GÜLMİSAL GÜRSOY
AHMET'İN ARAYIŞI (Kadem 4)

AHMET’İN ARAYIŞI VE…                            

Ahmet çocuktu, sevdi, sevildi, oynadı, güldü, okudu yazdı. Ahmet büyüdü, mevkii makam sahibi oldu, para pulla tanıştı. Ahmet daha da büyüdü, âşık olup da yandı, sevdiğini de aldı. Hastalıklar, talihsizlikler ondan korkup kaçtı. Çoluk çocuk desen onlar da zaten çoktan etrafını sarmıştı. Gel gelelim bizim Ahmet sahip olduğu bütün güzelliklere rağmen mutsuzdu. İçindeki garip bir arayışın yangını, sürekli onu rahatsız ediyordu.  Bir gün  “ Kimsin sen Ahmet Efendi, niye mutsuzsun? Hayattan ne bekliyorsun?” diye kendine sordu. Cevap: İyi bir babaydı o. Sadık bir eş, hak - hukuk gözeten bir işveren, kendi hâlinde yaşayıp giden bir adamcağız. Ahmet kendini böyle tanımlıyordu ama, bir yerde adı konulmamış bir eksikliğin olduğu ortadaydı. Ahmet düşündü, hayatına bir anlam katmak istedi. Neyin peşinde olduğunu bilmeden kendini vurdu yollara. Az gitti uz gitti, yaşadığı şehrin kuytularında bir taşa oturmuş dinleniyorken, yanı başına gıcır gıcır bir yüzlük uçup konuverdi. Ahmet şaşırdı. Gökten para mı yağmıştı? Yüzlüğü aldı eline, evirdi çevirdi ama bir an bile cebine atmayı düşünmedi. Kim düşürmüş ola ki derken, yana yakıla parasını rüzgâra kaptırmış peşi sıra koşan Kasım Usta’yı fark etti. O gün para vesîle oldu. Kasım Usta arasında bir dostluk doğdu.

Kasım Usta’nın şehrin dar sokaklardan birinde küçük bir atölyesi vardı. Her türlü telli çalgı yapımı işiyle uğraşırdı. Ahmet, o günden sonra zaman zaman da olsa Kasım Usta’nın atölyesine uğramaya başladı. İki ahbap sohbet edip çaylarını, kahvelerini yudumluyorlardı. İşte o anlardan birinde:
“Değil para her an her saniye sahip olduklarımızı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız.” denildi. Felâketlerden, âfetlerden, dünyanın bile sonunun gelmiş olabileceğinden ama buna rağmen yaşamın ne kadar da güzel olduğundan, sevebilmenin hayatı nasıl da güzelleştirdiğinden uzun uzun konuşuldu. Kasım Usta söz aralarında sıklıkla Allah bilir, Allah korur, Allah’ı sevmek, yaratılanı sevmek, peygamber aşkı, gönül güzelliği gibi ifadeler kullanıyordu. Bu hal Ahmet’in dikkatini çekse de pek de hoşuna gitmemişti. Ancak hoşuna gitmese de bir ara nasıl oldu bilinmez “Allah sevdiklerimizi korusun, iyi günler göstersin.” deyiverdi. Dediğine de kendisi bile şaştı. Çünkü o hiç böyle sözler sarf etmez, hatta dilinden Allah lafzını eksik etmeyene de güler geçerdi.

O gün öyle geldi geçti. Ahmet sebebini hiç bilmese de Kasım Usta’ya kızgındı ama ertesi gün, yüzünde güleç bir ifadeyle soluğu yine Kasım Usta’nın atölyesinde aldı.  Sohbet sohbeti açtı, çaylar kahveler içildi ve bir ara Kasım Usta yüzünde çocuksu, muzip bir ifadeyle yapacağını yaptı. “Ahmet!” dedi, “güllerin üzerindeki çiğ tanelerini gördün mü? Kuru dediğimiz dalların pek çoğunun nasıl da filiz verebildiğini, denizin türküsünü, o türküde dans eden martıları, aç bir çocuğun aç olmasına rağmen elindeki ekmeğin yarısını bölüp de arkadaşına nasıl da uzattığını gördün mü?  Bir dahaki gelişine bütün bunlara dikkat et de gel. Çünkü ben yaratılmış her zerrede Hakk’ın nûrunu seyrederim. Dostlarımın da bu nûru görmesini, bilmesini, hissetmesini ve bu hallerin zevkini yaşamasını çok isterim.” Kasım Usta gülümsüyordu ama Ahmet çok kızgındı, gözleri atölyenin duvarında asılı duran bir fotoğrafa takıldı. Yutkundu, söylendi. Fotoğraf da belli ki eski bir İstanbul Beyefendisine aitti. Aydın görünümlü, şık giyimli bu zâtın bakışları sanki bizim öfkeli Ahmet’in üzerinde gezindi, ama yine de Ahmet’i sakinleştirmeye yetmedi. Ahmet yerinden kalktı fotoğrafa yaklaştı, eline almak bakmak istedi. Kasım Usta’ya mı bir şeyler söylesin yoksa fotoğrafa mı baksın bilemedi. Netîcede hiçbir şey söyleyemeden çıktı gitti.

O günden sonra Ahmet günlerce, haftalarca Kasım Usta’nın atölyesine uğramadı ama ister istemez gülün üstünde çiğ mi var, diye bakıyordu. Çocuğun gözündeki yaştan, balıklarla oynaşan martılara varıncaya kadar pek çok şey artık onun dikkatini çeker olmuştu. Bu hâlin akabinde, Ahmet yavaş yavaş da olsa etrafını -görmek istediği gibi değil- olduğu gibi(!) görebilme kabiliyeti kazanmaya başladı. Zenginin, fakirin, yaşlının, gencin önce var olduklarını görüyor, sonra eşinin dostunun hâlini hatırını soruyor, böylece kendinden başkasına da önem verip başkalarının da dertlerine sevinçlerine ortak olabiliyordu. Bu Ahmet için  pek de alışılmış bir durum değildi. Gerçi o  kendisini iyi bir eş, iyi bir baba, hak - hukuk gözeten bir işveren vb. olarak tanımlıyordu, ancak bu Ahmet’in kendini değerlendirişiydi. Bir başkasının onu değerlendirişi değil.

Kasım Usta’dan fazlasıyla etkilendiğini fark eden Ahmet, “Bir gün bu ustanın yüzünden çoluğun çocuğun maskarası olacağım, sözümü dinleyen, bana îtibar eden kalmayacak” dedi ama, gün geldi soluğu Kasım Usta’nın atölyesinde aldı. Bu sefer de usta bir köşeye büzülmüş namaz kılıyordu.  Ahmet, ustaya bir iki laf attı, baktı cevap yok atölye içinde gezinmeye başladı. Yine gözü duvarda asılı duran fotoğrafa takıldı. Bu sefer çerçeveyi duvardan indirdi, eline aldı, baktı. Bu arada da ustanın namazı bitmişti. Usta sağa sola selâm verip seccâdesini topladı. Ahmet’le göz göze geldiler. Ahmet sordu “Usta bu kim?” Ustada cevap yok. Bir daha sordu, yine cevap yok. Usta, “Korkma ısırmaz.” deyip, seccâdeyi Ahmet’in eline tutuşturdu. “Önce kaidelere uy, sonra mânâya yürü” dedi. Ahmet şaşkındı, ne demek istendiğini anlamamıştı ancak hürmetsiz değildi. Çaylar, kahveler içildi, yârenlik edildi. Ahmet ısrar ediyor ve “O fotoğraftaki kim?” diyordu. “Baban mı? Deden mi? Atan mı? Kim? Kasım Usta lafı döndürdü dolaştırıyor, ısrarla soruları cevaplamıyor ve konuyu ibadet etmenin zevkine getiriyordu. Bir ara:  “Belli belli, sen inanmayı bilmeyen bir adamsın.” dedi. “ Oysa sen, Allah yoktur desen bile, bu yokluğa karşılık var olan bir şeyler ararsın ki bu da seni yine Hakk’a vardırır. Kişi kendini bildikçe, hatta ben varım dedikçe, kendi varlığını -kimliğini- sorgular. En iyi si mi daha fazla geç kalmadan başını secdeye koy, koy ki bütün bu güzelliklere kap olan beden, aczini anlayabilsin. Gönlünün derinliklerindeki güzellikler mülk âleminin kirini pasını alt edip yeşerebilsin ve rûhunun hakîkati lâyıkıyla şu âleme akabilsin. Sen en iyisi mi başını secdeye koy, koy ki yaratılmışlığın mânâsını bulsun ve Allah yardımcın olsun...”

İnanç, inançsızlık, secde vb… Ahmet, aslında bu anlatılanları anlamaya çalışıyor ve çok da ilginç buluyordu, ama bütün bunları Kasım Usta’dan öğrenecek değildi ya! Yerinden kalktı, atölye içinde birkaç tur attıktan sonra küçük bir çocuk gibi yine aynı soruyu sordu: “Bu fotoğraftaki kim? Kasım Usta “Of” dedi, “Pof,” dedi, ama en sonunda söyledi. “Senin gibi bir adama neyi aradığını keşfettirendir. O Allahımın lütfu netîcesi cevher sahibi kılınandır. Peygamber vekîlidir, temsilcisidir. Şu yaşıma kadar hep ondan öğrenebildiklerimi tatbîke çalıştım. Başarılı olsam da olmasam da hep adam gibi adam olmaya uğraştım. Üstelik ondan öğrenebildiklerimi çevremle, eşimle dostumla paylaştıkça  ister istemez itibarım arttı. Oysa ki zerre kadar îtibarım var ise şüphesiz ki ondandı. O mu kimdi? Adı, Ken’an Rifâî Büyükaksoy idi. Bir Hak âşığı, peygamber sevdalısı, tasavvuf erbâbı, öğretmen - eğitmen, İstanbul beyefendisi, dindar ve aydın zihniyetin temsilcisi, hurâfelerden arınmış bir îmanın nasıl yaşandığının örneği, Hakk’a doğru yürürken tuttuğum el…” Kasım Ustanın gözünden iki damla yaş süzüldü. Bu iki damla yaş, nice merhalelerden geçirtilen Ahmet’in gönlünde kimbilir hangi güzellikleri yeşertecekti? Kasım Usta Ken’an Rifâî’nin bir şiirini okumaya başladı. Ahmet, Kasım Usta’daki hayranlığı hayretle, hayranlıkla takip ediyordu. Şiir şöyleydi:

 

                                                      Hak Sûreti

Hâk sûretidir âlem-i imkân ile Âdem
Bundan güzeli nerde ki Cennet’te mi sandın

Her yer ne güzel menba-ı hüsn, insan güzeli
Sen de bu cemâli, hurî gılmanda mı sandın

Her yerde, fakat ârifin kalbindedir Allah,
Yoksa sen onu arz-u semâvâtta mı sandın

Dünya diyerek geçme sakın, burdadır her şey
Mîzân ü sırât’ı mutlaka orda mı sandın

Cennet ü dûzah, gamm ü sürûr, zulmet ile nûr
Yaptıklarının gölgesi, hâriçte mi sandın  

Bilgin sana kıymet, talebin neyse osun sen
İnsanlığı sâde yiyip içmekte mi sandın

Hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle
Noksânı meğer adl-i ilâhîde mi sandın

Fikrim bu benim, virdim ise her lahzada âh
Sen âh-ı ateş-sûzumu beyhûde mi sandın

Yeniler her âh ile Ken’ân ahd-i Elest’i
Âhım acabâ nefha-yı hâbîde mi sandın

SADELEŞTİRME VE YORUM:
Her zerreden Hakk’ın nûru yansır bu hakikat ışığında;  insanoğlu,  âlem,  âlemdeki tüm imkânlar Hakk’ın birer sûretidir. Bundan güzelinin cennette olduğunu mu sandın? /  Ey güzel insan, her yer ne güzel!Güzelliğinin kaynağını gösterir Yoksa bu güzelliği cennet kızlarında, erkeklerin de mi sandın? / Bak, güzelliğin kaynağı olan Allah, her yerde; ama ârifin kalbinde. Sadece yerde ya da göğün yükseklerinde değil. (Ârif olana bahşedilmiş isimler, sıfatlar  nefsin kirine pasına değmeden yansıdığı için ârifin gönlü bir tecelligah)./ Dünya  hayâtını da küçümseme, burada elde edersin her şeyi. Sırâtı geçişteki  dengeyi sadece  âhirete ait bir hâdise mi sandın? / Cennet- cehennem, acılar- neşeler, karanlıklar-aydınlıklar yaptıklarının elbet neticesi. Bütün bu olup bitenlere bakıp da kendini sorumsuz mu sandın? / Neyi talep ediyorsan ona doğru yönelirsin. Elde ettiklerin ise sana kıymet yükler. İnsanlık dediğin  sadece yiyip içmekten  ibâret değil. / Durumun ne ise bunu sen istedin. - Kendinde noksanlık buluyorsan da  sebep  Allah’ ın  adâleti değil./ Her an âh ederim, bunları düşünürüm.  Bu âh edişin yangını basit,  boş bir hal değil  / Elest  yeminini âh edişleriyle tekrar eder Ken’an.  Bu âh da , uykuya dalmadan önce rüzgârın usulca değip geçip gitmesi gibi bir  hal değil.      

İmanın zevkini yaşayan bir Hak âşığının coşkusuna tanıklık etmek, Ahmet’in gönlüne baharı getirdi. Şiirler şiirleri izledi Ken’an Rifâî’nin besteleri eşliğinde güfte olup aktı. Kasım Usta uduna sarılmıştı. Çalıyor, söylüyor, söylerken de mısrâlardaki mânâya dikkat et, diyordu. Ahmet saatlerce Kasım Usta’yı izledi. Aslında izlediği, inanç sahibi olmanın insanı nasıl latif kıldığı gerçeğiydi. İçindeki arayışın adını konuldu. İnançsızlık ne de büyük bir eksiklikti! Günler günleri kovaladı. Ahmet, Kenan Rifâî’yi daha yakından tanıyabilmek için pek çok kapıyı çalmaya başladı. Önce kitapçılardan muhtelif kitaplar temin etti. Bunlar:

Hazırlayan: Yusuf Ömürlü, Dinçer Dalkılıç
Konu: Ken’an Rifâî’nin şiir, güfte ve besteleri

Yazar: Ken’an Rifâî
Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Mustafa Tahralı,
Sadeleştiren: Dr. Müjgan Cunbur
Konu: Ahmet-er Rifâî Hazretleri ve Rifâîlik

Yazar: Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri, Safiye Erol.
Konu:Ken’an Rifâî’nin sohbetlerinde tutulmuş notlar ve Ken’an Rifâî hakkında yazarların      yorumları.

Hazırlayan: Sâmiha Ayverdi
Konu: Prof. Dr. Ziya Cemal Büyükaksoy, Semiha Cemal, Sâmiha Ayverdi tarafından Ken’an Rifâî’nin sohbet meclislerinde tutulmuş notlar

Hazırlayan: Ken’an Rifâî’nin pek çok öğrencisi ve Nihat Sami Banarlı
Konu: Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî adlı eserinin 1. Cildinin şerhi

Hazırlayan:  İsmet Binark
Konu: Ken’an Rifâî’ye ilişkin derlenmiş hatıralar.

Derleyen: Gülmisal Gürsoy
Ken’an Rifâî’nin sohbetleri ışığında tasavvuf kültürünün soru ve cevaplarla incelenişi

Yazar: Gülmisal Gürsoy
Konu: Ken’an Rifâî’nin yaşadığı konağın yıkılışının ardından gelişen fantastik bir yolculuğun hikâyesi

Yazar: Sadık Yağsızuçanlar
Konu: Cemalnur Sargut ile  Ken’an Rifâî hakkında ropörtaj

Vs. vs.vs…

Sonra temin ettiği kitapları tek tek incelemeye gayret gösterdi. Etkilendiği cümlelerin altlarını çiziyor ve üzerinde saatlerce düşünüyordu.  Bunlardan bir kaçı:

 

 

 

 

 

Ahmet bu ve benzeri ifadelerin üzerinde düşündükçe “Bütün bunları layıkıyla yerine getirebilmek ne mümkün!” diyordu. O, pek çok eksiği olmasına rağmen dürüstlüğü ve hürmetkârlığıyla bir yola soyundu. Kasım Usta vesîle oldu. Önce “Allah birdir ve yaratandır.” dedi. “Ondan başka ilah yok, yalnız O.” Sonra “Her zerrede bir nur, her katrede bir zuhur vardır.” diyerek her yerden - hayırdan şerden, fiilden fâilden, Hakk’ın nûrunun yansıdığını kabul etti. Başını secdeye koydu İslâm’ın şartlarını kavrayıp yerine getirmeye başladı. Böylesi mânâ imtihanlarını geçtikten sonra artık Ken’an Rifâî’yi daha yakından tanımanın vakti gelmişti. Kasım Usta bütün kapıları açtı ve Ken’an Rifâî’nin hayat hikâyesiyle onu baş başa bıraktı.  

Özetle Ken’an Rifâî hakkında şu bilgiler mevcuttu:

Ken’an Rifâî, devrin önde gelen mutasavvıflarındandır. 1867 yılında Selânik’te doğmuştur. Aslen Filibelidir. Filibe Hânedanından Hacı Hasan Bey’in torunu olarak bilinir.  Babası Hacı Halim Bey ve annesi Hatice Cenan Hanım, çocuklarının eğitimine önem verir.  Ken’an Rifâî devrin ve mekânın sunduğu en iyi okullarda okutulur. Annesi vasıtasıyla Ethem Efendi isminde bir Kâdirî dervişinin terbiyesine teslim edilir. Küçücük yaşta, Ethem Efendi’nin gözetiminde insanlığını şekillendirmenin gayretine soyunan Ken’an Rifâî’nin, hocasıyla olan bağı, Ethem Efendi’nin vefâtına kadar hiç kopmadan devam eder. 

Galatasaray Sultânîsi’nde eğitim alır, ardından Bâbıâlî Hâriciye Kalemi’nde göreve başlar. Arkasından Acem Mektebi diye anılan bir okulda, Tabiat Dersi muallimliği (Fen Bilgisi öğretmenliği) yapar. Posta Telgraf Nezâreti’nde Alman müşâvir Groll’un muavinliğine getirilir. Bu arada Hukuk Fakültesi’nde öğrencidir. Ethem Efendi’nin “Aldığını dağıt!” demesi üzerine, Hukuk Fakültesi’nden ayrılır ve Maarif Nezâreti’ne başvurur. Böylece öğretmenlik yılları başlar. 19 yaşında Balıkesir Milli Eğitim Müdürü’dür.

Ethem Efendi, vefâtından  önce anne Hatîce Cenan Hanım’a, delikanlı Ken’an’ı emanet eder ve böylece annesi, artık Ken’an Rifâî’nin mânevî terbiyesinde hocalık görevini üstelenir. Taassup ehlinin oyunlarına göğüs germeye çalışarak geçen yıllar içersinde anne Hatîce Cenan Hanım, oğlunun en büyük destekçisi, eğitmeni, yol göstericisidir. Ken’an Rifâî Adana, Manastır, Üsküp, Trabzon Maarif Müdürlüğü görevlerinde de bulunur. Genç muallim buralarda da kimi zaman ilâhiler besteleyerek çalıp okutur, kimi zaman Fransızca dersler verir, kimi zaman da ahâlinin kınayan bakışlarına rağmen şık giyinip (potur, takke olmadan), camiye gidip namaz kılar.

Daha sonra ki yıllar içersinde Numûne-i Terakkî ve Medîne-i Münevvere İdâdi Hâmidi Müdürü’dür. Burada Hamza Rifâî Hazretleri’yle karşılaşır. Hamza Rifâî Hazretleri şeyhü’l meşâihtir. Şeyhü’l-meşâih’in aklında Ken’an Rifâî’ye dâir  pek çok soru işareti olmasına rağmen, O da hayranlıkla  öğretmen Ken’an’ı izlemektedir. Şeyhü’l-meşâih, bir gece rüyasında Hz. Peygamberi görür. O rüyanın neticesi, Rifâîlik icâzetnâmesi öğretmen Ken’an’a verilir. O günleri anarken Ken’an Rifâî hatıratında şöyle der:

“Resûlullah’a sonsuz aşkım beni Medîne-i Münevvere’yi ziyarete ve orada Harem-i Şerîf’ine muttasıl (bitişik) bir dairede hizmete çağırdı. Medîne-i Münevvere yavrularını, velâdet-i Hazreti Peygamber günü (peygamberimizin doğum günü) arkama alıp, Hücre-i saâdet’in pîşigâhında (Peygamberimizin kabri önünde) hep birlikte salât-u selâm getirmekliğim zevklerin erişemeyeceği bir derece idi. Resûllullah orada beni herkese sevdirdi. Hatta veda ederken elini öpmeye gittiğim, oranın seyidlerinin reisi Nakîbü’l eşraf Hazretleri (Peygamber soyundan gelenlerin işlerini takip eden kişi)  bana, “Evlad, seni tebşîr ederim (müjdelerim), bu herkese nasip olmayan bir ihsandır ki; burada seni bilen ve gören de seviyor bilmeyen de seviyor.” dedi. Yıllar sonra ikinci kere Medîne’ye gidişimde kimsenin ziyaretimden haberi yoktu. Lakin kimsenin mâlûmatı olmadığı halde, beni istasyonda hemen hemen Medîne’nin yarı ahâlisi hatta askerî bando mızıka ile karşılamaya geldi. Ben müşir (mareşal) veya vâli değildim ki mızıkayı da çağırmışlar. Bunlar pek âşikâr olarak Resûllullah’ın mûcize ve ihsânı değil de ne idi.”

Ken’an Rifâî, Medîne yıllarının ardından İstanbul’a dönerek Erkek Muallim Mektebi’nde Fransızca hocalığı yapar. Tedkîkat-ı İlmiye Encümen Âzâlığı, Dârüşşafaka Lisesi Müdürlüğü ve Meclis-i Maarif Âzâlığı görevlerinde bulunduğu da bilinmektedir.  Emekliliğinden sonra, on üç sene Fener Rum Lisesinde Türkçe hocalığı yapması da Ken’an Rifâî’nin hayat görüşüne dâir önemli ip uçları içermektedir.

07.07.1950 senesinde vefâtının ardından O’nu tanıyan tanımayan herkes gözyaşı döker, feryat eder.  Herkes en yakın dostunu kaybetmiştir. Ancak Öğretmen Ken’an’ın hayatında öyle bir hakîkat noktası vardır ki bu O’nu her zaman diri kılacaktır.  Zîra Ethem Efendi ile yeşertilen, Hatîce Cenan Vâlide ile kökleştirilen,  Hamza Rifâî Hazretleri ile resmîleştirilen hakîkat, Ken’an Rifâî’yi 1908 yılında İstanbul – Fatih’te bir dergâh açmaya teşvik etmiştir. Meşrûtiyet topları duyulurken dergâh açılır ve ilim, irfan ocağı hâlinde faaliyet gösterir. 1925’te tekke ve zâviyelerin kapatılması kanunuyla birlikte dergâh faaliyetlerini sona erdirir. Her fırsatta Ken’an Rifâî, “Ben tekkeden yetişmedim.” der.  Dergâh açılacağı zaman yakın arkadaşı Server Bey ile usûl erkân için nasıl tekke tekke gezdiklerini anlatır ve bu dönemde karşılaştığı “Falan beyyûmi zikrini çok güzel yapıyor, falan kayyûmi zikrinde daha ileri” diyen, şekle hapsolmuş zihniyetlerden de üzüntü duyduğunu sıklıkla dile getirir. Ken’an Rifâî için şekil, sayd âletidir – avcıdır – . Dönemin gazetelerine verdiği mulâkatlardan birinde:  “İstanbul’da mevcut 300 küsur dergâhtan pek azının irfâna hizmet ettiğini, onun için de bu müesseselerin hesabı görülerek altına bir yekün (sonuç) çizgisi çizilmiş olduğunu kabul etmek lâzım” demekten hiç çekinmemiştir. Ken’an Rifâî bir mânâ insanıdır ve annesinden aldığı nasihatle sevenlerine seslenir. Der ki:

“İnsanları seveceksin. Senin içinde tükenmez af, merhamet ve müsâmaha (hoşgörü)  hazineleri var. Onun için yalnız insanları değil, bütün mahlûkatı (yaratılmışı)  aynı yorulmaz hız ve aynı tükenmez iştiyakla (özlemle, heyecanla) seveceksin. Sende mevcut cevherleri cömertçe harcamalısın. İnsanları, insanlara iştirak ederek hatalarında ve sevaplarında onlara bir olarak seveceksin. Doğumları ile çoğalıp, ölümleri ile eksilecek kadar onlardan olacaksın. Senin bir insan olarak vazifen; insanların yüzünü müşterek, samimi bir gayeye, bir ideale çevirmektir ve bunun birçok yolu vardır. Fakat en kestirme, en güzel, en büyük yol aşk ve îman yoludur. Hudutsuz bir insanlık aşkı beşeriyetin tek selâmet kapısı her zaman budur. İnsan kemâle beşerilikten ulûhîliğe kısaca Allah’a  ancak ve ancak bu yoldan ulaşır.”

Görülür ki Ken’an Rifâî için ilim, irfan ve sözden fiile geçiş, dolayısıyla da öğrenilen güzellikleri hayata tatbik esastır. Dostlarını bu hâle teşvik eder. Ahmet de bunun farkındadır. Oturduğu koltukta arkasına hafifçe yaslanır ve Ken’an Rifâî cevherinden kana kana içmenin zevkiyle saatlerce hayatını ve kendisini sorgular. Adını bir türlü koyamadığı arayışı artık bir istikamet bulmuştur. Bütün yollar Hakk’a doğrudur. Kasım Usta ile dostluğu hiç kopmaz. Onun elini tutar ve Ken’an Rifâî cevherinden nasiplenerek yollar aşma gayretine girişir.  Yollar aştıkça da öğrendiklerini hayatına nakış gibi işlemenin mücadelesini verir. Çünkü artık Ahmet için bu, hayatın mânâsıdır ve bir zevktir.

İLETİŞİM BİLGİLERİ:         Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi  -   Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....

Sayfa Başı