GÜLMİSAL GÜRSOY
HADİSELERİN DİLİ (Kubbealtı - Merhaba 42)

KURBAN BAYRAMI ve HÂDİSELERİN DİLİ

Son zamanlarda nedense “hâdiselerin dilini doğru okumak” sözünü çok sever oldum. Zîra pek çok kilitli kapının açılmasında bu sözü önemli bir anahtar olarak görüyorum. E, ne de olsa dünya zerre kadar hayır edene hayır sunuyor, zerre kadar şer edene de şer dağıtmıyor mu? Başa gelen her hâdise yapıp ettiklerimizin bir anlamda netîcesi değil mi? Bu sözleri idrâke çalışmak çoğu zaman kolay ve sevimli gelmese de dargınlıkların kırgınlıkların sona ermesinde, kabûl etmek lâzım ki önemli bir adım. Yaklaşmakta olan Kurban Bayramı ise bu adımı atabilmek için güzel bir fırsat...

Bir kırgınlıktır yaşandı, ben alttan alayım ne kaybederim, dediğimiz bir günümüz bulunsun. Yâhu kendimi bildim bileli bir bayramdır gelip geçiyor, bu tâtil demekten başka ne ola ki? diye düşündüğümüz hiç olmazsa bir ânımız olsun. Başta anne, baba ve âile büyüklerinin ellerini öpüp hal hatır sorduğumuz, yaşlıya düşküne el uzatıp, çoluğu çocuğu sevindirdiğimiz, ihtiyaç sâhibini doyurduğumuz, dostlarımızla bir iki lokmayı paylaşabildiğimiz küçük bir hâtıra, dağarcığımızdan bize gülümsesin. Rabbim Allah, diye başı secdeye koymanın, ona sığınıp ona teslîm olmanın zevkini, şükrünü -bayram gününün güzelliğinin aşkına mânâsını idrakle- paylaşabilelim. “Ne var bunda, ben bunları zâten yapıyorum, yeteri kadar da idrâk sâhibiyim.” diyen emînim çoktur, ne mutlu. Ancak, buyurun er meydanına görelim sizi, dendiğinde nedense ortada ben dâhil kimse bulunmuyor da onun için söylemiştim.Anlaşılan o ki dünya bir er meydanı ve bu meydanda kimimiz küçük, kimimiz büyük nice hâdiseyle sınanıp duruyoruz. İdrâke çalıştığımız Kurban Bayramı bile Hz. İbrâhim’in geçirdiği büyük sınavın bir netîcesi...

Hz. Mevlânâ’ya “Aşk nedir?” demişler. O da “Sevgilinin arzusu ne ise, senin arzunun o olmasıdır.” diye cevap vermiş.(1) İşte Hz. İbrâhim böylesi bir aşkın sınavını verenlerden. “Yâ Rabbi” diyor, “Bana bir erkek evlât ver ve onu senin için kurbân edeyim.” Yâni hiçbir şey; para, pul, şan, şöhret, mevkî sana olan aşkımın yolunda engel değil, lütfetmen için niyazda bulunduğum evlât bile... Hz. İbrâhim’in duâları kabûl oluyor ve bir oğul dünyâya geliyor. Adına İsmâil diyorlar. Aradan zaman geçiyor, çocuk büyüyor fakat Hz. İbrâhim Allah’a verdiği sözü unutuyor. Bir gece  rüyâsında bir ses ona, oğlunu kurbân etmesi gerektiğini ve bunun Cenâb-ı Hakk’ın bir buyruğu olduğunu bildiriyor. Hz. İbrâhim kan ter içinde uyanıyor. Rüyânın şeytanın oyunu olduğuna kanaat getirip önemsemiyor, fakat üç kez aynı rüyâyı üst üste görünce bin bir duygu içinde, oğlu İsmâil’i kurban etmek üzere yanına katarak yollara düşüyor. Baba oğul kuş uçmaz kervan geçmez bir yere vardıklarında Hz. İbrâhim oğluna olan biteni anlatıyor. İsmâil tam bir teslîmiyetle “Mâdem Rabbim ister, peki.” diyor. Acı içinde kıvranan Hz. İbrâhim tam İsmâil’in boğazını kesecek, onu kurbân edecek, bıçak kesmiyor, ters dönüveriyor. Sonra bir kez daha deniyor, yine bıçak kesmiyor. Sonra bir kez daha... Nâfile. İşte o zaman Allah’tan bir nidâ geliyor. O ıssız yerde bir koç beliriyor ve onun kurbân edilmesi emrolunuyor. Kur’ân-ı Kerim’de de bu hâdise Saffat sûresi 100-111 âyetleri arasında şöyle anlatılmakta: “İbrâhim ‘Ey Rabbim, bana iyilerden (bir oğul) ihsân et.’ dedi. Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik. Oğlu yanında koşacak çağa gelince, ‘Ey oğlum, ben seni rüyâmda boğazladığımı görüyorum, bir düşün ne dersin?’ dedi. (İsmâil) ‘Babacığım, sana ne emrolunuyorsa yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.’ dedi. Her ikisi de Allah’a teslîm oldular (Allâh’ın emrine boyun eğdiler). İbrâhim oğlunu şakağı üzerine yatırdı. Biz de ona şöyle seslendik. Ey İbrâhim, rüyâna gerçekten sadâkat gösterdin, şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı dedik ve ona (İsmâil’e karşılık) büyük bir kurbanlık fidye verdik. Kendisinden sonradan gelenler için de iyi bir nam bıraktık. Selâm olsun İbrâhim’e. İşte biz iyilik yapanları böyle ödüllendiririz. Çünkü o bizim mümin kullarımızdandır.”

Aşkın ve teslîmiyetin zirvesi Hz. İbrâhim’den intikãl eden kurban kesme hâdisesi, Allah’ın nasip eylediği nîmetlere -ilk bakışta da açıkça görülebileceği gibi şükrü ifâde etmekte. Maddî yeterliliği olan akıl bâliğ, ergin kadın erkek, herkese vâcip. Âlimlere göre koyun, keçi, deve, sığır, manda kurbanlık olarak kesilebiliyor. Ancak seçilecek olan hayvanın kusursuz olması esas olarak kabûl ediliyor. Kör olmayacak, yürümesine mâni olacak kadar ayağı aksamayacak vs. gibi. Ehil olup da kesebilen bizzat kendi kurbanını kesecek, ehil olmayan vekâlet vererek ehline kestirtebilecek. Peygamberimiz, kızı Hz. Fatma’ya “Kurban kesilirken orada hazır bulun. Zîra işlemiş olduğun her günah kurban kanının ilk damlası yere düştüğünde bağışlanır buyurmuşlar. Bu da bize gösteriyor ki, kurban parası kadar bir parayı bağışlamak,kurban kesmek anlamına gelmez. Bu sadaka… Kurbanlarımızı tekbir ile uğurlayalım. Onlarla helâlleşip öyle yolculayalım. Kurban kestikten sonra iki rekât namaz kılıp Allah’la halleşelim. Bu zevkten kendimizi mahrum bırakmayalım.

“Ortalığı kan gölüne çevirdiniz, pislik diz boyu, bu ne vahşet!” diyen sesler zaman zaman benim de kulağıma gelmekte. Hâdisedeki mânâyı kavrayamayanların çektiği sıkıntıyı anlayabiliyorum. Fakat söylenenleri de tamamıyla reddetmek olmaz. Zîra temizlik îmândan gelir. Temizlik kurallarına uyalım. Mezbahalardan, kasaplardan faydalanalım… Vahşet meselesine ise hiç katılamayacağım. Bizim kasap her gün koyun kuzu kesiyor, onu kimse vahşî îlân etmiyor. Hattâ tam tersine, Allah râzı olsun, böylesine faydalı bir nîmeti yanı başımıza kadar getirdin de satıyorsun, diye minnettâr oluyoruz. Gücümüz nispetinde almaya çalışıyoruz.

Hâdiselerin dilini doğru okumanın gayretinden geri duran, vak’adaki hikmeti kavrayabilmek için çabalamayan, ister istemez kendisine yabancılaşır. Bu da nefsin oyunlarına yem olmak için uygun zemîni hazırlamak demektir. Hâlin netîcesi hayat, anlam kaybetmeye başlar. Kendi nefsimize veyâ muhtelif nefislere artık esâret dönemi gelip çatmıştır. Oysa insan inanç sâhibi olmanın hazzını yaşamaktan, îmânın getirdiği huzûrun zevkinden, ibâdetini gerçekleştirmenin rahatından ve bütün bunların
tattırdığı gerçek mânâdaki özgürlükten neden kendini mahrum bıraksın ki! Neden nefis denen illete esîr olsun ki! Kurban Bayramı’nı vesîle kılalım. İşin şekil yönüyle kendimizi disipline edip gücümüzün sınırlanırı zorlayalım, kesebiliyorsak kurbanımızı keselim. Onu paylaşalım. Şükrümüzü îfâ edelim. Hepsinden önemlisi de şekildeki mânâyı görüp nefsimizi kurbân edebilelim.

Canımızdan, malımızdan, düşkünlüklerimizden, egomuzdan, ben biliyorum, ben haklıyım deyişlerimizden, kısaca Allah’ın rızâsı için herşeyimizden geçebileceğimizi, Hakk’a yönelişimizin ve yakınlığımızın bu boyutta olması gerektiğini hatırlatan bir günü idrâke çalışıyoruz. Bu idrak yolunda ilerleyebilmek yâni nefsimizden vererek yürüyebilmek, kurban kesmenin mânâsını bir anlamda giyinmek demek. Bu hal kişinin gerçek sevgilisi Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşmasında vesîle. Bilindiği gibi “kurban”, kurb kelimesinden geliyor ve yakın olmak mânâsı taşımakta, dolayısıyla da şekil mânâya, mânâ ise şekle dâvet içermekte. Mânâyla bütünleşmek üzere kabuktan öze, özden kabuğa yol alırken yukarıda da anlatılmaya çalışıldığı gibi en büyük yol kesici, evet, nefis. Nefisle mücâdele ise daha açık bir ifâdeyle “Cenâb-ı Hakk’ın arzusunun kendi arzumuz hâline gelmesi ve bu hakîkatten gayriye meyletmemek, el uzatmamak ve bu uğurda çabalamak” demek. Yâni Cenâb-ı Hak eşin, çoluğun, çocuğun, malın, mülkün, vs., vs. sana lütfedilmiş değerler nefsindir demiyor. Çalışma, âileni ihmâl et, yeme, içme, gezme, dolaşma, eğlenme, vs., yalnız ibâdetle meşgûl ol gayrisi nefistir, demiyor. Nefis, sâhibi olduğumuz avuntusuna kapıldıklarımıza yüklediğimiz değerde gizli. Onların esîri oluşumuzda, onlara olan düşkünlülerimizde, bencilliklerimizde, hırslarımızda,egomuz da gizli. Bu gizlenmiş nefsi görecek göz lâzım. Sonra da Cenâb-ı Hakk’ın aşkı uğuruna mücâdeleye girişecek, ibâdetin mânâsına varmak için çabalayacak cesur bir yürek gerek. Bu yazıyla mübârek Kurban Bayramı’nda bir kez daha gözlerime, yüreğime sesleniyorum. Belki günün mübârekliğinin aşkına gerçeğe uyanırlar diye. Şimdilik pek bir ses alamadım. Fakat gayretten geri durmayı da insan olarak yaratılmışlığıma yakıştıramadım. Doğruyu söylemek gerekirse, Allah’ın lütfettiği güzellikleri düşündükçe de yeteri kadar gayret gösteremiyorum diye çok mahcup oldum, çok utandım...

Kulluğumuzun aczini bir kez daha fark ettiğimiz ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna avuç açtığımız hayırlı, idrâki bol, şükür dolu, özü sözü bir, nice bayramlar dileğiyle...

Not: Bu yazının hazırlanışında “Zerredeki Okyanus” adlı eserin 2003 baskısından ve “Diyanet” aylık dergisi,
Mart 2000 sayısından faydalanılmıştır.

(1) Ken’an Rifâî, Sohbetler, İstanbul 2000, s. 463-464.

(2)  Et Tergib ve’t-Terhib, Beyrut 1968, c. 2, s. 154. (Eser, A. Muhtar Büyükçınar, Ahmet Arpa, Durak Pusmaz ve Abdullah Yücel tarafından “Hadislerle İslâm” adıyla tercüme dilmiş, 1984 yılında Hikmet Yayınları tarafından İstanbul’da yayımlanmıştır.)

 

İLETİŞİM BİLGİLERİ:      Kadem Musiki ve Edebiyat Degisi    -    Türk Kültür ve Sanat Derneği -/ ...... YAZARA E POSTA GÖNDERİMİ.....
Sayfa Başı