GÜLMİSAL GÜRSOY
RAMAZAN SOHBETİ (Kubbealtı - Merhaba 45)
HATİCE HANIMLA RAMAZAN SOHBETİ

Ramazan ayının gelmesine birkaç hafta vardı. İstanbul’un mütevâzı semtlerinden birinde kendi hâlinde yaşayan Hatîce Hanım, pek çok müslümanın yaptığı gibi erkendir, geçtir demedi ve yaklaşmakta olan ramazân-ı şerîf için kendince hazırlıklara girişti. Önce evini barkını derledi topladı sonra erzâkına bir göz attı. Erzak eksiği vardı, gücü nispetinde onları tamamlamaya çalıştı. Her türlü eşyâsı arasından, ihtiyaç sâhiplerine vereceklerini de belirledi hatta yiyecek içeceklerinden de bir kısım dağıtmak üzere bölüp, torbaladı. Böylesine tatlı bir heyecan içinde oradan oraya koşuşturuyorken, yaşadığı mahallede sıradan fakat sıradan, oluşuyla dikkat çeken birkaç hâdiseye şâhit oldu ve bakın neler söyledi:


“Çok yorulmuştum. Pencereye gelip sokağa bir göz atayım dedim. Hava çok güzeldi, ılık bir rüzgâr vardı. Bizim apartmanın baktığı sokak boyunca, yine arabalar dizi dizi park etmişlerdi. Mahallenin çocukları, arabalardan arta kalan daracık yerlerde oyun oynamaya çalışıyorlardı. Çocukları bilirsin çok severim. Bizim mahallenin çocuklarına da çok acırım. Anaları babaları, onların pek çoğunu atar sokağa, sabahtan akşama kadar, o yavrucaklar aç karnına, bir kuru ekmek ellerinde oynar dururlar. Okullar açıkken de bu böyledir, tatildeyken de bu böyledir... Neyse, çocuklardan bir tânesi en fazla yedi sekiz yaşlarında -tatlı sevimli bir oğlan- penceremin altındaki arabalardan birinin arkasına saklanmış, belli ki saklambaç oynanıyor. Fakat  ebe  arkadaşı, onu görmüş. Vay efendim, sen misin gören! Bizim haylaz saklandığı yerden çıktı, avazı çıktığı kadar bağırdı çağırdı: “Beni görmedin, beni görmedin.” dedi durdu. Ebe de zavallı şaşırdı: “Aaa!” dedi, “Bak işte buradasın ya, karşımdasın ya, sobe de  sobe!”  Sobeydi, değildi derken iş büyüdü, çocuklar arasında kavga dövüş başladı.  “Aman ne yapıyorsunuz?” demeye de kalmadan anneleri cama çıkmaz mı!  Onlar da kendi aralarında kavgaya tutuştular, gerçi birbirlerini terbiyesizlikle, iyi çocuk yetiştirememekle suçladılar ama, haylazın annesi çok baskındı. Küfürlerin biri bin para  havada uçuştu...


Hadi o gün öyle geldi geçti, fakat sonra bizim haylazı karşı komşuya kafa tutarken yakaladım. Kadın benden yaşlı, sokağa kolay kolay çıkamıyor. Haylaza para vermiş, “Bakkaldan ekmek al.” demiş. Haylaz gitmiş ekmek almaya, ama saatlerce ortalıklarda gözükmemiş, neden sonra gelmiş elinde bir ekmek, fakat kadıncağızın verdiği paranın üstü ortalarda yok. Kadın bağırıyor: “Evlâdım!” diyor, “Para üstü nerede?” Çocuk: “Ben ne bileyim?” diyor, “Bakkal amca vermedi.”


Ah ah bu çocuklar! Hepsi güzeldir, hepsi mâsumdur, hepsi de sevilmeye lâyıktır...
Neyse... Aradan yine bir  zaman geçti. Bir gün bir yere gitmem îcap etti. Süslendim püslendim yola çıktım. Çocuklar kavgalarını unutmuşlar, oyunlarına dalmışlardı. Aralarından yürüdüm geçtim. Fakat işin  ilginç tarafı  100 – 150 metrelik sokağımızda haylaz, krallığını îlân etmiş gibi arkadaşları arasında salınıp duruyordu. Olan bitene  anlam veremedim. Hele bir iki gün önce kavgaya tutuştuğu ebe çocuğun, haylazın her dediğini yaptığını görünce çok şaşırdım. “Ne güzel, çocukların hiç kîni yok.” deyip, onları kendi dünyâsında bıraktım. Fakat  dönüşümde haylazı yine haylazlığını yaparken buldum. Bu sefer de bir başka arkadaşına kızmış, bacak kadar boyuna bakmadan sille tokat onu da yumruklamaya uğraşmıyor mu!  İşin çok daha acı tarafı; geçen gece televizyonda yayımlanan filmde olduğu gibi işâret parmaklarını arkadaşının gözüne sokuyor, tekmeleri filmdeki aktör gibi savurmaya uğraşıyor... Şaşırdım, ah  ah dedim, bütün çocuklar güzeldir, bütün çocuklar melektir ama... Ben artık ümîdi kestim. Yeni kuşaklara aktaracak insanı insan kılan değerler tükenmiş, nerede o eski terbiye? Biz de kabahatliyiz, evlâtlarımıza bir şey veremedik. Onları bu hâle biz getirdik. Bereket ki, on bir ayın sultânı ramazan geliyor. Ramazân-ı şerîfin ne anlattığını bir dinlesek evlâtlarımız, toplum, insanlık, selâmete erecek ama onu duyan kim?


Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de buyurur ki: “Ey îmân sâhipleri! Oruç sizden öncekiler üzerine yazıldığı gibi, sizin üzerinize de yazılmıştır. Bu sâyede korunmanız umulmaktadır./ Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayrımıyla hidâyetten deliller getiren Kur’ân, onda indirilmiştir. O halde bu aya ulaşanınız, onu oruçlu geçirsin. Hasta olan veya yolculuk hâlinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık ister; O, sizin için zorluk istemez. Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, sizi doğru yola kılavuzladığı için Allah’ı yüceltmenizi ister. Ve sizin şükretmeniz umulmaktadır.”


Oruç; üzerinde fazla düşünmeyen biri için elbet bir çeşit perhiz demektir. İmsakten iftara , aç susuz kalmayı anlatır. Fakat, Allah zâlim değildir ki! Neden bizi böyle bir zorluğa itsin. Bu hâlin bir hikmeti olması gerekmez mi?!
Tok, açın hâlinden anlamaz evlâdım. Ne zaman ki aç kalırsın, o zaman aç olanı anlarsın. Oruçlu olan, Allah için perhize girerek nefsinin arzularını zaptetmeyi bilir. Bugün yemesini içmesini frenleyebilen, şehvetten uzak kalan, bunu da Allah için yapan, yarın Allah için kul hakkı yememeyi, adâletli olmayı, harâma el uzatmamayı başarır. Açlığı da bilir, tokluğu da. Oruç, imtihan diyârı şu dünyâda başa gelen hâdiselere doğru cevaplar verebilmek için, alıştırma yapmak gibidir. Tokuz diye kibirlenişin üzerine inen bir kamçıya da benzer. O kamçının her inişiyle, nefisten öze bir yol belirir. İşte o zaman gerçek ortaya çıkar. O gerçek de şudur ki; veren Allah’tır. Rızkı da veren O’dur. İnsan sâdece gayretiyle himmete avuç açar, o kadar. Dünyânın dört bir yanı nîmet kesilse, Allah istemedikten sonra bu nîmetlerden zerresi  kişiye ulaşamaz. Hal böyle olunca da ramazan şükür ayı olur.


Ah çocuklarımız! Onlara ramazanın hakîkatini anlatmakta belki zorlanırsın ama onlara Allah’ı sevdir. Yaradanını bildir. Ufak tefek oyunlarla sözünde durmayı, emânete sâhip çıkmayı, bunu da Allah için yapmayı öğret. Ramazanın hakîkatinde bu özellikler de vardır.  Oruç tutan, istese kimse görmeden, bilmeden yiyip içebilir fakat o îman sâhibidir. Îman sâhibi olan, ahdinin Allah’la olduğunun farkındadır. Kabaca söylersek, imsakten iftara perhizde olmak için, Allah’a verilmiş bir sözü vardır. Çocuklara sözünde durmayı, sözünün eri olmayı bunu da kul için değil, Allah için yapmayı öğretirsen onları ramazana, dolayısıyla da hayâta hazırlamış olursun. Bu bilinçle büyüyen çocuk, hayâtı boyunca kendisine verilenlere karşı son derece dikkatli davranır. Bu dikkat onu, nefsinin kölesi olmaktan kurtarır. Nefsine esir olmayan, gerçek mânâda özgürdür. Çünkü tek hakîkat vardır o da Cenâb-ı Hakk’ın hakîkatidir. Bu hakîkate kendini rapteden, nefsinin istekleriyle başa çıkmanın, bu isteklere doğru şekiller vermenin yolunu bulacak ve hırslarını, öfkesini zaptetmeyi bilecektir. Bu noktaya ulaşanın da nefsi şüphesiz İslâmlaşmıştır. Oruçla kendinden veren nefis, Kadir gecesinin hakîkatiyle de bezenir. Kadir gecesinin hakîkati demek; İslâmiyeti giyinmek demektir. Zîra Kur’ân o mübârek gecede nâzil olmuş ve nefsinden arınmanın, benliğinden sıyrılmanın çabası içindeki yürekleri, İslâmiyetle yeniden şekillendirmek üzere, âyet sağnağı hâlinde âleme yağmıştır.


Kadir gecesi, ramazan ayının 26’sını 27’sine bağlayan gece olarak İslâm âlimleri tarafından belirlenir. Kadir sûresin de ise, bu mübârek gece şöyle anlatılır: 
(Rahman ve rahîm olan Allah’ın adıyla)  “Biz o Kur’ân-ı Kadir gecesinde indirdik./ Kadir gecesinin niteliğini sana gösteren nedir?/ Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır./ Melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle o gecede her iş için iner de iner./ Bir esenlik ve huzur vardır; sürüp gider o, tan yeri ağırıncaya kadar.”


Evlâdım, bilirim otuzdan fazla çocuk vardır yanında. Kimisinin annesi yok kimisinin babası, kimisi terk edilmiş, kimisi ötelenmiş itelenmiş, kuruma yolları bir şekilde hasbelkader düşmüş. Onlar çocuktur, daha çok sevilmek, daha çok kayrılmak ister. Çukulata beklerler, oyuncak isterler, arkadaşının silgisine, kalemine gözleri takılır. Bir yavrucak onların yanında ola ki annesine “anne” diye seslense, onların içi parçalanır. Sen onların içindeki sevgiyi insanlık sevgisine, yaratılmışı Yaradandan ötürü sevmeye yönelt. Tok gözlülüğü kanâati öğret. Kaderleriyle barışık olmayı, kaderlerini sevmeyi öğret. İslâm kanâat dînidir. Kanâat sâhibi olan, kendiyle de herkesle de barışık olur. Hayır olandadır demeyi, isyandan uzak durmayı başardıkça, mutluluğun kapısı aralanır.  Şunu bil ki yavrum, hayat çoğu kez sâdece kurumda geçen on, on beş yıldan ibâret de değildir. Kurumdaki evlâtlarımıza Allah’ın isrâfı -ziyânı- sevmediğini de bildir. Oruç, insana ister istemez iktisâdı da öğretir. Evlâtlarımıza orucun bu özelliğinden de bahsedip, emeklerine sâhip çıkmayı, kazançlarını doğru ve yerinde değerlendirmenin önemini anlat. Maddî mânevî sıkıntılara düşüldüğünde dirâyetli olmanın yolunu bul, buldur.  Her kim olursa olsun, sırtını  Allah’a yaslarsa hayat tatlı bir armağan olur. Acı tatlı yaşanan her hâdiseden keyif alınır. Bu sözlerimi işiti, bu sözleri aktarmayı kendine görev biçen  bir postacı olmayı benimseme. Bu sözlerden kendi payına düşeni al.


Mukābele ve terâvihin önemini de göz ardı etme. Mukābele; ramazân-ı şerîfte okunan Kur’ân-ı Kerîm, terâvih; ramazanda kılınan namaz demektir.


Allah buyurur:  “Ey Muhammed! Sana bu mübârek kitabı (Kur’ân’ı) âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik” der. Yâni anlaşılır ki;  Kur’ân’ı okumaktan maksat, âyetteki mânâ ile yoğrulmaktır. Mukābeleden de beklenen zîra budur.  Terâvih namazı ise,  okunan Kur’ân’dan alınan feyz ile, gün geçtikçe derinleşen bir hakîkat tûfânına baş eğip, secdeye kapanışı bildirir.


Canım evlâdım, Allah’ın hiçbir buyruğu yoktur ki; mânevî cepheyi zenginleştirirken, maddî âlemi de ferahlatıyor olmasın. Bir işçi sabahtan akşama kadar çalışıyor, sonra geliyor, istirâhate çekiliyor. Vücut da zaman zaman istirâhate çekilmek ister. Oruç, vücûdun istirâhat ânıdır, kan deverânını düzenler, zararlı yiyeceklerden vücûdu korur, şişmanlığı doğuran sebepleri ortadan kaldırır, sigara, içki gibi alışkanlıkların yolunu keser, zaman içinde  bertaraf edilmesine sebep olur vs., vs.


Bugün bakıyorum, şaşkın gözlerle beni izliyorsun. Ya bu sözleri ilk kez duyar gibisin ya da bu sözleri benim gibi basit, sıradan bir kadıncağızın ağzından duymak seni şaşırttı. Olsun. Beni anlamasan da, beni ciddîye almasan da, beni duy. Belki bir gün duyduklarını hatırlar, hatırladıklarınla alışveriş eder ve senden sonra gelecek kuşaklara da bunları aktarırsın.


Hepsinden önemlisi evlâdım, şâyet bir gün, sözlerin nakledicisi olmaktan bir adım öteye geçebilirsen, yâni;  mânâ avcısı olabilmek yolunda gayret sarfetmeye başlarsan, o zaman kendini, kendi nefsinden ve sinsi-âşikâr türlü türlü nefislerin elinde oyuncak olmaktan kurtarırsın.  Sen kurtulursan emin ol o, bu, şu da kurtulur. Onlar kurtulursa, toplum kurtulur. Toplum kurtulursa, insanlık kurtulur ve yalnız ve yalnız Allah’a kulluk edebilmenin coşkusu, zevki, huzûru, mutluğu yaşanır. Gayret senden, himmet Allah’tandır.”


Hatîce Hanım söyleyeceğini söyledi, bu gün için unutulamaya yüz tutmuş bir îman zevkini, kültür mîrâsını paylaştı, ramazân-ı şerîf aşkını ve bu aşkın önemini, sorumluluğunu hatırlatıp, bir bardak  çayımı içti ve gitti. Ben ise “Ne yapsam ne etsem, beni yanlış anlamalarına sebep olmadan, nasıl olur da Hatîce Hanım’ın tattırdığı ramazan zevkini başkalarıyla da paylaşsam?” deyip durdum. En sonunda bana “Yobaz!?” derler diye, sustum oturdum. Fakat ramazan geldi. Sahurlara kalkıldı, niyetler edildi, oruçlar tutuldu, mukābele başladı, terâvihe gidildi. Attığım her adımda Hatîce Hanım’ın sözleri gönlümde, zihnimde dolandı durdu. Bir süre sonra onun bu sözleri gönlüme, zihnime sığmaz oldu ve eşimle dostumla “Ramazanın mânâsı ne ola ki?” diye konuşurken kendimi buldum. Bu hâlim zaman zaman kurumdaki çocuklara, hatta Hatîce Hanım’ın haylazına bile yansıdı. Çevremde “Nerede o eski ramazanlar?” diyenler de Hatîce Hanım’ın anlattıklarını paylaştıkça pek kalmadı. Meğer ramazanı ramazan kılan insanın kendisiymiş, mânâ ile haşır neşir oldukça ramazan güzelliklerle, huzurla, mutlulukla, hatta eğlenceyle dolup taşarmış. Neyse... Geçen zamâna yazık ama, zarârın neresinden -bir zerre boyu da- dönülse kârdır... Gāliba hayâtımın en  güzel  ramazanını geçiriyorum.


Teşekkür ederim Hatîce Hanım.


Bakara sûresi,  183 ve 185. âyetler.

Yatsı vaktinin bittiği an, nefsine hâkim olup bir şeyden el çekme, perhiz.

Güneşin batış ânı, orucu açma vakti.

İnen, yukarıdan aşağıya inen.

Sad sûresi, 29. âyet.

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:   Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi    -    Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı