GÜLMİSAL GÜRSOY
MASAL ADI: NE DEDİN?

1. BÖLÜM

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, anam kapmış beşiği, babam kapmış eşiği, az gitmişler uz gitmişler öyle bir diyara varmışlar ki; bu diyarda rüzgarlar esmiş bulutlar dağılmış, rüzgarlar esmiş dumanlar savrulmuş, sislerin ardında yemyeşil ağaçlar arasında zümrüt misali bir ülke pırıl pırıl parlamaya başlamış. Saray güzel, tabiat güzel, han güzel, hamam güzel fakat gel gelelim bu güzel ülkenin padişahı pek hüzünlüymüş. Derin derin iç çekip usul usul söylenirmiş." Ülkemde bolluk var, bereket var fakat niçin aç gezenler bu kadar çok! Niçin memleketin dört bir yanında sefalet var!? ...”


Padişah dertlene dursun, sarayın koridorlarında kahkahalar atan prenses belirmiş. Etekleri uçuşa uçuşa babasının yanına koşup gelmiş. Bütün derdi tasası ava gitmek için babasının rızasını alabilmekmiş. Padişah ve prenses başlamışlar konuşmaya. Prenses “av” demiş, padişah  “memleket”. Prenses “avcılar” demiş, padişah “memleket.” Prenses “yağmurlar, hayvanlar, tahıllar, bolluk, bereket” demiş, padişah “memleket...”  Prenses, babasına pek düşkünmüş. Koskoca bir padişah olan babasının derdinden hiçbir şey düşünemez, duyamaz göremez olduğunu fark ettikçe de üzülürmüş. Bu arada Prenses ava gidip avlanan, sarayın mutfağına girip ahçı başına çıraklık eden, eline gergefi alıp işlediği gibi iyi de ata binen delişmen bir genç hanım olarak, aslında memleket meselelerine pek de duyarsız sayılmazmış. Babasını içine düştüğü karamsarlıktan kurtarmak ve biraz da fırsat bu fırsat diyip memleket hakkındaki fikirlerini anlatabilmek için bir ara kendini tutamayıp heyecanla atılmış “ Aman babacığım, kıymetli padişahım” demiş, “elbet bu memleket de sefalet de olur aç gezen de çok çıkar. Siz niye buna üzülüyorsunuz ki!.. Hem sonra bilirsiniz ya erkeği rezil eden de vezir eden de kadın. Kadın işini bilmez ise, aile de perişan olur, elbet memleket de. Bırakın siz bunları şimdi! benim ava gitmeme rıza gösterin. Gösterin ki; memleketin kadınlarına cesaret gelsin, kendileri cesur olduğu gibi, yetiştirdikleri evlatları da cesur olsun, tuttuğunu koparsın, çalışsın çabalasın işini, aşını, eşini bulsun. Memlekette ki sefaletin sebebi bilin ki kıymetli babacığım, cesaret eksikliği ve kadınların evlatlarını yetiştirmekteki zayıflığıdır...”


Prenses, bilmiş hatta ukala denebilecek bir tavırla, fakat bu tavrına rağmen gençliğinin getirdiği saflıkla sözünü söylerken, birden padişahın öfkeden deliye dönmüş gözleriyle karşılaşmış. Daha dün bebe diye kucağa alınan küçücük kız çoğu, şimdi adam olmuş da memleket meseleleri hakkında ahkam mı kesiyormuş! Padişah oflamış, poflamış, odasının içinde birkaç tur attıktan sonra “İyi de evladım” demiş “ Ben padişahım. Koca bir ülkenin padişahıyım. Madem iş kadında bitiyor, madem erkeği rezil eden de vezir eden de kadın, madem bu ülkeyi sefaletten kurtarmak da çare kadın, o halde ben neciyim?!   Padişah olabilmek için bir kadına mı muhtacım! Memleketi sefaletten kurtarabilmek için bir kadına mı muhtacım!?  Beni anan mı, anam mı padişah eyledi?! Küçücük aklınla memleket meselelerini çözemezsin! Sen en iyisi mi sus, sus...”


Padişahın içindeki yangın gözlerinden alev olup çıkarken, prensesi de bir ateş çemberinin içine almış. Padişah, öfkesini prensesten çıkartıyor. Prenses korktukça korkuyor, sindikçe siniyor ve renkten renge girip niye azarlandığını bilemez bir halde sessiz sessiz ağlıyormuş. Nihayet padişahın öfkesinin bir an soluk kesmesiyle prenses, müsaade isteyip oradan uzaklaşmış. Gözyaşları içinde koşup odasına kapanmış. Ava gitmek şöyle dursun, o gün prensesin odasından dışarı çıktığını kimse görmemiş. Yemek bile günlerce yiyemediği söylenmiş.  


Bu hal üzere hayat devam edip giderken bir gün padişah, derin derin düşüncelere daldıktan sonra vezirini yanına çağırtmış. “Ya vezir” demiş “acaba kızım doğru söylüyor olabilir mi?! Kadınlarımız iyi yetişmiş olsa, bu memleketin evlatlarını da daha iyi yetiştiriyor olabilir mi! Bu işi bir çözüme kavuşturmak lazım. Var git ülkenin en saf, en aptal hatta en budala, en ahmak adamını bul getir. Kızım onunla başa çıkabileceğine inanır ve onunla evlenmeyi kabul ederse, yuvasına huzuru mutluluğu getirirse o zaman ben de ülkenin sefaletten kurtuluşunda kadınların önemine inanır ve bu konuda ne mümkünse yaparım. Fakat kızım bu işe yanaşmaz kaçarsa, o zaman da kızımın, tıpkı diğer kadınların yaptığı gibi boş konuştuğunu anlar, ülkenin menfaati için başka bir selamet kapısı bulmaya çalışırım.”


Vezir, padişahın sözlerini işitir işitmez “ala efendim” demiş zaten itiraz etmesi ne mümkün! hemen hazırlıklara başlamış. Çok kısa sürede prensese eş arandığı haberi ülkenin dört bir yanına yayılmış. Artık damat adayları bir bir ortaya çıkıyormuş fakat hepsi de yakışıklı, zeki, paralı pullu pek beyefendi görünüşlüymüş. Vezir, onların haline baktıkça dertlenirmiş. “Yok olmaz, bu da olmaz, şu da olmaz” diyerek sıkıntı içinde günler geceler geçirmiş. Nihayet bir gün kulağı pek duymayan, rahat konuşamayan, çok da zeki olmayan saf bir adamcağız vezirin karşısına çıkmış. Vezir “buldum” demiş “buldum.” Adamcağızı kapmış, padişahın huzuruna çıkartmış. Padişah, damat adayını şöyle bir süzmüş “evladım” demiş “adınız nedir?” Damat adayından cevap yok. Padişah bir daha sormuş, “evladım adınız nedir?” Damat adayından bir söz “ne dedin?”. Padişah “adınızı sordum adınızı” demiş. Fakat adamcağızdan yine doğru düzgün bir cevap çıkmamış. Bunun üzerine  Padişah “ala” diyip derin bir nefes almış “ala çok şükür aradığım gibi birini buldum.  Varın prensese haber edin gelsin.” Prenses, içindeki korkuyu atamamış bir halde utana sıkıla babasının yanına varmış. Hem korkuyor hem de neler olup bittiğini anlamak için can atıyormuş. Çok geçmeden Padişah, damat adayını göstererek “bak kızım” demiş  “Sana bir, bana bin ademlik memleket. Sen bu bir ademlik memleketi adam etmeyi başarırsan, o zaman ben de şu koca ülkenin kurtuluşunda kadınların önemine inanacağım. Kızım doğru söylüyor diyip kadınlarımız için ne mümkünse yapacağım Yalnız iyi düşün! Bu adamla evlenmek ister misin, istemez misin?  İyi düşün! Kadının önemini ispat etmek istersen, işte sana bir fırsat.” Prenses, damat adayına şöyle bir bakmış, ne paralı birine benziyor ne de  yakışıklı, ne makamı var belli ki ne de mevki fakat saf görünüşlü, temiz kalpli birine benziyor hepsi bu... Prenses düşünmüş, düşünmüş, düşünmüş. “Tamam babacığım” demiş. “Madem ki siz uygun gördünüz tamam. Fakat kime evet dediğimi bilmek isterim acaba isminiz ne” diyip o da  damada doğru eğilmiş.  Damat ve  prenses göz gözeymiş lakin damat efendiden yükselen bir ses “ne dedin?...”


Düğün dernek kurulmuş, sofralar serilmiş, meyveler, mezeler, şerbetler, tatlılar, etler, börekler birbiri ardına gelip gitmeye başlamış. Müziğin kıvrak nameleri dört bir yanı çınlatıyorken rakkaseler de çılgınca dans ediyormuş.   Ne dedin’ den başka söz bilmeyen damatla,  güzeller güzeli prensesin düğünü üç gün üç gece böylesi bir şölen havası içinde sürüp gitmiş. Üçüncü gecenin sonunda ayrılık vakti  gelip çatmış ve yeni evli çift,  köhne bir konağa yerleşmek üzere saray halkı tarafından güle oynaya uğurlanmış. Köhne konak, boş ambarlar, “ne dedin” den başka söz bilmeyen koca ve padişaha ispat edilecek bir gerçekle artık prenses, yeni bir hayata dalıyormuş. 

2. BÖLÜM

Rüzgarlar esmiş masal diyarının üzerindeki bulutlar dağılmış. Rüzgarlar esmiş mis gibi bir çam kokusu etrafa yayılmış.  Rüzgarlar esmiş tavşan, ceylan, tilki, kaplumbağ kaçışmış. Rüzgarlar esmiş sırtını çam ormanına yaslamış köhne konak, bütün köhneliğine rağmen ışıl, ışıl parlayarak “prenses geldi çok mutluyum” dercesine haykırmış. Ahçı yok, işçi yok, arabacı yok, bekçi yok ama bizim prenses de aslında bu konakta pek mutluymuş. En zor şartların bile kadın eli değdiğinde düzeleceğine inanıyor, bunu ispat edebilmek için can atıyormuş. Konağa taşındığından beri sabahları erken kalkmaya alışmış. Bahçeyle uğraşıp domates biber ekiyor, çiçeklerle söyleşip bir lokma da olsa bahçeden topladıklarını kaynatarak, kocasının da kendisinin de karnını doyurmayı başarıyormuş. Fakat gel gelelim bizim prenses ne kadar çalışkansa, “ne dedin’ den başka söz bilmeyen eşi, bir o kadar tembelmiş. Yattığı yerden çoğu kez kalkmak istemez, kalkınca da hiçbir işin ucundan tutmayı beceremezmiş. Hanım çalışır, bey dinlenir halde günler geceler geçmiş. Prenses, için için duruma üzülüyor ve “ne yapsam, ne etsem” diye derin derin düşüncelere dalıyormuş. Düşünmekten uykusunun kaçtığı bir gece sabaha karşı, ormanın kıyısından yükselen bir takım garip sesler duymuş. Ne oluyor ne bitiyor  diye usulca pencereye  koşup bakmış. Bir de ne görsün! Bir gurup ormancı. Ormancılar, omuzlarından sarkan  kalın ipler ve ellerinde baltalarla güle oynaşa geçip gidiyorlar. “Aman” demiş prenses, “keşke benim bey de onların arasına katılsa. Baltaları savursa, ağaçları devirse, sonra onları sırtlayıp getirse, satsa, eli ekmek tutsa, aşımız, işimiz olsa, ocağımız tütse... Prenses, hayal kuruyor hayal kurdukça da içi içine sığmıyormuş, en sonunda dayanamamış heyecanla kocasını uyandırıp “sana bir iş buldum” demiş.  Uykudan güçlükle başını kaldıran bey, gözlerini ovuşturmuş mahmur bir edadan kurtulamayarak prensesi dinlemeye başlamış. Prenses anlattıkça anlatıyor, heyecanlandıkça heyecanlanıyormuş. Adamcağız, prensesi  dinlemiş dinlemiş dinlemiş fakat sonra “ne dedin” demiş “ne dedin?”... Bunu duyan Prenses, olduğu yere yığılıp kalmış ve öyle bir “of” çekmiş ki; dallardaki kuşlar, göldeki balıklar bile ürküp  “acaba prenses pes mi ediyor!” demekten kendini alamamış. 


Prensesin aslında pek pes etmeye niyeti yokmuş. Babasına ispat edilecek bir sözü, kurtarılacak bir yuvası, selameti bekleyen bir memleketi varmış. O canı sıkkın bir halde evin içinde bir aşağı bir yukarı dolanıp durmuş. “Ne dedin” den başka söz bilmeyen adamcağız ise,  her zaman güleç görmeye alıştığı prensesine bakıp duruma bir anlam veremiyor ama prenses dertleniyor diye o da kendince dertleniyormuş. Akşam olmuş, ormancılar ormandan dönerken prenses onların yolunu kesmiş. “Ey ormancılar” demiş “erim var. Balta tutar, kütük toplar, istifler, taşır. Aranıza katılmasını dilerim, mümkün mü?” Ormancılar “olmaz” demiş “tanırız biz  senin erini. O “ne dedin” den başka söz bilmez. Kütük getir desen, taş toplar. Balta taşı desen, çukur kazar. Var git işine hanım, bizi lafa tutma, tutma ki biz de evimize biran önce varalım, erin gibi yan gelip yatalım...” Prenses üzülmüş, başı öne eğilmiş, kekelemiş ama “Ey ormancılar” demiş “ben de zaten size bunu söylemek istiyordum. Biliyorum çok yoruluyorsunuz. Erim, sizin işinizi hafifletirdi. Birkaç gün deneyin. Denemekten ne çıkar.”  Ormancılar yok olmaz diye homurdanmaya devam etmişse de biran önce evlerine kavuşmak istedikleri için “iyi iyi tamam” diyerek prensesi geçiştirmişler ve gülerek oradan uzaklaşmışlar.


O gece sabaha karşı prenses uyanmış, kocasını da uyandırıp yedirmiş, içirmiş, giydirmiş ormancıların yolunu gözlemeye başlamış. Uykudan gözünü açamayan bey, kapılarının önünden geçmekte olan ormancıların arasına  katılıp, düşe kalka da olsa ormanın yolunu tutmuş. Gide gide orman içinde küçük bir meydana varmışlar. Meydana varır varmaz bütün ormancılar bir anda ağaç kesebilmek için sağa sola dağılmış. Hiç kimse bizim “Ne dedin” den başka söz bilmeyen adamcağızı yanına istememiş. Zavallıcık meydanın orta yerinde tek başınaymış. Sağına bakmış uzaklarda bir yerde ağaçla -  dalla uğraşan birileri, soluna bakmış derinden yükselen bir balta sesi. “En iyisi ben de çalı çırpı toplayım” demiş ve başlamış bir çalışıp beş dinlenerek çalı çırpı toplamaya... Ormancılar göz ucuyla adama bakıp gülümsüyormuş. Ne yapıp ne edip biz bu adamdan kurtulalım diyorlarmış. O gün gelip geçmiş. Adamcağız birkaç kütük ve  bir avuç çalı çırpıyla evine dönmüş. Prenses sevinçliymiş. “Çok şükür” demiş “erim bir işe yaradı, eve eli boş dönmedi...”


Ertesi sabah olmuş, yine gün ağarmadan prenses uyanmış, kocasını hazırlamış, ormancıların arasına katarak hayır dua ile uğurlamış. Akşam olunca da elinde birkaç kütük ve birkaç çalı çırpıyla adamcağız geri dönmüş. Bu sefer Prenses “çok şükür” diyormuş “çok şükür erim işine alıştı...” Böylece günler bir biri ardına gelip geçmiş.  Günler geçtikçe “Ne dedin” den başka söz bilmeyen adamcağız, çalışmayı sevmeye başlamış, çalışmayı sevdikçe eve daha çok çalı çırpı getirmiş. Üstelik artık o da erkenden kalkıyor, hazırlanıyor, karısının hayır duasını alıp, ormancıların arasına güle oynaya  katılıyormuş fakat ormancılar  hala “Ne yapalım, ne edelim biz bu adamdan kurtulalım” diyip durmaktaymış. Üstelik adamcağızı her vesileyle  horlayıp, yapıp ettikleriyle de alay ediyorlar, hakkında ileri geri konuşuyorlar fakat adamcağızı da kaçırtmayı bir türlü başaramıyorlarmış.


Gel zaman git zaman günlerden bir gün, ormancıların aklına bir fikir gelmiş. Bu adamdan nasıl kurtulacağımızı bulduk demişler ve bir plan kurmuşlar. Zavallıcık yokken onun daha önce topladıklarını ateşe vermişler. Adamcağızın ormanın derinliklerinden bulup getirdiği her ne varsa, kül olmuş. Hiçbir şeyden haberi olmayan adamcağız, ellerinde yeni topladıklarıyla küllerin başına çıkıp gelmiş. Şaşkınlıkla daha önce getirdiklerim nerede diye bakıyormuş. Küllerin sağına bakmış, yok. Soluna bakmış, yok.  Başlamış külleri eşelemeye, eşeledikçe eşeliyor fakat daha önce topladıklarından bir iz bulamıyormuş. Ormancılar gülmüşler hatta kahkahalar atmışlar “hadi gel biz dönüyoruz” demişler. Adamcağız onları duymamış bile, kan ter içinde kül yığınının sağını solunu kazmaya devam ediyor, hiçbir şey bulamadıkça da daha kuvvetli kazıyor ve ağlıyormuş. Yok, yok, yok... Bütün bulduğu bir sarı liradan ibaret hepsi bu... Ormancılar adamcağızı oracıkta bırakmışlar ve evlerine geri dönmüşler. Bu arada Prenses “eyvah” demiş “ormancılarla beraber eşim dönmedi. Acaba başına bir iş mi geldi?!”


Prenses, çaresizlik içinde beklemeye başlamış. Bir saat, iki saat, üç saat... saatler geçtikçe geçiyor, gece iyice çöküyormuş. Prenses, çaresizlikten göz yaşlarına boğulmuş.  “Eşimi oraya ben yolladım. Bu adam orada kendini korumayı beceremez. Benim yüzümden kim bilir başına ne iş geldi? diyip, diyip ağlamış. Aradan uzun uzun saatler geçtikten sonra adamcağız ufukta belirmiş. Üstü başı dökülür halde, eli yüzü pislik içinde evinin kapısını güçlükle de olsa bulup çalmış. Prenses, yerinden fırlayıp “çok şükür” demiş “çok şükür erim sağ salim geldi” fakat kapıyı açıp da kocasıyla yüz yüze gelince şaşkınlıkla “ne oldu sana bey” demekten kendini alamamış. Adamcağız gözyaşları içersinde elinde bir sarı lirayla kapıdan içeri dalmış. Hem ağlıyor, hem de bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş. Fakat ne yaptıysa ne ettiyse hanımına derdini anlatmayı başaramamış. Zavallıcık, “Ne dedin” den başka söz bilmiyor ki ne söylesin?!... Hanım beyini sedire oturtmuş, onun karnını doyurmuş ve elinde oynadığı sarı lirayı da alıp bir kenara koymuş. Koyarken de “bey” demiş “bu ne?” Adamcağız, yine bir şeyler söylemeye çalışmış fakat prenses onun söylediklerinden hiçbir şey anlamamış, en sonunda  “hadi kalk gidip bakalım, bunu nereden buldun hiç olmazsa bunu bir görelim” demiş. Prenses ile adamcağız ellerine bir fener alıp, çıkmışlar yola. Az gitmişler uz gitmişler, kütüklerin kül olduğu meydana varmışlar.  Oraya varınca adamcağız, prensesin kolundan kurtulmuş, başlamış küllerin içinde yeniden çalı çırpılarını, kütüklerini  aramaya. Eşelemiş ağlamış, kazmış ağlamış çıkan sarı liraları fırlatıp ağlamış...  Prenses de eşine bakıyor ve ne yapıyor, neyi kazıyor, ne arıyor,  ne fırlatıp atıyor? diyip duruyormuş. Prenses  feneri küllere iyice yaklaştırmış. “Aman Allah’ım” diyip donup kalmış. Meğer adamcağız eşeyle eşeleye hazineye varmış. Prenses, “kaz” demiş “kaz daha da kaz. Bulduğun, kütüklerinden daha da kıymetli bir şeye benziyor, kaz.” Prenses de kolları sıvamış, eşiyle birlikte hazineyi ortaya çıkarmış. İkisi sırtlanmışlar ve bin bir güçlükle de olsa hazineyi konağa taşımayı başarmışlar. Konağa vardıklarında ilk iş, çil çil altınları saymak olmuş, fakat o kadar çok altın varmış ki saymakla başa çıkılamıyormuş. Prenses mutluluktan havalara uçmuş. “Biz gayret ettik Allah da verdi” diyormuş. “Ne dedin” den başka söz bilmeyen adamcağız, altından, paradan, puldan anlamasa da prenses mutlu diye mutluymuş, fakat gün boyunca yaşadıklarını düşündükçe içine büyük bir dert düşmüş. Prensese dönmüş ve bütün gücüyle yine derdini anlatmaya çalışmış. Fakat bu sefer prenses “anladım” demiş tamam.  Meğer adamcağız o güne kadar tembellikten konuşmayı öğrenememiş. Okumayı yazmayı tembel olduğu için becerememiş, hatta düşünmeyi bile tembel olduğu için reddedermiş. O günden sonra adamcağız konuşmak için gayret göstermesi gerektiğini anlamış, düşünmekten kaçmanın insanı nasıl zor durumlarda bıraktığını görmüş. Küllerin altında koca kütükleri aradığını hatırlayıp kendine gülmüş. Prenses, eşine konuşmayı hatta okumayı, yazmayı öğretebilmek için çok uğraşmış ama sonunda başarmış. Çil çil altınlarla da köhne konak bir saray haline getirilmiş. Her şey çok güzelmiş ama padişah sarayında “ben öfkeme yenilip evladımı yaktım” diyip dövünüyormuş. Uçan kuştan medet umup, prensesten haber almaya çalışıyormuş. Evladımı bir ahmak adama verdim, kızımı aç mı kor, tok mu tutar?! bilemedim. Soğukta mı, sıcakta mı evladım?! haber alamadım. Bilen varsa haber getirsin” diyip feryat ediyormuş. Bir gün beklenen haber gelmiş. Prensesin köhne konağı saray oldu, ahçı, işçi, arabacı emirlerini yerine getirmek için  konağa koştu” denmiş. Padişah duyduklarına inanamamış. Söylenenler doğru mudur eğri midir gözümle göreyim demiş. Çıkmış yola... Gitmiş gitmiş, sonunda ormanın kıyısında küçük bir sarayı andıran konağa varmış. Orada izzet ikramla karşılanmış, padişah ve prenses uzun uzun özlem gidermiş. Padişah damadıyla halleşmiş. Gururla da kızına dönüp “evladım sen bir ademlik memleketi feraha çıkardın sıra biz de. İnşallah biz de bin ademlik memleketi feraha çıkartalım”  demiş.
Masal da burada bitmiş, padişah atını dehleyip halkın arasına karışmış, kadınların maddi manevi eğitilebilmeleri için gizli gizli de olsa çok çalışmış. Sefalet yok olmuş, bolluk bereket coşmuş, tembellik, ahmaklık son bulmuş, ormanın üzerindeki sis saraya uzanmış mis gibi bir çam kokusu etrafa yayılmış ve masal diyarı kaf dağının arkasına süzülüp derin bir uykuya dalmış.
- son -
Sn. Nazik Erik’in anlattığı bir masaldan yola çıkarak hazırlanmıştır.

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:     Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi   -   Türk Kültür ve Sanat Derneği-/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı