GÜLMİSAL GÜRSOY

KEN'AN RİFÂÎ DİVÂNI'NDAN SEÇMELERLE BAŞ BAŞA                          


                                                                                    14. BÖLÜM                   
                                                                                         -AŞK –
                                                                                 (Şah iken Lâhutta)

 “Baba evimde bir elim yağdaydı bir elim de balda ama gelgelelim aşka düşünce iş değişti. Anlayacağın takıldım bir adamın peşine. Adam önde ben beride, az gittik uz gittik, bir de baktım ki ben önde adam benim gerimde. An geldi böyle olmayacak dedik tanış olduk gizlice. Sonra sevdik de galiba birbirimizi… İyi de sanırsın dünya yerinden oynadı. Denizler, nehirler çağladı. Ama inan, her bir fırtına bizi birbirimize daha çok bağladı. O ilk yıllarda ne cepte para vardı ne de karda kışta üzerimize giyebileceğimiz bir palto. Üstelik babam küstü, anam darıldı, aylarca konuşmadı. Bir çulsuza vardım diye oldu bütün bunlar.  Başladık biz de çabalamaya. Önce ana, baba dedik, onların gönüllerini kazanmak için didindik, sonra sevdamıza tutunup dik durmaya çalıştık. Mesele sadece ana, baba meselesi değildi ki!  Neler yaşandı neler, gel bir de bana sor. Bu adam var ya, bu adam! Zelil etti beni desem yeridir. Hoş ona da sorsan “Bu kadın yüzünden başıma neler geldi neler…” diyecek sana. Git ona sor, sor… Ne yapmışım onu sevmekten, onun iyiliği için çabalamaktan başka? Saçımı süpürge ettim desem yeridir, inan bana.  Ama ona da kötü söz söylemeye kıyamıyorum ki aslında!  Doğrusu aşkı tanıyınca, taş taşıdı yıllar yılı o da omzunda. Bugün geldik ikimiz de seksen küsur yaşımıza. Geriye bakınca didiştik ama şu gençlerin dediği gibi harbiden sevdik birbirimizi galiba. Yok bir hükmü de çektiğim acıların aslında. Yârimin bir tebessümüne hepsini attım bir çırpıda. Ona olan kızgınlıklarımı unuttum sanma ha! Hepsi bir bir aklımda. Ama aldım koydum onları bir kenara.  Niyazım odur ki şimdi Allah’ım bizi birbirimizden ayırmasın. Bu âlemde de yarın öbür gün huzuruna vardığımızda da onu benden, beni ondan uzak tutmasın...” 

Anlaşılan seksenlere gelince aşk bir başka… Günümüz hayatını düşünecek olursak böylesi bir duygu seline ve bağlılığa gıpta ile bakmamak da sanırım pek mümkün değil. Yukarıdaki sözlerin sahibi Hanımefendi’ye kulak verdiğimizde üstelik görüyoruz ki bu sözler sadece günümüze yönelik mesajlar içermekle de sınırlı kalmıyor zîra konumuz olan Ken’an Rifâî Hazretleri’nin aşağıda yer alan şiirini anlamamızda bu sözler önemli ipuçları da içermekte.  Baba evinden kopuş, bütün zorluklara rağmen aşka koşmak, aşkla yoğruldukça zorluklara direnç gücü kazanmak, buna rağmen aşkın beraberinde acıyı da sürükleyip getirişi ama aşktan hiç vazgeçemeyiş, o aşkla hayatı anlamlandırabilmek ve bağlılık hissi gibi konuları dikkate aldığımızda göreceksiniz aşağıdaki şiirde hepsi bir başka anlam da kazanıyor.

Dilerseniz Ken’an Rifâî Hazretleri’nin aşağıdaki şiirine hep birlikte bakalım ve girizgâhtan da hareketle mısrâlara tutunalım şiirde geçtiği üzere önce aşkın neden insanı tepetaklak ettiğini anlamaya çalışalım ve ardından hep birlikte elden geldiğince ummanlara açılalım.

Ken’an Rifâî Hazretleri diyor ki;


                                                                                          Aşk
Şâh iken lâhutta ey aşk, sernigûn ettin beni!
Serfirâz âzâd iken dâim zebûn ettin beni!
Hep melekler râm idi mahkûm-ı fermânım benim,
Mübtelâ-yı âh ü feryâd ü cünûn ettin beni!
                                                                                                        (İlâhî âlemde hükümdar iken aşk, baş aşağı ettin beni!
                                                                                                          Başı dik ve hür kılınmışken, zayıf ve aciz kıldın beni!
                                                                                            Melekler, mahkûmu olduğum fermanıma boyun eğerdi benim,
                                                                                                    Aşkın coşkunluğunun feryadı âhına, tutkun kıldın beni!)
Ne füsûn etmiş bana, bak o sipihr-i  nîlgûn!
Vuslat-ı cânâna ancak aşkı etmiş reh-nümûn.
Aşk elinden ben bugün oldum zelîl ü hâksâr,
Olmada kalbimde gün günden bu aşk her dem füzûn.
                                                                                                                   (Bak o mavi renkli felek beni nasıl büyülemiş!
                                                                                                                     Sevgiliye kavuşma arzusu, aşkı rehber etmiş.
                                                                         Aşk elinden ben bu gün topraklara düşmüş, bulanmış bir zavallı oldum, 
                                                                                                           Kalbimde bu aşk, her gün daha da fazlalaşmakta)

Olamam bir zevke mağlûb,aşk beni etti şikâr,
Lutfunu her istedikçe cevrin etti âşikâr.
Kanlı, şanlı, canlı aşkın cevr imiş lutfu hemen,
İsterim lutfu cemâlin  dembedem leyl ü nehâr.
                                                                                                                         (Olamam bir zevke mağlup, aşk beni av etti,
                                                                                                                             Lütfünü istedikçe o eziyetini aşikâr etti.
                                                                                                              Eziyeti meyer kanlı, şanlı, canlı aşkın lütfüymüş,
                                                                                                       İsterim cemalinin lütfünü; her zaman gece ve gündüz.)
Râh-ı aşkın cân imiş sermâyesi bî-iştibâh!
Nefsini kurbân eden cân oldu asl-ı kıble-gâh.
Mushaf-i ruhsâr-i yârin hıfzını etsin nasîb,
Her dü âlem Ken’an’a tevfîk u te’yid-i İlâh!


                                                                                                                           (Aşk yolunun sermayesi şüphesiz can imiş!
                                                                                                                                Nefsini kurban eden can, kıble kesilmiş
                                                                                                Yârin yüzü Kur-ân’ı gönle hıfzetmeyi, Allah’ım nasip etsin
                                            Her iki âlemde de Allah, Ken’an’a  yardımını lütfetsin ve makbul kıldıklarından eylesin.

)


 “Şah iken Lâhutta” ne demek?
Lâhut; Tanrı âlemi, manevî âlem, kutsal diyar, ilâhî âlem mânâsına gelmekte.
Şah ise; bildiğiniz üzere hükümdar demek.  
O hâlde “Şah iken Lâhutta”, günümüz Türkçesiyle ifadelendirecek olursak, İlâhî âlemde hükümdar iken anlamı taşımaktadır.

Peki bu ne demek? İlâhî âlemde şah olmak bizi derûnumuzdaki basamakların daha da  derinliklerine yöneltir. Üstelik her bir yaratılmış, bu basamaklara kendisine sunulan isim ve sıfatların oluşturduğu kabiliyet nispetinde haizdir.  Zîra her yaratılmışın esası Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanır yani bu dayanış, Allah’ın, henüz yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatini belirleyip “Ol” hükmünü vermediği sır diyarına kadar uzanır. Nitekim biz Allah’tan geldik ve Allah’a gideceğiz. (Bakara sûresi 156.âyet)

Her zerre; Allah’ı lâyıkıyla değil ancak kendisine bahşedilen kapasitece algılayıp bilebilir. O hâlde her bir yaratılmışta Cenâb-ı Hakk’ın o yarattığına bahşettiği bir hakikat zerresi gizlenir. Şah benzetmesi üzerinden de gidersek; birimin esası Cenâb-ı Hakk’ın birliğine dayanmakla birlikte birime bahşedilen hakikat zerresi birim için tayin edilmiş şah yapıyı ifadelendirir. Şah yapı, yaratılmakla şiirde de geçtiği üzere başı dik hür kılınmışken mücadeleye itilendir.
Şah ne iş yapar? Düzen kurar, memleket yönetendir... Dolayısıyla da şahlık, vücut memleketinin yöneticisi olan hakikat boyutu olarak karşımıza gelmektedir.

Malumunuz; Küllî hakikat yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatini belirler ve yaratır. Böylece kendisinden bir cüzî boyut meydana getirir. Yarattığı bu cüzî hakikatten açığa çıkardıklarıyla da birimler teşekkül ettirmektedir. Bu birimler, âlemler ile yoğrulur, şekillenir, örtülür ve mülk diyarında böylece nefse bürünmüş olarak yer alınır.

Kur-ân’da bildirildiği üzere; Allah, elest âleminde ruhlara (yarattıklarına) “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorar. “Rabbimizsin” cevabını veren boyut, birimin özünü yani henüz nefsanî örtüyle kaplanmamış olan boyuttu ifade eder. Öz diyebileceğimiz, şah diyebileceğimiz bu yapı, her daim gerçeğin ve dolayısıyla da kendi gerçekliğinin farkındadır. Birime bahşedilmiş olan şah yapının her zaman ise başı dik olur. Çünkü Küllî hakikatten ayrıştırılmakla -başka bir diyişle de azat edilmekle- birlikte, hakikati birim kılınışına bahşedilen en yüksek boyutla tanıyan, bilendir odur. Hakikattendir o, Küllî hakikatten oluşun bilincinde olandır o.

Şah, yönetir, idare eder, adaleti, hakkı, hukuku sağlamaya çalışır, üzerini saran kendiyle yakışmazlarla –sığlıklarla- savaşır. İnsan, kendisine bahşedilen donanımla hareket edebildikçe insanlığını ortaya koyar. Bu ise kendini gerçekleştirip birimliğine bahşedilen şah yapının yolunu açmak, açtıkça da kendini bulmak anlamına gelir.  Böylece bencilliklerle savaş ve isim ve sıfatlar arasında denge, ahenk, adalet için çaba doğmuştur. Bu da Hak’tan oluşu ortaya getirir.

Elest yeminin ispatıyla varılacak olan nokta ne diye düşünüldüğünde ise; erişilen olgunluk nispetinde kişinin kendini bulduğu gözler önüne serilmektedir.  Kendini bulmak, öze kavuştukça gerçekleşen bir hâldir. Özüne aykırı davranan, kendisiyle çelişir.  Öze kavuştukça bu kavuşma, bu kucaklaşma kiminledir?  Unutmayalım özde Cenâb-ı Hakk’ın hakikatinden bahşettiği zerre, en saf ve pür hâlde gizlenir. Bu kavuşma esasen insanın kendisiyle –hakikatiyledir-. Bu ise öncelikle birime bahşedilen iç ve dış arasında cereyan eden bir çekim hâlini anlatır.

İç ve dış, içyapıda bir olduğu nispette, içyapı, dışa gerçek haliyle yansır.
İç ve dış, içyapıda bir olamadığı takdirde dışa, öze bahşedilene aykırı (farklı) görünüşler çıkar. Zîra nefsanî kabuğa çarparak gerçektekinden farklı zuhurlar meydana gelir. Netice olarak safiyeti açısından farklı boyutları ifade etse de dışa taşan, içyapıdan zuhura erenlerdir.

İçyapı, dışı kendisine çektiği gibi kendisi de kendi aslına çekim hâlindedir.
İçyapının mülk diyarına –dışa- taşma arzusu ise; onun mülk diyarında da sevgiliyi anma, bulma, görme, tanıma ve sevgiliden oluşu ortaya koyma çabasını anlatır. Bu, esasen bir aşk hikâyesidir. Yaratılmış her ne yaparsa yapsın, ortaya koyduklarıyla hep Hakk’ı anlatır, anar, Hak’tandır. Kendisine bahşedilen donanıma rağmen sığlarında kalsa dahi hakikatini ortaya koymaya, yaşamaya yönelen, yönlendirilendir. Böylece âdeta bir destan yazılır.

Görünüşte her neye kayıp gidiliyor olursa olsun, bu bir arzu edişi, çekilişi ifade ederek aşkı ortaya koyar. Ancak o kayıp gidilenden açığa çıkartılanlara meyledişle, özde hep gerçek sevgiliye –Hakk’a - koşanızdır ve Hakk’ı tahsile soyunanızdır. Karşımızdakinin bizim için ne ifade ettiği üzerinden yürüyerek derunda yol aldıkça da kendimizi tanımakla, gerçek sevgiliyi tanıyan, ona muhabbetle çekilerek, yol alanızdır. Bütün bu seyir bize gösterir ki; muhtelif boyutlarda daimi Hak ile kucaklaşma -bir ve beraber oluşu- yaşayanızdır. Ancak insan olandan derinlik beklenir, sığlık değil.  

Tevhit noktasından bakarak konuyu özetleyecek olursak; Yaratılmak, Allah’ın tenezzül edip yarattığı cüzüne ondan açığa çıkardıklarıyla kendini tanıma fırsatını doğurur. Ancak o cüz, Küllî hakikatinde yok olan, Küllî hakikatinden gelmekle de Küllî hakikatinde, Küllî hakikat ile var olanı anlatır.

“İlâhî âlemde hükümdar iken aşk, baş aşağı ettin beni! Başı dik, hür kılınmışken, zayıf ve aciz kıldın beni!” ifadesine baş aşağı oluş noktasından da bakarsak neler söylenebilir?  Baş aşağı oluş yaratılışın başlangıcına da dayandırılabilinir mi?
Allah, yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatini belirleyip birlik hâlinden ikiliği zuhura erdirir yani kesreti (çokluğu) oluşturur. Böylece Yaradan ve yaratılan algısı doğmuş olur. Bu da ikiliği bildirir. Allah, yaratmakla,  (yarattığı her birimden açığa çıkardıklarıyla) âdeta kökü kendisi olan, muhtelif zuhurlar meydana getirir. Bu ise şiirde de geçen tepetaklak oluşun arkasındaki hakikat olarak karşımıza çıkar. Böylesi bir tepetaklak oluşla, yaratılış zuhura erdirilirken Küllî hakikatten, cüzün murâd edilip ayrışmasıyla birimleşme başlamıştır. Birimimin henüz nefsanî örtüye büründürülmediği seviye ise o birim için tayin edilen şah mertebeyi ifade eder fakat yaratılmışlık için bildirilmek istenen hakikatin tepetaklak oluşu devam etmektedir. Nitekim Elest âleminde “Sen bizim Rabbimizsin” diyen boyut, artık bunu ispat için daha da aşağılara iner âdeta tepetaklak olup dünyaya gelir. Dünya, ilâhî âlemin zıddıdır. İlâhî âlem yüceliği bildirdiğine göre, dünya aşağı olanı anlatır. 

Birim kılınış, isim ve sıfatların birime koşmaları, birimden taşma arzuları, yüceliklerden aşkı yaşamak uğruna uzaklaşmak âdeta aşağı düşmek olarak yorumlanır ki bu da isim ve sıfatların da tepetaklak oluşunu anlatır.

Yaratılmışlığın zuhuru, Allah’ın yaratmayı arzu etmesi –dilmesi, istemesiyle- başlar. Bu ilâhî istek –arzu- kökten gelip, yaratılmış her bir birime, -her bir zerreye- dolayısıyla her bir isim ve sıfata da yerleşir.  

Yaratılan her bir birimde –kökün-,  yarattığı o birim için tayin ettiği isim ve sıfatlar yine o birim için tayin edilmiş muhtelif derecelerde kümeleşmiş olarak yer alır.  

Kökten gelip birimden taşan her bir isime ve sıfata da esasen aşk karılıdır. Yaratılışın dilenmesi, aşkı her bir isme sıfata âdeta nakşetmiştir. Her bir isim ve sıfat da buna istinaden birime koşar, girer ve birimden taşmak ister hatta mülk diyarında benzerleriyle akıp çağlamak ister. Çünkü isim ve sıfatlara bahşedilen aşk –arzu, istek- bu hâli zuhura getirir.

Bununla birlikte; kökten gelip birimden taşan isim, sıfatlar Hakk’ı bildirdiği gibi, kökte olan ama hiçbir zaman birime yerleşemeyen ve yerleşmeyecek olan isimler, sıfatlar da vardır ve bunlar da birimden zuhur edenlerle değil, birim üzerinden kendini gösterir, anlatır.

Kök hakikat şudur ki; Allah, başı sonu olmayandır, Allah, kendinden zuhura erdirendir, hiçbir yaratılana benzemeyendir, hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey Ona muhtaçtır, her şeyin üzerindedir mütealdir (aşkındır) O.  O hâlde parça burada sıralanan vasıfları zerre boyutunda dahi olsa kendisinden aşikâr kılamaz. Neden? Çünkü giyinemez ancak Küllî hakikatten bir parça olmakla yani parçalığıyla acizliğini ortaya koyar ve bu acizliği,–geldiği, oluştuğu oluşturulduğu yapının- mükemmelliğini ortaya çıkartır. Birime bahşedilen hakikat zerresi boyutu ise hakikat ile bir ve beraber oluş üzerinden ummanlardan geldiği gibi, içinde bulunduğumuz mülk diyarında da ortaya çıkabildiği nispette zerreliğine bahşedilen yapıyı sergiler. Bu ise ummanlardan geleni nefisten azat aktarmayı bildirdiği gibi nefisten de ummanlara açılan bir yapı olduğunu ortaya koyar. 

Nitekim, insan, kendisine bahşedilen isim ve sıfatlarla, kendisine bahşedilen isim ve sıfatları (diğer yaratılmışlara nispette daha yüksek oranda) dengeye getirebilirlik özelliği taşımaktadır. Nefsin sığlıkları,  insanda irade, bilinç, şuur ile yoğrulur. Burada başarı sağlandıkça nefisin sığlıkları olması gereken noktada yer alır ve ıslah olup yolu açar yani dengelenir. Bu da ahengi, güzelliği bildirir ve böylece birime bahşedilen hakikat boyutunun mülk diyarına gerçek hâliyle nüzulü  -inişi - birim kılınıp kanal oluş üzerinden gerçekleşir. Bu Cenâb-ı Hak’tan gelindiği gibi ummanlar aşılarak veya başka bir diyişle de ummanlar aşıldığı nispette Cenâbı Hakk’a yol almakta oluşu ortaya getirir.

Tepetaklak konusunda bir başka örnekli izah da şöyledir: Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatini belirleyip yaratmasıyla, kök hakikat (Allah) kendisinden bir parça zuhura erdirmiştir. Allah’ın yaratılmışlık için bildirmek istemediği hakikati ise Onun sır diyarında gizlidir. Böylece yaratılmakla, yücelikten daha küçük bir boyut oluşur. Küllî hakikatin bu boyuttan açığa çıkardıklarıyla muhtelif birim kümeleri, birimler, zerreler zuhur eder. Âdeta bir kök yapıdan birimlere kollara bir dağılma gerçekleşir. Bu,  bir köke bağlı ağaç dallarına yapraklarına meyvelerine benzetilerek izah edilebilir. Bu daha önce de bahsi geçtiği üzere bir trafo misali de düşünülebilinir. Zîra trafodan yayılan enerjiyle –elektrikle- muhtelif birimler oluşabildiği gibi o birimlere muhtelif derecelerde muhtelif görüntüler ortaya çıkartan enerjiler de kökten akıp gelebilir ve gelmektedir de.  

Meseleye tevhit noktasından baktığımızda ise görülür ki; Yaratan Allah donatan Allah, yarattığından dilediği ismini, sıfatını dilediği ölçüde açığa çıkartan Allah. O hâlde Hakikat, yaratığı cüzî boyuttan açığa çıkardıklarıyla esasen yaratılmışlık aynasından kendini muhtelif görünüşleriyle seyran hâlinde. O hâlde yukarıdan aşağıya bu iniş Hakk’ın yarattığı muhtelif aynalardan kendini âdeta seyran eyleyişini dile getirmekte.

Cennetten çıkartılışta aşkın yeri ne?
Âdem ile Havva’nın cennetten çıkartılışına ilişkin Kur-ân âyetleri şöyle:

(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Bakara sûresi 35…38.âyetler:  “Ve Âdem’e şöyle buyurmuştuk: “Ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleşin ve ondan dilediğiniz yerde, bol bol yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zulme sapanlardan olursunuz.” / Bunun üzerine şeytan onların ayaklarını kaydırdı da onları içinde bulundukları yerden çıkardı. Biz de şöyle buyurduk: “Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak aşağıya inin. Belli bir süreye kadar yeryüzünde sizin için bir bekleme yeri, bir nimet/ bir yararlanma imkânı olacaktır. / Bunun üzerine Âdem, Rabbinden bazı kelimeler öğrenip belledi de O’na yöneldi. O da, onun tövbesini kabul etti. Gerçekten de O, evet O, Tevvâb’dır, tövbeleri cömertçe kabul eder; Rahîm’dir, rahmetini cömertçe sunar./ “Hepiniz oradan aşağı inin.” dedik. Benden size bir yol gösteriş ulaşır da kim bu yol gösterişime uyarsa, artık böylelerine hiçbir korku yoktur. Onlar kederle de yüz yüze gelmeyeceklerdir.” …

Cennet ağacı sembolik olarak düşünülse dahi irade isminin zuhuru için zemindir.  İnsan, ona yaklaşmak için arzu duysa bile ona yaklaşmak veya yaklaşamamak hususunda kendisinden irade ismini kullanması beklendir. Cennetteki ağaca yönelen insanoğlunun, o ağaca yaklaşmak, dokunmak, onu tanımak, bilmek arzusu olduğu aşikârdır. Her bir yaratılmış, Hakk’ın eseri olup Hakk’ın birliğinden kendisine lütfedilenleri yansıtma, tanıma, bilme, bildirme, yayma gayretine soyunduğuna göre; cennet ağacı da bunun dışında değildir. Ağaca yöneliş de ağaçtan açığa çıkanı tanıma, bilme arzusunu ifade eder. Dolayısıyla cennet ağacına çekiliş Hakk’ı bilmeye, tanımaya dair atılmış bir adımdır. O hâlde meseleye cennetten çıkartılma konusu üzerinden de bakarsak yine işin ucu aşka dayanır.
Allah’ı tanıma bilme aşkı burada görürüz ki insanın dünya âlemine itilmesine sebep olandır.
Sevgilerin hakikatini tanıma arzuyla âdem, dünya diyarına -toprağa düşmeye- razıdır.

Dünyaya gelmekle yaratılmış, rahmanî ve nefsanî bir çizgi üzerinde yer alır. Birimin kökü Hakk’ın birliğine dayanmakla birlikte, dış cephesi mülk âleminden nefsanî kabuk altından bu kabuğa çarparak taşanları anlatmaktadır. İnsan, kendisine bahşedilen donanımla ne kadar kendisini gerçekleştirebilirse, ahengi, güzelliği kendisinde yakalayıp bunu ortaya koyabilirse önünde o kadar Hakk’a uzanan bir kapı aralanır.

Allah, cennetten çıkardığı insanı yine cennete –ilâhî güzellikler âlemine- yükseltebilecek özelliklerle bezeyendir. Bunun için de Allah, Peygamberleri zuhura erdirir. Peygamberimize de “Sen olmasaydın Ben âlemleri yaratmazdım” diye buyurur ki bu örnek insanı, güzel insanı işaret etmektedir. Peygamberimizden açığa çıkardıklarıyla -Ona yükledikleriyle, öğrettikleriyle- Allah, bizlere yardımını sergilemekte ve gidilecek yolu işaret etmektedir. Şüphesiz ki Allah, her şeyi en iyi bilendir.

Cennetten insanın çıkartılışının sebebi olan hâdise, Cenâb-ı Hakk’ın muradının dışında, Onun bilmediği ummadığı bir hâdise olabilir mi hiç?! Tekvir sûresi 29. âyet (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla “Âlemlerin Rabbi Allah, dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” Hakk’ın tüm isimlerinin zerreleriyle bezeli insanoğlu, Hakk’ın önünde şüphesiz ki acizdir ve onun bu acizliği insanın cennetten çıkartılışına sebep olan hâdiseyi zuhura erdirir.  

Âdem, cennetten çıkartılışa kendisine bahşedilen isimler sıfatlar gereği razı oluşunu, cennet ağacına yönelmekle ortaya koyar. Yani âdem kendisine bahşedilen isimleri, sıfatları giyinmiştir. O isimlerin sıfatların âdeme koşusu da, o isimlerin sıfatların ondan taşması da bir aşk işidir. Âdemin aşkı, razı oluşuyla dile gelir. O, sevgiliyi tanımaya bilmeye taliptir. O, aşkı yaşamaya taliptir. O, tövbe ipine asılmaya taliptir. O, sevgili için mücadeleye taliptir. Cenâb-ı Hak yaratılmışlık destanını yaratıkları aracılığıyla mülk diyarına zuhura erdirir.  Âdem aşk ile bu mücadeleye soyunur, soyundurulur. Bu ise nefsin sığlıklarıyla mücadeleyi doğurur. Bu mücadelede öz, gerçek saf ve pür hâlde mülk diyarında kendini ortaya koyabildiği nispette birim üzerinden mülk diyarına bahşedilen hakikat boyutu gerçek hâliyle yansır âdeta iner -nüzul eder- ve birim ile bir ve beraber oluşunu sergiler.  Âşık âdem gayri ne ister? Sevgilide yokluğu ilan eyler. Yaratan Allah, donatan Allah… Allah yarattığından muhtelif görünüşleriyle kendini seyran eyler.

"Başı dik hür kılınmışken, zayıf ve âciz kıldın beni!"
Bu mısrâdan hareketle tasavvufta hürriyet kavramı dersek ne söylenebilir?
Hürriyet; Hiçbir şart ve koşulda bir baskıya boyun eğmeme, bir teslimiyette bulunmama, hiçbir kişiye ya da kuruma kulluk etmeme, kendi hür iradesine dayanarak bir yaşam sürme hâlini anlatır. İnsan ne zaman bir baskı altında değildir, hürdür? Aklına her eseni yaptığı zaman mı? Her aklıma eseni yapmalıyım fikri dahi bir baskı değil midir? Oysa insan, insan olduğu zaman baskı altında değildir. İnsan olamadığı zaman, egosuna esirdir.

Egosuna esir olan; hırs, kin, nefret, zulüm ve benzerleriyle örülü bir ateş çemberinin orta yerine düşmüş demektir.  Yaratan Allah, donatan Allah… Bu hakikati kabulleniş insanın hakikatiyle yüzleşmesi mânâsına gelir. İnsan, kendini gerçekleştirdikçe, donanıma uygun hareket edip sığlıklarını dizginledikçe hür olur. Böylesi bir hürriyet mülk âleminde gücü –kuvveti- ortaya getirir. Hak ile mânâ bulmakta oluşun üzeri açılmış ve yükseldikçe yükselmektedir. Bu aynı zamanda yukarıda da izah edilmeye çalışılan, birime bahşedilen başı dik, hür kılınan yapıyı işaret etmektedir. Ancak birimde bu yapı nefse esir düştüğü nispette durum zavallılaşmayı bildirir.

Öte yandan yaratılmış, Yaradan’ın muradı neticesi tâbiri câizse birlik hâlinden kopmakla esarete de düşmeye başlar. Bedene bürünmesi ise özgürlüğünün iyice kısıtlanışı anlamına gelir. Ancak öz dediğimiz birime bahşedilmiş çekirdek yapı,  Cenâb-ı Hakk’ın hakikatinden bir zerre olmakla Küllî hakikatini bahşedilen kabiliyetçe tanımaktadır dolayısıyla da özgürlüğün ne demek olduğunu Küllî hakikat boyutuyla olmasa dahi bilendir.  Aynı zamanda bu çekirdek yapı birimde, birime bahşedilmiş en yüksek hakikat boyutu olmakla aşikâr oldukça da özgürlüğü mülk diyarında ifadelendirecek -zuhura erdirecek- olan boyuttur.

Birlik hâlinde yokken, birlik hâlinden murat edilip âdeta bir proje hâlinde var iken, birlik hâlinden ayrışmak, ayrıştıkça parçalara ayrılmak, parçalara ayrıldıkça birimleşmek böylece en küçük birime kadar aşkın yaşanması imkânın doğması esasen hep küçülmektir ve bu küçülüş dünya âlemine –aşağılara- sürüklenişi ortaya getirir. En ufak bir zerrede dahi Hakk’ı görmemiz, bulmamız ise bizi derûnumuza yöneltir. Karşımızdan yansıyanın bizim için ne ifade ettiği üzerinden ufuklar aştıkça öze yöneliş gerçekleşir. Böylece özü sözü (özde) -içi dışı (içte)- bir oldukça Hak ile bir ve beraber oluşumuzun üzeri açılır. Bu ise gerçek özgürlüğü anlatır. Gerçek özgürlük aşkın işidir. Nefisten azat olup aşk hakikatini giyindikçe, hakikatini bildirdikçe âdeta geçirgen bir yapıya dönüşülür ve kendisinden taşanlarla birim tertemiz bir pınar kesilip etrafını besler, aydınlatır, yeşertir.

Dilerseniz aşağıdaki âyet-i kerimelere özgürlük bahsini temel alarak bakalım. Âyette geçen İki tepeyi nefsin sığlıkları ve öz olarak düşünelim, yapılan hayırların da insana katkısını görmek üzere bu âyet-i kerimelere bakalım.   
(Beled sûresi 7-18.âyetler)
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
“Hiç kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor? / Biz ona vermedik mi iki göz,/ Bir dil, iki dudak?/Kılavuzladık onu iki tepeye./Akabeye, sarp yokuşa atılamadı o./ Sarp yokuşun ne olduğunu sana bildiren nedir?/Özgürlüğü zincirlenenin, bağını çözmektir o./Yahut da açlık ve perişanlık gününde doyurmaktır o,/Yakındaki bir yetimi,/Yahut ezilmiş, boynu bükük bir yoksulu./Sonra da iman eden ve birbirlerine sabrı öneren, merhameti öneren kişilerden olmaktır o./İşte böyleleridir uğur ve bereket dostları.”…

“Melekler, mahkûmu olduğum fermanıma boyun eğerdi benim”
Şiirde “ Melekler bana boyun eğerdi denilmiyor, melekler mahkûmu olduğum fermanıma boyun eğerdi” deniliyor. Burada acaba dikkat edilmesi gereken bir husus mu var?
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Bakara sûresi 30…34. âyetler;
“Bir zamanlar Rabbin meleklere : “Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım.” demiştir de onlar şöyle konuşmuşlardı: “Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamd ile tespih ediyoruz; Seni kutsayıp yüceltiyoruz.” Allah şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.” / Ve Âdem’e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere sunarak şöyle buyurdu: “Hadi, haber verin bana şunların isimlerini, eğer doğru sözlüler iseniz. /Dediler ki: “Yücedir şanın Senin. Bize öğretmiş olduğunun dışında bilgimiz yok bizim. Sen, yalnız Sen Alîm’sin, her şeyi en iyi şekilde bilirsin; Hakîm’sin, her şeyin bütün hikmetlerine sahipsin.”/Allah buyurdu: “Ey Âdem, haber ver onlara onların adlarını.” Âdem onlara onların adlarını haber verince, Allah şöyle buyurdu: “Dememiş miydim ben size! Ki ben, göklerin ve yerin gaybını en iyi bilenim. Ve Ben, sizin açığa vurduklarınızı da saklaya geldiklerinizi de en iyi biçimde bilmekteyim./O vakit biz meleklere, “Âdem’e secde edin demiştik de İblis dışında tümü secde etmişti. İblis yan çizmiş, kibre sapmış ve nankörlerden olmuştu.”… 

Âdem bir ağaç mıdır, kuş mudur, bitki midir, ot mudur, melek midir? Âdem’in fermanı, âdem olmayanın fermanıyla eş değildir. Âdem’e öğretilen isimler, sıfatlar aracılığıyla, melekler dâhil tüm yaratılmışlığı Âdem, (kendisine sunulan kapasite nispetinde de olsa) idrâk edebilecek donanıma haiz kılınandır. Her zerreden Hakk’ın o zerresinden bildirmek istediği hakikati –nuru – yansır.  Meleklerin secdesi ise Âdem’in özüne lütfedilmiş olan bu hakikat zerresinedir, bu hakikat zerresinin diğer yaratılmışlardan açığa çıkartılandan üstünlüğüne secde gerçekleşir. Bu hâlin dünya hayatına yansıması da bu hakikate uygun olur. Kim ki kendisine bahşedilen donanımla kendisini gerçekleştirir ve nefisten azat kendisine bahşedilen güzelliği gerçek hâliyle ortaya koyar, aslî yapısını sergiler, bunu başardığı ölçüde cümle yaratılmış ona hizmete soyunur, soyundurulur. Hâlin bu olması sebebiyle de kâmil insanlardan nice hikmetlerin -mucizelerin- belirmesi kimseyi şaşırtmaz. Nefis ehline âlemin düşman kesilmesi de zîra kimseyi şaşırtmaz.

Karşımızdakini lâyıkıyla değil, bize bahşedilen kapasitece bilebileceğimize göre Allah’ı ancak bize bahşedilen kapasitece algılayıp tanıyabiliriz. Dolayısıyla karşımızdaki Allah’a değil önce özümüzdeki hakikat boyutuna secde eder onu idrâk üzerinden enginlere yöneliriz.

Bu arada şunu da söyleyelim ki; secde kavramı içinde muhtelif anlamlar da barındırır. Mesela itaat, tevazu, boyun eğmek, yere kapanmak, yüz sürmek gibi.

Bilenin, üstünün, olgunun hatta güçlünün! önünde baş eğmek, ona itaat etmek, para, mevki, makam için boyun eğiyor olmak, kibirlenmemek veya nefsinin sığlıklarına tapınıp da kibirlenmek, tevazu sergilemek ya da nefse takılıp sergileyememek, içyapımızın dış yapımızı kendine itaatkar olmaya teşviki, olgunluğu bildirme gayreti ama buna rağmen bizim dünyaya tapınışımız, bize menfaat sağlayacak olana âdeta secde edişimiz... karşılaşılmadık bir tablo mudur acaba?
Yaratılmışın, kendisine bahşedilen isimleri, sıfatları giyinişi -itmeyişi, reddetmeyişi-, görünüşte isyanda dahi olsak bunun bile Hakk’ın muradını bildirişi, Hakk’ın muradının dışında herhangi bir şeyin olamayışı vs. yine daimi bir secdenin işareti değil midir?  
O hâlde sadece namazda secde edilmez. Üstelik îmânı noksan insan "secde meleklere emredilmiş bana emredilmemiş" bile diyebilir.
Nefsimizin sığlıklarından arınılmışlık nispetinde ise secdelerimiz hakikatine yönelir.  Tavuk da yem yerken başını yere eğer kaldırır ama bu, ne dereceye kadar secde edişi anlatır? İnsan olanın elbet tavuktan hatta secdesinin de tavuğun secdesinden farkı vardır.

Namazlarımızda bizlerin Peygamberimizin nuruna tutunduğumuz aşikârdır hatta okuduğumuz âyetlerle Peygamberimize, evlatlarına selâm verir, rükûa varır, secdeye kapanır “Allah” deriz. Bizler, Peygamberimiz aracılığıyla Hak’ı bilmeye, tanımaya yönelirken içimizdeki nura dokunmaya, gönülde Allah ile kucaklaşmaya gayret ederiz.  O hâlde biz, Allah’ı, Peygamberimiz ve Kur-ân vasıtasıyla bilmekle, bilenin önünde baş eğeriz. Peygamber nurundan yansıyanla şekillendiğimiz nispette kendimizi bulur ve aslî yapımızdan farklılıklarımızdan uzaklaşmaya yöneliriz. Bu ise bizi Muhammedî sancak altında Hakk’a yöneltir. Bu yönelişimizle özümüzle kucaklaşır, Hak ile bir ve beraberliğimizin üzerini açarız.  O hâlde secdelerimiz gerek namaz dikkate alındığında gerek hâlimiz, tavrımız dikkate alındığında  nefsanî ve rahmanî çizgi üzerinde muhtelif derecelerle zuhura gelir ancak her daim hep vardır. Secdesiz bir an yoktur. Ancak secdelerimiz nefisin sığlıklarından azat oldukça hakikate yol alır ve yol aldırır. Öz itibariyle bakıldığında da görülür ki secde yalnız Allah'adır.

 “Nefsini kurbân eden cân oldu asl-ı kıble-gâh.”
Bu ne demek? Yani insanın özünde –canında- Kâbe mi var?
Kıblegâh, sözlük anlamı olarak secde edilen, kıble edinilen yer demektir. Kıblemiz bildiğiniz üzere Kâbe’dir. Kâbe –Beytullah- yani Allah’ın evi demektir. Kâbe karşımızda dursa, onu beş duyuyla algılamak yeterli olmaz. Baş, Kâbe’nin hakikati önünde eğilir çünkü gönül gözü devreye girmiştir. Kâbe, istikamet anlattığı gibi bu istikametle de yön duygusunun gelişmesine sebeptir. Bu doğruyu eğriden ayırmak ve doğruyu bulma yeteneği kazanmak için önemli bir ikazı ve disiplini işaret etmektedir.

Kâbe’nin mânâsını idrâk mücadelesi, doğru ve doğrudan yana olmak hâli kazanmayı işaret ettiği gibi,  tövbeye, temizlenip arınmaya, yeniden ümit ile hayata sarılmaya, hayatı doğru değerlendirmeye dair güçle bezenmeye de imkân sağlar.

Malumunuz yaratılmışın, bir Hakka bakan yüzü, -kökü- bağı vardır bir de dünyaya bakan cephesi.  Dünyaya bakan cephesi, nefsin sığlıklarını -mesela şiddeti, bencillikleri, hırsı, kibri…- beslemeyi ister ancak kökü –özü- nefsanî kaygılardan, sığlıklardan uzaktır, bunlara direnir. Bu ikilem içindeki insan, dış yapısının feryatlarını dindirip içyapısının hâkimiyetine teslim olursa, ona uygun olarak şekil alır ve böylece dışın, içe secdesi gerçekleşir. Hâl bu olabildiği ölçüde ise birime bahşedilen özyapı belirir. Böylece gönül, Allah’ın evi oluştan hissesini ortaya koyar.

 (Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla) İsrâ sûresi 85. âyet: “De ki, ruh Rabb’imin emrindendir.”

Coşkun aşk, taşkın aşk, tutkun aşk ve âşık;
Para için, mevki için, makam için, meslekî doyumlar için, sevgilinin sevmesi için neler neler yapılıyor da şaşırtmıyor hakikat arayıcılığı, kendini keşfediş aşkı, özünde hakikati bulmak, o hakikat ile mânâ bulunduğu gerçeğiyle karşılaşıp coşmak, akıp çağlamak niye şaşırtsın!  Şaşırtmaz elbet. Ancak bu coşkunun, bu aşkın tasavvuf kültüründe işaret edilen muhtelif evreleri var.

Cünun Evresi; Alev alev yanışı, heyecanla arayışı, sevgilinin peşine düşüp de dağlar tepeler aşmayı, hâdiselerle, tufanlarla gözü kara çarpışmayı anlatır. Bu seviyede coşku öylesine hâkimdir ki sevgiliye kavuşmak arzusu bütün benliği kaplamıştır ve can ne kadar yanarsa yansın yola düşülüp de ummanlar aşılır. Dilde ise sürekli sevgili, gönlünde sürekli onun aşkı vardır. Bana Onu anlatsana, bana Onu söylesene, bana aslî diyardan bahsetsene, diyip sergilenen coşkunluklar bu seviyenin işaretidir.

Fünun Evresi; Bu evrede âşık, sevgiliyi tanımak, bilmek için muhabbet ile yollardadır. Aşkı ona rehberdir yürür. Sevgiliye yöneldikçe o sevgilinin başka başka özellikleri, güzellikleri keşfedilir. Böylece tanıma, bilme arttıkça aşk daha da ziyadeleşir. Zaman zaman şiir olur söze düşer, beste olur nağmeye dökülür. Cünun evresinin ardından gelişen bu evrede artık ataklık, heyecan, coşku yerini yavaş yavaş bilmeye, tanımaya bırakmıştır ki bu hâl esasen kişiyi, Sevgiliyi tahsile yöneltir, olgunluğu ortaya çıkartır.  Allah, yaratmakla ilmini sergiler. Bizler, isimlerle, sıfatlarla muhatap oldukça,  kendimizde bunları keşfettikçe, kalıplarla, bedenlerle, şekillerle karşı karşıya geldikçe esasen Allah’ın ilimle yoğruluruz.  Cünun evresinde uzayan dil coşkun yürek ilim, irfan ile mesttir suskunlaşır, sakinleşir ve bu mest oluşla hareket etmeye soyunur.

Sükûn Evresi; Âşığın, mâşuk olmazsa ne anlamı vardır? Âşığı, âşık kılan zaten mâşuktur. Âşık bunu fark eder ve aczini anlar. Sevdiğinin bir tebessümüyle ancak o anlam kazandığını görür, düşüncelere dalar.  Düşünceler ise bakılan her noktadan esasen Hakk’ın nuru yansıdığını fark ettirir ve bu bilinçle yaşamaya yöneltir. Böylece yollar aştıkça sükût dönemi başlar. Muratlar, Hakk’ın muradında eridikçe, Hakk’ın varlığında yok olduğu bilinciyle yoğrulur. Söz biter, kişinin kendini bir varlık olarak niteleyişi silinir, silindiği nispette de aslî yapısından farklılıkları aradan çekilir ve beden varlığından hakikati zuhur bulur.

Aşkın av etmesi ne demek? Bu ifadeyle nasıl bir hâl kast ediliyor?
Cennetten çıkartılma hâdisesine bakarsak insan, kendisine bahşedilen aşk ismiyle avlanandır.  Zîra kendisine bahşedilen aşk ismiyle cennet ağacına bir çekim yaşar, onu merak eder, tanımak ister, muhabbet duyar yönelir. Bu ise onun insanlık kisvesiyle dünyaya gelmesine sebeptir.

Allah, yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatinin zirvesi aşkına (ki bunun tezahürü Peygamberimizle olur) yaratmıştır.  Dünya diyarında kendisinden açığa çıkartılan isimlerle sıfatlarla her bir yaratılmış, kendi cinsi üzerinden avlayandır. Her bir yaratılmış birim, kendisinden açığa çıkanlarla diğer birimler üzerinde etki yaratır. Kimini kendine çeker, kimini kendinden uzaklaştırır. Çekim hâdisesi; benzer isim ve sıfatların kendilerine benzerlerine yönelişi anlattığı gibi kendilerini tamamlayacak doyuracak, yükseltecek olana meyletmeleri hâlini de bildirir. İsimlerin birbirlerini itişleri ise kendilerine yakışmayanları uzaklaştırmakta oluşlarının işaretidir. Hâli örneklendirelim: Zalim mazlumla, mazlum zalimle yan yana olmak dahi istemez.  

Bütün bu seyir içinde, diğer yaratılmışlardan üstün vasıflarla bezeli insan, kendini tanıma, bilme, gerçekleştirme için yeterli potansiyel bahşedilendir.  Nefisin sığlıklarından uzaklaşan insan, uzaklaşabildiği nispette, karşısındaki üzerinde (şayet  karşısındakinin de isim ve sıfatları uygunsa) hayranlık yaratır. Bu ise aşktaki avlayıcılığın bir başka boyutudur. Bu hâlin zirvesi, kâmil insanlardan açığa çıkan güzelliğin avlayıcılığını bildirir.  Buradaki avlanışta ise aşkın hakikatinden –yüceliğinden- izler zuhura gelir. Bu izler yola düşer, ışık olur, içsel yolculuğu tetikler ve yolu aydınlatır. O hâlde aşk avlar ve her daim rehber olup yolda yürütür ancak nefisten arındıkça hakikatini bildirir ve doğru yolu gösterir, doğru hedefler seçtirip ilerletir.

Şiirde Sipihr- i nilgûn (çivit rengi feleğin) büyülemesi ifadesi geçiyor. Bu ne demek?
Çivit, bilindiği üzere mavinin bir tonudur. Sipihr; sözlük anlamı olarak gök, sema, asuman felek, talih, baht gibi anlamlara gelir. Sipihr kelimesinin dikkat çekici anlamlarından biri de mûsikîde geniş aralığı olan önemli bir mürekkep (birleşik) makam oluşudur. Bu izahlar ışığında meseleye bakarsak mavi renkli felek; sema, asuman anlamı üzerinden bize dünyayı işaret eder. Mürekkep makam nitelemesi üzerinden de Allah’ın neler yaratmış olduğunu seyrana daldığımızda karşımıza çıkan zenginliği ve bunun Cenâb-ı Hakk’ın birliğinin eseri olduğu gerçeğini vurgular. Dolayısıyla şiirde geçen çivit renkli feleğin büyüleyiciliği bize dünyanın büyüleyiciliğini anlatan bir ifadedir. Ancak dünyanın büyüleyiciliği ile kasıt nedir acaba?

Yukarıda da izaha çalışıldığı üzere; yaratılmışlık -bedene büründürülmüşlük- aşkı yaşamak için bir fırsattır. Sıklıkla yaptığımız gibi bir skala hayal edersek dünyanın büyüleyiciliği de bu skala üzerinde nefsanî ve rahmanî boyut arasında gider gelir.  Nefse esaretten baş kaldırılamıyorsa, çekildiğimiz her değer, istediği kadar bize masum gözüksün bizi peşine takar ve âdeta peşi sıra sürükler, sürüklendikçe can yanar, feryat başlar, bir uyuşturucu bağımlısı gibi doyuma ulaşmak için çabalanıp durulur. Dünyanın büyüleyiciliği ilâhî aşk boyutuna tırmanıyorsa, o zaman da bu çizilen tablodan  uzak düşülür ve Cenâb-ı Hakk’a olan bağlılıkla, muhabbet ile her bir zerrede onu görmekle, bulmakla yol alınır. İşte bu noktaya da dünyanın büyüleyiciliğindeki mânânın rahmanî boyutu gizlenir. Bu da Allah aşkıyla “Rabbim Allah” diyebilmenin zevkine teslim olup Allah için her şeyi yerli yerine oturtma gayretini, hak edeni hak ettiği ile buluşturma çabasını bildirir ve bunun neticesidir.  Aşkın hakikatine yönelip de yollar aşıldıkça görülür ki hem hayattaki muhataplıklarımız tatlanır hem ömrün nihayetinde dönüp de geriye baktığımızda Allah muhabbetini yaşayabilmenin mutluluğuyla huzura varılır…

“Aşk kanlı, şanlı, canlıdır” diye niçin söylenmektedir? Bilhassa aşkın kanlı oluşundan kasıt ne!?
Dilersiniz burada da öncelikle ilâhî aşk boyutu üzerinden yürüyelim. Zîra “Aşk, kanlıdır” çünkü hakikatine koştukça nefsin sığlıklarının, bencilliklerinin canı yanar, onların ortadan kaldırılması ise çetin savaşlar gerektirir, savaşlar söz konusu olduğunda ise;  nefsin sığlıklarının tâbiri câizse kanı dökülür ve hakikate koştukça sığlıklar yenik düşer hatta esir ya da ölü pozisyonuna gelir. Bu da özyapının zuhuruna zemin hazırlar.

Aşk niçin şanlıdır? Çünkü özyapı zuhura erebildiği nispette Cenâb-ı Hak’ın nurundan bir zerre oluş gerçeği –aslî hâliyle- ortaya gelir. Allah’ın şanı şüphesiz yücedir. Ondan bir zerre oluş ne kadar gerçek hâliyle zuhur ederse, o kadar da açığa çıktığı birimden şan belirir.

“Aşk niçin canlıdır” denilir? Çünkü yaratan Allah’tır. Tek hakikat odur. Diri olan, can olan, canlı olan O’dur.   Yaratılmış, Cenâb-ı Hak’tan lütfedileni aktarır - aktarabilme mücadelesi verir-. Bu hâl yaratılmıştaki canlılığın işareti kabul edilir. Canlılık; her şeyde olduğu gibi bir skala üzerinde değerlendirilebilinir. Hâl bu olunca cansızlık da , sığlıklara saplanıp gerçek canlılıktan uzak düşüş de canlı oluşun alt basamakları olarak kabul edilir. Yaratılmış dünya âleminde kendisinden açığa çıkartılanlarla isteyerek –dileyerek- yani aşktan muhtelif dereceler sergileyerek, muhtelif hedeflere, muhtelif çekimler yaşar. Bu ise yaratılmışı, mülk diyarında hareketlendirir. Böylece aşk, birimi canlandırır, aşkını yaşamaya ve dolayısıyla da Hak tahsiline  yönlendirir.

Peki beşerî plandan bakarsak aşkın kanlı, şanlı, canlı oluşu hakkında ne söylenebilir?
Dünya planında yaşadığımız aşklarda hangi sevgili can yakmamış, içimizi kanatmamış hatta dağlamamıştır acaba?  Buna rağmen aşktan kim yüz çevirmiştir! Aşk, kimi canlandırıp hareketlendirip heyecana, coşkuya sürüklememiştir? Hangi aşkın şanı zayıf ilân edilebilir? Ferhat’ın Şirin’in aşkı mı ya da sizin aşkınız mı kıymetsizdir? Sizin aşkınız para dahi olsa, onun peşine koşarken koca bir hayat hikâyesiyle şanınızı duyuran siz değil misinizdir? Peki ya siz kimsiniz?!

Aşk yolunun sermayesinin can olması ne demek?
Tek canlı olan Allah’ın canlılığından bir zerre can, bahşedildiği için canlılık iddiası taşıyoruz. Şayet can –öz- bahşedilmemiş olsa, Yaradan ve yaratılan ayrımı olmayacak, ikilik doğmayacak ve mülk diyarındaki bu seyir yaşanmayacak.

Nefsimize esir olalım veya olmayalım yaratılmakla can sermayesinden nasibimizi almışız.  O hâlde can taşımamız aşkı yaşıyor olmamızı ortaya getiriyor, can –hakikat zerresi- bünyesinde barındırdığı aşk ile bizi hareketlendiriyor, canlandırıyor.  Can bedeni terk edene kadar da aşk yolunda olma imkânı doğuyor.

Bu noktada dilerseniz bir örnek verelim: Bitkisel hayata girmiş birini düşünün; o makineye bağlı olarak nefes alıp veriyor olsa bile nefes alıp vermeyi istiyor ki kendisine uzanan destek eline nefes alıp vererek, olumlu cevap veriyor. O hâlde can ve aşk hep bir arada yer alıyor. Can sermayesi aşkı ortaya getiriyor. Canın bedeni terk etmesi bile Hakk’a kavuşma isteğini anlatıyor. Artık ölümle, o bedenin can sermayesinden hakkı yok. Allah, sağlık –sıhhatten- ayırmasın hastalara da tez vakitte şifa versin inşallah.

Bununla birlikte normal şartlarda da bizler nefsimizin içinde bulunduğu seviyeye uygun çekilişler –yönelişler- dolayısıyla da aşkı sergileyişler gerçekleştiriyoruz. Bunu yaparken de hâdiselerle, zaman- mekân algısı içinde yol alıyoruz, yontulmaya, şekil almaya yöneliyoruz. Buradaki başarı ise bize nefsimizin sığlıklarının ıslahını bildiriyor. Buradaki başarı, biz özümüzü kuşandıkça gerçekleşiyor. Bu olabildiği nispette de özyapı, gerçek hâliyle mülk diyarına taşıp lütfedilen kapasite ölçüsünde de olsa gerçek canlılığı bildiriyor. Muazzam bir ilâhî skalada canlılık muhtelif boyutlarıyla seyran ediyor.  

Nefsin sığlıklarına gömülüş ve Peygamberimizin yardım elini tutmayış esasen insanın kendine ihanetidir gerçeğini ortaya koyan  âyetlerden:
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
Enfâl sûresi, 27-28. âyetler: “ Ey inananlar! Allah’a ve Resül’e hiyanet etmeyin. Bilip durduğunuz hâlde öz emanetlerinize hiyanet mi ediyorsunuz?/ Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihan aracıdır. Allah’a gelince, büyük ödül O’nun katındadır.”
Nefsin ıslahının önemini bildiren âyetlerden;
(Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla)
 Fecr sûresi 28-30. âyetler: “ Dön Rabbine, razı etmiş ve razı edilmiş olarak. /Gir kullarımın arasına /Gir cennetime.”

“Kur-ân’ı Kerîm ki; yârin yüzüdür, Allah, hıfz etmeyi nasip etsin” ifadesiyle kasıt ne?
Peygamberimiz (s.a.v.) son peygamberdir ve bu durum yaratılmışlık için Allah’ın bildirmek istediği hakikatinin zirvesini temsil eder. Bu sebeple Peygamberimiz (s.a.v.) ile muhataplık, sevgilerin hakikati olan Cenâb-ı Hakk’ın yaratılmışlık için bildirmek istedikleriyle, muhataplığı anlatır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile muhataplık, bizler için Kur-ân’ı Kerîm’i idrâk edebildikçe gerçekleşir. Kur-ân’ı Kerîm, Peygamberimizden (s.a.v.) âleme akıp gelendir ve Peygamberimize (s.a.v.) bahşedilen hakikat boyutunun dünya toprağında yeşerişini –zuhurunu- ifade eder.

Bununla birlikte; bir kimsenin yüzü bir başkasına ne dereceye kadar benzeyebilir ki!? Bu noktadan hareketle yüz, bildiğiniz üzere belirleyicilik ifade eder.  Beşerî plandaki bir sevgilinin ise yüzü, zihnimize âdeta kazılıdır. Onun yüzü, bize ondan açığa çıkmakta olanları hatırlatır, anlatır. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) de yüzü bizler için Kur-ân’dır. Peygamberimizle (s.a.v.) âleme tebessüm eden Kur-ân, bize Allah’ı anlatır, hatırlatır.

Hıfzetmek ise sadece Kur-ân âyetlerini ezberlemek anlamına gelmez. Kur-ân’ı Kerîm ile bildirilenler hayata taşındığında gerçek hıfzediş vuku bulur.  Karşımızdakini, bize bahşedilen kapasitemizce algılayabileceğimize göre, Kur-ân’ı Kerîm’i idrâk de esasen bizdeki idrâkin üzerinin açılışıdır, bize lütfedilmiş değerlerin uyanışıdır. Başka bir deyişle de Kur-ân’ı Kerîm’i idrâkle, Allah’ın yarattığına –bize- yüklediği potansiyelin yeryüzü âleminde uyanışı, hatırlanışı söz konusu olur. Yaşamda yol aldıkça, sınandıkça; özümüze yüklenmiş olan Kur-ân’ın hakikatini uyandırarak, yaşama taşımanın mücadelesi verilir. Ama sığlarda kalınır ama enginlere yol alınır.

Her bir yaratılmış, yaratılmış olmakla Muhammedî sancak altındadır. Peygamberimize (s.a.v.) bahşedilen hakikat boyutu, Allah’ın, yaratılmışlık için bildirmek istediği hakikatinin zirvesi olmakla cümle yaratılmışlığı kapsayıcı, kucaklayıcıdır. Allah’ı inkâr bile Kur-ân ile bildirilenlerin alt basamağında yer alışın bir işareti olarak değerlendirilir. Taş, toprak bile Kur-ân’a hizmete soyundurulan, Muhammedî boyut altında yer alandır. Söz gelimi taş toprak bile Muhammedî hakikati, üzerinde yükselterek hizmete soyundurulandır.

Aşkın eziyetinin, lütuf oluşu ile ne kast ediliyor?
Beşerî plandaki aşklara bakalım.

Hâdiseler, acılar, tatlılar, gözyaşları, korku, endişe, sevinç, mutluluk, huzur, hüzün, ıstırap vs içermeyen bir aşk var mı acaba? Aşk, beraberinde doğal olarak acıyı da getiriyor.
Nefsin sığlıklarına esirsek nefsanî kaygıları, hırsları, bencillikleri doyuramadığımızda acıya sürükleniyoruz, nefsimizin sığlıkları feryat edip ortalığı inletiyor.
Birime bahşedilmiş öz de, Cenâb-ı Hakk’tan bir zerre olmakla, Hakk’a olan aşkını mülk diyarında da yaşamak, Onu görmek, Onu anlatmak, Ondan oluşunu ortaya koymak istiyor. Bunun için ise dışı, içe çekiyor, kendine benzetmeye -kendinde eritmeye- yöneliyor ve kendisi de dışa taşmak istiyor. Bu gerçekleşebildiği nispette birim huzurlu, mutlu çünkü kendini gerçekleştiriyor, bu gerçekleşemediği nispette ise birim huzursuz ve mutsuz çünkü kendisiyle savaş hâlinde.

Ancak bencilliklerin aşkı ile özün aşkı arasında bir uçurum olsa da netice olarak aşk, şekilden şekle sokuyor, eğitimden, gelişimden nasibi aldırıyor. Bunun için de çok kıymetli.  Bununla birlikte atılan her adım, sevgiliyi -Hakk’ı - bildiriyor, tanıtıyor. Zîra aldığımız her nefesle, atılan her bir adımda yöneldiğimiz, çekildiğimiz her bir değerden dersler alıp olgulaşıp Hakk’ı idrâkimizden muhtelif seviyeler zuhura geliyor.  Yaşanılan zorluğun içinden ise görmesini bilene Hak daima kendini bildiriyor ve tebessüm hâlinde. Her zerreden Allah’ın o zerresinden bildirmek istediği hakikati zuhura ermekte ve dolayısıyla da Allah, aşka düşürüp de yönlendirirken her nefes esasen “Rabbü’l Âlemin” (Âlemlerin terbiye edeni) oluşuyla da şekillendirmekte. Allah, terbiye edişiyle yarattığına esasen değer vermekte, muhabbetini sergilemekte. Hâl bu olunca aşkın eziyeti, Hakk’ın lütfü olmuyor mu sizce de?

“Her iki âlemde de Allah, Ken’an’a  yardımını lütfetsin ve makbul kıldıklarından eylesin;
İsterim cemâlinin lütfünü; her zaman gece ve gündüz” Bu iki mısrâ hakkında ne söylenebilir?
Ken’an Rifâî Hazretleri’nin genellikle şiirleri kendisinden hareketle bizlere bir sesleniştir ve yakın çevresi tarafından da Hazret’in şöyle söylediği bilinir: “Saz ile söyledim, söz ile söyledim beni duymasanız da duymasalar da ben yine de söylerim.”  Tasavvuf kültürü, mürşit terbiyesiyle gelişerek, gerçekleştirilen bireysel bir yolculuğa işaret eder. Dolayısıyla Ken’an Rifâî Hazretleri şiirlerinde genellikle kendine sesleniş hâlindedir, kendi gelişimiyle ilgilidir ancak kendisine seslenişi bizlere ufuk olur, yol açar, bizleri geliştirir.

“Her iki âlemde de Allah, Ken’an’a  yardımını lütfetsin ve makbul kıldıklarından eylesin” ifadesi de esasen bir duadır ve dua, Cenâb-ı Hak ile rabıta vesilesi olduğu gibi iyiyi, güzeli de davettir.

Bizler, Allah’ın birer aciz kuluyuz. Mükemmel olan şüphesiz yalnız Allah. Bizim aciz kılınışımız, Allah’ın mükemmelliğini ortaya koyar. Zîra her şey zıddıyla bilinir. Biz her daim Allah’tan güzellikler isteriz, “aciziz, hazinen geniştir Ya Rabbi,  kolaylıklar, güzellikler, lütfeyle” deriz. Olanı hayır görmeye, güzel görmeye çalışır, kabule yöneliriz. Allah’ın bize verdiği dersi almaya gayret eder. Olanı Allah’ın bize tenezzül edip de bizi eğitmesi, bizi geliştirmesi, bize muhabbet eylemesi olarak değerlendiririz. Böylesi bir yapıyı, benimsememiz için illâ tasavvufî bir terbiye görmemiz gerekmez. Bu insanlığımızın gereğidir. İnsan olan bu hâl üzere derinleştikçe insanlığıyla belirir.

Kâmil insanlarda ise kahır algısı âdeta sıfırlanmıştır. Onlar ne yaşarsa yaşasın, yaşananı Hak’tan bilip aşk ile yol almaya onu vesile kılar, güzel ve makbul olarak değerlendirir. Kâmil insanlar, Allah’ını bilendir, haddini bilendir, onlar bir nefes olsun Hakk’ı idrâk yolundan ayrılmamak için daimi Hakk’ın cemalini niyaz hâlindedir.

Bununla birlikte öyle kimseler de karşımıza çıkabilir ki; onlardan da maalesef zaman zaman da olsa şu cümle duyulabilir: “Allah’ım bana çile, gam ver de sana olan aşkımı ispat edeyim” Bu cümle, takdir edersiniz ki haddini bilmemek,  Allah’ı hiç tanımamak, kibirlenmek, acizliğinden hiç haberi olmamak… gibi hâllerin neticesi olarak karşımızdadır.  Bu cümlenin şov amaçlı, göz boyama maksatlı söyleniveren bir cümleyse dahi affı var mıdır bilinmez ama başa çok iş açabileceği aşikârdır. Kâmil olanla, bu cümlenin hele mânâsını idrâkle söyleyenin arasında kıyas kabul etmeyecek farklar bulunur. Haddini bilmeyenin, Allah’ını bilmeyenin acizini bilmeyenin kemâlinden bahsedilemez nerede kaldı ki onda sığlıklar bertaraf olsun da Cenâb-ı Hakk’ın birliğinden lezzetler saf ve pür hâlde o birim üzerinden yansısın!

Bu arada beşerî planda bir âşık da düşünün, acı çekeyim, çileye, gama düşeyim diye âşık olmaz. Âşık olduğu için çileyi, gamı gözü görmez ve aşkını yaşar, sevdiğine kavuşma arzusu ile yollar aşar, mücadeleler verir, yılmaz yürür. O hâlde ilâhî aşk boyutunda da meseleyi aynı nokta üzerinden görmek gerekir.

Allah rızası için İbrahim Peygamber’in en sevdiğinden –oğlundan- dahi vazgeçebileceğini ortaya koyduğu kurban hâdisesi esasen bu konuda önemli ipuçları içermektedir. Hâdise, baba - oğul için tam bir teslimiyet ve razı oluş bildirmekle birlikte, Allah’ın kahra rıza göstermediğine de bir delildir. Nitekim Allah için oğlunu kurban etmeye yönelen İbrahim Peygamber ve oğlunun karşılarına bir koç çıkartılır, onun kurban edilmesi buyrulur. İnsanoğlu zaten et ve ot yiyerek beslenir. Koçun Allah için kurban edilişi o koç için güzel bir nasiptir.

Allah, zoru, darı, güçlüğü murat etmez. Gafurdur, rahimdir, kusurları örtücüdür, bağışlayıcıdır, ihsan sahibidir, Kerem sahibidir. Bize zor geleni de kolaylayıcı, yol gösterici olan şüphesiz Odur. Allah’a teslim olan ne yaşarsa yaşasın, Allah’ın izniyle ilâhî rabıtanın zevki içinde yoğrulur. Aciz ve günahkâr olsak da bütün eksikliklerimize rağmen Allah’ın nuruyla bizleri sarmalaması umulur, Allah’ın affına merhametine sığınılır böylece şiirde de geçtiği üzere gece –gündüz, her daim Hakk’ın cemaline avuç açılır, Seni idrâk mücadelesinden ayırma diye niyaz yaşanır.  

Bu hakikat ile birlikte, zorlanmalara talip olunmaz ama zorlanmalarımızın kıymetini de bilmek gerekir. Allah’ın yardımı ise esasen her zaman bizimledir ancak bizler içimizi fitne, fesat, kibir, yalan, dolan, riya… ile doldurursak Allah’ın yardımı bizde yer bulmaz ve üzerimizden akar, kayar gider, tutamayız onu, kendimize çekip alamayız. Oysa zorluk arkasındaki güzelliğin işaretidir. Zorlanmalarımızla yardım dilenir, güzelliğe yer açılır, hak kazanılır.  Allah sorar: “Ben seninleyim ey kulum, sen kiminlesin?” Kul, her nefes yapıp ettikleriyle, “seninleyim” diyebiliyorsa ne âlâ! Ama ya diyemiyorsa, diyememişse! O hâlde dilimiz duaya alışsın, başımız acizliğiyle bir eğilsin. Allah, gafurdur, rahimdir kerimdir, darda koymasın, zorda koymasın, darda, zorda olanın da hâlini kolaylasın. Allah’ın gücü her şeye yeter. Allah, biz türlü acizlikler içinde kıvransak da bize acısın inşallah ve bizden yüz çevirmesin.

Bitirirken;
Ken’an Rifâî Hazretleri’nin “Aşk” (Şah iken Lâhutta) adlı eseri, önce İzzettin Hümâyi Bey tarafından “Uşşak” makamında “sofyan” usulde bestelenmiş daha sonraki yıllarda yine bu eser, Özcan Ergiydiren tarafından da “hicaz” makamında “devr-i hindî” usulde bestelenerek müzik severlerin ilgisine sunulmuştur.

Gördüğünüz üzere aşk ile yola çıkıldı, aşk ile yollar aşıldı, aşk ile tepetaklak olup baş secde zevkine vardı, aşk ile gönül coştu, aşk ile koştu, ummanlara yönelip Ken’an Rifâî’nin dost eline tutundu. Seyran başladı, seyran her bir şiirde ummanlardan ummanlara savurup hayretlere saldı. Gayretinden bile aciz olsak durmak kime yakışır? Yeni bir şiir incelemesinde acaba bizi neler bekler diyip perdeyi araladığımızda anlaşılan o ki; Ken’an Rifâî Hazretleri’nin bir dost selâmıyla ve tebessümüyle  yine karşılaşılır. 

LUGATÇE

Asl-ı kıble-gâh: Kıblenin hakikati
Azat : Serbest bırakma, hür
Bî-iştibâh: Şüphesiz
Canan: Sevgili
Cevr:Eziyet, incitme
Cünun: Aşk coşkunluğu
Dem: vakit
Dem-be-dem: An be an
Dü âlem: İki âlem
Ferman: Buyuruk
Füsun: Büyü, sihir, büyüleyicilik
Füzûn: Çok ziyade, fazla aşkın
Hâksâr: Toz toprak içinde kalmış, hâli perişan olan, zavallı
Hıfz: Koruma, esirgeme, ezberleme
Lâhut: İlâhi âlem, Allah’ın zâtı âlemi.
Leyl ü nehar :Gece gündüz
Mahkûm: Tutuklu, esir
Mahkûm-ı ferman : Ferman, buyruk mahkûmu
Ruhsar:Yüz
Mushaf:  Kitap, Kur-ân’ı Kerîm
Müptela: Tutulmuşluk, tiryakilik
Râh-ı aşk: Aşk yolu
Râm : İtiat eden, boyun eyen, kendini birine teslim etme
Reh-nümûn : Yol gösteren,rehber
Serfirâz: Başı dik, üstün olan , başını yukarıda tutan,
Sernigûn : Baş aşağı olmak,tersine dönmek
Sipihr-i  nîlgûn: Çivit rengi, mavi felek, talih
Şah :Padişah.
Şikâr : Av
Te’yîd-i İlâh: Allah’ın destek ve yardımı
Tevfîk: muvaffak kılma, Allahın yardım edip muvaffak kılması
Vuslat :Kavuşma
Zebûn : Güçsüzlük, zayıf, aciz
Zelîl: Hor, hakir, alçak

KAYNAKÇA:
Kur-an’ı Kerim Meali - Yaşar Nuri Öztürk 1994 - Hürriyet Ofset Matbaacılık ve Gazetecilik A.Ş.
www.kuranmeali.org
İlâhiyât-ı Ken’an: 1988 Hulbe Yayıncılık, Hazırlayan: Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç/ Sayfa: 60 ve 79
İlâhiyât-ı Ken’an: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayımı. 2013 / Sayfa: 153
İlâhiyât-ı Ken’an Müzik Cd’si: Cenan Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı Yayını. 2001 Solist: Ahmet Özhan 
Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık: 2000, Kubbealtı Neşriyatı Yazarlar: Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri, Safiye Erol,
Ken’an Rifâi – Sohbetler: 2000, Kubbealtı Neşriyatı, Hazırlayan: Samiha Ayverdi
Ken’an Rifâî – Şerhli Mesnevî-i Şerif: 2000, Kubbealtı Neşriyatı
Misalli Büyük Türkçe Sözlük – Kubbealtı Lugatı – İlhan Ayverdi
Öteki Gündem 24 Haziran 2015 – Haber Türk - Prof. Dr. Caner Taslaman, Prof. Dr. Mehmet Okuyan – Cansu Canan Özgen
https://www.luggat.com
Zerredeki Okyanus/ Ken’an Rifâî ile Kendinden Kendine Yolculuk: 2003, Derleyen Gülmisal Gürsoy


İLETİŞİM BİLGİLERİ:         Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -   Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ....
Sayfa Başı