GÜLMİSAL GÜRSOY
HAZRETİ MUHAMMED (S.A.V.) GÜNEŞİ (Kubbealtı - Merhaba 43)

Çocuk bir yaz akşamında babasına soruyor: “Babacığım” diyor, “Yıldızlardan, güneşten, aydan hatta uzaylılardan bile yukarıda olan birileri, dünyâya telefon edecek olsa sence kimi arar?” Babadan cevap yok. Çocuk, dertli dertli içini çekiyor “Ah!” diyor, “Beni aramazlar ki.” Başlıyor düşünmeye, neden sonra kimin aranacağını buldum, diyerek yerinden fırlıyor. “Onlar ararsa Hz. Muhammed (s.a.v)’i arar.” diyor, “Ama o da ölmüş, peki şimdi ne olacak?” Bâzen düşünüyorum da acaba diyorum, bizler çocuk sâfiyetimizi mi kaybettik de bu noktada bile çoğu kez yer alamıyoruz ve tabiî kendi sorularımıza, cevaplarımıza ulaşmakta güçlük çekiyoruz?


Oysa insan gören, duyan, dokunan, tat ve koku alan bir varlık olduğu kadar, düşünen hisseden de bir varlık. Beş duyusuyla algıladığı, yüreğiyle sezdiği her değeri muhâkeme edebilecek güce sâhip... O halde kimim? Neyim? Neredeyim? Hayattan ne bekliyorum? Nereye gidiyorum? Din nedir? Peygamber kimdir? gibi soruları er ya da geç kendisine soracak. Bulabildiği cevaplardan da kendisine lütfedilmiş olan kābiliyet nispetinde alışveriş etmeye, ettirmeye çalışacak.


Bilindiği gibi yaklaşmakta olan 20 Nisan’ın da içinde bulunduğu hafta “Kutlu Doğum Haftası”. Bu dönemde peygamberimizi  anmaya, anlamaya ve biraz olsun tanımaya yönelik muhtelif etkinlikler düzenleniyor. “Her zaman bu gayret içinde bulunmalı, Allah resûlünü yüreğimizde taşımalı, ondan feyz almalı, şefaat ummalıyız.” diyenlerin o gür sesini duyar gibiyim. Fakat dünya bizim gibi düşünenlerden oluşmuyor. Meselâ, öyle yürekler var ki, o yüreklerde Hazreti Muhammed (s.a.v.) güneşi hiç doğmuyor ve öyle yürekler de var ki, onlarda da Hazreti Muhammed (s.a.v.) güneşi hiç solmuyor. Bence gelin bu haftayı vesîle kılalım. Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna bir küçük avuç açalım. Hem kendimiz için dînimizin peygamberimizin ne ifâde ettiğini bulup geliştirelim, hem de Hazreti Muhammed (s.a.v.) güneşinden hiç nasîbini almayanlara küçük bir zerre sunmaya çalışalım.


Peygamberimiz bundan 1437 sene evvel Rebiyülevvel ayının on ikinci gecesi dünyâya gelmiş. Bir takım hesaplamalar sonucu peygamberimizin doğduğu 571 senesinin 12 Rebiyülevvel’i mîlâdî takvime göre 20 Nisan’a denk gelmekte. Diyânet İşleri Başkanlığı 14-20 Nisan târihleri arasını bu sebeple, bu yıl da “Kutlu Doğum Haftası” olarak îlân ediyor. Yâni; gelen bir peygamber, doğan bir kul. Abdullah’tan olma, Âmine’den doğma, adı Muhammed Mustafa. Bu ne demektir? Bir şeftâli çekirdeğini alalım ve toprağa ekelim. O, yağmurda karda gelişecek çilelerle muhâtap olup filiz verecek, dal budak salacak, yaprakları çiçekleri olacak, nihâyetinde vâr oluşundaki gāye olan peygamberlik meyvesi zuhûr edecek. Peygamberliğin zuhûr etmesi demekse, kulluğun bitmesi demek değil. O bir kul. Kul olduğu kadar da resul. Bunun için o, dokunulabilecek kadar yakın, bunun için o, dokunulamayacak kadar uzak.


Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in Allah resûlü olması, dikkat edilirse, Allah’ın bildirmek istediği hakîkatin, peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ağzından âleme döküldüğü mânâsı taşır. Melek Cebrâil Aleyhisselâm vâsıtasıyla gelen vahiy, peygamberimizin ağzından âleme yağmıştır. Bu hakîkat, vâr oluşumuz hakkında bilgi verir, bizi kimin vâr ettiğini anlatır. Cenâb-ı Hakk’ın zâtını, sıfatlarını Hakk’ın bildirmek istediği ölçüde açıklar. Ahlâkımızın nasıl olması gerektiğini, birtakım kāidelerle varlığımızı nasıl sürdürmemizin uygun olduğunu söyler. Estetik olarak -söz gelişi; oruçtan, namazdan bahsedip- kulluğumuzu fiilî olarak nasıl ifâdelendireceğimizi vurgular. Güneş, ay, pozitif ilimler hakkındaki bu gün için çözülebilmiş veya daha içinde sırlar barındıran pek çok îzahlar içerir. Âlemlere yağan bu hakîkati gerektiği gibi anlamakta ve anlatmakta âciz kaldığım muhakkak, fakat Kur’an bütün bunları içermekle birlikte, bana göre, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına duyduğu sevginin de bir ifâdesi... Yoksa niçin gönderilsin, niçin peygamberler ve en son peygamber olan Hazreti Muhammed (s.a.v.) vâr edilsin?


Peygamber yaşayan Kur’an’dır. Kur’an onun özüdür. O “Güzel ahlâkı tamamlamak üzere geldim.” der. O, Kur’an ahlâkını fiilî olarak gösteren yaşayandır. Peygamberimiz mîraçtan “ümmetim” diyerek geri döndü. O, kendisine verilmiş olan kutsal emâneti insanlığa ulaştırabilmek için ezâ cefâ gördü. Bütün mesele insanlığı gerçek mânâda bir kulluğa dâvet edebilmekti. Rabbini tanıtabilmekti. Bâzıları çıkıp diyebilirler ki: “Biz Allah’a inanıyoruz. Çünkü biz varız. Bakın elimize iğne batırıyoruz canımız yanıyor, demek ki varmışız. O halde biz varsak Allah da var. Yâni bir büyük güç(?!) bizi mutlak vâr etmiş olmalı. Fakat biz peygambere inanamayız. Bu büyük güçle aramıza kimseyi sokamayız. Bu büyük güç hakkında da yeteri kadar bilgi sâhibi değiliz. Durum bu.”


Şüphesiz ki Allah tek yaratıcıdır ve yarattığı her varlığa da şah damarından daha yakındır. Kendisine şah damarından da yakın olan Allah’ın varlığını hissedip bu müjdeyi getiren ümmî bir peygamberi inkâr edenlere şaşarım. Aslında bir takım aklî ifâdelerle bir sevda hakîkatini îzah derdinde olanlar da beni şaşırtır. Çoğu kez bu ikisi arasında da bir fark göremem. Çünkü, değil ilâhî anlamda, beşerî seviyede dahî bir âşık, âşık olabilmek için karşısındakinde muhtelif ispatlar arıyorsa, orada basit seviyede bile bir ilişkiden söz edilemez. Neden, niçin, niye yapayım, (Allah affetsin ama) sen de kimsin? gibi sorular insanın beynini kemirebilir. Îmân bu tip sorulara cevaplar ve ispatlar bulmak için mücâdeleye gelmez. Gönlü huzur içinde aşka teslim etmek gerekir. Yâni; kendi aklımızı, acabalarımızı bir kenara itip, “Peygamberim dediyse doğrudur.” diyebildiğimiz ölçüde îmânı, aşkı, teslîmiyeti, edebi, kısaca İslâmiyeti yaşarız. Bu, aklı çöpe atmak demek de değildir. Aklı yerli yerine oturtarak gerektiği gibi kullanmak demektir. Fakat bir müslümanın işi bu noktada olmakla bitmez. Müslümandan tatbik istenir. “Ben Müslüman değilim, dîne de inanmıyorum.” deyip bir kenara çekilmek, gözümüzü ellerimizle kapatıp “Dünyâ yoktur.” demeye benzer. Bir gayrimüslim de, bir ateist de Hz. Muhammed (s.a.v.) gerçeğine kendini kandırarak yaklaşamaz ve sorumluluktan kaçamaz.


Büyük zâtlar, peygamberliği de âdeta bir ağaca benzetir. “Ağaçtan gāye meyvedir.” derler ve şöyle söylerler: “Meyveyi elde etmek için önce tohumu ekersin, sonra o tohum yeşerir, dalı budağı olur, yaprakları oluşur, çiçekleri açar ve nihâyetinde meyvesi görünür. Yâni; peygamberlik gelmiş geçmiş cümle peygamberle bir ağaç misâli dal budak hâlindedir, fakat bu ağacının meyvesi Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. O meyveyi dalında seyretmek elbette olmaz, onu koparıp yemek gerekir ki ondaki şifâ bünyeye ulaşsın. Fakat bunu yaparken meyveye odaklanıp dalı budağı kırmanın, çiçeğini yaprağını yolmanın da anlaşılabilir bir tarafı olamaz. Zirâ o dallar budaklar olmazsa o meyve nasıl zuhur eder?”


İslâmiyetin bütün insanlığa çağrı içerdiği ortadadır, fakat bu gerçeği bâzıları göremiyor, meyve yerine dal yemekle meşgul oluyor diye kimseyi kınayamayız, kimseye tavır geliştiremeyiz, ancak tebliğde bulunabiliriz.
Son birkaç senedir dinler arası diyalogdan -toleranstan- bahsediliyor. Kimisi bunun bir tuzak olduğunu söylüyor, kimisi günümüz dünyâsının bir gereği olduğunu savunuyor. Bana göre her kim olursa olsun ister diyalog yanlısı, ister diyalog aleyhinde olan biri; şahsiyetini doğru geliştiremediği takdirde, mutlak yenilgiye uğrar. Hele dînimiz nüfus kâğıdımızda yazılı bir hâneden ibâretse zâten vay bizim hâlimize. Hal böyle olunca misyonerlik rüzgârında da, molla tûfânında da yıkılır gideriz. O halde şahsiyet nasıl doğru gelişir? Yazar, öğretmen Sn. Nazik Erik Hanımefendi’nin bir sözü vardır. O, “Saçmalayın ama saçmalıklar kendinize âit olsun.” der. Sanırım şahsiyetin doğru gelişimi için çıkılacak ilk basamak bu. Saçmalığı kendine âit olmayan biri hangi temeller üzerinde yükselebilir ki?! Bırakalım başkalarını önce kendimize dürüst olalım. Şâyet üzerimizde taşıdığımız ola ki bir taklit maskesi varsa, onu söküp atalım. Kendi sorularımıza ve cevaplarımıza ulaşalım. Her nefes bulunduğumuz noktayı muhâkeme ve muhâsebe ederek yollar aşalım. İspatlar arayışıyla değil, tanımak, öğrenmek, tatbik edebilmek maksadıyla ilerleyelim.


Yegâne eser sâhibi şüphesiz Cenâb-ı Hak’tır. Cümlenin yaratanı O’dur. Hak’tan gayrı olan yoktur. Cenâb-ı Hak hadîs-i kutsî de “Ben gizli bir hazineydim istedim ki bilineyim.” diye buyurur. Ondan gayrı olan olmadığına göre, Allah kendinden vâr ederek yaratır. Bu bakış açısıyla cümle mevcûdat Cenâb-ı Hakk’ın nûrunu taşır. Dolayısıyla da tek nur vardır o da Cenâb-ı Hakk’ın nûrudur. Âlemin her neresine gidersek gidelim, hangi zerreyle yüz yüze olursak olalım ya da kendimizi tepeden tırnağa bir süzelim, her bir zerremizde bu nûrun farklı bir zuhûrunu görürüz. Peygamber efendimize lütfedilmiş olan nur, hiçbir zuhurla -hiçbir mevcutla- kıyas kabul etmeyen zirve bir noktadır. Allah, “Sen olmasaydın Habîbim, bu âlemi yaratmazdım.” der. Yâni cümle varlık zirvedeki bu nûrun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. O kemâlin zirvesidir. Bu zirve nokta “Yâ Rabbi, senin arzun ne ise benim de arzum odur. Senden gayriye meylim yoktur.” diye kendini yok kılmış ve böylece hakîkati, o hakîkatin sâhibini -kendisini bildirmek istediği ölçüde- yansıtan bir ayna olmuştur. Bizler peygamber vâsıtasıyla Allah’ı bilmeye, tanımaya, içimizdeki Allah’a dokunmaya çalışırız. Tasavvuf erbâbı bu tip konulara işte böyle derin îzahlar getirse de “Asıl olan bu aynadan -Muhammed aynasından- yansıyanla hemhâl olabilmektir.” der. Bu da sanıldığı kadar kolay bir iş olmasa gerek. Fakat bu alış veriş yolunda bulunmanın zevksiz olduğunu îtiraf edeyim pek söyleyemeyeceğim. Çünkü dünya türlü zorluklarla dolu. Hele bir de nefsin peşine koşmayı tercih etmişsek hiç huzur da yok. O halde bu sıkıntıları niye yaşayalım. Herhalde dünyâdaki en güzel şey Hak’ka kul olmak, en azından olmaya çalışmak ve tabiî peygamber aynasından akseden Hakk’ın o bildirmek istediği hakîkatini seyredebilmek, kendi mütevâzı mevcûdiyetimizde de elden geldiğince seyrettiğimizi yansıtabilmeye gayret etmek. Bunlar da olmasa  dünya çekilir yer değil ya!


Yaklaşmakta olan “Kutlu Doğum Haftasında” âlemlere rahmet peygamberimin şefaatine, merhametine bir kez daha sığınıyorum. Düzenlenecek bütün etkinliklere de gücüm nispetinde kulak vermek niyetindeyim. Onun hakîkat güneşinden bir zerrenin gönlüme düşmesi için elbet ki niyazdayım. Onunsa rahmeti, merhameti o kadar bol ki, bunca kusûrumuza, bunca günâhımıza rağmen adını bizlere andırıyor ve hakîkatine dâvet ediyor. Ne için? Rabbini bildirmek için.

İLETİŞİM BİLGİLERİ:    Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi  -  Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı