirişi, Hakk’ın ondan açığa çıkardıklarıyla bizleri kucaklayışının, şefkatini, merhametini sergileyişinin şüphesiz ki bir ifadesidir.  

Enbiyâ sûresi 107. âyet (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.) “Ve biz seni (Hazreti Muhammed’i (s.a.v.)) ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.”

“Hakikat-i Muhammedî” ya da “Muhammedî hakikat” ya da “Sen Aynası”… sadece muhabbet izharı mıdır? Bir övgü mü anlatır? Muhabbet ve övgü noktasından Muhammedî Hakikat’e bakarsak ne söylenebilir?
Peygamberimizden bahis olunduğu vakit, övgü ve muhabbet doğal olarak taşar gelir fakat Muhammedî hakikat mevzuunda, sadece övgü ve muhabbet aramak eksik olur. Muhammedî hakikat değerlendirişi, îmânla şekillenmiş mantık silsilesi neticesi varılan fikrî bir husustur.
Muhammedî hakikat ne anlatıyordu? Kısaca hatırlayalım.

Allah tektir. Allah, -teklik mertebesinden- sır diyarından yaratmayı diledi. Yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatini belirledi ve “Ol” hükmünü verdi. Böylece yaratılmışlık zuhur etti. Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istemediği hakikati ise; O’nun sır diyarında gizli. Sır diyardan âdeta ayrıştırılan yapı, ayrıştığı Küllî yapının kendisinden açığa çıkarmayı diledikleriyle cüzîliğini sergilemekte. Küllî yapıdan gayri bir yapı olmadığına göre, Küllî yapının kendinden bahşettiği boyut, cüzî yapıdan zuhura gelmekte.  O hâlde,  Küllî yapı, yarattığı cüzî yapıdan neyi ne ölçüde bildirmek istiyorsa cüzî yapı onu söyler, onu işler. Hâl bu olunca da oluşan cüzî yapının, Küllî yapıya, cüzîliği nispetinde ayna kesildiği sonucu ortaya çıkar. Bu da hatırlayacağınız üzere “Sen Aynası” olarak nitelenişin sebebi.

Öte yandan yaratılmakla oluşan cüzî yapının içeriğinde, hareketlilik başlar. Sır diyarından kendisine lütfedilen mahiyet; toplu ve bir hâlde iken ayrışmaya, parçalaşmaya yönelir. Böylece âlemler doğar, isimler - sıfatlar filiz verip birbirlerini çeker,  iter. Benzer isimler, sıfatlar,  muhtelif benzerliklerle, muhtelif derecelerde birbirlerini bulur ve böylece mahiyet kümeleri oluşur. Parçalaşma devam eder. Âlemlerden geçirilen mahiyet, bedene, şekle bürünür. Artık mülk diyarında muhtelif birimler hâlinde oluş belirir.

Bizler, mülk diyarını gözlemlediğimizde karşımıza Hazreti Muhammed (s.a.v.) gerçeği çıkar. Zîra insanlık, kendisine bahşedilen vasıflar dolayısıyla, yeryüzünde diğer yaratılmışlara oranla daha üstün olandır ama görülen o ki insanlar arasında da fark vardır.  Peygamberler üstün vasıflarla bezeli ve dolayısıyla da onlar insanlığın da zirvesinde yer alanlardır. Son peygamber olmakla Hazreti Muhammed (s.a.v.) peygamberliğin ve dolayısıyla da yaratılmışlığın âdeta tepe noktasıdır –zirvesidir-.

Her şeyin bir gayesi olduğunu düşünürsek, mesele o gayeyi ortaya koyabilmek olduğuna göre, yaratılmışlıktaki gaye de bu zirve hâlin zuhurudur. Bu yapının aşkına birimlerin, âlemlerin, zerrelerin teşekkül ettirildiği idrâk edilir. Bildirilmesi murat edilen zirve hakikat boyutunu ortaya koyacak, yükseltecek, dalgalandıracak hâl belirir.  Âlemlerin, âdemlerin, her zerrenin, her bir hâdisenin, Peygamberimizdeki zirve hakikat aşkına zuhur etmiş olduğu gerçeği îmânlının da îmân skalasında diplerde olanın da artık karşısındadır.    Bu yapı, Muhammedî hakikati işaret etmekle birlikte her birimin özündeki Muhammedî hisseyi de işaret eder. Zîra yaratılmışlık için bildirilmesi murat edilen gaye boyut yok ise yaratılmışlık da yoktur. Her bir zerre bu gaye hâle hizmet hâlindedir.

O hâlde kısaca hatırlamaya çalıştığımız bu izah ışığında görürüz ki; Muhammedî hakikat sadece bir övgü ya da sevgi izharı değildir. Üzerinde yükseldiği fikrî bir zemini mevcuttur. Şiirde de yer almakta olan övgü ve sevgi de, peşi sıra sürüklediği fikrî bir zemini işaret eder. Bununla birlikte elbet Peygamber sevdasıyla, övgüsüyle mestlik yaşanır üstelik bu insanın özüyle kucaklaşmasını, özünde Peygamber nurunu bulmasını, böylece Hak’ ile oluşunu idrâki ve bu idrâk üzere derinleşmesini de anlatır. Ancak bu aynı zamanda birimin aslî yapısından farklılıkları, kendine yakıştırmamasını da ortaya getirir. Böylece ah vah ile yanan âşık dirilir, aşkını doğru ölçülerle yaşayışa yönelir. Sığlıkları yakıştırmayıp itme mücadelesine girişir. Dolayısıyla da Muhammedî hakikat sevgi, övgü izharıyla birlikte fikrî bir yapıyı işaret eder ama Muhammedî hakikat fiille kendini ortaya koyar ve birimi aslına çeker, derûnuna yöneltir.  

Şiirde geçmekte olan “Peygambere hasret duymak” ne demek? Bu hasretin acı vermesiyle nasıl bir hâl kast edilir?
Peygambere hasret duymak, geçmişe özlem duymak demek değildir. Her Müslüman, Peygamberimizin dizinin dibinde olmak ister ancak Peygambere hasret “bu devirde yaşamamalıydım da asr-ı saadette yaşamalıydım” diyip feryat etmek anlamına gelmez. Allah, her yarattığını hikmet üzere yaratır.

Dünya âleminde zaman ve mekân kavramı vardır. Yaratılan, bu âleme gelmekle zaman ve mekân algısı içinden geçirilir. Bu algının bizatihi kendisi bir imtihan vesilesidir ve Allah’ı tanımak, bilmek, O’na olan muhabbeti yaşayabilmek için bu imtihan, bir fırsattır.

Ayrılık takdir edersiniz ki ikilik hâlinde zuhura gelir. Birlik hâlindeyken ayrılık olmaz.  Ne zaman ki birlik hâlinden kopma, ayrışma başlar ayrılık da kendini hissettirir, hasreti, acıyı hatta feryadı, inleyişi beraberinde getirir.

Yukarıda da izaha çalışıldığı üzere; birimin özü, Muhammedî hakikatten hissedardır. Muhammedî hakikatten uzak düşülen her an, insanın birimliğindeki ayrılığı anlatır. Birimin içi –özü- Hakk’a çeker, dışı ise dünyaya. Bu ise çatışmaya sürükler, ayrılığı yaşatır. Bu noktadan hareketle Peygambere hasret duymak demek; birimin donanımına uygun olarak öncelikle özüne bahşedilmiş Muhammedî nura olan özlemini bildirir. Bu da öncelikle “iyi bir insan olmalıyım, doğru, dürüst olmalıyım, iyiden, doğrudan, güzel davranıştan, güzel huydan yana olup hakkın, hukukun yanında yer almalıyım” diyerek kendini ortaya koyar. Buradaki başarısızlık ise Allah korkusu, sevgisi bilmemeyi ortaya getirir ki; bu da tasavvuf kültürüyle asla bağdaşacak bir hâl değildir. Sevgi ve haşyet yani saygıyla karışık korku, saygı ve sevgiyle disipline oluş tasavvufî bakış açısının ve terbiyesinin temeli oluşturur.

Nefsinin sığlıklarına esir olan, ayrılık acısını dindirmek için bulunduğu seviyeye uygun yönelişler sergiler. Böylece hak, hukuk tanımadan istediğini elde etmenin peşine düşer. Yakar, yıkar, döker, parçalar gözüne kestirdiği de onun olsun ister.  İstediğine ulaşamadığında ise acı çeker, feryat eder. Ulaştığında da doyumsuzdur daha çoğunu ister.

Nefsinin sığlıklarından derûnuna yönelenin, özü, sözü, fiili özüyle bir olduğu nispette onun feryadında bir başkalık vardır.  Birime bahşedilen en yüksek Hakk’ı biliş boyutu özyapıdaki hâldir. Öz, Küllî hakikatine özlem ile yanmaya başladığında, bunun ne kadar nefsanî katmana çarparak olursa olsun dışa bir yansıması bulunur. Nefsanî katmandan arınılabilindiği nispette ise; Allah sevgisi ve haşyet ile yol alışta derinlik oluşur.  Bu da yaşamda adaletli yol alışı tetikler ve adaleti gözeterek yaşamayı ortaya getirir.  

Bir çocuğun, illâ “anne” diye feryat etmesi, annesiyle –koptuğu, geldiği, tanıdığı, bildiği yapıyla- birlikte olmayı dilemesi,
Bir sevgilinin, hiçbir engele, menfaate kanmayıp sevgiliye muhabbet ile koşması,
Vatan hasretiyle yanan birisinin, memleketinden hiç tanımadığı birine rastladığında bile “bana ne olur o diyarları anlatsana” diyip gözyaşı dökmesi gibi hâller, taşıdığı safiyet nispetinde cüzün, Küllî hakikatine yangınını, özlemini ortaya koyan hayatın içinden birkaç örneklendirmedir.

O hâlde geldiğimiz şu noktada bir kez daha gözler önüne serilir ki; sevda fiilde gözükmek ister ama fiil aşkı sığlıklarda yaşıyorsa en etkili olması umulan sözcükler dahi ona ne eyler? Kâmil insanlarda aşk seyran eğlenir, onların örnek alınışıyla sözcüklerin alevinden beliren davet ile tatbik sahasına geçiş gerçekleşir. Nitekim şiirde de bu hâl gözlenmektedir.  Peygamberi idrâk ettikçe sevda ile fiil bütünlenir. 

Şiirde yer alan “Ey habib-i muhterem, lütfet şefaat kıl bize!” İfadesinden yola çıkarak muhterem sıfatı ve habib anlayışı arasındaki bağlantıyı nasıl izah edebiliriz?
Habib; Allah’ın sevdiği anlamına gelir. Sevgili, dost demektir. Halil; Allah’ın dostu mânâsı taşır. Habib, dostluğu da yani; halil oluşu da ihtiva eder. Beşerî plandaki bir sevgiliyi düşünün; o bir sevgili ise onun size dostluğu da söz konusu değil midir?
Muhterem kelimesi ise saygınlık bildirir. Gerçekte saygın olan; Allah’ın, bildirdiği,  işaret ettiği Hazreti Muhammed’dir (s.a.v.). Zîra Onun özellikleri bize gerçek saygınlığı tanıtır, bildirir. 

Dinî mevzuları devre dışı bırakarak, günümüzde saygınlık nasıl kazanılır diye kabaca düşünelim: Girizgâhtan da anlaşılacağı üzere önümüze muhtelif değerlendirmeler çıkıyor. Sığlıkları yükseltecek hâller cazip gösteriliyor. Bu çok mu yanlış bir şey? Zîra dünyada yaşıyoruz ve dünya üzerinde yaşamımızı sürdürebilmemiz –dik durabilmemiz-  için bazı dünyevî özelliklere ihtiyacımız var. Bunu düşününce girizgâhtaki ebeveynin telkininde çok da yanlış bulamazsınız ama neden acaba sonuç fiyasko?

Bahşedilen -nasip olan- her güzellik, biz ona nasıl davranmamız gerektiğini bilmezsek hep söylediğimiz gibi elimizde canavarlaşır ve yakar, yıkar, bizi batağa gömer ama biz ona nasıl davranmamız gerektiğini bilirsek, Allah’ın izniyle onların her biri,  bizi dünyada da, dünyanın mânâ boyutu ahrette de yükseltir. Bu ise Allah bilinciyle ve muhabbetiyle muameleyi gerektirir.  Dolayısıyla sorumuzun da konusu olan “Habib ve Muhterem” oluş noktasından bakarsak; Allah muhabbetiyle şekil alma gayretimiz yoksa ya da skalada diplerde ise; burada sevilen, sayılan oluş da aynı oranda diplerdedir ve kendi seviyesine uygunlar arasında da bir etki yaratabilir ama bütünde bunun bir anlamı olmaz. 

Düşününüz hak yiyorsunuz, hukuk çiğniyorsunuz, yalan söylüyorsunuz, iftira atıyorsunuz, şeref, hasiyet, onur, iffet, namus… tanımıyorsunuz ama bir şekilde bir güç sahibisiniz, güç sahibisiniz diye siz sevilen, sayılan mısınız? Sevilen, sayılan olarak duruyorsanız da bunun ömrü acaba ne kadar ve kimler arasında sevilen sayılansınız?  Allah kimseyi bu hâle düşürmesin! O hâlde Hakk’a koştukça, öz ile hemhâl oldukça sevilen, sayılan oluş belirir ve bundan gayrisi ancak bir aldatmacayı bildirir.

İster dini göz önüne alın, ister devre dışı bıraktığınızı iddia edin, bilinç arttıkça göz boyamalar, aldatmacalar da kimseyi etkileyemez. Bilinç arttıkça ortalık aydınlanır ve böylece sevilen, sayılan oluş mânâsını kuşanır. Hak ile bir ve beraber oluşunu idrâk edip bundan derinlikler yansıtanın ise bir çekim alanı yaratması son derece doğaldır. Ondan açığa çıkmakta olan nur, bu etkiyi yaratır ancak bunu fark ediş de isim ve sıfatların uygunluğuyla birlikte nefsinden uzaklaşma gayretinde olanın harcıdır. Zîra nefsine esir olan bataklığı bataklık olarak dahi algılayamaz, bir çarkın içersinde oradan oraya savrulurken iyi bir şey yaptığını düşünür ama istikameti büsbütün diplerdir.  Dolayısıyla neyi seviyor, sayıyoruz buna bir bakmamız zaman zaman kendimizi bir sorgu, sual etmemiz gerekmektedir. Dini dışlasak ve adını doğru düzgün koyamasak bile güzelliğin dine yaklaştıkça belirdiğini bilmemiz yerindedir.

Temele Allah sevgisi ve bilinci oturtulursa, yaşam ve getirdikleri de elbet güzelleşir. En azından insanda aynaya bakacak yüz olur ki bu önemli bir armağan ve mutluluk vesilesidir. Ancak nefis ehlinden sevilen, sayılan seçersek de göreceğimiz muamele bu seviyeye göre olur.

Peygamberin lütfü diyince ne anlamımız gerekiyor?
Allah, yarattığı her bir zerresinden bildirmek istediği hakikatini zuhura erdirir. Mesela bir böbrek düşünün kabaca söylersek vücutta boşaltım sisteminde etkilidir. Bu ondan açığa çıkartılması murat edilen özelliği anlatır ama ona bahşedilen bu yapı, vücutta diğer alanların da işleyişine yardım eder, etki eder. Tıpkı bunun gibi… Yaratılmıştan, o yaratılmışa bahşedilen hakikat zerresi aşikâr olma mücadelesine itilendir ve bu hakikat zerresinin yansıyışı gerçekleştiği ölçüde diğer birimler üzerinde de etki oluşur.

Yine bu noktada bir skala hayal etmek yerindedir.  Zîra her bir birimin az veya çok birbiri üzerinde etki yaratıp muhtelif sevilerde de olsa hatta eziyet noktasında da yer alınsa yardım sergileyişi söz konusudur. Ancak söz konusu olan Hazreti Peygamber olduğunda durum farklı bir boyuta daha ulaşır. Onun her hâlinden lütuf taşar, yardım akar, destek belirir. Zîra yaratılıştaki hedef nokta, Hazreti Peygamber ile huzura gelir. Bu ise yaratılmışlığın zirvesi kılınan insanı örnek alınan hâle getirir. Onun örnek alınışı yolu açar ve yolda ilerletir. Bu ise derûna yönelişi bildirir. Bu aynı zamanda yukarıda da bahsedildiği üzere birime bahşedilen Muhammedî hissenin üzerinin açılışını da ifadelendirmektedir. O hâlde Peygamber’den lütuf dileniş, özün, Muhammedî hissenin bünyede hâkim olması için bir çağrı demektir. Ama insanız, hangimiz ne ölçüde özün yolunu açarız! Bahşedilen donanımla öze istikamet eylesek bile bu ancak bir gayreti anlatır. Allah dilemedikçe yollar nasıl aşılır? Ama gayret ile şefaate avuç açılır. Bizlere bahşedilen, bizlerden açığa çıkartılan gayret ile gelişmenin yolu aranıp takdir Hakk’a bırakılır. “Allah” deme zevkinin bahşedildiği bir kere bile fark edilirse başlar eğilir. Pür hata, pür günah da olsak Allah’a sığınış gerçekleşir. Peygamber’in aşkına, Ona bahşettiğin nurun aşkına diyip avuç açıp merhamet beklenir.

Kâmil insanda günah, hata olur mu? Hakk’a sığınış, Peygambere sığınış, kâmil insana sığınış, kâmil olmayana sığınış hakkında ne söylenebilir? Bu noktada da şefaat konusunu hatırlarsak nasıl bir değerlendirme yapmak mümkündür?
Sığınmak kelime anlamı olarak tehlikeden kaçarak güvenli bir yere çekilmek, korunma ümidiyle bir yere başvurmak anlamı taşır.

Hayat yolunda yürüyen bir can, yağmurda bir saçak bulup sığınınca ne yapar? O saçağa uygun bir pozisyon alır. En azından elini, dilini, belini,  ayağını, bacağını ona göre ayarlar. Manevî bir yapı niye bu hâlin dışında düşünülsün! Elbet Peygamberimizden yardım taşar, lütuf taşar, sığınılacak yapı taşar ama biz kendimizi ona uygun ayarlamazsak nasıl korunabileceğimizi, destek görebileceğimizi, yardım alabileceğimizi düşünebiliriz?  O hâlde Peygamber ahlâkına bürünebildiğimiz ölçüde koruyacak yapıya uygun şekillenmemiz, Allah’ın izniyle de korunmamız mümkün.

Kâmil insanlar bahsine gelirsek; tasavvuf kültürünün işaret ettiği kâmil insan,  insanlığın kemâlinden yüce seviyede hissedar olandır. Bu da ondan kemâlin zirvesinden lezzetlerin taşmasıyla kendini bildirir. Hiç şüphesiz ki Allah aşkıyla yanan, parlar. Başka bir diyişle de Allah aşkıyla yanış ve buna uygun davranış sergilendiği ölçüde, parlaklık zuhura gelir. Bu da kulluğu lâyıkıyla yaşama gayretini bildirmek demektir ki; iyiyi, güzeli, doğruyu zuhura erdirir.
İnsanlığın kemâli Hazreti Muhammed’dir (s.a.v.). Ondan açığa çıkartılmakta olan nura uygun görünüşler ortaya geldikçe, birimde kemâl kendini gösterir.

Bu arada şu hususun da altını çizelim ki; kemâl arttıkça -insanlığın kemâlinden lezzetler ortaya çıktıkça- ortaya çıkan hâl günahsızlık, hatasızlık, mükemmellik değildir. Mükemmel olan yalnız Allah’tır. Kemâle yol aldıkça öze uygun davranışlar belirir. Samimiyetle “Allah” diyip aşk ile gayret kuşanılır. “Rabbim Allah” diyip doğru bilinen yolda adımlar atılır.

Kur-ân’ı Kerîm’de Kehf sûresinden öğreniriz ki; Hazreti Hızır (a.s.), Hazreti Musa’ya (a.s.) yanlış gelen pek çok fiil işler ama o, ona bahşedilen bakış alanı üzerinden bildirilen doğruyu işler.  O hâlde daima eldeki donanımla ve bakış alanına uygun en doğru fiilleri seçip işlemek gerekir.  Fakat uygun bir fiil, bir üst noktadan bakıldığında belki de yetersiz hatta hatalı da olabilir ama “Allah” diyip de samimiyetle, “Allah” bilinciyle, muhabbetiyle, haşyet ile ilerleyiş söz konusu ise bu artık hikmetin işaretidir. Olanda hikmet aranır ve meselenin ne anlattığına, hangi dersi verdiğine bakılır. Elbette  “zerre kadar hayır eden hayır, zerre kadar şer eden şer bulur” Elbette her yapıp edilen kendi derecesine uygun bir cevap bulur. Zîra sistem bu şekilde işler ama “Rabbim Allah” dedikçe, hikmet ile yoğruluş gerçekleşir. Üstelik kişi, nefsanî kaygıları, sığlıkları üzerinden atabildiği ölçüde Hakk’a teslim olup Hak ile işleyişten, Hak ile söyleyişten derinlikler sergiler. Bu da birime bahşedilmiş olan güzelliği, saflığı ortaya çıkartır.  Ama bu safî boyutun da bizatihi kendisi eksik olandır. Küllî hakikatin karşısında cüzî boyutun hatta birime bahşedilen hakikat zerreliği boyutunun hükmü nedir! Yine başlar eğilir, birbiri içinden geçişli olarak, bir alan üzerinde derinleşildiği nispette aynı zamanda diğer bir alanda da derinleşildiği gerçeğinden hareketle hakikat idrâkine yöneliş vuku bulur. Bunun için de beşerî plandaki sığınışlarımız da esasen önemli birer yol göstericidir.

Hak bilinci taşımayana sığınışla, talip olunan Hak bilincinden yoksunluk boyutundadır. Ama Allah her bir nefesimizle, bize eğitilme, şekillenme, gelişme şansı verir. Ancak Rabbinin Allah olduğunu bilen, sığınışının da istikametini doğru ölçülerle şekillendirir. Rabbine sığınan,  nefsinin sığlıklarından uzaklaştıkça yardım ve merhametin ona nüfuz edeceği alanı açar. Allah’ın ipine tutunan kendisinin dahi şaşıp da izleyeceği nice mucizelerle iç içe olur. Olandaki hayrı görüp yüzü kızardıkça da avuçlar gitgide daha da açılır gayret ile himmet niyaz edilir ve bir nida yükselir: “Şefaat ya Resul Allah şefaat ya Habib Allah. Doğru yolda yürüt -sırat-ı müstakimden- ayrıma ya Allah, şefaat eyle ya Resulallah.  

Şefaat âyetlerinden birkaçını hatırlayalım:
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
(Zumer sûresi,  44. âyet)
“De ki; “Şefaat, tümden Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü / yönetimi O’nundur. Sonunda O’na döndürüleceksiniz.”/
(Tâhâ sûresi, 109. âyet)
“O gün, şefaat yarar sağlamaz. Ancak Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse müstesna…”  /
(Necm sûresi, 26. âyet)
“Göklerde nice melekler var ki, şefaatleri hiçbir işe yaramaz. Allah’ın, dilediği ve hoşnut  olduğu kimse için izin vermesinden sonraki durum müstesna.” /
 (A’raf sûresi, 53. âyet)
“Onun yalnız tevilini gözettiler. Onun tevili geldiği gün, daha önce onu unutanlar şöyle derler: İnan olsun,  Rabbimizin resulleri gerçeği getirmişler. Acaba bizim için şefaatçiler var mı ki, bize şefaat etsinler; yahut daha önce yaptıklarımızdan başkasını yapalım diye geri gönderilebilir miyiz?” Öz benliklerini hüsrana ittiler. İftiralarına alet ettikleri, onlardan uzaklaşıp kayboldu.”/
(Enbiyâ sûresi, 28. âyet)
“O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, O’nun hoşnutluk verdiklerinden başkasına şefaat etmezler. Ve onlar, O’nun korkusundan titrerler.”/
(Bakara sûresi, 48. âyet)
“Ve korkun o günden ki, hiçbir benlik, bir başka benliğin herhangi bir şeyi için karşılık ödemez; Hiçbir benlikten şefaat kabul edilmez, hiçbir benlikten fidye alınmaz. Ve onlara yardım da edilmez.”

O hâlde Allah’a rağmen diyen bir şefaat anlayışı söz konusu olmaz. Bu şirktir -Allah’a eş koşmaktır-. Şefaatçi kılınan, Allah’ın muradına âlettir. Gayretsizlik içinde olup da nefis batağından baş kaldırılamadığında şefaatçinin şefaat elini tutmak da mümkün değildir. Zîra bataktaki, tutacağı o şefaat elini de görmez, tespit de edemez. Şefaat, kıymetliyi daha üst bir kıymete taşımak, yolunda ilerleme gayretinde olanın yolunu açmak, işini kolaylamak demektir. Peygamberimizin şefaatine sığınmayış, Peygamberimizin üstünlüğünü reddetmektir.  Bu sebeple şefaati inkâr, peygamberin üstünlüğünü reddediş üzerinden peygamberi inkâr anlamına da gelir. Bu ise büyük edepsizlik olmakla birlikte,  Kur-ân’ı, Kur-ân ile bildirilenleri, Peygamberimizin yaşadıklarını, ıstıraplarını, bizler için nice zorluklara göğüs gerişini de umursamamaktır. Böyle bir durumda kişi, En’âm sûresi 70. âyette buyrulan hâl ile de muhataptır.

Âyeti hatırlayalım:
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Dinlerini oyun ve eğlence hâline getirmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak da o Kur-ân ile şunu hatırlat: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığına teslim edilirse, onun, Allah dışında ne bir dostu kalır ne de şefaatçisi. Her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez. İşte bunlar kazandıklarına teslim edilmişlerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü, onlar için kaynar sudan bir içki ve korkunç bir azap vardır.”

Şefaat, hayata nasıl yerleşmiş olabilir? Bu mümkün mü?
Şefaat kelimesinin sözlük anlamı: “Bir kimsenin suçunun bağışlanması ya da dileğinin yerine getirilmesi konusunda o kimseyle bir başkası arasında yapılan aracılık.”
Acaba bu hâl bize çok mu yabancı?
Düşünün ki yaşlı biri, karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor, birisi de geldi ona karşıdan karşıya geçmesi konusunda aracılık etti veya liyakat sahibi birisi, bir üst makama ulaştırılması konusunda terfi ettirecek olana tavsiye edildi vs… 
Meseleye bu noktadan bakarsak; derûnuyla sığlıkları arasında uçurum olsa da burada da şefaatten izler var.  Her şeyde olduğu gibi şefaati de bir skala hayal ederek düşünmek mümkün.

Meselenin ahret boyutunda ise şefaat kelimesinin bir başka sözlük anlamıyla daha karşılaşıyoruz. Burada da şöyle deniliyor: “Kulun suçunun, günahının bağışlanması için Tanrı’yla kul arasında yapılan, özellikle peygamberlere özgü aracılık.”

Bunun izlerini mülk diyarında yaşarken nasıl görüyoruz?
Peygamberlerin varlığı bizatihi Yaratan ve yaratılan arasında bir aracılık. Peygamberler sayesinde Allah’ı tanıyoruz, peygamberler aracılığıyla Allah’ı bilmeye yöneliyoruz. Peygamberimizden yansıyanlar, Allah’ın yarattığına bahşettiği şefaat izninin de zirvesini bildiriyor. Zîra Peygamberimizden açığa çıkartılanlarla merhamet, sevgi şefkat bizlere değiyor. Yoksa Allah doğrudan atardı cehenneme. Neden doğruya yönlendirsin? Neden Peygamberlerle güzelliği bildirsin, güzelliğe davet esin? Peygamberden yansıyan, yüce bir merhameti bildirir, yüce bir sevgiyi, şefkati, yardımı, desteği zuhura erdirir. Bu yansıyışın kendisi şefaati ortaya koyar.

Peygamberimizden yansıyan ile bizlerin şekillenme gayretleri ise bizlerin bize uzanan şefaat elini tutabilme mücadelesini anlatır.  Ancak uzanan şefaat elini tutmak acaba düşünüldüğü kadar kolay bir iş midir? Takdir edersiniz ki hayatta muazzam bir çeşitlilik var. Hiç kimsenin hayat hikâyesi bir başkasına birebir benzemiyor. Edinilen bilginin ise hayata doğru bir şekilde aktarılması, yeri yerine oturtularak bize yol aldırması gerekiyor. Bu olabildiği ölçüde şefaate avuçlar açılmakta; Bu olduğunda da “öylesine içime dol ki Ya Resulallah, bana doğru adımları attır” deme sürecine geçiliyor. Yani; Peygamber, bu devirde yaşasaydı ve benden baksaydı ne yapardı sorusuna bir cevap aranarak derûndaki hakikat payına yöneliş gerçekleşiyor.

Allah, mülk diyarında şüphesiz ki yarattıklarını aracı kılarak muradını işler. Âlimlerden açığa çıkmakta olan adım attırıcılık, yolda ilerleticilik, kayırıcılık, himmet ve neticede de şefaat yine şüphesiz ki Allah’ın muradının bir eseridir. Âlimler hadisi şerifte de buyrulduğu üzere peygamber vârisleri olarak kabul edilir.  Allah’ın, Peygamberimizin sancağı altında kimi şefaatine ne ölçüde aracı kılacağını, kimin bundan istifade edip kimin edemeyeceğini yine ancak şüphesiz ki Allah bilir. Bize düşen Peygamberimizle, Kur-ân’la, sünnetle, hadisle bu noktadan hareketle de üstatlarımızla, ilimle, irfanla, nasihatle, şarkıyla, şiirle, sazla, sözle, muhatap olduğumuz her zerreden doğru alış verişle, vs. uzanan dost elin kıymetini bilmek ve daima gayret ile bu ele tutunabilmek için, hâdiselerin dilini doğru okuyabilmek, gelişebilmek için çaba sarf etmektir.

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla
(İsrâ sûresi 71 ve 72. âyetler)
“Gün olur, insan gruplarından her birini kendi önderiyle çağırırız. O gün kitabı kendisine sağdan verilenler, kitaplarını okuyacaklar ve bir kıl kadar haksızlığa uğratılmayacaklar. /Bu dünyada kör olan, ahrette de kördür. Yolca da daha sapıktır o.”

İnkâr ve inkârın hayatta yerleşmişliği hakkında ne söylenebilir? İnkârın Kur-an’ı Kerim’deki yeri nedir?  
İnkâr sadece basit bir reddediş değildir. O tanımama, tanımamayı, bilmemeyi, var olanı gizlemeyi, kendini kandırmayı anlatır. Münkir ise bu hâli yaşayandır. Fakat mesele şudur ki; ortaya çıkan hâl ne kadar inkârı anlatsa da bu var olanın, tanınanın sığlıklarında kalma hâlidir. Zîra inkâr da îmân skalasında dipleri işgal etse de yer alır. Özde Hakk’ın nurundan bir zerre bulunur. Bunun, birimin bütünlüğü üzerinden fark edilememesi kendini inkâr etmek demektir. Bu ise hakikati değiştirmez ama kendinden habersiz oluşta direnmeyi ortaya getirir.  İnkârdan kurtuluş ise; gerçeklerle yüzleşmeyi gerektirir. Gerçeklerden doğru alış verişi yapan, kendini tanımaya ve özyapısıyla var olmaya yönelir.

Hayatın akışına baktığımız zaman ise inkâr sadece sözle değil, bilhassa beden diliyle kendini ortaya koyar, hayatta da esasen yaygın bir yapıdır. 

Konuya ilişkin bir örneklendirme yaparsak şunlar söylenebilir:
Düşünün ki birine bir kötülük yapıldı ve siz bu kötülüğün şahidisiniz ama inkâr edip de bunu yapana toz kondurmasanız, gerçek değişir mi? Değişmez. Peki siz gerçeği inkâr mı ettiniz? Evet inkâr ettiniz. Böylece nefsanî doyumlara ulaştınız mı? Muhtemelen ulaştınız. Ama burada önemli bir şey atlandı.  Birine bir kötülük yapan ve onun bu yaptığının kötülük olduğunu bilip de buna alkış tutan, susan, gerçeği inkâra kalkışıp hakikati kapatarak göz boyayan, yarın öbür gün o da bu hâlin bir kurbanıdır. Hatta istese de istemese de gün gelir zulme uğrayanların safına düşmüş olarak kendini bulması kaçınılmazdır. Bu yapının daha da ötesinde esasen vahim bir hâl vardır ki o da îmânlı olduğumuzu iddia edip de “Allah Allah” diyerek Allah’ı kandırabileceğimizi sanışımızdır. Bu hâlin ilâhî anlamda da bir karşılığının olmayacağı düşünülebilinir mi hiç! Allah doğru yoldan ayırmasın. Eminim ki siz böyle değilsiniz, ama böylesi bir tablo maalesef ki sıklıkla karşılaşılabilir bir hâli anlatır ve dolayısıyla da “Ben îmânlıyım, inkârcı değilim” demek kolay bir iş değildir. Fiilden içinde yer alınan boyut taşar. İnkâr boyutunun taşması ise; meseleyi ortaya koyar ve dil Allah dese de hâl, Allah’ı bilmemeyi, tanımamayı, Allah muhabbeti ve sevgisini küçümsemeyi hatta dinî değerlerle alay etmeyi zuhura erdirir.
Kur-ân’ı Kerîim’de inkârcılar ve inkârcılarla yakınlık kuranlar hakkında bakın ne söylenmekte;

(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Nisa sûresi 140. âyet:
“Allah, Kitap’ta size şunu da indirmiştir: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini, bu âyetlerle alay edildiğini işittiğinizde, bir başka lakırdıya dalıp gittikleri zamana kadar, o münafıkların yanında oturmayın. Aksi hâlde siz de onlar gibi sayılırsınız. Hiç kuşkusuz Allah, münafıklarla, kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.”

Bu arada şunu da unutmayalım bu âyet, inkâra yönelik âyetlerden sadece biridir. Kur-ân’ı Kerîm’ de bu âyet ile birlikte konuya ilişkin pek çok âyet mevcuttur.

Peygamberimizin bağışlayıcılığının kölesi olmak nasıl bir hâli ifadelendirir?
Yukarıda da bahsi geçtiği gibi Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) açığa çıkmakta olan nurun ötesinde bir boyut, yaratılmışlık için söz konusu değil. Hazreti Muhammed’e bahşedilen hakikat boyutu, Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği zirve hakikat boyutu.  Birimler ise bu nurun, bu boyutun parçalanmasından, ayrışmasından, kümeleşmesinden oluşuyor. Dolayısıyla da her bir birimde özü itibariyle Muhammedî nurdan bir hisse mevcut... Peygamberimize bahşedilen boyut ise;  hakikatinden zuhur bulanları da kapsayarak bunların üzerinde yükseliyor. O hâlde Muhammedî hakikat boyutunun âdeta rahmet olup yağması hâlinde ancak birim var.  Muhammedî hakikatten açığa çıkan rahmet olup yağan yapı olmasa, birimliğimiz söz konusu değil. Demek ki birim kılınmakla biz, Peygamberimizden açığa çıkmakta olan ihsanın kölesiyiz. Ancak böylesi bir akışla anlam buluyoruz.
 
Öte yandan yukarıda da bahsi geçtiği üzere; özde olan -öz olan- Muhammedî hissenin dünyada olmakla nefsanî katman ile örtülüşü söz konusu ve bu yapının üzerinin açılışı yine Muhammedî hakikatten taşanlar vesilesiyle. Zîra Hazreti Muhammed (s.a.v.) Hakk’ı bildirir, Onun bildirdikleri bizi bize buldurur, kendimizi gerçekleştirmek üzere bize yol aldırır. Onun ile bildirilenlerle Hakk’a uygun şekilleniş gerçekleştiğinde derundaki hakikat fark edilip sevdaya dalınır. Onun ile bildirilenler emildikçe derunun yolu aydınlanır, güzellik, aydınlık, gönül uyanıklığı zuhura gelir böylece özün, Küllî hakikatine sevdasından nice derinlikler mülk diyarında da ortaya çıkar. Bu da Allah aşkıyla yol alışı, yakışmayanları ıslahı ortaya getirir. Yaratılmış her bir birim, Muhammedî hisseyi taşımakla esasen hem kendini gerçekleştirmeye yönelir hem de birbiri üzerinde etkili olarak birbirlerine kendilerine bahşedilen kapasite nispetinde de olsa hizmettedir.    

Bununla birlikte bir önceki bölümde yer alan bazı bilgileri de hatırlamadan geçmeyelim. Demiştik ki; birimde “Ben ve Sen” diye nitelenen iki yapı bulunmaktadır. Biri, birimin dışa bakan cephesini, diğeri iç âlemi ifadelendirir. Dışa, iç âlemden taşanlar yansır. Bu yansıyış esnasında da nefsanî katmana çarptıkça birime bahşedilen hakikat zerresi boyutu olan Sen’den farklı görüntüler ortaya çıkar. Ancak bu yapı yine birimdeki Sen dediğimiz yapıya köle oluşu, onun ihsanına muhtaçlığı ortaya koyar. Zîra dışa yansıyan Sen’dir. Nefsanî katmana çarparak olduğundan farklı görüntülerin ortaya çıkması, Sen’den farklı olan yapıyı yani Ben’i bildirir. Oysa ben yoktur. Her şey Sen’in eseridir. Sen vesilesiyle bahşedilen, giydirilen donanımla doğru işleyebildikçe hakikatin -Sen’in- yolu açılır.  Sen birimdeki özü yani Muhammedî hisseyi –payı- bildirir. Dolayısıyla da yine görülür ki idrâkinden yoksun olunsa da birimin Muhammedî nuru dışlayarak ortaya koyabileceği bir varlığı yoktur. Muhammedî nurdan ihsanla ancak birim birimliğini kuşanmaktadır. Muhammedî hissesiyle bir ve beraber olabildiği, ondan farklılıklarını ona dönüştürebildiği nispette ise birim kendini gerçekleştirir ve Sen ve ben arasında Sen’de, Sen ile bir oluş zuhur bulur. Bu ise yine Hazreti Peygamberden açığa çıkartılan hakikat boyutuna muhtaçlığı, onun ile anlam buluşu bildirir.

Peygamberimizin her iki âlemin ulusu oluşunun insanlığa kazandırdıkları ne olabilir?
Bize bahşedilen ölçülerle algıladığımız dünya yani mülk diyarı ile birlikte, bir de dünya ölçüleriyle algılayamadığımız -öte âlem diye isimlendirdiğimiz- bir başka boyut var. Ölünce yok olunduğu dahi düşünülse, yokluk diye nitelenen veya ölümle dönüşülen tâbiri câizse bir alan var. Allah, öte âlem dediğimiz ahreti Kur-ân’da bizlerin bilmesi icap ettiği kadarıyla işaret eder, anlatır.  Dünya hayatında yapıp edilenlerin ahretimizi şekillendirdiğini buyurur.

Hazreti Peygamber, kendisine Allah’tan vahiy gelendir ve bir insandır (Kehf sûresi 110.âyet ). Bir insanın nasıl yaşaması gerektiğini zirve boyutta örneklendirendir (Kalem sûresi 4. âyet). Peygamberimiz altmış üç yaşında Hakk’a yürür. Dünya hayatında her canlı zamanı geldiğinde aslına döner ve doğduğu gibi de ölüp bu diyardan gider (Ankebut sûresi,57.âyet ) Herhangi bir insan için gidilen yer neresi ise insanlığın zirvesinin, gittiği yer de o gidilen yerin zirvesi. Dolayısıyla dünyada ulu olan ahretin de ulusudur. Zîra bu âlemde Hak ile nasıl bir ve beraberlik boyutunda isek öte âlemde de o boyut üzerinden bir kavuşma gerçekleşeceği idrâk edilir.

Peki sorumuza dönersek, Peygamberimizin her iki âlemin de ulusu oluşunun insanlığa hatta cümle yaratılmışlığa kazandırdığı ne? Açıkçası biraz edepsizce olmakla birlikte bu da sorulması gereken bir sorudur. En başta da bilinmesi gerekir ki; Peygamberimize bahşedilen boyut yok ise yaratılmışlık zuhurda değil. Muhammedî hakikat boyutunu ortaya koymak ve bu gaye yapıyı oluşturmak, yükseltmek, dalgalandırmak için yaratılmışlık zuhurda. Bir diğer husus Hazreti Muhammed’den (s.a.v.) açığa çıkartılanlarla bize Hakk’ı tanıma, bilme ve böylece özümüze yönelme, aşkı yaşama, Hak ile kucaklaşma, Hakk’ı muhtelif tecellileriyle seyran ve idrâk imkânı sunuluyor. Bir ulu Muhammed gelmese, yolu açıp hakikati bildirmese, ululuğu ortaya koymasa, o ululuğa davet etmese hâlimiz ne olurdu acaba? Bütün bunlar var iken kendimize bu kadar yabancıyız da bir de hakikat bildirilmemiş olsa düşünün hâl ne olurdu acaba?

Ayrılık ateşi neden cehennemden beter denilmekte? Bunun hayatta bir görünüşü olabilir mi, olursa da nasıl olur?
Şiirde orijinal beyitte şöyle denilir:
“Âteş-i hicrân-ı hasretten halâs et Ken’an’ı!
Hasretin nâr-ı cehennemden de efzûndur bize.”
Yani; ayrılık ateşine düşüp hasret çekmekten uzak tut, Ken’an’ı
Hasretinin ateşi, cehennemden de fazla gelir bize.
Söz konusu olan cehennemde olsa yine de takdir edersiniz ki orada Allah ve Allah ile muhataplık var. Cehennemde Allah’ın azapla da, öfkeyle de olsa “kulum” diyişi var ama ayrılıkta durum farklı. Zîra  Allah idrâkinden uzak düşüldüğü için ayrılık var. Hâl bu olunca Allah bilinci yok. İşte şiirde bu hâl cehennemden de beter olarak nitelendiriliyor ve bu niteleyiş cehennemin derinliklerini bildiriyor, Allah’ın vazgeçtiği seviyeyi anlatıyor. Bir skala hayal edersek de skalanın diplerini işaret ediyor.

Allah bilincinden yoksun düşülen her anımız takdir edersiniz ki nefisimizin sığlıklarının hâkimiyeti altında olduğumuzu işaret eder. Ayrılık ise işte burada kendini gösterir. Hâl bu olduğunda nefsin sığlıklarının elinde maskaralık başlar ki bu, Allah bilincinden uzak düşmenin eseridir.  Allah unutulup, Allah’ı inkâr edip, Allah’tan korkmadan, Allah muhabbetini dışlayarak nefes alıp vermek ve böylece fiiller işlemek hâl bu ise büyük bir doğallık içinde zuhura gelir.  Nefsin sığlıkları tatmin olsun diye oradan oraya savruluş, kılıktan kılığa giriş, yapılmadık kötülük bırakmayış hâl bu olduğunda hep devrededir. Bu ise hem etrafa dehşet saçmaya, etrafı yakıp yıkmaya sebep, hem de kendimizi cehennemden beter ateşe atmaya -cehennemin de derinliklerine gömmeye- sebep. Sürekli başkasının malında, mülkünde, itibarında, mevkiinde, yerinde, yurdunda, gözümüz oldukça nasıl bünyede yakıcı ateşin dindiği düşünülebilinir? Hâl bu ise nasıl Allah ile oluş fark edilir de kurtuluşa adım atılabilir? Ya Rabbi Sen, beden vazgeçersen bu hâl belirir. Günahkâr kıldığın değil, kâfir kıldığın -Sen’i tanımaz kıldığın, inkâr seviyesine sapladığın- bir ben zuhura gelir.  Bunun için ayrılık hasreti cehennemden de beter. Hiç olmazsa cehennemde arınıp da çıkmaya yönelik bir ümit var ama böylesi bir derinlikten nasıl bir kurtuluş yolu var! Sen lütfeyle ayrılığını bildirme. Sen lütfeyle günaha değdirme.

Şüphesiz ki kâmil zatlar, nefislerinin sığlıklarından uzaktır ve bu sebeple onların bedenlerinden özleri seyran edilir, bu sebeple onlardan Cenâb-ı Hakk’ın birliğinden lezzetler âleme taşar gelir, bu sebeple onların sözleri, eserleri, yaşayışları, hâlleri, tavırları kıymetlidir. Onlar kurtuluşu, huzuru, mutluluğu yaşar, sevda ile coşar ve bunu da yaşamanın yolunu örnek oluşları üzerinden gösterir. Onlarla örneklendirilen yola, karınca kararınca da olsa sapılmadıkça cehennemin derinlikleri bizimledir. Nefsin sığlıklarından vazgeçmedikçe, olanı hayır kabul edemedikçe, Rabbim benim için neyin iyi, neyin doğru olduğunu benden daha iyi bilir diyip de gayret göstererek takdiri Hakk’a bırakamadıkça, yanmak, yıkılmak kaçınılmaz değil midir?  Ama bu yangını da elinden geldiğince aşacak olan insanoğlu değil midir? Yaratılmış, özünde Muhammedî hisseyi barındırandır, o hâlde kendine bahşedilen donanımla kendisine bahşedilen nispette Muhammedî nura, Muhammedî ahlaka yol alabilecek olan bir yapı vardır.  Böylesi bir potansiyel varken bu yangın ne?  Böylesine bahşedilmiş bir donanım varken bu gayretsizlik ne? Gayret ile himmet niyaz edilir. Ey Peygamber ümmetiniz, düşsek de kalksak da yolunda yürüme gayretindeyiz. Lâkin hâl budur diyip başlar eğilir ve ortaya çıkar ki biz her daim niyaz içindeyizdir. Ayrılıklarla cehennemin derinliklerine ola ki düşmüşsek de ümide tutunacak olan da yine bizizdir.

“Ey habîb-i muhterem, lutf et şefâat kıl bize!
Âh ü feryâd eyleriz biz, hasretindir gam bize.”

Bitirirken;
Ken’an Rifâî Hazretleri’nin bu şiiri, İzzeddin Hümayi Bey tarafından “mesemmen” usul “sabâ zemzeme” makamında bestelenmiştir. Her şeyde olduğu gibi naatları da anlayabilmek, hissedebilmek için bir dem de olsa kendimizle baş başa kalmamız gerekir. Üzerinde düşünülmeyen, tasavvufî tabirle tefekkür edilmeyen her şey bize değmeden bize nüfuz etmeden üzerimizden kayar gider. Çocuğum çalış, kardeşim bak bunları öğren, arkadaş zıpkın gibi ol tuzaklara düşme vs. demek, tefekkür olmadıktan sonra zîra neyi ifade eder? İnsan neden, niçin, neye inandığını veya neden, niçin, neye inanmadığını ölçüp tartacak donanıma haiz kılınan. Bu hayat denilen koşturmaca içinde yeter ki bir dem de olsa kendiyle baş başa kalsın. Yeter ki eğrinin doğrunun farkına varmak için bir adım atsın. 

Dilerseniz gelin yine biz bir adım daha atalım. Tasavvuf kültürü içersindeki seyranımızı sürdürelim. Ken’an Rifâî Hazretleri’nin o dost elini tutup seyran eyleyelim, aşk ile devran eyleyelim, karşımıza çıkanlardan acaba nasıl bir alış veriş gerçekleştirip de hâlimize neyi zevk ile taşımalıyız diye de bir düşünelim. Gelin yeni bir bölümde daha kültürümüzü olduğu kadar kendimizi de tanıyışlarımızı hep birlikte sürdürelim.

 

LUGATÇE
Bende: Kul, köle
Dü: iki
Efzûn: Çok fazla, pek ziyade, aşkın
Habib: Sevgili
Hicran: Ayrılık, ayrılığın yol açtığı acı
İnâyet: Yardım, lütuf, ihsan
Muhterem: Saygı değer, saygın
Nâr: Ateş
Penah: Sığınma, sığınılacak yer


KAYNAKÇA:
Kur-an’ı Kerim Meali - Yaşar Nuri Öztürk 1994 - Hürriyet Ofset Matbaacılık ve Gazetecilik A.Ş.
www.kuranmeali.org
İlâhiyât-ı Ken’an: 1988 Hulbe Yayıncılık, Hazırlayan: Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç/ Sayfa: 102-103
İlâhiyât-ı Ken’an: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayımı. 2013 Prof. Dr. Mustafa Tahralı / Sayfa: 35
İlâhiyât-ı Ken’an Müzik Cd’si: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayını. 2001 / Solist: Ahmet Özhan 
Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık: 2000, Kubbealtı Neşriyatı Yazarlar: Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri, Safiye Erol,
Ken’an Rifâi – Sohbetler: 2000, Kubbealtı Neşriyatı, Hazırlayan: Samiha Ayverdi
Ken’an Rifâî – Şerhli Mesnevî-i Şerif: 2000, Kubbealtı Neşriyatı
Misalli Büyük Türkçe Sözlük – Kubbealtı Lugatı – İlhan Ayverdi
https://www.luggat.com
Zerredeki Okyanus/ Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk: 2003, Derleyen Gülmisal Gürsoy 
Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk: 2003, Derleyen Gülmisal Gürsoy 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:    Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -  Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı